Konusunu Oylayın.: Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?
  1. 19.Haziran.2012, 18:11
    1
    Misafir

    Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?

  2. 20.Haziran.2012, 13:41
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?




    Soru:
    Bediüzzaman: diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hizan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir. (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat s. 120)

    İnsanların gücünün yetmediği konularda bir faniden yardım istenirse ve bu da yerine geliyorsa kim Allah (c.c) den bir sey ister ki o zaman?

    Bu konudaki ayette: “Darda kalmış kişi dua ettiği za¬man onun yar¬dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü¬nün hâkimleri ya¬pıyor? Allah ile be¬raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu¬nuz?” (Neml, 27:62) deniyor.

    Bu gizli sirke girmez mi? Allah, (c.c) peygamber efendimizin (sav) zikrettiği bir hadiste ölülerin şehitler evliya vs. dünyaya bir daha gönderilmediğini söylüyor hal böyle iken nasıl olurda bir veli fırsatını bulup gelir darda kalmış kişinin sıkıntısını giderir. Buna Allah’ın izni ile diyemeyiz zira bu iftira olur. Allah göndermediğini bildiriyor. Ayrıca Hz. İsa (as) da bu konuda ayette bahsedildiği gibi ahirette bir konuşma yapacak ve aralarında iken ben onları görüp gözetiyordum. Beni öldürdükten sonra yalnız sen onlar üzerinde görüp gözetici oldun” diyecek. Demek ki bir peygamber dahi öldükten sonra dünyaya geri gönderilmiyor velev ki ruhen de gönderilmiyor. Çünkü Allah (c.c) böyle de demiyor.

    “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri¬sin¬den veliler edinenler "Biz onlara başka değil sa¬dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz” derler. İşte Allah, onla¬rın aralarında tar¬tışıp dur¬dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du¬ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer, 39:3)

    Cevap:
    İnsanların gücünün yetmediği hususlarda fani insanlardan ve sebeplerden yardım istemek Allah’ın dünyaya koyduğu bir kuralı ve bir kanunudur. Yüce Allah “Müsebbibü’l-Esbâb”dır. Yani sebepleri yaratan ve onlara tesir veren Allah’tır. Yoksa sebeplerin kendi başlarına bir tesiri yoktur. İman sebeplere sarılmayı reddetmez. Sebeplere sarılmak değil, tesir vermek şirktir. “Dünya daru’l-hikmet, âhiret daru’l-kudrettir.” Yani, Allah dünyada sebeplerle iş görür. Rızkı topraktan, suyu buluttan, meyveyi ağaçtan, eti ve sütü hayvanlardan verdiği gibi, vahyi bile Cebrail (as) ve peygamberler vasıtası ile gönderir. Hikmeti gereği sebepleri araya koyan Allah’tır. Müşrik doğrudan tesiri sebepten bilir, mü’min ise sebeplerin arkasında o sebebe tesir verenin Allah olduğunu bilir ve buna inanır. Sebeplere sarılır ama yaratanın Allah olduğunu bilerek şükrünü, minnetini Allah’a verir ve Allah’tan ister. Allah’ın insanı imtihan sırrı ve hikmeti budur.

    Yüce Allah ibadet konusunda, şükür konusunda “Ben Allah’ım, yalnız bana ibadet edin, yalnız bana şükredin” buyururken, diğer hususlarda “Biz Kur’anı inzal ettik” “Biz yaratıyoruz” diye vasıtaları ve sebepleri de nazara verir. Ancak bu aracıların ve vasıtaların Kur’anı indirmede ve varlıkları yaratmada tesirinin olmadığını, sadece bir aracı olduğunu ifade eder. Ve Allah hayra sebep olan aracıları mükâfatlandırır, şerre sebep olan ve tesiri sebeplere veren ile sebeplere değer vererek yaratanı inkâr edeni de cezalandırır. Yoksa nasıl imtihan olurdu?

    Allah rızkı sebeplerden verdiği gibi, imanı ve hidayeti de melekler, peygamberler, âlimler ve veliler vasıtası ile verir. Mü’min rızık için sebeplere değer verir ve onların arkasında Allah’ın rahmetini, rezzakiyetini ve yaratıcılığını görerek şükrünü minnetini ve ibadetini yalnız Allah’a yapar. Aynı şekilde hidayeti Allah’tan bilir ama bunun sebepleri olan peygamberlere, âlimlere ve Allah’ın sevgili kullarına da değer verir. Onlara da teşekkür eder. Peygamberimiz (sav) “Kullara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez” buyurmuşlardır. Çünkü Allah hidayet nimetini o peygamber, o âlim ve o sevgili kul vasıtası ile bize ulaştırmıştır. Allah o vasıtalara değer vermiştir. Onların diğer varlıklara olan üstünlüğünü öyle sağlamıştır. Allah’ın seçtiği ve değer vererek üstün kıldığı şeyleri ve vasıtaları bir kul olarak biz nasıl inkâr ederek Allah’ın bu nimetlerini kabul etmeyiz? Bu da bir inkâr ve nankörlük, Allah’a isyan değil midir? Bunun için Allah sebeplere sarılmadan oturup Allah’ım bana ekmek ver diyene öfkelenir. Ceza olarak da aç bırakır ve perişan eder. Çalışana da dilediği kadar rızık verir. Aynı şekilde Allah “Peygambere itaat eden bana itaat etmiştir.” “Cebrail’i inkâr eden beni inkâr etmiş olur” dediği gibi, hadis-i kutside “Kim Allah’ın velisi ve dostu olan bir evliyaya düşmanlık ederse Allah’a isyan bayrağını açmış ve harp ilan etmiş olur” buyurur. Çünkü onlar hidayet kandilleridirler. Allah ışığı kandilden verdiği gibi, hidayeti ve ilmi de veliden ve âlimden verir. Kandili reddeden ışıktan mahrum kaldığı gibi, âlimi ve veliyi reddeden de hidayetten ve ilimden mahrum kalır. Allah’ın velileri de âlimlerdir. Onların gayretlerinden ve ilmi kendisinden talep etmelerinden dolayı Allah ilmi onlara verir, onlar da diğer insanlara dağıtırlar. Tıpkı tüccar çalışarak malı toplar ve sonra kendisinden mal isteyenlere belli bir ücret karşılığı dağıtır. Burada malı da ilmi de veren Allah’tır. Ama vasıtalarla, aracılarla ve sebeplerle talep edenlere verir.

    İnsanın Allah’a yakınlığı mekân ve zaman itibarıla değil, keyfiyetsiz olarak iman ve ilim ile kurbiyet-i ilâhiyi ruhunda ve kalbinde hissetmesi ölçüsündedir. Bu da ilmin ve imanın eksik olması ve artması ile artar ve azalır. Mü’minin Allah’a yakınlığı mekân itibarıla değil imanı iledir. Bu yakınlık ibadet ile de artmaya devam eder. Allah korkusu ve sevgisi ölçüsünde de inkişaf eder. Kâfirin de Allah’a uzaklığı imansızlığı ve isyanı ölçüsündedir. Yoksa zaman ve mekânda mü’min ile kâfir beraberdirler. Tıpkı bir insanın padişaha yakınlığı ve uzaklığı gibi. Şimdi padişahın veziri ile düşmanı aynı mekânı paylaşsalar bile vezirin, valinin veya ordu komutanının padişaha yakınlığı bir değildir. Padişah vezirinin, valisinin ricasını kabul eder ve istediğini verirken. Padişah düşmanının hiçbir arzusunu yerine getirmez, değil mi? Doğrudan padişaha ulaşamayan padişahın raiyetinden birisinin veziri aracı yaparak padişahtan bir talepte bulunması yanlış bir şey midir? Bilakis çok muhtaç olan o raiyet için gereklidir ve padişahın da padişahlığının gereğidir. Yoksa araya mertebeleri neden koymuştur. İnsanın Allah ile olan münasebetlerinde de bu hususlar söz konusudur. Nitekim sahabeler peygamberimize gelerek kendileri için Allah’a dua etmelerini istemişlerdir. Peygamberimiz de onların ricasını kırmamış ve “siz kendiniz Allah’tan isteyin bana dua için gelmeyin” dememiştir ve onlar için dua etmiş ve Allah da dualarını kabul etmiştir. Öyle değil mi? İşte bu peygamberin şefaatidir.



  3. 20.Haziran.2012, 13:41
    2
    Devamlı Üye



    Soru:
    Bediüzzaman: diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hizan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir. (Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat s. 120)

    İnsanların gücünün yetmediği konularda bir faniden yardım istenirse ve bu da yerine geliyorsa kim Allah (c.c) den bir sey ister ki o zaman?

    Bu konudaki ayette: “Darda kalmış kişi dua ettiği za¬man onun yar¬dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü¬nün hâkimleri ya¬pıyor? Allah ile be¬raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsu¬nuz?” (Neml, 27:62) deniyor.

    Bu gizli sirke girmez mi? Allah, (c.c) peygamber efendimizin (sav) zikrettiği bir hadiste ölülerin şehitler evliya vs. dünyaya bir daha gönderilmediğini söylüyor hal böyle iken nasıl olurda bir veli fırsatını bulup gelir darda kalmış kişinin sıkıntısını giderir. Buna Allah’ın izni ile diyemeyiz zira bu iftira olur. Allah göndermediğini bildiriyor. Ayrıca Hz. İsa (as) da bu konuda ayette bahsedildiği gibi ahirette bir konuşma yapacak ve aralarında iken ben onları görüp gözetiyordum. Beni öldürdükten sonra yalnız sen onlar üzerinde görüp gözetici oldun” diyecek. Demek ki bir peygamber dahi öldükten sonra dünyaya geri gönderilmiyor velev ki ruhen de gönderilmiyor. Çünkü Allah (c.c) böyle de demiyor.

    “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun beri¬sin¬den veliler edinenler "Biz onlara başka değil sa¬dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz” derler. İşte Allah, onla¬rın aralarında tar¬tışıp dur¬dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du¬ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer, 39:3)

    Cevap:
    İnsanların gücünün yetmediği hususlarda fani insanlardan ve sebeplerden yardım istemek Allah’ın dünyaya koyduğu bir kuralı ve bir kanunudur. Yüce Allah “Müsebbibü’l-Esbâb”dır. Yani sebepleri yaratan ve onlara tesir veren Allah’tır. Yoksa sebeplerin kendi başlarına bir tesiri yoktur. İman sebeplere sarılmayı reddetmez. Sebeplere sarılmak değil, tesir vermek şirktir. “Dünya daru’l-hikmet, âhiret daru’l-kudrettir.” Yani, Allah dünyada sebeplerle iş görür. Rızkı topraktan, suyu buluttan, meyveyi ağaçtan, eti ve sütü hayvanlardan verdiği gibi, vahyi bile Cebrail (as) ve peygamberler vasıtası ile gönderir. Hikmeti gereği sebepleri araya koyan Allah’tır. Müşrik doğrudan tesiri sebepten bilir, mü’min ise sebeplerin arkasında o sebebe tesir verenin Allah olduğunu bilir ve buna inanır. Sebeplere sarılır ama yaratanın Allah olduğunu bilerek şükrünü, minnetini Allah’a verir ve Allah’tan ister. Allah’ın insanı imtihan sırrı ve hikmeti budur.

    Yüce Allah ibadet konusunda, şükür konusunda “Ben Allah’ım, yalnız bana ibadet edin, yalnız bana şükredin” buyururken, diğer hususlarda “Biz Kur’anı inzal ettik” “Biz yaratıyoruz” diye vasıtaları ve sebepleri de nazara verir. Ancak bu aracıların ve vasıtaların Kur’anı indirmede ve varlıkları yaratmada tesirinin olmadığını, sadece bir aracı olduğunu ifade eder. Ve Allah hayra sebep olan aracıları mükâfatlandırır, şerre sebep olan ve tesiri sebeplere veren ile sebeplere değer vererek yaratanı inkâr edeni de cezalandırır. Yoksa nasıl imtihan olurdu?

    Allah rızkı sebeplerden verdiği gibi, imanı ve hidayeti de melekler, peygamberler, âlimler ve veliler vasıtası ile verir. Mü’min rızık için sebeplere değer verir ve onların arkasında Allah’ın rahmetini, rezzakiyetini ve yaratıcılığını görerek şükrünü minnetini ve ibadetini yalnız Allah’a yapar. Aynı şekilde hidayeti Allah’tan bilir ama bunun sebepleri olan peygamberlere, âlimlere ve Allah’ın sevgili kullarına da değer verir. Onlara da teşekkür eder. Peygamberimiz (sav) “Kullara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez” buyurmuşlardır. Çünkü Allah hidayet nimetini o peygamber, o âlim ve o sevgili kul vasıtası ile bize ulaştırmıştır. Allah o vasıtalara değer vermiştir. Onların diğer varlıklara olan üstünlüğünü öyle sağlamıştır. Allah’ın seçtiği ve değer vererek üstün kıldığı şeyleri ve vasıtaları bir kul olarak biz nasıl inkâr ederek Allah’ın bu nimetlerini kabul etmeyiz? Bu da bir inkâr ve nankörlük, Allah’a isyan değil midir? Bunun için Allah sebeplere sarılmadan oturup Allah’ım bana ekmek ver diyene öfkelenir. Ceza olarak da aç bırakır ve perişan eder. Çalışana da dilediği kadar rızık verir. Aynı şekilde Allah “Peygambere itaat eden bana itaat etmiştir.” “Cebrail’i inkâr eden beni inkâr etmiş olur” dediği gibi, hadis-i kutside “Kim Allah’ın velisi ve dostu olan bir evliyaya düşmanlık ederse Allah’a isyan bayrağını açmış ve harp ilan etmiş olur” buyurur. Çünkü onlar hidayet kandilleridirler. Allah ışığı kandilden verdiği gibi, hidayeti ve ilmi de veliden ve âlimden verir. Kandili reddeden ışıktan mahrum kaldığı gibi, âlimi ve veliyi reddeden de hidayetten ve ilimden mahrum kalır. Allah’ın velileri de âlimlerdir. Onların gayretlerinden ve ilmi kendisinden talep etmelerinden dolayı Allah ilmi onlara verir, onlar da diğer insanlara dağıtırlar. Tıpkı tüccar çalışarak malı toplar ve sonra kendisinden mal isteyenlere belli bir ücret karşılığı dağıtır. Burada malı da ilmi de veren Allah’tır. Ama vasıtalarla, aracılarla ve sebeplerle talep edenlere verir.

    İnsanın Allah’a yakınlığı mekân ve zaman itibarıla değil, keyfiyetsiz olarak iman ve ilim ile kurbiyet-i ilâhiyi ruhunda ve kalbinde hissetmesi ölçüsündedir. Bu da ilmin ve imanın eksik olması ve artması ile artar ve azalır. Mü’minin Allah’a yakınlığı mekân itibarıla değil imanı iledir. Bu yakınlık ibadet ile de artmaya devam eder. Allah korkusu ve sevgisi ölçüsünde de inkişaf eder. Kâfirin de Allah’a uzaklığı imansızlığı ve isyanı ölçüsündedir. Yoksa zaman ve mekânda mü’min ile kâfir beraberdirler. Tıpkı bir insanın padişaha yakınlığı ve uzaklığı gibi. Şimdi padişahın veziri ile düşmanı aynı mekânı paylaşsalar bile vezirin, valinin veya ordu komutanının padişaha yakınlığı bir değildir. Padişah vezirinin, valisinin ricasını kabul eder ve istediğini verirken. Padişah düşmanının hiçbir arzusunu yerine getirmez, değil mi? Doğrudan padişaha ulaşamayan padişahın raiyetinden birisinin veziri aracı yaparak padişahtan bir talepte bulunması yanlış bir şey midir? Bilakis çok muhtaç olan o raiyet için gereklidir ve padişahın da padişahlığının gereğidir. Yoksa araya mertebeleri neden koymuştur. İnsanın Allah ile olan münasebetlerinde de bu hususlar söz konusudur. Nitekim sahabeler peygamberimize gelerek kendileri için Allah’a dua etmelerini istemişlerdir. Peygamberimiz de onların ricasını kırmamış ve “siz kendiniz Allah’tan isteyin bana dua için gelmeyin” dememiştir ve onlar için dua etmiş ve Allah da dualarını kabul etmiştir. Öyle değil mi? İşte bu peygamberin şefaatidir.



  4. 20.Haziran.2012, 13:42
    3
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?


    Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?


    Mahlûkatın içerisinde Allah’ın en sevgili kulu, Allah’ı en iyi tanıyan ve bilen, Allah’ın kitabının muhatabı ve en iyi bileni peygamberimiz Hz. Muhammed’ir. (sav) Sebeplere en iyi bir şekilde sarılan, bu konuda sahabelerine ve bize örnek olan odur. Allah da bize “Eğer Allah’ı seviyorsanız resulüme uyun” buyuruyor. “Sebeplere sarılmak peygamberlerin âdeti ve sünnetidir” prensibi gereği hareket etmiştir. Aklın gereği olan tedbire en iyi riayet eden peygamberimizdir. (sav) Müşrik olan amcası Ebu Talibin himayesini kabul etmiş ve peygamberliğinin ilk on yılını onun himayesi altında geçirmiştir. Ebu Talip vefat edince kendisini korumaları için himayeci aramıştır. Taife gitmiş ve orada kabul görmemiştir. Mekke’ye himayeci olmadan girmemiş Mekke’de kendini koruyacak bir himayeci aramış nihayet Mut’im bin Adiy’in himayesinde Mekke’ye tekrar geri dönmüştür.

    Şimdi sebepleri aracı yapmanın şirkle bir ilgisi yoktur. Bu sebepler gerek Allah ile kul arasında olsun, gerekse kul ile Allah arasında olsun. Yeter ki sebeplerin arkasında Allah’ın hikmetini, rahmetini, nimetini görebilsin. Müşrik ile mü’min arasında sebeplere sarılmada fark yoktur. Çünkü Allah sebeplere sarılmayana yardım etmez. Çünkü Allah dünyada sebepler aracılığı ile iş görür. Kâfir Allah’ı inkâr ettiği için tesiri doğrudan sebebe verir. İşte şirk budur. Mü’min ise sebebi adi bir vasıta bilir, sebebin arkasında iş yapanın, sebeplere tesir verenin Allah olduğunu bilir. İmanı ile Allah’ın ilmini, iradesini, hikmetini ve kudretini görür. İşte bu Allah’a imandır ve hakiki tevhittir. Mü’mini kâfirden, şirki tevhitten ayıran budur. Mü’min Allah adına sebebe sarılır ve o sebep vasıtası ile Allah’tan ister. Bu tevhittir ve imandır. Zümer Suresinin ilk üç ayetinde anlatılan ihlâs ve hakiki tevhit budur. Neml suresinin 62. ayetinde ifade edilen tevhit de budur.

    Mü’min peygamberimizin yaptığı gibi gücünün yetmediği konularda fani olan varlıklardan, hatta müşriklerden yardım ister. Onların yardımı ile ve himayesi ile işini görür; ama bilir ve iman eder ki onlar vasıtası ile iş gören Allah’tır.

    Sebeplerin kendi başlarına bir kudreti, gücü ve tesiri yoktur. Allah sebeplere tesir vermiş ve onlara değer vermiştir. İşini dünyada doğrudan yapmıyor, sebepler aracılığı ile yapıyor. Yani rızkı topraktan, meyveyi ağaçtan, iyiliği salih kullarından, kötülüğü şeytandan o vasıtalarla yaratıyor. Yaratan ve onlara güç ve tesir veren Allah’tır. İman eşyayı ve sebepleri inkâr etmeyi değil, Allah’ı inkâr ederek Allah’ın gücünü kudretini sebeplere vermeyi reddeder. Elbette müşrik kulları ile iş gören mü’min kulları ile daha ziyade iş görür. Peygamberinin ricasını kabul ettiği gibi, mü’minlerin de duasını kabul eder. Bazı işleri onların ricası ve duası ile yapar. Yoksa kul neden Allah’a dua etsin ki? Allah kitabını da kulların soruları ve istekleri üzerine göndermiştir. Kur’an-ı Kerimde “Yes’elûneke” “Senden soruyorlar. Sen de şöyle cevap ver” diyerek nazil etmiştir. “Şehitlerin ölmediğini, Allah katında rızıklandıklarını” söyleyen de Allah’tır. Şimdi onların ölümleri bildiğimiz normal ölüm değildir. Velilerin çoğu şehittir. Kendilerine sığınan ve Allah’a “Ya Rabbi falan evliyan hatırı için benim şu ihtiyacımı gider” diyen bir kulun ricasını ve duasını işiten Allah, kulunun o sevgili kuluna olan sevgisi ve kendisine olan imanı ile kendisine böyle ricasını, kulun imanı ve velisine olan saygısından dolayı elbette evleviyetle kabul edecektir. O veli ve şehit kulunu onun yardımına gönderecektir. Nitekim Hz. Âdem (as) peygamberimiz (sav) hürmetine Allah’tan affını isteyince Allah’ın duasını kabul ederek Âdem’i (as) affettiğini ve bununla kalmayarak ona peygamberlik makamını verdiğini biliyoruz. Peygamberimiz (sav) de “Ölmeden Allah’ın kudreti ile göklere yükseltilen Hz. İsa’nın (as) peygamberimize ümmet olma şerefine ermek için son zamanda dünyaya tekrar geri gönderileceğini” haber vermiştir. Burada iş gören tek başına veli veya şehit veya Hz. İsa (as) değildir. Onlar Allah’ın dilemesi ve yaratması ve kudreti ile bunları yapacaktır. Nitekim Hz. İsa (as) ve peygamberimiz (sav) “Allah benimle konuştu. Şu sözler benim değil; Allah’ın sözüdür. Allah bana sizin şunları yapmanızı istedi” dedikleri zaman insanlar inkâr ettiler. Dediler ki “Siz Allah adına yalan söylüyorsunuz.” Bunu söyleyenlerin çoğu da Tevrat’a ve İncil’e inanan din adamları ve bilginlerdi. Allah onları da imtihan etti. Çoğu Allah’ın Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile konuşmasını inkâr ederek küfre ve şirke düştüler. Onların çoğu Allah’ın dinini korumak için bunu yapıyorlardı. Hâlbuki Allah da onları imtihan ediyordu. Şimdi de değişen bir şey yoktur. İmtihan devam ediyor. Kimisi Allah’ı tenzih adına ve şirke karşı çıkmak adına ifrat ve tefrit ile hataya düşüyor. Kimisi de sebeplere hakiki tesir vererek küfre giriyorlar. Allah tevhit ve istikametten ayırmasın. Âmin!

    Nurslu Mü’minlerin Gavs-ı Hizandan imdat ve yardım istemesi, Bediüzzaman’ın da çocukluğunda Gavs-ı Hizan yerine Allah’ın daha makbul kulu olan şeyh-i Geylaniden Fatiha okuyarak yardım talebi tevhide aykırı değildir. Bilakis yukarıda açıkladığımız gibi, sebepler ve aracılar vasıtası ile doğrudan Allah’tan istemektir. Meyveyi ağaçtan istemek gibi. Nitekim Allah da onların bu samimi imanlarından dolayı o makbul kullarını maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek için o şehit ve manen hayatta olan evliyaların ruhaniyatlarını imdatlarına göndermesi kudretine ağır olmadığı gibi hikmetinin de gereğidir. Allah kullarının samimiyetini ve ihlâsını bunlar vasıtası ile ölçer. Yoksa Allah’ın hiçbir sebebe ihtiyacı elbette yoktur. Ama bu dünyada kulların buna ihtiyacı vardır. Kullarının ricasını o vasıtalarla ve vesilelerle yapan ve yaratan Allah’tır. Sebepleri inkâr etmeden ve sebeplere tesir vermeden sebeplere sarılarak hareket etmek Allah’ın istediği hakiki imandır. Tevhid-i Hakiki budur.

    Allah dar-ı hikmet olan dünyada hikmeti gereği sebepler ile iş görürken, dar-ı kudret olan ahirette imtihan olmadığı için sebepsiz doğrudan kudreti ile anında iş görecektir. Allah’ın ahiretteki işleri ile dünyadaki işlerini karıştırmamak aklın, ilmin ve dinin gereğidir. Kur’an der ki Allah dünyada sebepler ile zamanla işini yapar. Ahirette ise zamansız bir anda kudreti ile sebepsiz olarak her şeyi yapar. Eksik bilgi yanlış sonuç doğurur.



  5. 20.Haziran.2012, 13:42
    3
    Devamlı Üye

    Sebeplerden Yardım İstemek Şirk Değil Midir?


    Mahlûkatın içerisinde Allah’ın en sevgili kulu, Allah’ı en iyi tanıyan ve bilen, Allah’ın kitabının muhatabı ve en iyi bileni peygamberimiz Hz. Muhammed’ir. (sav) Sebeplere en iyi bir şekilde sarılan, bu konuda sahabelerine ve bize örnek olan odur. Allah da bize “Eğer Allah’ı seviyorsanız resulüme uyun” buyuruyor. “Sebeplere sarılmak peygamberlerin âdeti ve sünnetidir” prensibi gereği hareket etmiştir. Aklın gereği olan tedbire en iyi riayet eden peygamberimizdir. (sav) Müşrik olan amcası Ebu Talibin himayesini kabul etmiş ve peygamberliğinin ilk on yılını onun himayesi altında geçirmiştir. Ebu Talip vefat edince kendisini korumaları için himayeci aramıştır. Taife gitmiş ve orada kabul görmemiştir. Mekke’ye himayeci olmadan girmemiş Mekke’de kendini koruyacak bir himayeci aramış nihayet Mut’im bin Adiy’in himayesinde Mekke’ye tekrar geri dönmüştür.

    Şimdi sebepleri aracı yapmanın şirkle bir ilgisi yoktur. Bu sebepler gerek Allah ile kul arasında olsun, gerekse kul ile Allah arasında olsun. Yeter ki sebeplerin arkasında Allah’ın hikmetini, rahmetini, nimetini görebilsin. Müşrik ile mü’min arasında sebeplere sarılmada fark yoktur. Çünkü Allah sebeplere sarılmayana yardım etmez. Çünkü Allah dünyada sebepler aracılığı ile iş görür. Kâfir Allah’ı inkâr ettiği için tesiri doğrudan sebebe verir. İşte şirk budur. Mü’min ise sebebi adi bir vasıta bilir, sebebin arkasında iş yapanın, sebeplere tesir verenin Allah olduğunu bilir. İmanı ile Allah’ın ilmini, iradesini, hikmetini ve kudretini görür. İşte bu Allah’a imandır ve hakiki tevhittir. Mü’mini kâfirden, şirki tevhitten ayıran budur. Mü’min Allah adına sebebe sarılır ve o sebep vasıtası ile Allah’tan ister. Bu tevhittir ve imandır. Zümer Suresinin ilk üç ayetinde anlatılan ihlâs ve hakiki tevhit budur. Neml suresinin 62. ayetinde ifade edilen tevhit de budur.

    Mü’min peygamberimizin yaptığı gibi gücünün yetmediği konularda fani olan varlıklardan, hatta müşriklerden yardım ister. Onların yardımı ile ve himayesi ile işini görür; ama bilir ve iman eder ki onlar vasıtası ile iş gören Allah’tır.

    Sebeplerin kendi başlarına bir kudreti, gücü ve tesiri yoktur. Allah sebeplere tesir vermiş ve onlara değer vermiştir. İşini dünyada doğrudan yapmıyor, sebepler aracılığı ile yapıyor. Yani rızkı topraktan, meyveyi ağaçtan, iyiliği salih kullarından, kötülüğü şeytandan o vasıtalarla yaratıyor. Yaratan ve onlara güç ve tesir veren Allah’tır. İman eşyayı ve sebepleri inkâr etmeyi değil, Allah’ı inkâr ederek Allah’ın gücünü kudretini sebeplere vermeyi reddeder. Elbette müşrik kulları ile iş gören mü’min kulları ile daha ziyade iş görür. Peygamberinin ricasını kabul ettiği gibi, mü’minlerin de duasını kabul eder. Bazı işleri onların ricası ve duası ile yapar. Yoksa kul neden Allah’a dua etsin ki? Allah kitabını da kulların soruları ve istekleri üzerine göndermiştir. Kur’an-ı Kerimde “Yes’elûneke” “Senden soruyorlar. Sen de şöyle cevap ver” diyerek nazil etmiştir. “Şehitlerin ölmediğini, Allah katında rızıklandıklarını” söyleyen de Allah’tır. Şimdi onların ölümleri bildiğimiz normal ölüm değildir. Velilerin çoğu şehittir. Kendilerine sığınan ve Allah’a “Ya Rabbi falan evliyan hatırı için benim şu ihtiyacımı gider” diyen bir kulun ricasını ve duasını işiten Allah, kulunun o sevgili kuluna olan sevgisi ve kendisine olan imanı ile kendisine böyle ricasını, kulun imanı ve velisine olan saygısından dolayı elbette evleviyetle kabul edecektir. O veli ve şehit kulunu onun yardımına gönderecektir. Nitekim Hz. Âdem (as) peygamberimiz (sav) hürmetine Allah’tan affını isteyince Allah’ın duasını kabul ederek Âdem’i (as) affettiğini ve bununla kalmayarak ona peygamberlik makamını verdiğini biliyoruz. Peygamberimiz (sav) de “Ölmeden Allah’ın kudreti ile göklere yükseltilen Hz. İsa’nın (as) peygamberimize ümmet olma şerefine ermek için son zamanda dünyaya tekrar geri gönderileceğini” haber vermiştir. Burada iş gören tek başına veli veya şehit veya Hz. İsa (as) değildir. Onlar Allah’ın dilemesi ve yaratması ve kudreti ile bunları yapacaktır. Nitekim Hz. İsa (as) ve peygamberimiz (sav) “Allah benimle konuştu. Şu sözler benim değil; Allah’ın sözüdür. Allah bana sizin şunları yapmanızı istedi” dedikleri zaman insanlar inkâr ettiler. Dediler ki “Siz Allah adına yalan söylüyorsunuz.” Bunu söyleyenlerin çoğu da Tevrat’a ve İncil’e inanan din adamları ve bilginlerdi. Allah onları da imtihan etti. Çoğu Allah’ın Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile konuşmasını inkâr ederek küfre ve şirke düştüler. Onların çoğu Allah’ın dinini korumak için bunu yapıyorlardı. Hâlbuki Allah da onları imtihan ediyordu. Şimdi de değişen bir şey yoktur. İmtihan devam ediyor. Kimisi Allah’ı tenzih adına ve şirke karşı çıkmak adına ifrat ve tefrit ile hataya düşüyor. Kimisi de sebeplere hakiki tesir vererek küfre giriyorlar. Allah tevhit ve istikametten ayırmasın. Âmin!

    Nurslu Mü’minlerin Gavs-ı Hizandan imdat ve yardım istemesi, Bediüzzaman’ın da çocukluğunda Gavs-ı Hizan yerine Allah’ın daha makbul kulu olan şeyh-i Geylaniden Fatiha okuyarak yardım talebi tevhide aykırı değildir. Bilakis yukarıda açıkladığımız gibi, sebepler ve aracılar vasıtası ile doğrudan Allah’tan istemektir. Meyveyi ağaçtan istemek gibi. Nitekim Allah da onların bu samimi imanlarından dolayı o makbul kullarını maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek için o şehit ve manen hayatta olan evliyaların ruhaniyatlarını imdatlarına göndermesi kudretine ağır olmadığı gibi hikmetinin de gereğidir. Allah kullarının samimiyetini ve ihlâsını bunlar vasıtası ile ölçer. Yoksa Allah’ın hiçbir sebebe ihtiyacı elbette yoktur. Ama bu dünyada kulların buna ihtiyacı vardır. Kullarının ricasını o vasıtalarla ve vesilelerle yapan ve yaratan Allah’tır. Sebepleri inkâr etmeden ve sebeplere tesir vermeden sebeplere sarılarak hareket etmek Allah’ın istediği hakiki imandır. Tevhid-i Hakiki budur.

    Allah dar-ı hikmet olan dünyada hikmeti gereği sebepler ile iş görürken, dar-ı kudret olan ahirette imtihan olmadığı için sebepsiz doğrudan kudreti ile anında iş görecektir. Allah’ın ahiretteki işleri ile dünyadaki işlerini karıştırmamak aklın, ilmin ve dinin gereğidir. Kur’an der ki Allah dünyada sebepler ile zamanla işini yapar. Ahirette ise zamansız bir anda kudreti ile sebepsiz olarak her şeyi yapar. Eksik bilgi yanlış sonuç doğurur.






+ Yorum Gönder