Konusunu Oylayın.: Ezel ve ebed nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Ezel ve ebed nedir?
  1. 19.Haziran.2012, 17:59
    1
    Misafir

    Ezel ve ebed nedir?






    Ezel ve ebed nedir? Mumsema Ezel ve ebed nedir? Ezel ve ebed ne demektir Ezel ve ebed ne anlama gelmektedir açıklar mısınız ?


  2. 19.Haziran.2012, 17:59
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Ezel ve ebed nedir? Ezel ve ebed ne demektir Ezel ve ebed ne anlama gelmektedir açıklar mısınız ?


    Benzer Konular

    - Ezel ve Allah'ın yaratması kavramları nedir?

    - Ebed Ne Demektir?

    - Ezel nedir sözlük anlamı

    - Ezel geçmiş midir?

    - Kıyamet, Diriliş, Hesap, Ebed İle İlgili Hadisler

  3. 20.Haziran.2012, 00:21
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Ezel ve ebed nedir?




    Ezel bir zaman şeridinin bir ucu, ebed de diğer ucu değildir. Zaman şeridine takılmış olan biz aciz insanlara göre ezel bizden önceki zamandır. Ebed ise bizden sonraki zamandır. Hâlbuki zamanı yaratan ve zamanlar üstü olan Allah’ın katında ezel ve ebed bir anda hazırdır ve yüce Allah zamanın üzerinde olduğu için ezeli ve ebedi hazır olarak görür. Çünkü her şey onun huzurundadır. Hiçbir şey onun huzurundan hariç değildir. Bunun için yüce Allah ezeli ve ebedi bir anda görerek ona göre hükmeder.
    Allame Bediüzzaman hazretleri bu hususu “Kader, ilm-i ezeliden olduğu için, ilm-i ezelî hadisin tabiriyle, manzara-i âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak birden tutar ihata eder, bir makam-ı âlâdadır” (Sözler, 2004, s. 748) demektedir.

    Bu hususu şöyle bir misalle izah eder. “Senin elinde bir ayna bulunsa, sağ taraftaki mesafe mazi, sol taraf müstakbel farz edilse o ayine yalnız mukabilini tutar. Sonra ayineyi yukarıya kaldırdıkça iki tarafı birden tutar ayinesine alır. Ayine yükseğe çıktıkça o ayinenin görüş ufku ve dairesi genişlenir. Mazi ve müstakbeldeki olayları bir anda görür.” (Sözler, 757–758) Yani, üç araba farz ediyoruz İstanbul’a gidiyor. Biri Tokat’ta diğeri Bolu’da ve biri de İzmit’te olsa Bolu’dakine göre Tokat’taki mazi, İzmit’teki müstakbel olur. Ama Türkiye’yi gören bir mevkiden bakan biri için her üçü de bir anda görünür. Ona göre geçmiş ve gelecek bir andadır.

    Yüce Allah’ın ezeli ilmine göre her şey bir anda nazarı-ı şuhudundadır. Geçmiş ve gelecek diye bir şey düşünülemez. Zaman mefhumu, zamana mahkûm olan fani varlıklar ve insanlar içindir.

    Yüce Allah insanı yaratmıştır ve insan için de cenneti ve cehennemi yaratmıştır. Cennet ve cehennemin ehlini de cennette ve cehennemde yaratmıştır ve her ikisi de doludur ve şu anda da faal olarak çalışmaktadır. Ancak insanı bu ikisine de girebilecek istidat ve kabiliyette yaratmıştır. Peygamberimizin (sav) zamanında ilim gelişmediği ve ümmi bir kavme gönderildiği için peygamberimiz (sav) hadislerinde kader ile ilgili meseleleri “İrade- Hürriyet, İstidat ve kabiliyet” kelimeleri ile ifade etmemiştir. Ancak “cennetlik ve cehennemlik” kelimeleri ile ifade buyurmuşlardır. Çünkü o zamanın insanları ancak bunu anlayabilirlerdi. İstidat ve kabiliyet, hürriyet ve irade onlar için daha muğlâk kelimelerdi. Bu konudaki ilmî gelişmeler daha sonra ortaya çıkmıştır. Maturudi ve İmam-ı Gazali döneminde tartışmalar irade üzerinde olmuştur, ama henüz istidat ve kabiliyet ve hürriyet kavramları gelişmemişti. Bunun için hadisler ve ayetler buna göre yorumlanmıştır. Zamanımızda ise ilmin gelişmesi ile kader ile ilgili hususlar “irade, hürriyet, istidat ve kabiliyet” gibi terimlerle yapılarak daha da açıklığa kavuşmuştur. Bunun için Bediüzzaman kader ile ilgili meseleleri buna göre izah etmiş ve “Zaman geçtikçe Kur’an gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor” demiştir


  4. 20.Haziran.2012, 00:21
    2
    Editör



    Ezel bir zaman şeridinin bir ucu, ebed de diğer ucu değildir. Zaman şeridine takılmış olan biz aciz insanlara göre ezel bizden önceki zamandır. Ebed ise bizden sonraki zamandır. Hâlbuki zamanı yaratan ve zamanlar üstü olan Allah’ın katında ezel ve ebed bir anda hazırdır ve yüce Allah zamanın üzerinde olduğu için ezeli ve ebedi hazır olarak görür. Çünkü her şey onun huzurundadır. Hiçbir şey onun huzurundan hariç değildir. Bunun için yüce Allah ezeli ve ebedi bir anda görerek ona göre hükmeder.
    Allame Bediüzzaman hazretleri bu hususu “Kader, ilm-i ezeliden olduğu için, ilm-i ezelî hadisin tabiriyle, manzara-i âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak birden tutar ihata eder, bir makam-ı âlâdadır” (Sözler, 2004, s. 748) demektedir.

    Bu hususu şöyle bir misalle izah eder. “Senin elinde bir ayna bulunsa, sağ taraftaki mesafe mazi, sol taraf müstakbel farz edilse o ayine yalnız mukabilini tutar. Sonra ayineyi yukarıya kaldırdıkça iki tarafı birden tutar ayinesine alır. Ayine yükseğe çıktıkça o ayinenin görüş ufku ve dairesi genişlenir. Mazi ve müstakbeldeki olayları bir anda görür.” (Sözler, 757–758) Yani, üç araba farz ediyoruz İstanbul’a gidiyor. Biri Tokat’ta diğeri Bolu’da ve biri de İzmit’te olsa Bolu’dakine göre Tokat’taki mazi, İzmit’teki müstakbel olur. Ama Türkiye’yi gören bir mevkiden bakan biri için her üçü de bir anda görünür. Ona göre geçmiş ve gelecek bir andadır.

    Yüce Allah’ın ezeli ilmine göre her şey bir anda nazarı-ı şuhudundadır. Geçmiş ve gelecek diye bir şey düşünülemez. Zaman mefhumu, zamana mahkûm olan fani varlıklar ve insanlar içindir.

    Yüce Allah insanı yaratmıştır ve insan için de cenneti ve cehennemi yaratmıştır. Cennet ve cehennemin ehlini de cennette ve cehennemde yaratmıştır ve her ikisi de doludur ve şu anda da faal olarak çalışmaktadır. Ancak insanı bu ikisine de girebilecek istidat ve kabiliyette yaratmıştır. Peygamberimizin (sav) zamanında ilim gelişmediği ve ümmi bir kavme gönderildiği için peygamberimiz (sav) hadislerinde kader ile ilgili meseleleri “İrade- Hürriyet, İstidat ve kabiliyet” kelimeleri ile ifade etmemiştir. Ancak “cennetlik ve cehennemlik” kelimeleri ile ifade buyurmuşlardır. Çünkü o zamanın insanları ancak bunu anlayabilirlerdi. İstidat ve kabiliyet, hürriyet ve irade onlar için daha muğlâk kelimelerdi. Bu konudaki ilmî gelişmeler daha sonra ortaya çıkmıştır. Maturudi ve İmam-ı Gazali döneminde tartışmalar irade üzerinde olmuştur, ama henüz istidat ve kabiliyet ve hürriyet kavramları gelişmemişti. Bunun için hadisler ve ayetler buna göre yorumlanmıştır. Zamanımızda ise ilmin gelişmesi ile kader ile ilgili hususlar “irade, hürriyet, istidat ve kabiliyet” gibi terimlerle yapılarak daha da açıklığa kavuşmuştur. Bunun için Bediüzzaman kader ile ilgili meseleleri buna göre izah etmiş ve “Zaman geçtikçe Kur’an gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor” demiştir


  5. 13.Mayıs.2016, 18:42
    3
    ebuammara
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2016
    Üye No: 108488
    Mesaj Sayısı: 56
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Ezel ve ebed nedir?

    40. FIKRA: Allah'ın Kelâmı ve Zaman Hakkında Özel Bilgi :
    Allahû Teâlâ ezelden ebede kadar bir kelâmla söyleyicidir. O kelâm bölünmez ve parçalanmaz. Çünki, sükût ve söylememek Allahû Teâlâ hakkında muhâldir. Şaşılacak ne var ki, orada ezelden ebede kadar denenzamân bir ândır. Çünki, Allahû Teâlâ üzerinden zamân geçmez. Bir ânda, basît bir sözden başka ne vâki' olabilir. İşte o tek bir söz, çeşitli bağlantıları i'tibâriyle, kelâmın bu kadar çok kısımlarına esâs olmaktadır. Meselâ bir işin yapılmasını öngörüyorsa, emir, bir yasağın yapılmamasını gösteriyorsa, nehiy, bir şeyi haber veriyorsa, haber olarak ortaya çıkıyor. Ya'nî demek istiyoruz ki, geçmiş ve geleceğe âit haberler, bir takım kimseleri zora sokuyor ve öncelik ve sonralık ifâde eden sözler, o şeyin önceliğine ve sonralığına delîl gösteriliyor. Hâlbuki burada suâli ve zorluğu gerektirecek bir durum yoktur. Zîrâ geçmiş ve gelecek, delâlet edenin husûsî sıfatlarından olup, o bir ânın yayılmasından [genişlemesinden] hâsıl olmaktadır. Gösterdiği şey [medlûl] mertebesinde, o bir ân kendi hâlinde olup, hiç bir inbisât [yayılma, genişleme] hâli yoktur. Geçmiş ve geleceğin orada yeri yoktur.
    Akıl sâhipleri demişlerdir ki, o bir ânın mâhiyyeti, vücûd-i hâricî [dışarıda bulunma] i'tibâriyle ayrı, vücûd-i zihnî [zihinde bulunma] bakımından başka sıfattır. O hâlde tek bir şeyde ayrı ayrı sıfatlar ve gerekleri, varlığın ve kimliğin değişmesi bakımlarından câiz oluyor da, gerçekte birbirinden ayrı olan dâl [gösterme] ve medlûl [gösterilen, işâret edilen] de niçin olmasın; evleviyyetle câiz olur. Ezelden ebede kadar tek bir ândır sözü, kelime bulunamadığı içindir. Yoksa orada ân demenin de yeri yoktur. Orada ân demek de, zamân demek gibi ağır ve yersiz kalır.
    Şunu da beyân edeyim ki, mümkin [kul] kurb-i ilâhî [Allaha yakınlık] makâmlarında, adımını imkân [mahlûk] dâiresinin dışına atarsa, ezel ve ebedi birleşmiş bulur. Resûl-i Ekrem efendimiz "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" mi'râc gecesi, yükselme makâmlarında Yûnüs Âleyhisselâm'ı balığın karnında, Nûh Âleyhisselâm'ı Tufânda, Cennetlikleri Cennet'te, Cehennemlikleri Cehennem'de gördü. Âshâb-ı Kirâm'ın zenginlerinden Abdürrahmân bin Avf'ı "radıyallahü anh" diğerlerinden, âhiret zamânı ile yarım gün, dünyâ zamânı ile beşyüz sene sonra Cennet'e girerken gördüğünde, geç kalmasının sebebini sormuş ve hesâbının çokluğundan, çektiği sıkıntılarını anlatmıştır. Bütün bunlar hep tek bir ânda görülmüştür. Orada geçmiş ve geleceğin yeri yoktu.
    Bu fakîre de, zamân zamân Habîbullah'ın "aleyhissalâtü ves-selâm" sadakası olarak, bu hâl hâsıl olmaktadır. Bir defasında, meleklerin hazret-i Âdeme "aleyhisselâm" secde ettiklerini ve dahâ başlarını o secdeden kaldırmadıklarını ve illiyyûn meleklerinin ise, bu emirle emrolunmadıklarını, müşâhe ettiklerinde [Allahû Teâlâ'nın tecellîlerinde] kendinden geçmiş, o huzûr ve nûra dalmış olarak, âhiret için söz verilmiş hâllerin o bir ânda keşfolunduğunu gördüm. Bu hâllere şâhit olduğum zamândan beri epey bir vakit geçtiğinden, âhiret hâllerini geniş yazmıyorum. Zîrâ hâfızama tam güvenemiyorum. Fakat şunu bilmek lâzımdır ki, bu hâller, Resûlullah'ın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" hem bedenine, hem de mübârek rûhlarına olmuştu. Hem gözle, hem de kalple görmüştü. O'na tufeyli olan başkalarına, eğer bu hâller, O'na tâbi' olmanın bereketi olarak verilirse, ya'nî hâlleri görürlerse, rûhları ve kalp gözleri ile görmüş olurlar.
    Beyt:
    Onun kâfilesine bilirim yetişemem,
    Yetişir, o kervânın çıngırağın işitsem.
    Aleyhi ve alâ âlihis-salâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ.

    [İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî , Risâletü'l-Mebde' Ve'l-Meâd]



  6. 13.Mayıs.2016, 18:42
    3
    ebuammara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    40. FIKRA: Allah'ın Kelâmı ve Zaman Hakkında Özel Bilgi :
    Allahû Teâlâ ezelden ebede kadar bir kelâmla söyleyicidir. O kelâm bölünmez ve parçalanmaz. Çünki, sükût ve söylememek Allahû Teâlâ hakkında muhâldir. Şaşılacak ne var ki, orada ezelden ebede kadar denenzamân bir ândır. Çünki, Allahû Teâlâ üzerinden zamân geçmez. Bir ânda, basît bir sözden başka ne vâki' olabilir. İşte o tek bir söz, çeşitli bağlantıları i'tibâriyle, kelâmın bu kadar çok kısımlarına esâs olmaktadır. Meselâ bir işin yapılmasını öngörüyorsa, emir, bir yasağın yapılmamasını gösteriyorsa, nehiy, bir şeyi haber veriyorsa, haber olarak ortaya çıkıyor. Ya'nî demek istiyoruz ki, geçmiş ve geleceğe âit haberler, bir takım kimseleri zora sokuyor ve öncelik ve sonralık ifâde eden sözler, o şeyin önceliğine ve sonralığına delîl gösteriliyor. Hâlbuki burada suâli ve zorluğu gerektirecek bir durum yoktur. Zîrâ geçmiş ve gelecek, delâlet edenin husûsî sıfatlarından olup, o bir ânın yayılmasından [genişlemesinden] hâsıl olmaktadır. Gösterdiği şey [medlûl] mertebesinde, o bir ân kendi hâlinde olup, hiç bir inbisât [yayılma, genişleme] hâli yoktur. Geçmiş ve geleceğin orada yeri yoktur.
    Akıl sâhipleri demişlerdir ki, o bir ânın mâhiyyeti, vücûd-i hâricî [dışarıda bulunma] i'tibâriyle ayrı, vücûd-i zihnî [zihinde bulunma] bakımından başka sıfattır. O hâlde tek bir şeyde ayrı ayrı sıfatlar ve gerekleri, varlığın ve kimliğin değişmesi bakımlarından câiz oluyor da, gerçekte birbirinden ayrı olan dâl [gösterme] ve medlûl [gösterilen, işâret edilen] de niçin olmasın; evleviyyetle câiz olur. Ezelden ebede kadar tek bir ândır sözü, kelime bulunamadığı içindir. Yoksa orada ân demenin de yeri yoktur. Orada ân demek de, zamân demek gibi ağır ve yersiz kalır.
    Şunu da beyân edeyim ki, mümkin [kul] kurb-i ilâhî [Allaha yakınlık] makâmlarında, adımını imkân [mahlûk] dâiresinin dışına atarsa, ezel ve ebedi birleşmiş bulur. Resûl-i Ekrem efendimiz "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" mi'râc gecesi, yükselme makâmlarında Yûnüs Âleyhisselâm'ı balığın karnında, Nûh Âleyhisselâm'ı Tufânda, Cennetlikleri Cennet'te, Cehennemlikleri Cehennem'de gördü. Âshâb-ı Kirâm'ın zenginlerinden Abdürrahmân bin Avf'ı "radıyallahü anh" diğerlerinden, âhiret zamânı ile yarım gün, dünyâ zamânı ile beşyüz sene sonra Cennet'e girerken gördüğünde, geç kalmasının sebebini sormuş ve hesâbının çokluğundan, çektiği sıkıntılarını anlatmıştır. Bütün bunlar hep tek bir ânda görülmüştür. Orada geçmiş ve geleceğin yeri yoktu.
    Bu fakîre de, zamân zamân Habîbullah'ın "aleyhissalâtü ves-selâm" sadakası olarak, bu hâl hâsıl olmaktadır. Bir defasında, meleklerin hazret-i Âdeme "aleyhisselâm" secde ettiklerini ve dahâ başlarını o secdeden kaldırmadıklarını ve illiyyûn meleklerinin ise, bu emirle emrolunmadıklarını, müşâhe ettiklerinde [Allahû Teâlâ'nın tecellîlerinde] kendinden geçmiş, o huzûr ve nûra dalmış olarak, âhiret için söz verilmiş hâllerin o bir ânda keşfolunduğunu gördüm. Bu hâllere şâhit olduğum zamândan beri epey bir vakit geçtiğinden, âhiret hâllerini geniş yazmıyorum. Zîrâ hâfızama tam güvenemiyorum. Fakat şunu bilmek lâzımdır ki, bu hâller, Resûlullah'ın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" hem bedenine, hem de mübârek rûhlarına olmuştu. Hem gözle, hem de kalple görmüştü. O'na tufeyli olan başkalarına, eğer bu hâller, O'na tâbi' olmanın bereketi olarak verilirse, ya'nî hâlleri görürlerse, rûhları ve kalp gözleri ile görmüş olurlar.
    Beyt:
    Onun kâfilesine bilirim yetişemem,
    Yetişir, o kervânın çıngırağın işitsem.
    Aleyhi ve alâ âlihis-salâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ.

    [İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî , Risâletü'l-Mebde' Ve'l-Meâd]






+ Yorum Gönder