Konusunu Oylayın.: Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir?
  1. 19.Haziran.2012, 18:05
    1
    Misafir

    Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir?






    Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir? Mumsema Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir?


  2. 19.Haziran.2012, 18:05
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Haziran.2012, 00:37
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir?




    Kur’an-ı Kerim insanın maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarına cevap olsun diye taraf-ı ilâhiden gönderilmiştir. Kur’anın bir Mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur da Kur’ana tam iyine olduğu için her sualin cevabı içinde vardır. Ancak Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakmak ve cevabını ona göre aramak gerekir. Nasıl insanın bir azası eksik olursa tam insan sayılmaz öyle de Risale-i Nura bir bütün olarak bakılmaz ve satır aralarında gerçekler aranmazsa insan aklı ve kalbi tam olarak istifade edemez. Kendisini şüphelerden kurtaramaz.

    Vahdetu’l Vücud meselesini anlamak için önce “Mesnevi-i Nuriye”den “Nokta” risalesine bakmak lazımdır. Risale-i Nur’un fidanlığı olan bu eserde Bediüzzaman Allah’ın varlığının delillerini ve bürhanlarını dört maddede toplamıştır. Bunlar “Muhammed (sav) Kâinat kitabı, Kur’an-ı Kerim ve insanın ruh dünyası olan Vicdan”dır. Vahdetu’l Vücud her şeyden önce insanın vicdanına hitap eden bir husustur. Bundan dolayı mutasavvıfın ilgi alanına girmektedir. Bediüzzaman ilk üç delili izahtan sonra meseleyi Vicdani delile oradan da Vahdetu’l Vücuda getirir.

    Fıtratın yalan söylemeyeceğini belirten Bediüzzaman insanın kâinatı algılamaya yarayan zahiri beş duyu yanında âlem-i gabya açılan pencere ve duyguların da varlığından bahseder. Sonra “Mevhum bir şeyin hakikat-ı hariciyeye mebde olamayacağını” ifade eder. Madde âlemine değer veren şeyin o maddenin arkasında olan manevi hakikati olduğunu ve bunu da akıl ve vicdanın bilebildiğini ifade ile, “ihsan servetin, icâd vücudun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer’i ve delilidir. Öyle de kemâl ve cemal Saniin kemal ve cemâline delildir.” Bunu da akıl ve vicdan ancak kavrayabilir. Maddi duygular bunu kavrayamaz” der. (Mesnevi-i Nuriye, 208–216)

    Maddeciler nasıl madde içinde sebepler silsilesine aldanarak tefrit ile Allah’ın inkârına gidiyorlar ise Vahdet-i Vücut mesleğinde gidenlerin de ifrat ile kâinatın inkârına giderek varlığı bir gölgeden ibaret görmektedirler. Burada Allah’ın tesirini o kadar öne çıkarıyorlar ki maddeyi varlık olarak görmüyorlar. Sebeplere tesir verenler de sebeplere o derece tesir veriyorlar ki Allah’ın varlığını görmüyorlar. Biri ifrat diğeri tefritte kalıyor. Kur’an ise maddeyi Allah’ın eseri görerek ve tesiri Allah’a vererek istikametli yolu göstermektedir. Bediüzzaman bunu şöyle izah eder: “Vahdet-i Vücut tevhitte istiğraktır. Nazara sığmayan bir Tevhid-i Zevkîdir.” (Mesnevi, 216)Yani “Kâinatta Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur” dedikten sonra her şeyi Allah’tan bilmek, her şeyde Allah’ı görmek ve her şeyi unutup yalnız Allah’ın varlığı ile meşgul olarak bunda yok olmaktır. Yani sebepleri bütün bütün terk etmek demektir.

    Muhakkikîn-i Sofiye’nin anladığı Vahdet-i Vücut ile imanı zayıf olan, maddeye değer veren ve sebeplere tesir verenlerin Vahdet-i vücut anlayışları çok farklıdır. Aralarındaki farkları ve derin uçurumları anlatan Bediüzzaman şöyle izah eder:

    1. Sofiler Vacibu’l-Vücud hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. Maddeciler ise kâinata ve esbaba o derece değer vermişler ki Allah’ı unutmuşlar. Bunun sonucu olarak Hıristiyan maddeciler gibi Panteizme düşmüşlerdir. Yani “Heme Ost” Her şey O’dur demişlerdir.
    2. Sofilerin Vahdetu’l-vücudu Vahde-i Şuhudu içine alır. Yani her şeyde Allah’ın görmeyi meslek edinirler. Maddeye değer verenler ise Vahdetu’l-mevcudu esas alırlar. Sadece eşyayı görür ve ona bağlanırlar.
    3. Sofilerin mesleği zevkîdir. Hissidir. İkincilerin ise nazarîdir. Hissettiklerine değil, gördüklerine değer verirler.
    4. Sofiler bizzat Hakka, tebei olarak halka bakarlar. Maddeciler ise bizzat halka bakarlar. Hakkı düşünmezler.
    5. Sofiler Hüdâperesttirler, sadece Allah’ı düşünürler; diğerleri ise hodperesttirler. Sadece kendi nefislerini düşünürler. (Mesnevi, 216–217)


  4. 20.Haziran.2012, 00:37
    2
    Özel Üye



    Kur’an-ı Kerim insanın maddi ve manevi bütün ihtiyaçlarına cevap olsun diye taraf-ı ilâhiden gönderilmiştir. Kur’anın bir Mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur da Kur’ana tam iyine olduğu için her sualin cevabı içinde vardır. Ancak Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakmak ve cevabını ona göre aramak gerekir. Nasıl insanın bir azası eksik olursa tam insan sayılmaz öyle de Risale-i Nura bir bütün olarak bakılmaz ve satır aralarında gerçekler aranmazsa insan aklı ve kalbi tam olarak istifade edemez. Kendisini şüphelerden kurtaramaz.

    Vahdetu’l Vücud meselesini anlamak için önce “Mesnevi-i Nuriye”den “Nokta” risalesine bakmak lazımdır. Risale-i Nur’un fidanlığı olan bu eserde Bediüzzaman Allah’ın varlığının delillerini ve bürhanlarını dört maddede toplamıştır. Bunlar “Muhammed (sav) Kâinat kitabı, Kur’an-ı Kerim ve insanın ruh dünyası olan Vicdan”dır. Vahdetu’l Vücud her şeyden önce insanın vicdanına hitap eden bir husustur. Bundan dolayı mutasavvıfın ilgi alanına girmektedir. Bediüzzaman ilk üç delili izahtan sonra meseleyi Vicdani delile oradan da Vahdetu’l Vücuda getirir.

    Fıtratın yalan söylemeyeceğini belirten Bediüzzaman insanın kâinatı algılamaya yarayan zahiri beş duyu yanında âlem-i gabya açılan pencere ve duyguların da varlığından bahseder. Sonra “Mevhum bir şeyin hakikat-ı hariciyeye mebde olamayacağını” ifade eder. Madde âlemine değer veren şeyin o maddenin arkasında olan manevi hakikati olduğunu ve bunu da akıl ve vicdanın bilebildiğini ifade ile, “ihsan servetin, icâd vücudun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer’i ve delilidir. Öyle de kemâl ve cemal Saniin kemal ve cemâline delildir.” Bunu da akıl ve vicdan ancak kavrayabilir. Maddi duygular bunu kavrayamaz” der. (Mesnevi-i Nuriye, 208–216)

    Maddeciler nasıl madde içinde sebepler silsilesine aldanarak tefrit ile Allah’ın inkârına gidiyorlar ise Vahdet-i Vücut mesleğinde gidenlerin de ifrat ile kâinatın inkârına giderek varlığı bir gölgeden ibaret görmektedirler. Burada Allah’ın tesirini o kadar öne çıkarıyorlar ki maddeyi varlık olarak görmüyorlar. Sebeplere tesir verenler de sebeplere o derece tesir veriyorlar ki Allah’ın varlığını görmüyorlar. Biri ifrat diğeri tefritte kalıyor. Kur’an ise maddeyi Allah’ın eseri görerek ve tesiri Allah’a vererek istikametli yolu göstermektedir. Bediüzzaman bunu şöyle izah eder: “Vahdet-i Vücut tevhitte istiğraktır. Nazara sığmayan bir Tevhid-i Zevkîdir.” (Mesnevi, 216)Yani “Kâinatta Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur” dedikten sonra her şeyi Allah’tan bilmek, her şeyde Allah’ı görmek ve her şeyi unutup yalnız Allah’ın varlığı ile meşgul olarak bunda yok olmaktır. Yani sebepleri bütün bütün terk etmek demektir.

    Muhakkikîn-i Sofiye’nin anladığı Vahdet-i Vücut ile imanı zayıf olan, maddeye değer veren ve sebeplere tesir verenlerin Vahdet-i vücut anlayışları çok farklıdır. Aralarındaki farkları ve derin uçurumları anlatan Bediüzzaman şöyle izah eder:

    1. Sofiler Vacibu’l-Vücud hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. Maddeciler ise kâinata ve esbaba o derece değer vermişler ki Allah’ı unutmuşlar. Bunun sonucu olarak Hıristiyan maddeciler gibi Panteizme düşmüşlerdir. Yani “Heme Ost” Her şey O’dur demişlerdir.
    2. Sofilerin Vahdetu’l-vücudu Vahde-i Şuhudu içine alır. Yani her şeyde Allah’ın görmeyi meslek edinirler. Maddeye değer verenler ise Vahdetu’l-mevcudu esas alırlar. Sadece eşyayı görür ve ona bağlanırlar.
    3. Sofilerin mesleği zevkîdir. Hissidir. İkincilerin ise nazarîdir. Hissettiklerine değil, gördüklerine değer verirler.
    4. Sofiler bizzat Hakka, tebei olarak halka bakarlar. Maddeciler ise bizzat halka bakarlar. Hakkı düşünmezler.
    5. Sofiler Hüdâperesttirler, sadece Allah’ı düşünürler; diğerleri ise hodperesttirler. Sadece kendi nefislerini düşünürler. (Mesnevi, 216–217)





+ Yorum Gönder