Konusunu Oylayın.: Nur Talebelerinin Mehdi Görüşü Nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Nur Talebelerinin Mehdi Görüşü Nedir?
  1. 19.Haziran.2012, 17:55
    1
    Misafir

    Nur Talebelerinin Mehdi Görüşü Nedir?

  2. 20.Haziran.2012, 12:29
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Nur Talebelerinin Mehdi Görüşü Nedir?




    Sual: Bediüzzaman’ın yanında kalmış olan bir kısım Nur Talebesi ağabeyler Bediüzzaman’ın “Mehdi-i Azam” olmadığını söylüyorlar. Hulusi Yahyagil Ağabey bunların başında gelmektedir. Ağabeylerden gelen çeşitli hatıralar da bunu göstermektedir. Bediüzzaman bir kısım mektuplarda geçen “Mehdi ifadelerini” tashih eden Bediüzzaman buna rağmen bir kısım talebelerini “Mehdi-i Azam” olmadığına ikna edememiş ve bu ifadeleri onların “hüsn-ü zannına vererek” hizmetteki şevklerini kırmamak için sesini çıkarmamıştır iddiasına ne dersiniz? Salih Özcan üstaddan bu konuyu sorduğunu ama tatmin edici cevap alamadığını söylemektedirler. Bu hususu açıklar mısınız?

    Cevap: Hulusi Abi Said Nursi Mehdi olmadığını söylemiyor; ancak ihlâsın gereği olarak bu meselenin öne çıkmaması gerektiğini ifade ediyor. Nitekim 1969 yılında İzmir’de Mustafa Birlik abi tarafından kaydedilen Hulusi Yahyagil abi ile Ahmet Feyzi Kul abinin konuşmalarında mesele tavazzuh ediyor. Burada Ahmet Feyzi abi “Risale-i Nur gibi bir eserin bu zattan suduru onun çok büyük bir inayete mazhar olacağını ifade etmektedir. Sonra o zat diyor ki “Biz ileride gelecek olan bir zatın yapacağı vazifeye hazırlık yapıyoruz” demektedir. Sonra da “O zatlar gelecek ve bu eseri program yapacak” diyor. Yani açıkça diyor ki “o gelecek zatlar bu eseri program yaparak tatbikle mükellefler, memurdurlar.” Elbette memur amirden, programı yapan ve yazan tatbik edenden daha üst makamdadır. Hem hizmetin önemi olarak yüce mertebededir. İman en önemli meseledir. Bunun için bu Zât’ın âhir zamanda gelecek ve İslama büyük hizmet edecek, islamı küfürden ve dalaletten kurtarmaya vesile olacak Zât olduğu kanaatindeyiz” demektedir.
    Hulusi Ağabey buna cevaben: “Bunu farz-ı âlem metaı gibi herkese inandırmaya çalışmak, davaya sadakat olmaz” der.

    Buna mukabil Ahmet Feyzi abi: “Biz inandırmaya çalışmıyoruz. İnandığımızı söylüyoruz. Herkesin bir hiss-i temyizi vardır” cevabını verir.

    Hulusi abi der ki: “Ben kendisinden tarikat dersi almaya gittim. O bana dedi ki ben şeyh değilim. Ben imamım. İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Gazali gibi imamım” dedi. Yani onlar gibi müceddit. Bunu söylersek yeterlidir. Ama diğer meseleyi yani Mehdi olmasını seninle ben konuşabiliriz; ancak izharını ben iyi bulmuyorum.

    Ahmet Feyzi: Güzel.

    Hulusi Abi: Madem konu açıldı ben de bir şeyler söyleyeyim. “Ben bir rüya görmüştüm. Peygamberimiz (sav) bir minber üzerinde oturuyor. Bende gittim karşısında diz çöktüm oturdum. Bir de baktım üstat geldi. Başında siyah sarık ve ayağında siyah kundura. Geldi peygamberimizin yanına oturdu. Başladılar konuşmaya. Ben bir şey anlamıyorum. Arada peygamberimiz (sav) buyuruyor. “Öyle değil mi hoca?” Bunu anlıyorum. Bu rüyayı üstada yazdım. Üstat bana cevaben “Kur’ân-ı Kerim Hz. Peygamber suretinde ve Risale-i Nur benim suretimde sana görünmüş” şeklinde yorumladı. Gerçi böyle rüyaları söylemek doğru değildir; başka manaya başka türlü tabir ederler.

    Ahmet Feyzi:
    Öyle ise ben de bazı şeyleri söyleyeyim. Malumunuz “Her yüz senede bir müceddid-i din gelecek” hadisi var. Ayrıca Ramuzu’l-Hadis’te “Benden sonra Kureyş’ten on iki racül gelmeyince kıyamet kopmaz” şeklinde farklı lafızlarla altı veya yedi hadis bulunmaktadır. Bu “Racül” tabiri Yasin Suresinde 20-21 ayette geçmektedir. (Şehrin kenarından koşarak bir adam gelerek ‘Ey kavmim resullere ittiba edin” diye bağırdı. Sizden bu hizmete mukabil ücret istemeyenlere uyun. Hidayete ulşatıracak olan onlardır” (Yasin, 36:20-21)) Buradaki recûl, Allahu âlem, benim anladığımı söylüyorum, büyük ehemmiyetli bir zat. Alelıtlak bir kişi değil. Sonra “İmam” diyorsunuz. Müceddidleri, biz her asrın başında birer imam olarak kabul edersek ve şu beyanını da yani, “Ey muhatablarım, ben çok bağırıyorum, zira asr-ı salisi asrın minaresinin başında durmuşum. Sözde medenî, dinde laûbalî olanları camiye davet ediyorum.” Yani –Ben bir hidayet memuruyum, imamıyım- dediğine göre ve kendisini de on üçüncü asrın vazifedarı olarak ilan ettiğine göre; bu hususun bundan daha açık bir ifadesi olamaz.

    Fahr-i Kâinat Efendimiz kendi asrının bilâ şüphe imamıdır. Ondan sonra gelenler de Onun vekili olarak her asrın başında gelecek. Oniki recûl gelmeyince kıyamet kopmaz demek, kendisinden sonra oniki recûl gelecek, oniki asır daha geçecek ki kendisi ile on üç asır yapıyor. Netice itibarı ile, bu Zat da imam olduğuna göre, son asırda geleceği haber verilen Zâtın kendisi olduğunu, bu ilmî ve hadisî hakikatler tayin ediyor. Binaen-aleyh, kendisinin böyle talî derecede bir ihzarat memuru değil, Fahr-i Kâinata vekil olarak Kur’anın esrarını ifşa edecek asil bir zat olduğu, asil bir memur olduğu anlaşılıyor. Şahsiyetine kıymet vermemesi, vazifesine kıymet ve ehemmiyet vermesi hadis-i şeriflerin beyanına tamı tamına uygun geliyor. Sonra, kıyamete kadar aranılan bütün hakikatleri havi olan, hükmünü (vazife-i tenviriyesini) 1506 senesine kadar âşikârâne, belki gâlibane icra edecek bir eserin sahibi olan ve eseri kıyamete kadar bâki kalacak bir Zâtın vazifesi ihzarat memurluğu ve talî bir vazife değildir. (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.51-51) O, vazife-i tenviriyenin son halkasını teşkil eden cemaatın hem Reisi, hem mümessilidir. Evet, muvakkat bir zaman için böyle bir devre gelmiş geçmiştir. Ve hasbe’l-vazife kendisini setr ile memur edilmiştir ki, birçok yerlerde kendini gizlemiştir. ....

    Sohbetin devamında Ahmet Feyzi abi Emirdağı’na üstadı ziyaret ettiğini ve gece üstadın “Buradan git” dediği halde gidemediğini, akşam Mehmet Çalışkan’ın evinde Emirdağ’ının ileri gelenleri ile üstadın Mehdi olduğuna dair geniş bir sohbet ettiğini, sabah üstadın çağırıp kendisini tekdir edeceği yere tebrik ettiğini, “Kardaşım, bu gece kalman çok isabetli oldu” dediğini söyler.
    Sohbet ile ilgili hususlar burada bitti.

    Ahmet Feyzi Kul Abinin “Mâidetü’l-Kur’ân” isimli eseri vardır ki bu hususları ayet ve hadislerle izah eder. Üstad onu “Tılsımlar Mecmuası”nın arkasına koymuştur. Artık Bediüzzaman vefat ettiğine göre “Mehdi” olduğu konusundaki ihtiyati hususlar ve mahzurlar ortadan kalkmıştır. O zaman yanlış anlaşılabilen hususlar bu gün yoktur; bilakis ümmetin birliği ve beraberliği için şarttır ve lâzımdır. Çünkü, günümüzde ehl-i dalalet “Mehdilik” konusunu istismar ederek her cemaate ve gruba “Mehdi gelecek ve içinizden çıkacak, herkes mehdiye dolayısıyla size uyacak. Sakın diğer cemaat ve gruplarla istişare etmeyin ve birlik sağlamayın” diye Müslümanların birliğine engel olmaktadır. Hz. İsa meselesini de böyle istismar etmektedir.

    Gelelim Seyid Salih (Özcan) ile ilgili hususa: Seyid Salih doğudan “Seyda”dan mektup getirerek üstadın yanına gelir. Ve bu hususu sorar. Seyyid Salih’e üstad kendisinin hem “Hasenî hem Hüseyni” olduğunu söylüyor. “Sen de ben de seyidiz” diyor. Mehdi olduğunu ima ediyor; ama o anlamadığı için ısrar etmiyor. Ama “sen Medhi’yi göreceksin” diyor. Zaten görüyor karşısında ama anlamıyor. Bediüzzaman böyle saf adamalara ve anlayışı kıt olanlara daha ne desin? Dese ki “Ben Mehdi’yim. Adam gidecek “Bediüzzaman Mehdilik iddia ediyor” diye aleyhinde dedikodu yapacak. Ehl-i dalaletin eline koz verecek. Zaten mahkemede “Sen Mehdilik iddia ediyorsun” diye cezalandırmaya çalışıyorlar. Salih Özcan gibiler bunu dillendirmiş ve delillendirmiş olurlar. Ama Bediüzzaman ısrarla “Mehdinin programı Risale-i Nur olacak” buyuruyor. Bizim saflarımız yine anlamıyor



  3. 20.Haziran.2012, 12:29
    2
    Devamlı Üye



    Sual: Bediüzzaman’ın yanında kalmış olan bir kısım Nur Talebesi ağabeyler Bediüzzaman’ın “Mehdi-i Azam” olmadığını söylüyorlar. Hulusi Yahyagil Ağabey bunların başında gelmektedir. Ağabeylerden gelen çeşitli hatıralar da bunu göstermektedir. Bediüzzaman bir kısım mektuplarda geçen “Mehdi ifadelerini” tashih eden Bediüzzaman buna rağmen bir kısım talebelerini “Mehdi-i Azam” olmadığına ikna edememiş ve bu ifadeleri onların “hüsn-ü zannına vererek” hizmetteki şevklerini kırmamak için sesini çıkarmamıştır iddiasına ne dersiniz? Salih Özcan üstaddan bu konuyu sorduğunu ama tatmin edici cevap alamadığını söylemektedirler. Bu hususu açıklar mısınız?

    Cevap: Hulusi Abi Said Nursi Mehdi olmadığını söylemiyor; ancak ihlâsın gereği olarak bu meselenin öne çıkmaması gerektiğini ifade ediyor. Nitekim 1969 yılında İzmir’de Mustafa Birlik abi tarafından kaydedilen Hulusi Yahyagil abi ile Ahmet Feyzi Kul abinin konuşmalarında mesele tavazzuh ediyor. Burada Ahmet Feyzi abi “Risale-i Nur gibi bir eserin bu zattan suduru onun çok büyük bir inayete mazhar olacağını ifade etmektedir. Sonra o zat diyor ki “Biz ileride gelecek olan bir zatın yapacağı vazifeye hazırlık yapıyoruz” demektedir. Sonra da “O zatlar gelecek ve bu eseri program yapacak” diyor. Yani açıkça diyor ki “o gelecek zatlar bu eseri program yaparak tatbikle mükellefler, memurdurlar.” Elbette memur amirden, programı yapan ve yazan tatbik edenden daha üst makamdadır. Hem hizmetin önemi olarak yüce mertebededir. İman en önemli meseledir. Bunun için bu Zât’ın âhir zamanda gelecek ve İslama büyük hizmet edecek, islamı küfürden ve dalaletten kurtarmaya vesile olacak Zât olduğu kanaatindeyiz” demektedir.
    Hulusi Ağabey buna cevaben: “Bunu farz-ı âlem metaı gibi herkese inandırmaya çalışmak, davaya sadakat olmaz” der.

    Buna mukabil Ahmet Feyzi abi: “Biz inandırmaya çalışmıyoruz. İnandığımızı söylüyoruz. Herkesin bir hiss-i temyizi vardır” cevabını verir.

    Hulusi abi der ki: “Ben kendisinden tarikat dersi almaya gittim. O bana dedi ki ben şeyh değilim. Ben imamım. İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Gazali gibi imamım” dedi. Yani onlar gibi müceddit. Bunu söylersek yeterlidir. Ama diğer meseleyi yani Mehdi olmasını seninle ben konuşabiliriz; ancak izharını ben iyi bulmuyorum.

    Ahmet Feyzi: Güzel.

    Hulusi Abi: Madem konu açıldı ben de bir şeyler söyleyeyim. “Ben bir rüya görmüştüm. Peygamberimiz (sav) bir minber üzerinde oturuyor. Bende gittim karşısında diz çöktüm oturdum. Bir de baktım üstat geldi. Başında siyah sarık ve ayağında siyah kundura. Geldi peygamberimizin yanına oturdu. Başladılar konuşmaya. Ben bir şey anlamıyorum. Arada peygamberimiz (sav) buyuruyor. “Öyle değil mi hoca?” Bunu anlıyorum. Bu rüyayı üstada yazdım. Üstat bana cevaben “Kur’ân-ı Kerim Hz. Peygamber suretinde ve Risale-i Nur benim suretimde sana görünmüş” şeklinde yorumladı. Gerçi böyle rüyaları söylemek doğru değildir; başka manaya başka türlü tabir ederler.

    Ahmet Feyzi:
    Öyle ise ben de bazı şeyleri söyleyeyim. Malumunuz “Her yüz senede bir müceddid-i din gelecek” hadisi var. Ayrıca Ramuzu’l-Hadis’te “Benden sonra Kureyş’ten on iki racül gelmeyince kıyamet kopmaz” şeklinde farklı lafızlarla altı veya yedi hadis bulunmaktadır. Bu “Racül” tabiri Yasin Suresinde 20-21 ayette geçmektedir. (Şehrin kenarından koşarak bir adam gelerek ‘Ey kavmim resullere ittiba edin” diye bağırdı. Sizden bu hizmete mukabil ücret istemeyenlere uyun. Hidayete ulşatıracak olan onlardır” (Yasin, 36:20-21)) Buradaki recûl, Allahu âlem, benim anladığımı söylüyorum, büyük ehemmiyetli bir zat. Alelıtlak bir kişi değil. Sonra “İmam” diyorsunuz. Müceddidleri, biz her asrın başında birer imam olarak kabul edersek ve şu beyanını da yani, “Ey muhatablarım, ben çok bağırıyorum, zira asr-ı salisi asrın minaresinin başında durmuşum. Sözde medenî, dinde laûbalî olanları camiye davet ediyorum.” Yani –Ben bir hidayet memuruyum, imamıyım- dediğine göre ve kendisini de on üçüncü asrın vazifedarı olarak ilan ettiğine göre; bu hususun bundan daha açık bir ifadesi olamaz.

    Fahr-i Kâinat Efendimiz kendi asrının bilâ şüphe imamıdır. Ondan sonra gelenler de Onun vekili olarak her asrın başında gelecek. Oniki recûl gelmeyince kıyamet kopmaz demek, kendisinden sonra oniki recûl gelecek, oniki asır daha geçecek ki kendisi ile on üç asır yapıyor. Netice itibarı ile, bu Zat da imam olduğuna göre, son asırda geleceği haber verilen Zâtın kendisi olduğunu, bu ilmî ve hadisî hakikatler tayin ediyor. Binaen-aleyh, kendisinin böyle talî derecede bir ihzarat memuru değil, Fahr-i Kâinata vekil olarak Kur’anın esrarını ifşa edecek asil bir zat olduğu, asil bir memur olduğu anlaşılıyor. Şahsiyetine kıymet vermemesi, vazifesine kıymet ve ehemmiyet vermesi hadis-i şeriflerin beyanına tamı tamına uygun geliyor. Sonra, kıyamete kadar aranılan bütün hakikatleri havi olan, hükmünü (vazife-i tenviriyesini) 1506 senesine kadar âşikârâne, belki gâlibane icra edecek bir eserin sahibi olan ve eseri kıyamete kadar bâki kalacak bir Zâtın vazifesi ihzarat memurluğu ve talî bir vazife değildir. (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.51-51) O, vazife-i tenviriyenin son halkasını teşkil eden cemaatın hem Reisi, hem mümessilidir. Evet, muvakkat bir zaman için böyle bir devre gelmiş geçmiştir. Ve hasbe’l-vazife kendisini setr ile memur edilmiştir ki, birçok yerlerde kendini gizlemiştir. ....

    Sohbetin devamında Ahmet Feyzi abi Emirdağı’na üstadı ziyaret ettiğini ve gece üstadın “Buradan git” dediği halde gidemediğini, akşam Mehmet Çalışkan’ın evinde Emirdağ’ının ileri gelenleri ile üstadın Mehdi olduğuna dair geniş bir sohbet ettiğini, sabah üstadın çağırıp kendisini tekdir edeceği yere tebrik ettiğini, “Kardaşım, bu gece kalman çok isabetli oldu” dediğini söyler.
    Sohbet ile ilgili hususlar burada bitti.

    Ahmet Feyzi Kul Abinin “Mâidetü’l-Kur’ân” isimli eseri vardır ki bu hususları ayet ve hadislerle izah eder. Üstad onu “Tılsımlar Mecmuası”nın arkasına koymuştur. Artık Bediüzzaman vefat ettiğine göre “Mehdi” olduğu konusundaki ihtiyati hususlar ve mahzurlar ortadan kalkmıştır. O zaman yanlış anlaşılabilen hususlar bu gün yoktur; bilakis ümmetin birliği ve beraberliği için şarttır ve lâzımdır. Çünkü, günümüzde ehl-i dalalet “Mehdilik” konusunu istismar ederek her cemaate ve gruba “Mehdi gelecek ve içinizden çıkacak, herkes mehdiye dolayısıyla size uyacak. Sakın diğer cemaat ve gruplarla istişare etmeyin ve birlik sağlamayın” diye Müslümanların birliğine engel olmaktadır. Hz. İsa meselesini de böyle istismar etmektedir.

    Gelelim Seyid Salih (Özcan) ile ilgili hususa: Seyid Salih doğudan “Seyda”dan mektup getirerek üstadın yanına gelir. Ve bu hususu sorar. Seyyid Salih’e üstad kendisinin hem “Hasenî hem Hüseyni” olduğunu söylüyor. “Sen de ben de seyidiz” diyor. Mehdi olduğunu ima ediyor; ama o anlamadığı için ısrar etmiyor. Ama “sen Medhi’yi göreceksin” diyor. Zaten görüyor karşısında ama anlamıyor. Bediüzzaman böyle saf adamalara ve anlayışı kıt olanlara daha ne desin? Dese ki “Ben Mehdi’yim. Adam gidecek “Bediüzzaman Mehdilik iddia ediyor” diye aleyhinde dedikodu yapacak. Ehl-i dalaletin eline koz verecek. Zaten mahkemede “Sen Mehdilik iddia ediyorsun” diye cezalandırmaya çalışıyorlar. Salih Özcan gibiler bunu dillendirmiş ve delillendirmiş olurlar. Ama Bediüzzaman ısrarla “Mehdinin programı Risale-i Nur olacak” buyuruyor. Bizim saflarımız yine anlamıyor






+ Yorum Gönder