Konusunu Oylayın.: Mehdinin Kimliği Meselesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mehdinin Kimliği Meselesi
  1. 19.Haziran.2012, 17:47
    1
    Misafir

    Mehdinin Kimliği Meselesi






    Mehdinin Kimliği Meselesi Mumsema Mehdinin Kimliği Meselesi


  2. 19.Haziran.2012, 17:47
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 19.Haziran.2012, 23:48
    2
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Mehdinin Kimliği Meselesi




    Mehdinin Kimliği Meselesi



    Sual: Bediüzzaman 13. Asrın Müceddidi, Mehdi ise 14. Asrın müceddididir. Bu sebeple Bediüzzaman’ın Mehdi olduğuna inanasım gelmiyor. Mehdi bir şahıs iken bazıları onun bir “şahs-ı manevi” olduğu görüşünde; ancak Mehdi’nin şahıs olduğuna dair pek çok rivayetler var. Bir diğer husus da Hz. İsa’nın gelerek Mehdi’nin arkasında namaz kılacağı hususu ki bu peygamberimizin sahih hadisleri ile kesin olarak sabittir.
    Bir kısım gönül adamları Mehdi’nin geldiğini ama henüz ortaya çıkmadığını söylemektedirler. Birçok gruplar da kendi üstatlarını Mehdi olarak görmektedirler. Bu durumda
    a) Bediüzzaman Mehdi midir?
    b) Mehdi bir başka şahıs olarak mı gelecektir?
    c) Mehdi bir şahs-ı mânevi midir?
    Bu hususların açıklanmasını ve doğrusunun ne olduğunu anlamak istiyorum…

    Cevap:
    Bazı mukaddimeler ve ön bilgilerden sonra sorunuzun Allah’ın izniyle cevabını vermeye çalışacağım.


    Birincisi: Mehdi insanlara “hidayet yolu” denen istikametli Cadde-i Kübra olan “Sırat-ı müstakimi” gösteren, ehl-i dalaletin ve küfrün Kur’âna ve İslam şeriatına yönelttiği itirazlarını çürüten, mü’minlerin nefis ve şeytandan kaynaklanan şüphe ve tereddütlerini gidererek imana ve islama dair bütün meseleleri “Kur’an ve Sünnet” ışığında izah ve ispat eden hidayet rehberidir. Bu vasıflara sahip olmayana “Mehdi” denmez.

    İkincisi: Her asırda bulunan Müslümanlar bunalıma düştükleri zaman peygamberimizin (sav) haber verdiği Mehdi manasına ihtiyaç duymuş ve bir hidayet rehberi, bir kurtarıcı beklentisi içinde olmuş, böylece bunalım içinde ümitsizliğe düşmeyerek imanda ve islamı yaşamda sebat ve metanet içinde olmuşlardır. Mehdi manası onları yeisten kurtararak hidayet ve istikamet üzere sebat etmelerini sağlamıştır. Bu zamanda da İslami grupların kendi üstatlarını Mehdi olarak görmeleri gayet yerinde ve normaldir. Bu şekilde taklidi olan imanlarını muhafaza ederek ehl-i dalalete teslim olmamaktadırlar.

    Üçüncüsü: Peygamberlik bir dava ve iddiadır. Zira peygamberler “Tevhid ve İman Davası” ile gelmişler, ellerinde “Vahiy eseri olan” bir “Kitap” ile bu davalarını ispat etmişler ve peygamber olduklarını iddia ederek “Mucizelerle” ispat edip ellerindeki kitabın hakikatlerini insanlara ders vermişlerdir. Kendi heva ve heveslerini asla karıştırmamışlar, kendileri de Vahye ve Kitaba teslim olmuş ve uygulamada örnek olmuşlardır. Peygamberin uygulamaları da “Sünnet” olarak dinin ikinci şıkkını teşkil etmiştir.

    Son peygamber Hz. Muhammed (sav) olduğu için ondan sonra peygamber gelmeyecek ve hiçbir alim ve evliya da mucize göstererek velayet ve mehdiyet iddiasında bulunmayacaklardır. Ancak peygamberin davası olan “Tevhidi” ispat etmek, şeriat dediğimiz Kitap ve Sünnetin uygulamalarını bulundukları asrın şartlarına ve o zamandaki ehl-i dalaletin itirazlarına ve bidalarına karşı “Şeriatın hakkaniyetini ispat ederek” peygamberin (sav) sünnetini ihya edecek ve böylece şeriatın ebedî ahkâmının o asır insanlarının hastalıklarına şifa ve dertlerine deva olduğunu izah ve ispat edeceklerdir. Yani “İman ve Tevhit” davasını yine “Kitap ve Sünnete” göre izah ve ispat edeceklerdir. Asla iddia sahibi olmayacaklardır. Zira iddia ispat için “Mucize” ister bu ise peygamberlere hastır. Dolayısıyla o insanların hidayet rehberi oldukları “İman ve Kur’ân” davasını o asrın idrakine sunmalarından ve sünnet-i peygamberiyi ihya etmelerinden bilinecektir.

    Ahir zamanın en büyük tahribatını “Deccal ve Süfyan” gibi dehşetli şahıslar yaptıkları için onların o dehşetli ve çok geniş tahribatını tamir etmek, şeriatı ve sünneti yeniden ihya etmekle mükellef olan Mehdi’ de bu bakımdan “Ahir zamanın büyük Mehdisi” unvanını alacaktır. Deccal ve Süfyan gelmemiş ve tahribat yapılmamış ise Mehdi’ye ihtiyaç da olmayacak demektir. Bu nedenle Deccal ve Süfyanı tanımayan ve bilmeyen Mehdi’yi de tanıyamayacaktır. Bu nedenle Deccal ve Süfyanı tanımak ve şerrinden korunmak Mehdi’yi tanımaktan çok daha önemlidir. Zira Mehdi, Deccal ve Süfyan ile mücadele eden ve Deccalı Hz. İsa (as) ile beraber öldüren şahıstır.

    Dördüncüsü: Peygamber, Mehdi, Deccal ve Süfyan hepsi birer şahıstır. Şahıs olmazsa davayı kim anlatacak ve ortaya koyacaktır? Peygamber “İman, Tevhit ve İslam Davasını” ortaya koymuş, kitap ve sünneti ile ortaya çıkarmıştır. Sonra inananlar ve uygulayanlar ile beraber “İslamiyet şahs-ı mânevisini” oluşturmuşlardır. Peygamberin şahsı vefat ile ahrete gittiği halde getirdiği din, şeriat ve tevhit davası inananların oluşturduğu, yine vefat eden peygambere bağlılığı esas alan bir büyük “şahs-ı manevi” ile kıyamete kadar devam etmektedir. Şu anda yeryüzünde beş kıtaya ve iki milyar insanın kalbine ve hayatna hakim olan İslamiyet, peygamberin (sav) “Sünnet-i Seniyesi”nden ibaret olan şahsiyet-i mâneviyesidir. Zira İslamiyet Sünnet-i Peygamberinin kişisel ve sosyal hayata hakim olmasıdır. Sünnet olmazsa o zaman Kitap dediğimiz vahiy uygulanamaz.

    Aynı şekilde Mehdi’de şahıs olarak Deccal ve Süfyanın dini kişisel ve sosyal hayattan kaldırmaya yerine kendi “ideolojilerini” koymaya çalışarak oluşturdukları ve ölümlerinden sonra da o ideolojilere bağlı kalabalıkların idolojinin gereği olan tahribat ve dehşetli yıkımlarından meydana gelen kurumsal manevi şahsiyet ve davalarını çürüterek yeniden dini ihya, sünnet-i peygamberiyi şahsi ve sosyal hayata uygulayarak oluşturdukları kurumsal yapılar ve inananların teşkil ettiği geniş ve her yerde buluna ve aynı davayı savunan “şahs-ı manevileri” ile ölümlerinden sonra da devam edecektir. Bu da onların şahs-ı manevileridir. Şahıs olmadan şahs-ı manevi olmaz. Dolayısıyla “şahs-ı manevi” şahsın davasına inananlardan meydana gelen kurumsal ve sosyal yapılardır.

    Peygamberimizin (sav) şahs-ı manevisi “İslamiyet” Lenin, Satalin ve Troçkinin şahs-ı manevisi “komünizm” Atatürk’ün “Kemalizm” olduğu gibi, Mehdinin de şahs-ı manevisi “Tavhid İman davasını omuzlayan ve her türlü dinsizik, istibdad, ahlaksızlık ve tahribata karşı mücadele eden milyonlarla talebe ve şakirtleridir. Mehdi’nin tek başına yapamadığını Mehdi’nin ölümünden sonra da yapamaya devam ederek kıyamete kadar dinsizlik, imansızlık, ahlaksızlık, zulum ve haksızlığa karşı mücadeleye devam edeceklerdir. Zaman zaman galibane, bazı zaman da mağlubiyet içinde küfür ve imansızlık ile mücadele edeceklerdir. Şahs-ı manevi dediğimiz şey budur. Mehdi’nin şahs-ı manevisi dediğimiz kurumsal yapılar ve cemaati peygamberimizin (sav) şahs-ı manevisi ve şahsiyet-i maneviyesi olan islamiyete hizmet edecekler ve İslamiyetin hakimiyetini sağlayacaklardır. Mehdi kendi fikrini ve ideolojisini hâkim kılmaya çalışmayacaktır. Böyle olsa o zaman o da saptırıcı deccal ve süfyanlardan biri olmuş olur.

    Beşincisi: Peygamberlerin gelmesi, Deccal’ın ve Süfyanın gelmesi ve Hz. İsa (as) ile Mehdi’nin şahıs olarak gelmesi haktır ve gerçektir. Ancak peygamberin gelmesi bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Peygamber kendisine gelen vahiy eseri “Kitap” ile “İslamiyet” davasını başlatır. Vahiy tamamlanınca görevi biter ve vefat eder. İslamiyet davasını ise mü’minler kıyamete kadar devam ettirirler. Peygamberin görev iman ve İslam davasını başlatmaktır.

    Deccal ve Süfyan da geldiği zaman kendi rejimini kurar ve o rejimi benimseyenlere emanet eder ve uygulaması ister. Kendisi de bir müddet buna nezaret eder. Nitekim bütün rejimler o rejimi kuran şahıslar tarafından başlatılmış, öldükleri halde o rejimi kurumlarda, kurullarda, devletlerde yürütmeye çalışan binlerce ve milyonlarca insanlara bırakır ve rejimin kurucusunun ölümünden sonra da devam ettirirler.

    Hz. Mehdi de “İman ve Kur’an” davasını yeniden başlatır. Tek başına ve kendisine inanan şahs-ı manevinin de zamanın dehşetinden buna gücü yetmeyeceği için yüce Allah Hz. İsa’yı ve “Müslüman İsevi”leri de Mehdinin davasını desteklemeye gönderir. Bedir harbinde melekleri peygamberin (sav) yardımına gönderen Allah Mehdi’ye de yardım için Hz. İsa’yı ve onun hakiki İsa, peygamber İsa (as) olduğuna inanan Hırıstiyanları da Mehdi’nin davasına yardıma gönderir. Hz. Mehdi’de İsa’da (as) “İman ve Kur’an Davasını” yeniden başlatırlar, Sünnet-i Seniyye olan “Şeriat-ı İslamı” ihya etmeye başlarlar. Bu başlatma görevi onlara aittir. İslamiyetin hakimiyeti ise bu davayı başlatan Hz. İsa ve Mehdi’den belki de yüzlerce sene sonra olacaktır. Hz. Mehdi’nin ve İsa’nın gelmesi davayı başlatmak içindir. Nitekim peygamberimiz (sav) İslam davasını başlattı ve sahabelerine “Şam, İstanbul ve Roma fethedilecek” buyurdu. Şam peygamberimizin vefatından 20 sene sonra fethedildi. İstanbul 800 sene sonra fethedildi. Roma ise Mehdi’nin ve Hz. İsa’nın şakirtleri ve inananlar tarafından fethedilmeyi beklemektedir.

    Bu durumda elbette Hz. Mehdi ile Hz. İsa (as) görüşecekler ve Hz. Mehdi peygamberimizin (sav) manevi halifesi olduğu için İsa (as) peygamberimize ve İslamiyet’e bağlılığını ve tabi olduğunu Mehdi’nin arkasında namaz kılmakla gösterecektir. Bunu kamuoyu önünde, basın mensupları huzurunda ilan ederek yapmasa da gizli ve hiç kimsenin görmediği yerde yapmış olsa bir sonuç olmadığı ve bir davanın başlangıcı olduğu için peygamberimizin (sav) haber verdiği “İsa (as) gelecek ümmetimden olacak ve Mehdi’nin arkasında namaz kılacak” hadisinin verdiği haber gerçekleşmiş olacaktır.

    Sonuç olarak:
    Şayet Deccal ve Süfyan gelmiş ve dini ortadan kaldırarak kendi rejimini kurmuş ve uygulamış ise, Bediüzzaman Said Nursi de onlar ile mücadele ederek “İman ve Kur’an Davasını” yeniden ortaya koyarak “Şeriatın hakkaniyetini” ispat etmiş ise, onun eserlerini okuyanların akıllarından geçen ve kalplerine vesvese veren şüphe ve tereddütleri gidererek imanını kurtarıyor ve kuvvetlendiriyor ise, onun eserlerini okuyan Ateistler ve Hırıstiyanlar onun ile imana geliyorlar ise o zaman Mehdi’dir. Cemaati de onun şahs-ı mânevisidir. Hz. İsa (as) da Bediüzzaman hayatta iken gelmiş ve arkasında namaz kılmış olabilir. Bunu da kimse görmemiş olabilir.

    Şayet buna inanmazsak o zaman günaha girmeyiz. Yine Risale-i Nur kitaplarını okur ve istifade etmeye devam ederiz. Bir İslam bilgini deriz. Deccal’ın gelmesini ve dini yeniden ortadan kaldırarak zulum ve baskıya dayanan rejimini kurmasını bekleriz. Sonra Mehdinin gelerek onunla mücadele etmeye başlamasını beklememiz gerekir. Şayet ona yetişmesek de tanımasak da dinimize ve imanımıza bir zarar gelmez.

    Bizim “Kur’an ve Sünnet” çerçevesinde hak mezhep olan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” mezhebinden birisine mensup olarak inanmamız ve ibadet etmemiz kurtuluşumuz için yeterlidir.
    fikirbahçesi
    Etiketler: Mehdi Deccal Süfyan Müceddid Bediüzzaman Hz. İsa Şahs-ı Manevi Sırat-ı Müstakim Risale-i Nur


  4. 19.Haziran.2012, 23:48
    2
    Moderatör



    Mehdinin Kimliği Meselesi



    Sual: Bediüzzaman 13. Asrın Müceddidi, Mehdi ise 14. Asrın müceddididir. Bu sebeple Bediüzzaman’ın Mehdi olduğuna inanasım gelmiyor. Mehdi bir şahıs iken bazıları onun bir “şahs-ı manevi” olduğu görüşünde; ancak Mehdi’nin şahıs olduğuna dair pek çok rivayetler var. Bir diğer husus da Hz. İsa’nın gelerek Mehdi’nin arkasında namaz kılacağı hususu ki bu peygamberimizin sahih hadisleri ile kesin olarak sabittir.
    Bir kısım gönül adamları Mehdi’nin geldiğini ama henüz ortaya çıkmadığını söylemektedirler. Birçok gruplar da kendi üstatlarını Mehdi olarak görmektedirler. Bu durumda
    a) Bediüzzaman Mehdi midir?
    b) Mehdi bir başka şahıs olarak mı gelecektir?
    c) Mehdi bir şahs-ı mânevi midir?
    Bu hususların açıklanmasını ve doğrusunun ne olduğunu anlamak istiyorum…

    Cevap:
    Bazı mukaddimeler ve ön bilgilerden sonra sorunuzun Allah’ın izniyle cevabını vermeye çalışacağım.


    Birincisi: Mehdi insanlara “hidayet yolu” denen istikametli Cadde-i Kübra olan “Sırat-ı müstakimi” gösteren, ehl-i dalaletin ve küfrün Kur’âna ve İslam şeriatına yönelttiği itirazlarını çürüten, mü’minlerin nefis ve şeytandan kaynaklanan şüphe ve tereddütlerini gidererek imana ve islama dair bütün meseleleri “Kur’an ve Sünnet” ışığında izah ve ispat eden hidayet rehberidir. Bu vasıflara sahip olmayana “Mehdi” denmez.

    İkincisi: Her asırda bulunan Müslümanlar bunalıma düştükleri zaman peygamberimizin (sav) haber verdiği Mehdi manasına ihtiyaç duymuş ve bir hidayet rehberi, bir kurtarıcı beklentisi içinde olmuş, böylece bunalım içinde ümitsizliğe düşmeyerek imanda ve islamı yaşamda sebat ve metanet içinde olmuşlardır. Mehdi manası onları yeisten kurtararak hidayet ve istikamet üzere sebat etmelerini sağlamıştır. Bu zamanda da İslami grupların kendi üstatlarını Mehdi olarak görmeleri gayet yerinde ve normaldir. Bu şekilde taklidi olan imanlarını muhafaza ederek ehl-i dalalete teslim olmamaktadırlar.

    Üçüncüsü: Peygamberlik bir dava ve iddiadır. Zira peygamberler “Tevhid ve İman Davası” ile gelmişler, ellerinde “Vahiy eseri olan” bir “Kitap” ile bu davalarını ispat etmişler ve peygamber olduklarını iddia ederek “Mucizelerle” ispat edip ellerindeki kitabın hakikatlerini insanlara ders vermişlerdir. Kendi heva ve heveslerini asla karıştırmamışlar, kendileri de Vahye ve Kitaba teslim olmuş ve uygulamada örnek olmuşlardır. Peygamberin uygulamaları da “Sünnet” olarak dinin ikinci şıkkını teşkil etmiştir.

    Son peygamber Hz. Muhammed (sav) olduğu için ondan sonra peygamber gelmeyecek ve hiçbir alim ve evliya da mucize göstererek velayet ve mehdiyet iddiasında bulunmayacaklardır. Ancak peygamberin davası olan “Tevhidi” ispat etmek, şeriat dediğimiz Kitap ve Sünnetin uygulamalarını bulundukları asrın şartlarına ve o zamandaki ehl-i dalaletin itirazlarına ve bidalarına karşı “Şeriatın hakkaniyetini ispat ederek” peygamberin (sav) sünnetini ihya edecek ve böylece şeriatın ebedî ahkâmının o asır insanlarının hastalıklarına şifa ve dertlerine deva olduğunu izah ve ispat edeceklerdir. Yani “İman ve Tevhit” davasını yine “Kitap ve Sünnete” göre izah ve ispat edeceklerdir. Asla iddia sahibi olmayacaklardır. Zira iddia ispat için “Mucize” ister bu ise peygamberlere hastır. Dolayısıyla o insanların hidayet rehberi oldukları “İman ve Kur’ân” davasını o asrın idrakine sunmalarından ve sünnet-i peygamberiyi ihya etmelerinden bilinecektir.

    Ahir zamanın en büyük tahribatını “Deccal ve Süfyan” gibi dehşetli şahıslar yaptıkları için onların o dehşetli ve çok geniş tahribatını tamir etmek, şeriatı ve sünneti yeniden ihya etmekle mükellef olan Mehdi’ de bu bakımdan “Ahir zamanın büyük Mehdisi” unvanını alacaktır. Deccal ve Süfyan gelmemiş ve tahribat yapılmamış ise Mehdi’ye ihtiyaç da olmayacak demektir. Bu nedenle Deccal ve Süfyanı tanımayan ve bilmeyen Mehdi’yi de tanıyamayacaktır. Bu nedenle Deccal ve Süfyanı tanımak ve şerrinden korunmak Mehdi’yi tanımaktan çok daha önemlidir. Zira Mehdi, Deccal ve Süfyan ile mücadele eden ve Deccalı Hz. İsa (as) ile beraber öldüren şahıstır.

    Dördüncüsü: Peygamber, Mehdi, Deccal ve Süfyan hepsi birer şahıstır. Şahıs olmazsa davayı kim anlatacak ve ortaya koyacaktır? Peygamber “İman, Tevhit ve İslam Davasını” ortaya koymuş, kitap ve sünneti ile ortaya çıkarmıştır. Sonra inananlar ve uygulayanlar ile beraber “İslamiyet şahs-ı mânevisini” oluşturmuşlardır. Peygamberin şahsı vefat ile ahrete gittiği halde getirdiği din, şeriat ve tevhit davası inananların oluşturduğu, yine vefat eden peygambere bağlılığı esas alan bir büyük “şahs-ı manevi” ile kıyamete kadar devam etmektedir. Şu anda yeryüzünde beş kıtaya ve iki milyar insanın kalbine ve hayatna hakim olan İslamiyet, peygamberin (sav) “Sünnet-i Seniyesi”nden ibaret olan şahsiyet-i mâneviyesidir. Zira İslamiyet Sünnet-i Peygamberinin kişisel ve sosyal hayata hakim olmasıdır. Sünnet olmazsa o zaman Kitap dediğimiz vahiy uygulanamaz.

    Aynı şekilde Mehdi’de şahıs olarak Deccal ve Süfyanın dini kişisel ve sosyal hayattan kaldırmaya yerine kendi “ideolojilerini” koymaya çalışarak oluşturdukları ve ölümlerinden sonra da o ideolojilere bağlı kalabalıkların idolojinin gereği olan tahribat ve dehşetli yıkımlarından meydana gelen kurumsal manevi şahsiyet ve davalarını çürüterek yeniden dini ihya, sünnet-i peygamberiyi şahsi ve sosyal hayata uygulayarak oluşturdukları kurumsal yapılar ve inananların teşkil ettiği geniş ve her yerde buluna ve aynı davayı savunan “şahs-ı manevileri” ile ölümlerinden sonra da devam edecektir. Bu da onların şahs-ı manevileridir. Şahıs olmadan şahs-ı manevi olmaz. Dolayısıyla “şahs-ı manevi” şahsın davasına inananlardan meydana gelen kurumsal ve sosyal yapılardır.

    Peygamberimizin (sav) şahs-ı manevisi “İslamiyet” Lenin, Satalin ve Troçkinin şahs-ı manevisi “komünizm” Atatürk’ün “Kemalizm” olduğu gibi, Mehdinin de şahs-ı manevisi “Tavhid İman davasını omuzlayan ve her türlü dinsizik, istibdad, ahlaksızlık ve tahribata karşı mücadele eden milyonlarla talebe ve şakirtleridir. Mehdi’nin tek başına yapamadığını Mehdi’nin ölümünden sonra da yapamaya devam ederek kıyamete kadar dinsizlik, imansızlık, ahlaksızlık, zulum ve haksızlığa karşı mücadeleye devam edeceklerdir. Zaman zaman galibane, bazı zaman da mağlubiyet içinde küfür ve imansızlık ile mücadele edeceklerdir. Şahs-ı manevi dediğimiz şey budur. Mehdi’nin şahs-ı manevisi dediğimiz kurumsal yapılar ve cemaati peygamberimizin (sav) şahs-ı manevisi ve şahsiyet-i maneviyesi olan islamiyete hizmet edecekler ve İslamiyetin hakimiyetini sağlayacaklardır. Mehdi kendi fikrini ve ideolojisini hâkim kılmaya çalışmayacaktır. Böyle olsa o zaman o da saptırıcı deccal ve süfyanlardan biri olmuş olur.

    Beşincisi: Peygamberlerin gelmesi, Deccal’ın ve Süfyanın gelmesi ve Hz. İsa (as) ile Mehdi’nin şahıs olarak gelmesi haktır ve gerçektir. Ancak peygamberin gelmesi bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Peygamber kendisine gelen vahiy eseri “Kitap” ile “İslamiyet” davasını başlatır. Vahiy tamamlanınca görevi biter ve vefat eder. İslamiyet davasını ise mü’minler kıyamete kadar devam ettirirler. Peygamberin görev iman ve İslam davasını başlatmaktır.

    Deccal ve Süfyan da geldiği zaman kendi rejimini kurar ve o rejimi benimseyenlere emanet eder ve uygulaması ister. Kendisi de bir müddet buna nezaret eder. Nitekim bütün rejimler o rejimi kuran şahıslar tarafından başlatılmış, öldükleri halde o rejimi kurumlarda, kurullarda, devletlerde yürütmeye çalışan binlerce ve milyonlarca insanlara bırakır ve rejimin kurucusunun ölümünden sonra da devam ettirirler.

    Hz. Mehdi de “İman ve Kur’an” davasını yeniden başlatır. Tek başına ve kendisine inanan şahs-ı manevinin de zamanın dehşetinden buna gücü yetmeyeceği için yüce Allah Hz. İsa’yı ve “Müslüman İsevi”leri de Mehdinin davasını desteklemeye gönderir. Bedir harbinde melekleri peygamberin (sav) yardımına gönderen Allah Mehdi’ye de yardım için Hz. İsa’yı ve onun hakiki İsa, peygamber İsa (as) olduğuna inanan Hırıstiyanları da Mehdi’nin davasına yardıma gönderir. Hz. Mehdi’de İsa’da (as) “İman ve Kur’an Davasını” yeniden başlatırlar, Sünnet-i Seniyye olan “Şeriat-ı İslamı” ihya etmeye başlarlar. Bu başlatma görevi onlara aittir. İslamiyetin hakimiyeti ise bu davayı başlatan Hz. İsa ve Mehdi’den belki de yüzlerce sene sonra olacaktır. Hz. Mehdi’nin ve İsa’nın gelmesi davayı başlatmak içindir. Nitekim peygamberimiz (sav) İslam davasını başlattı ve sahabelerine “Şam, İstanbul ve Roma fethedilecek” buyurdu. Şam peygamberimizin vefatından 20 sene sonra fethedildi. İstanbul 800 sene sonra fethedildi. Roma ise Mehdi’nin ve Hz. İsa’nın şakirtleri ve inananlar tarafından fethedilmeyi beklemektedir.

    Bu durumda elbette Hz. Mehdi ile Hz. İsa (as) görüşecekler ve Hz. Mehdi peygamberimizin (sav) manevi halifesi olduğu için İsa (as) peygamberimize ve İslamiyet’e bağlılığını ve tabi olduğunu Mehdi’nin arkasında namaz kılmakla gösterecektir. Bunu kamuoyu önünde, basın mensupları huzurunda ilan ederek yapmasa da gizli ve hiç kimsenin görmediği yerde yapmış olsa bir sonuç olmadığı ve bir davanın başlangıcı olduğu için peygamberimizin (sav) haber verdiği “İsa (as) gelecek ümmetimden olacak ve Mehdi’nin arkasında namaz kılacak” hadisinin verdiği haber gerçekleşmiş olacaktır.

    Sonuç olarak:
    Şayet Deccal ve Süfyan gelmiş ve dini ortadan kaldırarak kendi rejimini kurmuş ve uygulamış ise, Bediüzzaman Said Nursi de onlar ile mücadele ederek “İman ve Kur’an Davasını” yeniden ortaya koyarak “Şeriatın hakkaniyetini” ispat etmiş ise, onun eserlerini okuyanların akıllarından geçen ve kalplerine vesvese veren şüphe ve tereddütleri gidererek imanını kurtarıyor ve kuvvetlendiriyor ise, onun eserlerini okuyan Ateistler ve Hırıstiyanlar onun ile imana geliyorlar ise o zaman Mehdi’dir. Cemaati de onun şahs-ı mânevisidir. Hz. İsa (as) da Bediüzzaman hayatta iken gelmiş ve arkasında namaz kılmış olabilir. Bunu da kimse görmemiş olabilir.

    Şayet buna inanmazsak o zaman günaha girmeyiz. Yine Risale-i Nur kitaplarını okur ve istifade etmeye devam ederiz. Bir İslam bilgini deriz. Deccal’ın gelmesini ve dini yeniden ortadan kaldırarak zulum ve baskıya dayanan rejimini kurmasını bekleriz. Sonra Mehdinin gelerek onunla mücadele etmeye başlamasını beklememiz gerekir. Şayet ona yetişmesek de tanımasak da dinimize ve imanımıza bir zarar gelmez.

    Bizim “Kur’an ve Sünnet” çerçevesinde hak mezhep olan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” mezhebinden birisine mensup olarak inanmamız ve ibadet etmemiz kurtuluşumuz için yeterlidir.
    fikirbahçesi
    Etiketler: Mehdi Deccal Süfyan Müceddid Bediüzzaman Hz. İsa Şahs-ı Manevi Sırat-ı Müstakim Risale-i Nur





+ Yorum Gönder