Konusunu Oylayın.: Risale-i Nur Talebeleri Cemaat midir, yoksa bir cemiyet midir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Risale-i Nur Talebeleri Cemaat midir, yoksa bir cemiyet midir?
  1. 19.Haziran.2012, 18:04
    1
    Misafir

    Risale-i Nur Talebeleri Cemaat midir, yoksa bir cemiyet midir?

  2. 21.Haziran.2012, 22:02
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Risale-i Nur Talebeleri Cemaat midir, yoksa bir cemiyet midir?




    Cuma, cami, cemaat ve cemaatle namaz İslamiyet’in şeair denilen önemli ibadetlerindendir. Ancak sözlüklerde “bir inanç ve fikir birliği etrafında toplanan halk; aralarında tesisi ettikleri örf ve adetlere göre tanzim eden topluluk” anlamına gelmektedir.

    Cemaat bir inanç etrafında toplanan grubu temsil eder. Aynı inancı ve amacı paylaşan insanlardan meydana gelir; ancak bireyden farklı bir “şahs-ı manevi” teşkil ederler. Aynı amaç ve inanç etrafında toplanan farklı karakter ve mizaca mensup insanların oluşturduğu farklı bir yapıdır cemaat. Bir vücudu meydana getiren organlar veya bir fabrikayı oluşturan farklı makine ve çarklar gibi cemaat de farklı unsurları bir amaç etrafında toplar ve belli amaçlara yöneltir. Cemaat içinde fertlerin özellileri kaybolur ortak bir özellik ön plana çıkar. “Benlik” ortadan kalkar “Biz” şuuru meydana gelir. Bir bireyin toplumda ve ailede oluşturduğu imaj ve rol ile cemaat içindeki rolü ve imajı çok farklıdır.

    Cemaatler sosyal hayatın birer parçasıdır. Sosyal hayat farklı cemaat ve grupların meydana getirdiği homojen bir yapıdır. Sosyal hayat o derece geniştir ki her fikre ve cemaate yer bulmak mümkündür.

    Dinin emrettiği cemaat bir ibadet amacı ile bir araya gelen inançlı insanların tümüne şamildir. Haricinde hiçbir inanan kalamaz. Her zaman camiye ve cemaate gelemeyen bir mü’min en az senede bir “Bayram Namazında” veya haftada bir “Cuma Namazında” camiye ve cemaate gelerek ortak inancın ve ibadetin meydana getirdiği manevi atmosferden istifade ederek benliğini o geniş şahs-ı manevide eritir.

    **

    İslamiyet’in Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin Sünneti çerçevesinde meydana getirdiği bütün insanlığı içine alarak saadete ve selamete sevk edecek olan “Cadde-i Kübra” bütün İslam cemaatini içine alan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” yolu ve mezhebidir. Bu geniş caddede Allah’ın rızasını tahsile giden ehl-i iman elbette gelişigüzel değil de gruplar halinde gidebilirler. Bunlara da mezhepler, tarikatlar, ekoller, meslekler, meşrepler ve cemaatler denebilir. Binlerce istidat ve kabiliyette yaratılan insanların tümünü bir kalıba sokmak hem mümkün değildir; hem de gerek yoktur. Bu taklitçiliği ve tembelliği netice verir. Herkesin istidat ve kabiliyetine göre bir meslek grubunda yer aldığı gibi, bir mezhep ve cemaat içinde yerini alması da normaldir. Önemli olan inanç ve hedef birliği içinde olmaktır.

    Cemaat, birliği ve beraberliği sağlayan kurumsal bir yapı şeklinde olmalıdır. Cemaate dâhil olan fertler istidat ve kabiliyetlerine göre “Taksimu’l-A’mal” ve “Teşrik-i Mesai” çerçevesinde bir hizmet birimi içinde yerini alır ve o hizmet kurumunun düzenli ve verimli çalışmasına katkı sağlar. Yoksa o fabrikanın ve makinenin dengesi bozulur ve aralarındaki uyum ortadan kalkar. O zaman da istenen verim ve hayırlı hizmet elde edilemez.

    Bediüzzaman hazretleri TBMM çatısı altında mebuslara hitaben “Zaman cemaat zamanıdır” derken en yüksek organ olan TBMM çatısı altında amaç ve hedef birliği etrafında bütünleşerek farklı görüş ve düşünceleri de “Meşveret ve Şura” prensibi ile tevhit ederek milletin saadetine hizmet etmelerinin gereğini dile getirmiştir. Bu durum “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın” ayetinin emrine uymak olduğunu da vurgulamıştır. Bediüzzaman’ın kastettiği cemaat elbette bütün inananları bir araya getiren, farklı düşünce, istidat ve kabiliyetteki insanların kurumsal yapı içinde amaç ve hedef birliğini sağlayan bir anlayışı ifade etmektedir. Ama ne var ki herkes okunanları ve anlatılanları beklentisine ve amacına göre anlamak eğilimindedir. Dar bir açıdan bakıldığı zaman cemaati toplumda öne çıkan liderlerin etrafında oluşturulan küçük gruplar olarak anlamak mümkündür. Bütün insanlığın saadetini amaçlayan bir inanç ve düşünce yapısının bu kadar dar bir ufka sahip olmayacağı bir gerçektir. Ama ne ki, bizler küçük hizmet gruplarını istenen ve arzu edilen cemaat olarak görmeye ve göstermeye devam etmekteyiz.

    Peygamberimiz (asv) “Size cemaat halinde olmanızı, ayrılıp dağılmaktan şiddetle kaçınmanızı emrederim. Zira şeytan yalnız başına yaşayan insana yakın olup bir araya gelen iki insandan uzaktır. Kim cennetin ortasını isterse toplu halde bulunmaya baksın. Allah’ın yardımı ve inayeti cemaatle beraberdir” buyururken kastettiği elbette bütün inananların Kur’an ve Sünnet çerçevesinde ortak inanç etrafına birlik içinde bulunmalarıdır. Nitekim peygamberimiz (asv) “Müslüman cemaatinden bir karış da olsa ayrılan kimse boynundaki İslam bağını çözmüş olur. Cemaatten ayrılmayın; bilin ki sürüden ayrılanı kurt kapar”[1] buyurarak cemaatten kastedilenin “Müslümanlar cemaati” olduğunu açıkça beyan buyurmuşlardır.

    **

    Bediüzzaman Said Nursi hazretleri mahkemede kendisine isnat edilen cemaatçilik ve cemiyetçilik ithamına şöyle cevap vermiştir: Reis Beyefendi, Kararnamede üç madde esas tutulmuş. Birisi: Cemiyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhad ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: "Bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz." Daima dediğim budur: "Biz, îmanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i îman dâhil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i Islamiyeden başka, mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını ve Kur’an’da `Hizbullah’ namı verilen ve umum ehl-i îmanın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur’an’a hizmetimiz için hizbü’i-Kur’an, Hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnamede bu mana murad ise, bütün ıûhumuzla, kemal-i iftiharla îtiraf ederiz. Eğer başka manalar murad ise, onlardan haberimiz yoktur. [2] Böylece cemaatten bütün inananları kastettiğini, “Hizbullah” ifadesi ile Kur’ân-ı Kerimde geçen grubun da bir siyasi cemiyet olmayıp Kur’âna hizmet eden, iman kardeşliğini esas alan Müslümanlar olduğunu ifade ederek ayetin manasına açıklık getirmiştir.

    Bediüzzaman’ın tesis ettiği cemaatin bir tarikat, bir cemiyet ve siyasi bir teşekkül olmayıp “Kalp ve gönüller üzerine kurulan iman ve irfan müessesesi” olduğu mahkeme kararları ile de tespit edilmiştir.[3]

    Bediüzzaman hazretleri kendisine isnat edilmek istenen “Cemiyet” ithamına cevap olarak “Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz milyon dâhil mensupları var ve her gün beş defa o mukaddes cemiyetin prensipleriyle, kemal-i hürmetle alakalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve “mü’minler kardeştir” kutsi programıyla, birbirinin yardımına dualarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız ve husûsi vazifemiz de, Kur’an’ın îmanî hakîkatlerini tahkîki bir sûrette ehl-i îmana bildirip, onları ve kendimizi îdam-ı ebedîden ve daimî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komiteler ile münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz”[4] ifadeleri ile reddetmektedir. Cemiyetten bütün inananların dahil olduğu “inananlar kardeştir” kutsi düsturu çerçevesinde bütün Müslümanları kastetmektedir.

    Bediüzzaman 31 Mart olayında da askerlerin çeşitli siyasi cemiyetlere girmelerinin yanlışlığına dikkat çeker. “Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hadise-i müthişesi hatırıma geldi; gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki; şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i îman askerlerin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakar askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra, ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve Îla-i Kelimetullah dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir; millet ve cemiyet onlara intisap etmek lazımdır. Sair cemiyetler, milleti asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir” buyurur. İttihad-ı Muhammedî cemiyetini de siyasi bir cemiyet haline gelmesini önlemek amacı ile tarifini şöyle yapar: “Amma, İttihad-ı Muhammedî (asv) ki, umum mü’minlere şamildir; cemiyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehitler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakâr asker-zabit olsun, nefer olsun-hariç değil ki, ta intisaba lüzûm kalsın. Lakin bazı cemiyet-i hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam”[5] der.

    Bediüzzaman hazretleri 1922 Kasımında gelmiş olduğu TBMM’de mebuslara hitaben neşrettiği “Beyanname”sinde “Şu inkılab-ı azimin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyeti maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mana-i saltanatı deruhte etmiştir. Eğer, şeairi İslamiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mana-i hilafeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dîne muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyatı medeniye ile ihtıyacat-ı rühiyesini unutmayan milletin hacat-ı dîniyesini meclis tatmin etmezse, bilmecburiye, mana-i hilafeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Hâlbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarikıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asaya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asa ise,”Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın” ayetine zıttır. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevi daha metindir ve tenfìz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsi, ancak ona istinad ile vezaifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur; cemaatin ise gayr-i mahduttur”[6] buyurarak cemaatin TBMM’yi temsil ve teşkil eden seçilmiş mebuslar ve kurumsal bir yapı olan TBMM çatısı olduğunu ifade etmiştir.

    Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki Risale-i Nur Talebeleri bir cemiyet olmadığı gibi, siyasi bir teşekkül ve belli liderlerin arkasına takılan küçük bir cemaat de değildir. Risale-i Nur Talebeleri bütün inananları temsil eden "İman ve Kur'ân hizmetine" koşan hizmet erleridir.

    [1] Tirmizi, Fiten, 7; Ebu Davud, Salât, 46

    [2] Tarihçe-i Hayat, 360

    [3] Tarihçe, 10

    [4] Tarihçe, 282, 351

    [5] Tarihçe, 60

    [6] Tarihçe-i Hayat, 127


  3. 21.Haziran.2012, 22:02
    2
    Hadimul Müslimin



    Cuma, cami, cemaat ve cemaatle namaz İslamiyet’in şeair denilen önemli ibadetlerindendir. Ancak sözlüklerde “bir inanç ve fikir birliği etrafında toplanan halk; aralarında tesisi ettikleri örf ve adetlere göre tanzim eden topluluk” anlamına gelmektedir.

    Cemaat bir inanç etrafında toplanan grubu temsil eder. Aynı inancı ve amacı paylaşan insanlardan meydana gelir; ancak bireyden farklı bir “şahs-ı manevi” teşkil ederler. Aynı amaç ve inanç etrafında toplanan farklı karakter ve mizaca mensup insanların oluşturduğu farklı bir yapıdır cemaat. Bir vücudu meydana getiren organlar veya bir fabrikayı oluşturan farklı makine ve çarklar gibi cemaat de farklı unsurları bir amaç etrafında toplar ve belli amaçlara yöneltir. Cemaat içinde fertlerin özellileri kaybolur ortak bir özellik ön plana çıkar. “Benlik” ortadan kalkar “Biz” şuuru meydana gelir. Bir bireyin toplumda ve ailede oluşturduğu imaj ve rol ile cemaat içindeki rolü ve imajı çok farklıdır.

    Cemaatler sosyal hayatın birer parçasıdır. Sosyal hayat farklı cemaat ve grupların meydana getirdiği homojen bir yapıdır. Sosyal hayat o derece geniştir ki her fikre ve cemaate yer bulmak mümkündür.

    Dinin emrettiği cemaat bir ibadet amacı ile bir araya gelen inançlı insanların tümüne şamildir. Haricinde hiçbir inanan kalamaz. Her zaman camiye ve cemaate gelemeyen bir mü’min en az senede bir “Bayram Namazında” veya haftada bir “Cuma Namazında” camiye ve cemaate gelerek ortak inancın ve ibadetin meydana getirdiği manevi atmosferden istifade ederek benliğini o geniş şahs-ı manevide eritir.

    **

    İslamiyet’in Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin Sünneti çerçevesinde meydana getirdiği bütün insanlığı içine alarak saadete ve selamete sevk edecek olan “Cadde-i Kübra” bütün İslam cemaatini içine alan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” yolu ve mezhebidir. Bu geniş caddede Allah’ın rızasını tahsile giden ehl-i iman elbette gelişigüzel değil de gruplar halinde gidebilirler. Bunlara da mezhepler, tarikatlar, ekoller, meslekler, meşrepler ve cemaatler denebilir. Binlerce istidat ve kabiliyette yaratılan insanların tümünü bir kalıba sokmak hem mümkün değildir; hem de gerek yoktur. Bu taklitçiliği ve tembelliği netice verir. Herkesin istidat ve kabiliyetine göre bir meslek grubunda yer aldığı gibi, bir mezhep ve cemaat içinde yerini alması da normaldir. Önemli olan inanç ve hedef birliği içinde olmaktır.

    Cemaat, birliği ve beraberliği sağlayan kurumsal bir yapı şeklinde olmalıdır. Cemaate dâhil olan fertler istidat ve kabiliyetlerine göre “Taksimu’l-A’mal” ve “Teşrik-i Mesai” çerçevesinde bir hizmet birimi içinde yerini alır ve o hizmet kurumunun düzenli ve verimli çalışmasına katkı sağlar. Yoksa o fabrikanın ve makinenin dengesi bozulur ve aralarındaki uyum ortadan kalkar. O zaman da istenen verim ve hayırlı hizmet elde edilemez.

    Bediüzzaman hazretleri TBMM çatısı altında mebuslara hitaben “Zaman cemaat zamanıdır” derken en yüksek organ olan TBMM çatısı altında amaç ve hedef birliği etrafında bütünleşerek farklı görüş ve düşünceleri de “Meşveret ve Şura” prensibi ile tevhit ederek milletin saadetine hizmet etmelerinin gereğini dile getirmiştir. Bu durum “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın” ayetinin emrine uymak olduğunu da vurgulamıştır. Bediüzzaman’ın kastettiği cemaat elbette bütün inananları bir araya getiren, farklı düşünce, istidat ve kabiliyetteki insanların kurumsal yapı içinde amaç ve hedef birliğini sağlayan bir anlayışı ifade etmektedir. Ama ne var ki herkes okunanları ve anlatılanları beklentisine ve amacına göre anlamak eğilimindedir. Dar bir açıdan bakıldığı zaman cemaati toplumda öne çıkan liderlerin etrafında oluşturulan küçük gruplar olarak anlamak mümkündür. Bütün insanlığın saadetini amaçlayan bir inanç ve düşünce yapısının bu kadar dar bir ufka sahip olmayacağı bir gerçektir. Ama ne ki, bizler küçük hizmet gruplarını istenen ve arzu edilen cemaat olarak görmeye ve göstermeye devam etmekteyiz.

    Peygamberimiz (asv) “Size cemaat halinde olmanızı, ayrılıp dağılmaktan şiddetle kaçınmanızı emrederim. Zira şeytan yalnız başına yaşayan insana yakın olup bir araya gelen iki insandan uzaktır. Kim cennetin ortasını isterse toplu halde bulunmaya baksın. Allah’ın yardımı ve inayeti cemaatle beraberdir” buyururken kastettiği elbette bütün inananların Kur’an ve Sünnet çerçevesinde ortak inanç etrafına birlik içinde bulunmalarıdır. Nitekim peygamberimiz (asv) “Müslüman cemaatinden bir karış da olsa ayrılan kimse boynundaki İslam bağını çözmüş olur. Cemaatten ayrılmayın; bilin ki sürüden ayrılanı kurt kapar”[1] buyurarak cemaatten kastedilenin “Müslümanlar cemaati” olduğunu açıkça beyan buyurmuşlardır.

    **

    Bediüzzaman Said Nursi hazretleri mahkemede kendisine isnat edilen cemaatçilik ve cemiyetçilik ithamına şöyle cevap vermiştir: Reis Beyefendi, Kararnamede üç madde esas tutulmuş. Birisi: Cemiyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhad ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: "Bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz." Daima dediğim budur: "Biz, îmanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i îman dâhil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i Islamiyeden başka, mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını ve Kur’an’da `Hizbullah’ namı verilen ve umum ehl-i îmanın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur’an’a hizmetimiz için hizbü’i-Kur’an, Hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnamede bu mana murad ise, bütün ıûhumuzla, kemal-i iftiharla îtiraf ederiz. Eğer başka manalar murad ise, onlardan haberimiz yoktur. [2] Böylece cemaatten bütün inananları kastettiğini, “Hizbullah” ifadesi ile Kur’ân-ı Kerimde geçen grubun da bir siyasi cemiyet olmayıp Kur’âna hizmet eden, iman kardeşliğini esas alan Müslümanlar olduğunu ifade ederek ayetin manasına açıklık getirmiştir.

    Bediüzzaman’ın tesis ettiği cemaatin bir tarikat, bir cemiyet ve siyasi bir teşekkül olmayıp “Kalp ve gönüller üzerine kurulan iman ve irfan müessesesi” olduğu mahkeme kararları ile de tespit edilmiştir.[3]

    Bediüzzaman hazretleri kendisine isnat edilmek istenen “Cemiyet” ithamına cevap olarak “Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz milyon dâhil mensupları var ve her gün beş defa o mukaddes cemiyetin prensipleriyle, kemal-i hürmetle alakalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve “mü’minler kardeştir” kutsi programıyla, birbirinin yardımına dualarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız ve husûsi vazifemiz de, Kur’an’ın îmanî hakîkatlerini tahkîki bir sûrette ehl-i îmana bildirip, onları ve kendimizi îdam-ı ebedîden ve daimî haps-i münferidden kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komiteler ile münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz”[4] ifadeleri ile reddetmektedir. Cemiyetten bütün inananların dahil olduğu “inananlar kardeştir” kutsi düsturu çerçevesinde bütün Müslümanları kastetmektedir.

    Bediüzzaman 31 Mart olayında da askerlerin çeşitli siyasi cemiyetlere girmelerinin yanlışlığına dikkat çeker. “Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hadise-i müthişesi hatırıma geldi; gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki; şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i îman askerlerin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakar askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra, ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve Îla-i Kelimetullah dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir; millet ve cemiyet onlara intisap etmek lazımdır. Sair cemiyetler, milleti asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir” buyurur. İttihad-ı Muhammedî cemiyetini de siyasi bir cemiyet haline gelmesini önlemek amacı ile tarifini şöyle yapar: “Amma, İttihad-ı Muhammedî (asv) ki, umum mü’minlere şamildir; cemiyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehitler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakâr asker-zabit olsun, nefer olsun-hariç değil ki, ta intisaba lüzûm kalsın. Lakin bazı cemiyet-i hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam”[5] der.

    Bediüzzaman hazretleri 1922 Kasımında gelmiş olduğu TBMM’de mebuslara hitaben neşrettiği “Beyanname”sinde “Şu inkılab-ı azimin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyeti maneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mana-i saltanatı deruhte etmiştir. Eğer, şeairi İslamiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mana-i hilafeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dîne muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyatı medeniye ile ihtıyacat-ı rühiyesini unutmayan milletin hacat-ı dîniyesini meclis tatmin etmezse, bilmecburiye, mana-i hilafeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Hâlbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarikıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asaya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asa ise,”Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın” ayetine zıttır. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevi daha metindir ve tenfìz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsi, ancak ona istinad ile vezaifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur; cemaatin ise gayr-i mahduttur”[6] buyurarak cemaatin TBMM’yi temsil ve teşkil eden seçilmiş mebuslar ve kurumsal bir yapı olan TBMM çatısı olduğunu ifade etmiştir.

    Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki Risale-i Nur Talebeleri bir cemiyet olmadığı gibi, siyasi bir teşekkül ve belli liderlerin arkasına takılan küçük bir cemaat de değildir. Risale-i Nur Talebeleri bütün inananları temsil eden "İman ve Kur'ân hizmetine" koşan hizmet erleridir.

    [1] Tirmizi, Fiten, 7; Ebu Davud, Salât, 46

    [2] Tarihçe-i Hayat, 360

    [3] Tarihçe, 10

    [4] Tarihçe, 282, 351

    [5] Tarihçe, 60

    [6] Tarihçe-i Hayat, 127





+ Yorum Gönder