Konusunu Oylayın.: Bediüzzaman Neden Seyyid Olduğunu Kabul Etmedi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bediüzzaman Neden Seyyid Olduğunu Kabul Etmedi?
  1. 19.Haziran.2012, 17:54
    1
    Misafir

    Bediüzzaman Neden Seyyid Olduğunu Kabul Etmedi?

  2. 20.Haziran.2012, 12:09
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Bediüzzaman Neden Seyyid Olduğunu Kabul Etmedi?




    Soru: Bediüzzaman Mahkemede neden ‘Ben seyyid olduğumu bilmiyorum’ dedi? Neden Mehdiliğini kabul etmedi? Neden bütün bunları reddetti?

    Cevap:
    Bediüzzaman’ı mahkûm etmek isteyen zihniyet iddianamede tefahur ve öğünmeyi dahi suç unsuru göstererek mücedditliğini dahi sorgulamıştır. Bediüzzaman mahkeme müdafaasında bunu dahi reddetmektedir. Müdafaaya baktığınız zaman bunu görürsünüz. Bunun bence en önemli sebebi bazı iddiacılara örnek olmak ve onların önünü kesmektir. “Bediüzzaman gibi birisi böyle bir iddiada bulunmuyor da siz kim oluyorsunuz ki böyle ünvanlar ile kendinizi öne çıkarıyorsunuz?” diye ehl-i imanı aldatmaya çalışanlara örnek olmaktır. Ama nerede ehl-i imanda böyle basiret? Biri bir iddiada bulunsa hemen arkasından gitme basiretsizliği gösterilmekte ve ehl-i dalalet de bunu çok iyi kullanmaktadır.

    İkincisi ise, Bediüzzaman bütün bu ünvanları Kur’ân-ı kerime ve onun bu zamanda en gür sesi olan Risale-i Nura vermektedir. “Baki davalar fani şahıslara ve şahsiyetlere bina edilmez.” Siz şahıslara değil, davalarına bakınız. Gerçekten “iman ve kur’an davası mı yoksa siyaset davası mı yapıyor?” Diye ehl-i imanı fiilen ikaz etmektedir.
    Bediüzzaman şöyle der: “İddianamede benim Hakkımda Dört esas var.
    Birinci Esas: Güya bende tefahur ve hodfuruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli’deki ehl-i vukuf, "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek." dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki, "Ben seyyid değilim, Mehdi seyyid olacak." diye onları reddetmiş ve hiçbir vakit hatırıma gelmemiş ve dememişim ki; benim mehdiliğim var. Yalnız bir defa bir risalede demişim ki, "Ahirzamanda gelecek Âl-i Beyt’ten Hazret-i Mehdi’nin çok vazifelerinden bir vazifesi olan iman-ı tahkikî ile ehl-i imanı kurtarmak vazifesi Risale-i Nur’da misli var. İnşaallah o zat geldiği vakit Risale-i Nur’u o cihette bir program yapacak." dediğim; yoksa, ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hülyalarda bulunmadığım ve Risale-i Nur’un bazı hüsn-ü zanlı talebelerinin mübalâğakârane, mahremce, Üstadına haddinden ziyade hüsn-ü zan edip Risale-i Nur’un hâdimliği itibariyle bazı böyle müceddid gibi ünvanları verdikleri için onları reddedip hatırlarını kırmışımdır.”


    Bediüzzaman bir başka mektubunda şöyle der:
    “Ahmed Feyzi ve Halil İbrahim'in mektublarını okudum. Bu iki metin ve kıymettar ve tam sâdık kardeşlerim mektublarında benim şahsıma ziyade ehemmiyet veriyorlar. Bu ehemmiyet, Risale-i Nur'un küllî kıymetine ve serbestiyetine belki ilişir ve o ehemmiyetli kardeşlerimin de benim âdi şahsiyetimi bazı hâdiselerle bilmekle ve verdikleri makama hiçbir cihetle lâyık olmadığımı anlamalarıyla inkisar-ı hayale uğramamak ve Risale-i Nur'daki iştiyaklarına fütur gelmemek için şahsıma ait olan fevkalâde hüsn-ü zanlarını Risale-i Nur'a çevirseler daha iyidir. Ben de Halil İbrahim'in parlak sadakatından tezahür eden mektubunu ta'dil edip bana karşı hitabını Risale-i Nur'a çevireceğim, sonra size gönderip Lâhika'ya yazılsın.

    Ve çok dikkatli ve Risale-i Nur'un avukatı kardeşimiz Ahmed Feyzi'nin Mehdi hâdisesini Risale-i Nur dairesi içinde çokça medar-ı bahsetmesi ehli dünyanın evhamını tahrike sebeb olabilir. Çünki Mehdi mânasında, bir siyaset dahi bulunuyor diye eskiden beri fikirlerde yerleşmiş. Risale-i Nur bu mes'eleyi halletmiştir.

    Ahirzamandaki büyük Mehdi'den evvel çok mehdiler gelmiş geçmiş diye Risale-i Nur isbat etmiş. Rivayetlerin muhtelif olması bu noktadan ileri geliyor. Bu zaman şahıs zamanı olmadığından, o ehemmiyetli unvanlar şahıslara verilmez. Hem Risale-i Nur'a da siyaset mânası da taşıyan o unvanı vermemek münasibdir. Müceddidiyet kâfidir. (Burada Müceddidiyeti kabul eder.)

    Gerçi hakikat noktasında ahirzamandaki gelecek büyük Mehdi siyaseti tam dindar İsevîlere bırakıp yalnız İslâmiyet hakikatlarını isbata, izhara, icraya çalışır. Ve bu nokta-i nazardan Risale-i Nur o zât-ı mübarekin veyahut onun cemaat-ı nuraniyesinin şahs-ı maneviyesinin çok vazifelerinden en ehemmiyetli vazifesi olan hakaik-ı imaniyenin isbat ve neşrini tam yapıyor.

    Fakat bu evhamlı ve bahaneleri arayan ve her şeyi siyaset noktasında düşünen adamlara karşı bu Mehdi unvanını Risale-i Nur'a vermek, Risale-i Nur'un ihlâs sırrına ve dünyaya tenezzül etmemesine muvafık olmaz.
    Evet Risale-i Nur'daki sırr-ı ihlâs, yüzde doksan ihtimaliyle de olsa o makama tâlib olmamaklığımı iktiza ediyor. Çünki küçük bir memuriyet veyahut zabit olmak gibi bir makamı düşünen, harekâtını o makama tevcih ediyor. Onu maksad yapıp ona çalışıyor, ihlâsını kaybeder. Uhrevî amellerini ona basamak yapsa, bütün bütün yanlış olur.

    İşte böyle kudsî ve parlak bir makamı ve memuriyeti dünyada dahi kendine düşünmek ve gaye-i hayal yapmak, bütün harekâtını hattâ uhrevî amellerini o makama yakıştırmak suretini verdiğinden hakikati ihlâsı bozar.

    Eğer öyle bir makam verilse de ihsan-ı İlâhî olur. İnsanın kesb ve ameli ona vesile olamaz ve ekseriyetle bilinmez. Bilinmese daha iyidir.

    Ve bilhassa efkâr-ı âmmede siyasetçilik ve hâkimiyet mânası bu Mehdi unvanında bulunduğu ve geçmiş bazı mehdi-misal halifeler o gibi hâdiselerin bir mâsadakı ve medarı olmuşlar.

    Elbette bu zamanda siyasete her şeyi feda eden insanlar nazarına karşı Risale-i Nur mesleğindeki ihlâs, böyle şeyleri aramaz. Yalnız bu kadar var ki: Şakirdleri tam itimad ve kat'î yakînlerini takviye için harikulade bir surette hem Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini, hem bazı şakirdlerini, hattâ tercümanını pek büyük makamlarda bulunduklarını itikad edebilirler.

    Çünkü eskiden beri üstadlarına karşı ziyade hüsnü zan kabul edilmiş, hattâ Kur'andan ve Hadisten sonra en mühim hüccet-i imaniye, Risale-i Nur'dur diyebilirler. Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua, dualarını rica ediyoruz. Kardeşiniz Said Nursî

    Bütün bunlarla beraber üstadın Barla talebelerinden Küçük Ali “Gerçi üstadımız mahkemelerde ehl-i vukufa karşı ikinci Âl-i Beytten olduğunu onlara ispat etti. Fakat maksadı tam ihlasa muvafık olduğu için, kendi şahsını azlediyor. Kur’ânın bir elmas kılıcı olan Risale-i Nuru gösteriyor” (Lem’alar, 2005, s.418) ifadeleri ile Bediüzzaman’ın mahkemede “Ehl-i Beytten olduğunu ehl-i vukufa ispat ettiğini beyan eder. Bediüzzaman da bunu 22. Lem’aya bir Haşiye ve dipnot olarak almıştır. Mezkür ifadelere bakılabilir.



  3. 20.Haziran.2012, 12:09
    2
    Devamlı Üye



    Soru: Bediüzzaman Mahkemede neden ‘Ben seyyid olduğumu bilmiyorum’ dedi? Neden Mehdiliğini kabul etmedi? Neden bütün bunları reddetti?

    Cevap:
    Bediüzzaman’ı mahkûm etmek isteyen zihniyet iddianamede tefahur ve öğünmeyi dahi suç unsuru göstererek mücedditliğini dahi sorgulamıştır. Bediüzzaman mahkeme müdafaasında bunu dahi reddetmektedir. Müdafaaya baktığınız zaman bunu görürsünüz. Bunun bence en önemli sebebi bazı iddiacılara örnek olmak ve onların önünü kesmektir. “Bediüzzaman gibi birisi böyle bir iddiada bulunmuyor da siz kim oluyorsunuz ki böyle ünvanlar ile kendinizi öne çıkarıyorsunuz?” diye ehl-i imanı aldatmaya çalışanlara örnek olmaktır. Ama nerede ehl-i imanda böyle basiret? Biri bir iddiada bulunsa hemen arkasından gitme basiretsizliği gösterilmekte ve ehl-i dalalet de bunu çok iyi kullanmaktadır.

    İkincisi ise, Bediüzzaman bütün bu ünvanları Kur’ân-ı kerime ve onun bu zamanda en gür sesi olan Risale-i Nura vermektedir. “Baki davalar fani şahıslara ve şahsiyetlere bina edilmez.” Siz şahıslara değil, davalarına bakınız. Gerçekten “iman ve kur’an davası mı yoksa siyaset davası mı yapıyor?” Diye ehl-i imanı fiilen ikaz etmektedir.
    Bediüzzaman şöyle der: “İddianamede benim Hakkımda Dört esas var.
    Birinci Esas: Güya bende tefahur ve hodfuruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli’deki ehl-i vukuf, "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek." dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki, "Ben seyyid değilim, Mehdi seyyid olacak." diye onları reddetmiş ve hiçbir vakit hatırıma gelmemiş ve dememişim ki; benim mehdiliğim var. Yalnız bir defa bir risalede demişim ki, "Ahirzamanda gelecek Âl-i Beyt’ten Hazret-i Mehdi’nin çok vazifelerinden bir vazifesi olan iman-ı tahkikî ile ehl-i imanı kurtarmak vazifesi Risale-i Nur’da misli var. İnşaallah o zat geldiği vakit Risale-i Nur’u o cihette bir program yapacak." dediğim; yoksa, ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hülyalarda bulunmadığım ve Risale-i Nur’un bazı hüsn-ü zanlı talebelerinin mübalâğakârane, mahremce, Üstadına haddinden ziyade hüsn-ü zan edip Risale-i Nur’un hâdimliği itibariyle bazı böyle müceddid gibi ünvanları verdikleri için onları reddedip hatırlarını kırmışımdır.”


    Bediüzzaman bir başka mektubunda şöyle der:
    “Ahmed Feyzi ve Halil İbrahim'in mektublarını okudum. Bu iki metin ve kıymettar ve tam sâdık kardeşlerim mektublarında benim şahsıma ziyade ehemmiyet veriyorlar. Bu ehemmiyet, Risale-i Nur'un küllî kıymetine ve serbestiyetine belki ilişir ve o ehemmiyetli kardeşlerimin de benim âdi şahsiyetimi bazı hâdiselerle bilmekle ve verdikleri makama hiçbir cihetle lâyık olmadığımı anlamalarıyla inkisar-ı hayale uğramamak ve Risale-i Nur'daki iştiyaklarına fütur gelmemek için şahsıma ait olan fevkalâde hüsn-ü zanlarını Risale-i Nur'a çevirseler daha iyidir. Ben de Halil İbrahim'in parlak sadakatından tezahür eden mektubunu ta'dil edip bana karşı hitabını Risale-i Nur'a çevireceğim, sonra size gönderip Lâhika'ya yazılsın.

    Ve çok dikkatli ve Risale-i Nur'un avukatı kardeşimiz Ahmed Feyzi'nin Mehdi hâdisesini Risale-i Nur dairesi içinde çokça medar-ı bahsetmesi ehli dünyanın evhamını tahrike sebeb olabilir. Çünki Mehdi mânasında, bir siyaset dahi bulunuyor diye eskiden beri fikirlerde yerleşmiş. Risale-i Nur bu mes'eleyi halletmiştir.

    Ahirzamandaki büyük Mehdi'den evvel çok mehdiler gelmiş geçmiş diye Risale-i Nur isbat etmiş. Rivayetlerin muhtelif olması bu noktadan ileri geliyor. Bu zaman şahıs zamanı olmadığından, o ehemmiyetli unvanlar şahıslara verilmez. Hem Risale-i Nur'a da siyaset mânası da taşıyan o unvanı vermemek münasibdir. Müceddidiyet kâfidir. (Burada Müceddidiyeti kabul eder.)

    Gerçi hakikat noktasında ahirzamandaki gelecek büyük Mehdi siyaseti tam dindar İsevîlere bırakıp yalnız İslâmiyet hakikatlarını isbata, izhara, icraya çalışır. Ve bu nokta-i nazardan Risale-i Nur o zât-ı mübarekin veyahut onun cemaat-ı nuraniyesinin şahs-ı maneviyesinin çok vazifelerinden en ehemmiyetli vazifesi olan hakaik-ı imaniyenin isbat ve neşrini tam yapıyor.

    Fakat bu evhamlı ve bahaneleri arayan ve her şeyi siyaset noktasında düşünen adamlara karşı bu Mehdi unvanını Risale-i Nur'a vermek, Risale-i Nur'un ihlâs sırrına ve dünyaya tenezzül etmemesine muvafık olmaz.
    Evet Risale-i Nur'daki sırr-ı ihlâs, yüzde doksan ihtimaliyle de olsa o makama tâlib olmamaklığımı iktiza ediyor. Çünki küçük bir memuriyet veyahut zabit olmak gibi bir makamı düşünen, harekâtını o makama tevcih ediyor. Onu maksad yapıp ona çalışıyor, ihlâsını kaybeder. Uhrevî amellerini ona basamak yapsa, bütün bütün yanlış olur.

    İşte böyle kudsî ve parlak bir makamı ve memuriyeti dünyada dahi kendine düşünmek ve gaye-i hayal yapmak, bütün harekâtını hattâ uhrevî amellerini o makama yakıştırmak suretini verdiğinden hakikati ihlâsı bozar.

    Eğer öyle bir makam verilse de ihsan-ı İlâhî olur. İnsanın kesb ve ameli ona vesile olamaz ve ekseriyetle bilinmez. Bilinmese daha iyidir.

    Ve bilhassa efkâr-ı âmmede siyasetçilik ve hâkimiyet mânası bu Mehdi unvanında bulunduğu ve geçmiş bazı mehdi-misal halifeler o gibi hâdiselerin bir mâsadakı ve medarı olmuşlar.

    Elbette bu zamanda siyasete her şeyi feda eden insanlar nazarına karşı Risale-i Nur mesleğindeki ihlâs, böyle şeyleri aramaz. Yalnız bu kadar var ki: Şakirdleri tam itimad ve kat'î yakînlerini takviye için harikulade bir surette hem Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini, hem bazı şakirdlerini, hattâ tercümanını pek büyük makamlarda bulunduklarını itikad edebilirler.

    Çünkü eskiden beri üstadlarına karşı ziyade hüsnü zan kabul edilmiş, hattâ Kur'andan ve Hadisten sonra en mühim hüccet-i imaniye, Risale-i Nur'dur diyebilirler. Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua, dualarını rica ediyoruz. Kardeşiniz Said Nursî

    Bütün bunlarla beraber üstadın Barla talebelerinden Küçük Ali “Gerçi üstadımız mahkemelerde ehl-i vukufa karşı ikinci Âl-i Beytten olduğunu onlara ispat etti. Fakat maksadı tam ihlasa muvafık olduğu için, kendi şahsını azlediyor. Kur’ânın bir elmas kılıcı olan Risale-i Nuru gösteriyor” (Lem’alar, 2005, s.418) ifadeleri ile Bediüzzaman’ın mahkemede “Ehl-i Beytten olduğunu ehl-i vukufa ispat ettiğini beyan eder. Bediüzzaman da bunu 22. Lem’aya bir Haşiye ve dipnot olarak almıştır. Mezkür ifadelere bakılabilir.






+ Yorum Gönder