Konusunu Oylayın.: Asr-ı Saadette Meydana Gelen Olaylarn Sebepleri ve Hikmetleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Asr-ı Saadette Meydana Gelen Olaylarn Sebepleri ve Hikmetleri
  1. 19.Haziran.2012, 17:43
    1
    Misafir

    Asr-ı Saadette Meydana Gelen Olaylarn Sebepleri ve Hikmetleri






    Asr-ı Saadette Meydana Gelen Olaylarn Sebepleri ve Hikmetleri Mumsema Asr-ı Saadette Meydana Gelen Olaylarn Sebepleri ve Hikmetleri


  2. 19.Haziran.2012, 17:43
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 21.Haziran.2012, 22:12
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Asr-ı Saadette Meydana Gelen Olaylarn Sebepleri ve Hikmetleri




    Peygamberimiz (sav) kendisinin vefatından sonra fitnelerin başlayacağını haber verdiği gibi, fitnelerin Hz. Ömer’in öldürülmesi ile başlayacağını da haber vermiştir. “İçinizde Ömer oldukça fitne kapısı açılmaz” (Buhari, Mevakit, 4; Fiten, 17; Müslim, İman, 144; Fiten, 71) buyurmuşlardır. “Ömer fitnenin kapısıdır” buyurmuşlardır. O kapı açılacak mı, yoksa kırılacak mı?” demişler. “Kırılacak” (Buhari, Fiten, 17) buyurmuştur. Kırılacak ifadesini bilginler “Bundan sonra fitne kapısı kapanmaz” şeklinde yorumlamışlardır. Açılsa kapanabilirdi. Kırılınca kapanması mümkün olmaz.Bu nedenle sahabeler arasındaki olaylar takdir edilmiş fitnelerdir. Fitne ise imtihan anlamına gelir. Okullarda öğrencileri sınavdan geçirerek eğitim verdiğimiz gibi, yüce Allah da bu imtihan dünyasında tüm insanlığı seviyesine göre çeşitli imtihanlardan geçirerek gelişimlerini sağlamaktadır. Akıllı ile daha akıllı olan, cahil ile âlim, anlayışlı ile anlayışsız olan ve gerçek mü’minlerle münafıklar ancak bu gibi imtihanlarla ortaya çıkar. Fedakârlık, cesaret, kahramanlık ve sabır gibi duygular şiddetli zamanlarda gelişme kaydeder. Allah da ahirette buna göre mükâfat ve ceza verir.Sual: Al-i Âbâ ve Ehl-i Beyt kimlerdir? Allah onları sevmemizi neden istemiştir?Cevap: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey Habibim de ki, sizden tebliğ-i risalet vazifesine karşılık bir ücret istemiyorum, ancak yakınlarıma sevgi duymanızı istiyorum” (Şura, 42:23) ayeti nazil olmuştu. Peygamberimiz (sav) üzerine abâsını aldı. Hz. Ali’nin (ra) evine gitti. Abasını çıkardı Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in üzerine örttü.“Ey peygamberin ev halkı (Ehl-i Beyti) Şüphesiz Allah sizden kusurları giderip sizi tertemiz yapmak ister” (Ahzap, 33:33) ayetini okudu ve abasının altına aldığı dört kişiye dua etti. (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 61; Tirmizî, Menâkıb, 60; Müsned, 1:330, 4:107) peygamberimizin (sav) ehl-i beyti ve ev halkı olarak tarif ettiği ve “Al-i Âba” bunlardır. Bunları sevmek Allah’ın emridir.Allah’ın ehl-i beyti sevmesinin ve Peygamberimizin dua etmesinin hikmetlerinden en önemlisi şudur: Resul-i Ekrem (sav) gayb aşina gözü ile ve nübüvvet nazarı ile gelecekte ortaya çıkacak fitneleri ve kan döküleceğini görmüştür. Bu fitnelerin içinde abasının altına aldığı üç değerli ehl-i beytin evlatları olduğunu görmüştür. Hz. Ali’yi (ra) ve torunları Hz. Hasan (ra) ve Hüseyni (ra) insanların suçlamalarından ve töhmetlerinden kurtarmak tathir ve tebrie etmek ve fitneyi söndürmek ve ümmetini “Ehl-i Beyt” etrafında toplamak istemiş, kendisi ile beraber “Hamse-i Al-i Âb┠unvanını bahşeden abayı onların üzerine örterek dua etmiştir. (Lem’alar, 2005, s. 251-252)Hz. Ali (ra) gerçek halife idi. Ama onun hilafetini Emeviler, hariciler kabul etmediler ve müslümanların kanlarını dökecek olaylara sebep oldular. Peygamberimiz (sav) Hz. Ali’yi tenkit eden, hata ile suçlayan, dalalete düşmekle itham eden Harici ve Emevilerin susmaya davet ediyor. Çünkü Hariciler, Emeviler İslama zarar verdikleri gibi Hz. Hüseyin’in (ra) başına gelen ve ciğer yakan elim hadise münasebeti ile hissi ve yanlış düşünceye kapılan ve Hz. Ebubekir ve Ömer’i (ra) suçlayan Şia da müslümanlara ve İslama büyük zarar vermişlerdir. Peygamberimiz aba altına alıp dua etmekle ve sevilmesi gereken “Ehl-i Beyti” inananlara bu şekilde tarif etmektedir.Yüce Allah Ehl-i Beyti sevmeyi emretmekle ve peygamberimiz (sav) mü’minleri ehl-i beyt etrafına toplamayı istemekle insanları Kur’an ve Sünnet etrafında toplamayı murad etmiştir. Çünkü Kur’ânın koruyucuları onlar olduğu gibi, peygamberin sünnetini koruyanlar da onlardır. Bu nedenle “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” “Ehl-i beytin” muhabbetini esas almışlar ve Hz. Ali’inin (ra) haklı diğerlerinin haksız olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak “Kitap ve Sünnet” ölçüsü içinde ifrat ve tefritten, yani aşırılıktan ve ilgisizlikten sakınarak “İstikamet” yolunu takip etmişlerdir.Sual:Hz. Ali zamanındaki savaşların sebebi ve mahiyeti nedir? Ölenlerin durumu nedir?Cevap: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri der ki: “Hz. Ali (ra) ile Hz. Aişe (ra) arasındaki savaş “Adalet-i mahza ile Adalet-i izafiyenin” uygulanması ile ilgilidir.” (Mektubat, 2004, s. 90-95) Hz. Aişe (ra) Zübeyir (ra) ve Talha (ra) “İlk üç halife zamanındaki seçkin sahabeler azaldılar, yeni Müslüman olanlar ve islamı tam olarak kavramadan söz sahibi oldular ve devletin ve halkın seçkin sınıfına girdiler. Bu nedenle toplum bozuldu. Elbette bozuk toplumu tavizsiz tam bir adalet anlayışı ile idare etmek zorlaştı. Çünkü insanlar adaleti korumak yerine suçluyu korumaya başladılar. Bu durumda idareci de maslahata göre davranmak durumunda kalır, tam adaleti sağlayamaz dediler. Hz. Ali “taviz yok, adaleti tam uygulayacağız” dedi. Anlaşmazlık çıktı ve savaş kaçınılmaz oldu. Her iki taraftan ölenler adaleti savundukları için her ikisi de şehit sayılır. Her ne kadar Hz. Ali (ra) isabetli, diğerleri hata etmiş de olsalar yine amaçları adalet ve Allah rızasıdır.Sual: Hz. Ali (ra) fevkalade ilim ve iktidar sahibi olduğu halde neden tam başarı sağlayamadı? Hilafet-i İslamiyeyi kendi zamanında tam olarak oturtamadı?Cevap: Hz. Ali’in vazifesi ve görevi sadece dünya saltanatını korumak ve siyasi davranmaktan ibaret değildi. Amacı ve vazifesi dini korumaktı. Dinin tavizsiz uygulayıcısı olmaktı. Saltanatı korumak olsaydı “Toplumun düzeni için fertler feda edilir” derdi ve adalet-i mahza dediğimiz tavizsiz adaleti uygulama yoluna gitmez, “Ehven-i şer”i uygular ve biraz maslahata ve zamana göre davranır, valilere vaatlerde bulunur, muhalifleri korkutur ve vaatlerle yanına çeker, Muaviye’yi (ra) de bir şekilde bertaraf ederdi. Bu çok kolaydı. Bu yola Muaviye (ra) başvurdu. Hz. Ali (ra) ise dinde asla taviz vermemek ve dini siyasete bulaştırmamak için “Allah’ın emri ne ise onu uyguladı.” İnsanlar ise suç işledikleri için cezadan ve adaletten korkarak Hz. Ali’ye (ra) destek vermek yerine kendilerine siyasi vaaterde bulunan Muaviye’nin (ra) yanını tercih ederek Hz. Ali’yi (ra) yalnız bıraktılar. Hz. Ali’yi (ra) yalnız bırakmak ise aslında adaleti istememek anlamına geliyordu. Yüce Allah da bu niyette olanları cezalandırdı. İyi niyetliler ise niyetleri ve Allah’ın dinini korumaları sebebiyle elbette büyük mükâfat göreceklerdir.Hz. Ali (ra) bütün amacı Allah’ın dinini korumak olduğu için “Şah-ı Velayet” namını aldı ve tüm İslam bilginleri onun uygulamalarını haklı gördükleri için dini hüküm ve fetvalarını Hz. Ali’nin içtihatlarına dayandırdılar. Böylece fitne zamanında saltanatın zararına din korunmuş oldu. O fitnelerde Hz. Ali (ra) yerine bir başkası halife olsaydı kesinlikle din zarar görür ve kıyamete kadar baki kalacak olan dinden başta taviz verilirdi. Başta verilen taviz sonunda dinin terkine sebep olurdu. Hz. Ali (ra) dünyayı değil, ahireti ve Allah rızasını esas amaç yaptı ve dinin bu amaçla uygulanmasını savundu. Dine göre doğru olan da buydu.Hz. Ali (ra) Muaviye’ye (ra) karşı “Hilafeti” savunurken, Hz. Muaviye saltanatı esas alarak “dini devlet gücü ile koruyacağız” düşüncesine kapıldı. Dünya saltanatını birinci plana aldı ve dini ikinci dereceye attı. Bu günün “Siyasal İslam” düşüncesinin temelini atmış oldu. Gerçekte din “prensipler mecmuasıdır.” Allah’ın kanunları ve prensipleri olan “Adalet, hakkaniyet, farzlar ve haramlar” tavizsiz uygulanmalı ve dünya saltanatı ve rahatı için bu gibi prensiplerden asla taviz verilmemelidir. Kanunlar siyasi kaygılarla çıkarılmamalıdır. Yoksa adalet yerini zulme terk eder ve ne dünyada ne de ahirette huzur ve saadet mümkün olmaz. Dinde azimet ve takvayı bırakıp ruhsatı seçenler zamanla dinin ruhsatlarını da bırakıp günahları hoş görmeye başlarlar ki Hz. Ali (ra) buna asla müsaade edilmemesi gerektiğini savundu. Bunun için peygamberimiz (sav) Hz. Ali’ye “Ya Ali, ben Kur’ânın tenzili için savaştım, sen ise te’vili ve korunması için savaşacaksın” buyurmuşlardır.Hz. Muaviye hilafet yerine saltanatı esas aldığı ve dinden taviz verdiği için yerine geçen oğlu da ırkçılığı ve kabileciği esas alarak dinin yerine milliyeti geçirdi. Hz. Muaviye’nin tavizi sonunda Arap ve Emevi ırkçılığını doğurdu.Hz. Hasan (ra) ve Hüseyin (ra) ile Yezid arasındaki mücadele ise devlete hâkim olan Irkçı ve Arap/Emevi milliyetçiliği ile dinin mücadelesi şeklindedir. Emeviler İslam devletini Arap milliyetçiliğine dayandırmak istediler Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) “Şeriat-ı İslamiye” kılıcını çekerek onlarla mücadele etti; ama o zamanın insanı ve şartları, bozulan toplum Yezidin saltanatına ve ırkçı düşüncesine güç verdiği için Hz. Hüseyin (ra) Kerbela’da şehit edildi. Nitekim Hz. Hüseyin’i kendisine biat etmek için çağıran Kufe’liler Yezid’den korkarak dünyevi kaygılarla “Hüseyin bizi affeder ama Yezid bizden intikam alır” korkusu ile Hz. Hüseyin’i yalnız bıraktılar.Emevilerin devleti ırkçılığa alet etmeleri hem dine hem Emevilere iki yönden büyük zarar verdi: Birincisi, diğer milletlerin Müslüman olmalarını geciktirdi ve korkuttu. İkincisi de ırkçı düşünceye sahip olan kendi ırkdaşını düşündüğü içi asla adil düşünemez. Bu nedenle devletin adaleti zarar gördü bu da dine zarar verdiği gibi pek çok zulme ve haksızlıklara kapı açtı. Adalet ve hakkaniyet ortadan kalktı. Bunun sonucunda Abbasiler Emevi devletini ortadan kaldırarak Emevileri saltanattan da uzaklaştırdılar ve cezalarını çektiler.Kader açısından olaylara baktığımız zaman Hz. Ali, (ra) Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) ve onların nesilleri dünyevî, geçici ve maddi bir saltanattan çok, kalpler ve gönüller üzerinde kurulan ve insanlığa hak ve hakikati öğreten manevî, daimi ve ebedi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile bu manevi ve gerçek saltanatın beraber olması çok zordur. Zira dünya kötüdür, kötüleri sever ve destek olur. Allah onlara ve onların şahsında insanlığa dünyanın gerçek yüzünü gösterdi ve ders verdi. Onlar da geçici dünya saltanatından çekildiler; ama ebedi, daimi manevi bir saltanata tayin edildiler. Adi vali ve idareci yerinde âlimlere, evliyalara, velilere ve kutuplara lider oldular.Sual: O mübarek zatların başına gelen o feci, gaddrâne muamelenin hikmeti nedir?Cevap: Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi hazretleri özetle şöyle der: “Emevilerin saltanatında Hz. Hüseyin’e (ra) yapılan muamelenin üç sebebi vardır: Birincisi, Siyaseti birinci plana alanların ve merhametsiz siyasetin “Hükümetin selâmeti ve asayişin devamı için şahıslar feda edilir” prensibini uygulamaları ve siyasetlerini buna bina etmeleridir. İkincisi, Emevi’lerin saltanatı ırkçılığa ve milliyete dayandığı için milliyetin gaddar ve zalimane bir prensibi olan “milletin selameti için her şey feda edilir” prensibini uygulamalarıdır. Üçüncüsü, Emevi’lerin Haşimi’lere karşı tarihinde bulunan rekabet damarı Yezid gibi bazılarında aşırı derecede bulunduğu için şefkatsiz bir gadre ve zulme sebep olmuştur. Dördüncüsü de Hz. Hüseyin’in yanındakilerde vardı ki bu da Emeviler ırkçılık damarı ile Arap olmayanlara “Memâlik” ve “köle” gördükleri için milli gururları çok rencide olmuştu. Bunlar “Din ve iman için” “Allah rızası ve Adaleti korumak ve Hilafeti savunmak” için değil, kırılan gururlarını korumak amacı ile intikam almak için Hz. Hüseyinin (ra) yanında yer aldılar. Bu da Emevileri daha çok tahrik etti ve her iki durum da Hz. Hüseyin’e (ra) ve Ehl-i Beyte zarar verdi.”Bu dört sebep görünüşteki sebeplerdir. Kader açısından bakıldığı zaman Hz. Hüseyin (ra) ve akrabalarına o felaket sebebiyle verilen mükâfat ve ahiretteki neticesi, ruhani terakki ve saltanat o derece değerli ve kıymetlidir ki o faciada çektikleri zahmet ve sıkıntı onlara gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir asker bir saat işkence altında şehit edilse Allah katında ve cennette öyle bir makam bulur ki, on sene devamlı çalışsa ve ibadet etse o makama yetişemez. Şehit olduktan sonra ona sorulsa “Az bir zahmetle çok büyük bir mükâfat kazandım” diyecek ve başına gelene sevinecektir. (Mektubat, 2004, s. 92-93)Sual: Hz. Ali (ra) haklı olduğu halde neden başarılı olamadı?Cevap: O hadiselere sebebiyet verenler birkaç Yahudi’den ibaret değildir ki onları bulmakla fesadın önü alınsın. Çünkü pek çok milletlerden ve kültürlerden gelenler Müslüman oldular ve İslamiyet’e girdiler. Birbirine zıt muhtelif cereyanlar ve fikirler karıştı. Bilhassa İran’lıların bin yıllık “Sasani İmparatorluğu” şanlı tarihleri ve kültürleri Hz. Ömer’in (ra) onları mağlup etmesi ve devletlerine son vermesiyle milli gururları kırıldı ve cibilli olarak İslam’dan intikam almaya sevk etti. Çünkü Hz. Ömer (ra) onların hem eski dinlerini iptal etmiş, hem şeref duydukları bin yıllık devletlerini yıkmış, hem medeniyetlerini ve kültürlerini yerle bir etmiştir. Onun için Yahudi gibi dessas bir kısım münafıklar bu durumdan istifade ederek kiminin taassubunu, kiminin intikam duygusunu, kiminin ahmaklığını, kiminin cehaletini ve kiminin kahramanlığını kullanarak ortalığı karıştırdılar. O zamanda ortaya çıkan bu fitnenin yatışması ancak farklı ve yanıltıcı fikirleri ıslah etmekle mümkün olurdu. Bir iki kişiyi Osman’ın (ra) katili diye asmakla veya kısas yapmakla – kim oldukları tam delilleriyle ispat edilerek gerçek suçluyu bulmadan – mesele çözülmediği gibi ortalık daha da karışacaktı. Üstelik Hz. Ali (ra) böyle hukuksuz bir kararı alsaydı bu durumda Hz. Ali (ra) haksız ve zalim olurdu. Hz. Ali (ra) asla böyle bir duruma düşmek istemedi. Toplum bozulduğu, yalancılık ve haksızlık çoğaldığı ve insanlar adalete yardımcı olmadığı için Hz. Ali (ra) da başarılı olamadı.Sual: Hz. Ali (ra) o derece hilafete layık olduğu halde, peygamberimize (sav) en yakın bulunduğu halde, harika cesareti ve derin ilmiyle beraber neden ilk halife olmadı ve neden onun hilafetinde pek çok kargaşa yaşandı?Cevap: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu soruya da şöyle cevap verir: Al-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: “Resûl-i Ekrem (asv) Hz. Ali’nin hilafetini arzu etmiş. Fakat gaibden ona bildirilmiş ki, murad-ı ilâhi başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı ilâhiye tâbi olmuştur.” (Mektubat, 2004, s.171) Bu nedenle kendisinden sonra Ali’nin (ra) halife seçmeleri için sahabelerine bir şey söylememiştir. Hz. Ebubekir’in (ra) seçilmesi için de bir emir vermemiştir. Bu işi müslümanlara bırakmıştır. Peygamberimiz (sav) bir şey söylemiş ve bir vasiyette bulunmuş olsaydı peygamberimizin bir arzusu için ölüme atılan sahabeler kesinlikle bu vasiyeti yerine getirirlerdi.Murad-ı ilâhinin bir hikmeti şu olmak gerektir ki: “Peygamberimizin (asv) vefatından sonra en çok birlik ve beraberliğe muhtaç olan sahabeler şayet Hz. Ali (ra) hilafete geçmiş olsaydı (Hz. Ali’nin hilafeti döneminde meydana gelen olayların delaleti ve şahadeti ile) Hz. Ali’nin (ra) pervasız, zahidâne, kahramanca, kimseye minnet etmeyen tavrı ile alemde tanınan şöhreti ile çok kabilelerde rekabet damarını harekete geçirerek bölünmeye sebep olması muhtemeldi. En azından Emeviler ile Haşimiler arasındaki rekabetten dolayı Hz. Ali’ye biat etmemekte direneceklerdi. Bu durumda daha ilk başta müslümanların birliği bozulacaktı.Hz. Ali’nin hilafetinin geriye kalmasının bir hikmeti de şudur ki: “Gayet muhtelif farklı inanç ve kültürlerdeki kavimlerin İslama girmesi ile peygamberimizin (asv) haber verdiği yetmiş üç fırkanın fikirlerinin esaslarını taşıyan o kavimler içinde fitnelerin ortaya çıktığı bir dönemde Hz. Ali (ra) gibi harika cesaret ve feraset sahibi, ilim ve fazilet sahibi Haşimî ve Al-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir zat lazımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Peygamberimizin (sav) haber verdiği gibi “Ben Kur’ânın tenzili için harb ettim. Sen de tevili için harb edeceksin” (Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:244; Müsned-i Ahmed, 3:31, 33, 82; İbni Hibban, Sahih, 9:46) buyurmuş ve Hz. Ali (ra) gerçekten de dinden taviz vermeden bu dönemi atlatmıştır.Hem eğer Hz. Ali (ra) olmasaydı dünya saltanatı Emevileri bütün bütün yoldan çıkarması muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hz. Ali ve Al-i Beyti gördükleri için kendilerini korumak ve ehl-i İslam nazarında mevkilerini muhafaza etmek için, emevi reisleri ister istemez bütün güçleriyle imana ve Kur’ana bağlanma ihityacı hissederek müçtehitler, evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Karşılarında Al-i Beytin gayet kuvvetli velâyet ve diyanet ve kemâlatı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin son zamanlarında olduğu gibi bütün bütün çığırdan çıkmaları muhtemeldi.Hz. Ali’nin dördüncü halife olması onun şanına ve şerefine ve değerine noksanlık değil kemaldir. Zira en büyükler en son gelirler. Peygamberimiz (sav) ilk yaratıldığı halde son peygamber olarak gönderilmesi buna delildir.Soru: Neden hilâfet-i İslamiye Al-i Beyte nasip olmadı. Hâlbuki en çok layık ve müstehak onlardı?Cevap: Dünya saltanatı aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise hakâık-ı İslamiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler. (Şayet saltanata geçmiş olsalardı saltanatın muhafazası ve insanların maslahata göre idaresi için pek çok tavize mecbur olacaklardı. Bu durumda da tam olarak ahkâm-ı kur’âniyeyi korumak zorlaşacaktı veya tavizle tahrifine yol açılacaktı..) Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidîn hükûmeti ve İran'da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ân'a hizmet etmişler.İşte, bak: Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, her biri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur'âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler. (Mektubat 2004, s.172-173)Soru: “Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve veçh-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.”Cevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'ân'ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa'y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'ân'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı. (Mektubat, 2004, s.172-173)


  4. 21.Haziran.2012, 22:12
    2
    Hadimul Müslimin



    Peygamberimiz (sav) kendisinin vefatından sonra fitnelerin başlayacağını haber verdiği gibi, fitnelerin Hz. Ömer’in öldürülmesi ile başlayacağını da haber vermiştir. “İçinizde Ömer oldukça fitne kapısı açılmaz” (Buhari, Mevakit, 4; Fiten, 17; Müslim, İman, 144; Fiten, 71) buyurmuşlardır. “Ömer fitnenin kapısıdır” buyurmuşlardır. O kapı açılacak mı, yoksa kırılacak mı?” demişler. “Kırılacak” (Buhari, Fiten, 17) buyurmuştur. Kırılacak ifadesini bilginler “Bundan sonra fitne kapısı kapanmaz” şeklinde yorumlamışlardır. Açılsa kapanabilirdi. Kırılınca kapanması mümkün olmaz.Bu nedenle sahabeler arasındaki olaylar takdir edilmiş fitnelerdir. Fitne ise imtihan anlamına gelir. Okullarda öğrencileri sınavdan geçirerek eğitim verdiğimiz gibi, yüce Allah da bu imtihan dünyasında tüm insanlığı seviyesine göre çeşitli imtihanlardan geçirerek gelişimlerini sağlamaktadır. Akıllı ile daha akıllı olan, cahil ile âlim, anlayışlı ile anlayışsız olan ve gerçek mü’minlerle münafıklar ancak bu gibi imtihanlarla ortaya çıkar. Fedakârlık, cesaret, kahramanlık ve sabır gibi duygular şiddetli zamanlarda gelişme kaydeder. Allah da ahirette buna göre mükâfat ve ceza verir.Sual: Al-i Âbâ ve Ehl-i Beyt kimlerdir? Allah onları sevmemizi neden istemiştir?Cevap: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Ey Habibim de ki, sizden tebliğ-i risalet vazifesine karşılık bir ücret istemiyorum, ancak yakınlarıma sevgi duymanızı istiyorum” (Şura, 42:23) ayeti nazil olmuştu. Peygamberimiz (sav) üzerine abâsını aldı. Hz. Ali’nin (ra) evine gitti. Abasını çıkardı Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in üzerine örttü.“Ey peygamberin ev halkı (Ehl-i Beyti) Şüphesiz Allah sizden kusurları giderip sizi tertemiz yapmak ister” (Ahzap, 33:33) ayetini okudu ve abasının altına aldığı dört kişiye dua etti. (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 61; Tirmizî, Menâkıb, 60; Müsned, 1:330, 4:107) peygamberimizin (sav) ehl-i beyti ve ev halkı olarak tarif ettiği ve “Al-i Âba” bunlardır. Bunları sevmek Allah’ın emridir.Allah’ın ehl-i beyti sevmesinin ve Peygamberimizin dua etmesinin hikmetlerinden en önemlisi şudur: Resul-i Ekrem (sav) gayb aşina gözü ile ve nübüvvet nazarı ile gelecekte ortaya çıkacak fitneleri ve kan döküleceğini görmüştür. Bu fitnelerin içinde abasının altına aldığı üç değerli ehl-i beytin evlatları olduğunu görmüştür. Hz. Ali’yi (ra) ve torunları Hz. Hasan (ra) ve Hüseyni (ra) insanların suçlamalarından ve töhmetlerinden kurtarmak tathir ve tebrie etmek ve fitneyi söndürmek ve ümmetini “Ehl-i Beyt” etrafında toplamak istemiş, kendisi ile beraber “Hamse-i Al-i Âb┠unvanını bahşeden abayı onların üzerine örterek dua etmiştir. (Lem’alar, 2005, s. 251-252)Hz. Ali (ra) gerçek halife idi. Ama onun hilafetini Emeviler, hariciler kabul etmediler ve müslümanların kanlarını dökecek olaylara sebep oldular. Peygamberimiz (sav) Hz. Ali’yi tenkit eden, hata ile suçlayan, dalalete düşmekle itham eden Harici ve Emevilerin susmaya davet ediyor. Çünkü Hariciler, Emeviler İslama zarar verdikleri gibi Hz. Hüseyin’in (ra) başına gelen ve ciğer yakan elim hadise münasebeti ile hissi ve yanlış düşünceye kapılan ve Hz. Ebubekir ve Ömer’i (ra) suçlayan Şia da müslümanlara ve İslama büyük zarar vermişlerdir. Peygamberimiz aba altına alıp dua etmekle ve sevilmesi gereken “Ehl-i Beyti” inananlara bu şekilde tarif etmektedir.Yüce Allah Ehl-i Beyti sevmeyi emretmekle ve peygamberimiz (sav) mü’minleri ehl-i beyt etrafına toplamayı istemekle insanları Kur’an ve Sünnet etrafında toplamayı murad etmiştir. Çünkü Kur’ânın koruyucuları onlar olduğu gibi, peygamberin sünnetini koruyanlar da onlardır. Bu nedenle “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” “Ehl-i beytin” muhabbetini esas almışlar ve Hz. Ali’inin (ra) haklı diğerlerinin haksız olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak “Kitap ve Sünnet” ölçüsü içinde ifrat ve tefritten, yani aşırılıktan ve ilgisizlikten sakınarak “İstikamet” yolunu takip etmişlerdir.Sual:Hz. Ali zamanındaki savaşların sebebi ve mahiyeti nedir? Ölenlerin durumu nedir?Cevap: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri der ki: “Hz. Ali (ra) ile Hz. Aişe (ra) arasındaki savaş “Adalet-i mahza ile Adalet-i izafiyenin” uygulanması ile ilgilidir.” (Mektubat, 2004, s. 90-95) Hz. Aişe (ra) Zübeyir (ra) ve Talha (ra) “İlk üç halife zamanındaki seçkin sahabeler azaldılar, yeni Müslüman olanlar ve islamı tam olarak kavramadan söz sahibi oldular ve devletin ve halkın seçkin sınıfına girdiler. Bu nedenle toplum bozuldu. Elbette bozuk toplumu tavizsiz tam bir adalet anlayışı ile idare etmek zorlaştı. Çünkü insanlar adaleti korumak yerine suçluyu korumaya başladılar. Bu durumda idareci de maslahata göre davranmak durumunda kalır, tam adaleti sağlayamaz dediler. Hz. Ali “taviz yok, adaleti tam uygulayacağız” dedi. Anlaşmazlık çıktı ve savaş kaçınılmaz oldu. Her iki taraftan ölenler adaleti savundukları için her ikisi de şehit sayılır. Her ne kadar Hz. Ali (ra) isabetli, diğerleri hata etmiş de olsalar yine amaçları adalet ve Allah rızasıdır.Sual: Hz. Ali (ra) fevkalade ilim ve iktidar sahibi olduğu halde neden tam başarı sağlayamadı? Hilafet-i İslamiyeyi kendi zamanında tam olarak oturtamadı?Cevap: Hz. Ali’in vazifesi ve görevi sadece dünya saltanatını korumak ve siyasi davranmaktan ibaret değildi. Amacı ve vazifesi dini korumaktı. Dinin tavizsiz uygulayıcısı olmaktı. Saltanatı korumak olsaydı “Toplumun düzeni için fertler feda edilir” derdi ve adalet-i mahza dediğimiz tavizsiz adaleti uygulama yoluna gitmez, “Ehven-i şer”i uygular ve biraz maslahata ve zamana göre davranır, valilere vaatlerde bulunur, muhalifleri korkutur ve vaatlerle yanına çeker, Muaviye’yi (ra) de bir şekilde bertaraf ederdi. Bu çok kolaydı. Bu yola Muaviye (ra) başvurdu. Hz. Ali (ra) ise dinde asla taviz vermemek ve dini siyasete bulaştırmamak için “Allah’ın emri ne ise onu uyguladı.” İnsanlar ise suç işledikleri için cezadan ve adaletten korkarak Hz. Ali’ye (ra) destek vermek yerine kendilerine siyasi vaaterde bulunan Muaviye’nin (ra) yanını tercih ederek Hz. Ali’yi (ra) yalnız bıraktılar. Hz. Ali’yi (ra) yalnız bırakmak ise aslında adaleti istememek anlamına geliyordu. Yüce Allah da bu niyette olanları cezalandırdı. İyi niyetliler ise niyetleri ve Allah’ın dinini korumaları sebebiyle elbette büyük mükâfat göreceklerdir.Hz. Ali (ra) bütün amacı Allah’ın dinini korumak olduğu için “Şah-ı Velayet” namını aldı ve tüm İslam bilginleri onun uygulamalarını haklı gördükleri için dini hüküm ve fetvalarını Hz. Ali’nin içtihatlarına dayandırdılar. Böylece fitne zamanında saltanatın zararına din korunmuş oldu. O fitnelerde Hz. Ali (ra) yerine bir başkası halife olsaydı kesinlikle din zarar görür ve kıyamete kadar baki kalacak olan dinden başta taviz verilirdi. Başta verilen taviz sonunda dinin terkine sebep olurdu. Hz. Ali (ra) dünyayı değil, ahireti ve Allah rızasını esas amaç yaptı ve dinin bu amaçla uygulanmasını savundu. Dine göre doğru olan da buydu.Hz. Ali (ra) Muaviye’ye (ra) karşı “Hilafeti” savunurken, Hz. Muaviye saltanatı esas alarak “dini devlet gücü ile koruyacağız” düşüncesine kapıldı. Dünya saltanatını birinci plana aldı ve dini ikinci dereceye attı. Bu günün “Siyasal İslam” düşüncesinin temelini atmış oldu. Gerçekte din “prensipler mecmuasıdır.” Allah’ın kanunları ve prensipleri olan “Adalet, hakkaniyet, farzlar ve haramlar” tavizsiz uygulanmalı ve dünya saltanatı ve rahatı için bu gibi prensiplerden asla taviz verilmemelidir. Kanunlar siyasi kaygılarla çıkarılmamalıdır. Yoksa adalet yerini zulme terk eder ve ne dünyada ne de ahirette huzur ve saadet mümkün olmaz. Dinde azimet ve takvayı bırakıp ruhsatı seçenler zamanla dinin ruhsatlarını da bırakıp günahları hoş görmeye başlarlar ki Hz. Ali (ra) buna asla müsaade edilmemesi gerektiğini savundu. Bunun için peygamberimiz (sav) Hz. Ali’ye “Ya Ali, ben Kur’ânın tenzili için savaştım, sen ise te’vili ve korunması için savaşacaksın” buyurmuşlardır.Hz. Muaviye hilafet yerine saltanatı esas aldığı ve dinden taviz verdiği için yerine geçen oğlu da ırkçılığı ve kabileciği esas alarak dinin yerine milliyeti geçirdi. Hz. Muaviye’nin tavizi sonunda Arap ve Emevi ırkçılığını doğurdu.Hz. Hasan (ra) ve Hüseyin (ra) ile Yezid arasındaki mücadele ise devlete hâkim olan Irkçı ve Arap/Emevi milliyetçiliği ile dinin mücadelesi şeklindedir. Emeviler İslam devletini Arap milliyetçiliğine dayandırmak istediler Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) “Şeriat-ı İslamiye” kılıcını çekerek onlarla mücadele etti; ama o zamanın insanı ve şartları, bozulan toplum Yezidin saltanatına ve ırkçı düşüncesine güç verdiği için Hz. Hüseyin (ra) Kerbela’da şehit edildi. Nitekim Hz. Hüseyin’i kendisine biat etmek için çağıran Kufe’liler Yezid’den korkarak dünyevi kaygılarla “Hüseyin bizi affeder ama Yezid bizden intikam alır” korkusu ile Hz. Hüseyin’i yalnız bıraktılar.Emevilerin devleti ırkçılığa alet etmeleri hem dine hem Emevilere iki yönden büyük zarar verdi: Birincisi, diğer milletlerin Müslüman olmalarını geciktirdi ve korkuttu. İkincisi de ırkçı düşünceye sahip olan kendi ırkdaşını düşündüğü içi asla adil düşünemez. Bu nedenle devletin adaleti zarar gördü bu da dine zarar verdiği gibi pek çok zulme ve haksızlıklara kapı açtı. Adalet ve hakkaniyet ortadan kalktı. Bunun sonucunda Abbasiler Emevi devletini ortadan kaldırarak Emevileri saltanattan da uzaklaştırdılar ve cezalarını çektiler.Kader açısından olaylara baktığımız zaman Hz. Ali, (ra) Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) ve onların nesilleri dünyevî, geçici ve maddi bir saltanattan çok, kalpler ve gönüller üzerinde kurulan ve insanlığa hak ve hakikati öğreten manevî, daimi ve ebedi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile bu manevi ve gerçek saltanatın beraber olması çok zordur. Zira dünya kötüdür, kötüleri sever ve destek olur. Allah onlara ve onların şahsında insanlığa dünyanın gerçek yüzünü gösterdi ve ders verdi. Onlar da geçici dünya saltanatından çekildiler; ama ebedi, daimi manevi bir saltanata tayin edildiler. Adi vali ve idareci yerinde âlimlere, evliyalara, velilere ve kutuplara lider oldular.Sual: O mübarek zatların başına gelen o feci, gaddrâne muamelenin hikmeti nedir?Cevap: Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi hazretleri özetle şöyle der: “Emevilerin saltanatında Hz. Hüseyin’e (ra) yapılan muamelenin üç sebebi vardır: Birincisi, Siyaseti birinci plana alanların ve merhametsiz siyasetin “Hükümetin selâmeti ve asayişin devamı için şahıslar feda edilir” prensibini uygulamaları ve siyasetlerini buna bina etmeleridir. İkincisi, Emevi’lerin saltanatı ırkçılığa ve milliyete dayandığı için milliyetin gaddar ve zalimane bir prensibi olan “milletin selameti için her şey feda edilir” prensibini uygulamalarıdır. Üçüncüsü, Emevi’lerin Haşimi’lere karşı tarihinde bulunan rekabet damarı Yezid gibi bazılarında aşırı derecede bulunduğu için şefkatsiz bir gadre ve zulme sebep olmuştur. Dördüncüsü de Hz. Hüseyin’in yanındakilerde vardı ki bu da Emeviler ırkçılık damarı ile Arap olmayanlara “Memâlik” ve “köle” gördükleri için milli gururları çok rencide olmuştu. Bunlar “Din ve iman için” “Allah rızası ve Adaleti korumak ve Hilafeti savunmak” için değil, kırılan gururlarını korumak amacı ile intikam almak için Hz. Hüseyinin (ra) yanında yer aldılar. Bu da Emevileri daha çok tahrik etti ve her iki durum da Hz. Hüseyin’e (ra) ve Ehl-i Beyte zarar verdi.”Bu dört sebep görünüşteki sebeplerdir. Kader açısından bakıldığı zaman Hz. Hüseyin (ra) ve akrabalarına o felaket sebebiyle verilen mükâfat ve ahiretteki neticesi, ruhani terakki ve saltanat o derece değerli ve kıymetlidir ki o faciada çektikleri zahmet ve sıkıntı onlara gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir asker bir saat işkence altında şehit edilse Allah katında ve cennette öyle bir makam bulur ki, on sene devamlı çalışsa ve ibadet etse o makama yetişemez. Şehit olduktan sonra ona sorulsa “Az bir zahmetle çok büyük bir mükâfat kazandım” diyecek ve başına gelene sevinecektir. (Mektubat, 2004, s. 92-93)Sual: Hz. Ali (ra) haklı olduğu halde neden başarılı olamadı?Cevap: O hadiselere sebebiyet verenler birkaç Yahudi’den ibaret değildir ki onları bulmakla fesadın önü alınsın. Çünkü pek çok milletlerden ve kültürlerden gelenler Müslüman oldular ve İslamiyet’e girdiler. Birbirine zıt muhtelif cereyanlar ve fikirler karıştı. Bilhassa İran’lıların bin yıllık “Sasani İmparatorluğu” şanlı tarihleri ve kültürleri Hz. Ömer’in (ra) onları mağlup etmesi ve devletlerine son vermesiyle milli gururları kırıldı ve cibilli olarak İslam’dan intikam almaya sevk etti. Çünkü Hz. Ömer (ra) onların hem eski dinlerini iptal etmiş, hem şeref duydukları bin yıllık devletlerini yıkmış, hem medeniyetlerini ve kültürlerini yerle bir etmiştir. Onun için Yahudi gibi dessas bir kısım münafıklar bu durumdan istifade ederek kiminin taassubunu, kiminin intikam duygusunu, kiminin ahmaklığını, kiminin cehaletini ve kiminin kahramanlığını kullanarak ortalığı karıştırdılar. O zamanda ortaya çıkan bu fitnenin yatışması ancak farklı ve yanıltıcı fikirleri ıslah etmekle mümkün olurdu. Bir iki kişiyi Osman’ın (ra) katili diye asmakla veya kısas yapmakla – kim oldukları tam delilleriyle ispat edilerek gerçek suçluyu bulmadan – mesele çözülmediği gibi ortalık daha da karışacaktı. Üstelik Hz. Ali (ra) böyle hukuksuz bir kararı alsaydı bu durumda Hz. Ali (ra) haksız ve zalim olurdu. Hz. Ali (ra) asla böyle bir duruma düşmek istemedi. Toplum bozulduğu, yalancılık ve haksızlık çoğaldığı ve insanlar adalete yardımcı olmadığı için Hz. Ali (ra) da başarılı olamadı.Sual: Hz. Ali (ra) o derece hilafete layık olduğu halde, peygamberimize (sav) en yakın bulunduğu halde, harika cesareti ve derin ilmiyle beraber neden ilk halife olmadı ve neden onun hilafetinde pek çok kargaşa yaşandı?Cevap: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu soruya da şöyle cevap verir: Al-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: “Resûl-i Ekrem (asv) Hz. Ali’nin hilafetini arzu etmiş. Fakat gaibden ona bildirilmiş ki, murad-ı ilâhi başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı ilâhiye tâbi olmuştur.” (Mektubat, 2004, s.171) Bu nedenle kendisinden sonra Ali’nin (ra) halife seçmeleri için sahabelerine bir şey söylememiştir. Hz. Ebubekir’in (ra) seçilmesi için de bir emir vermemiştir. Bu işi müslümanlara bırakmıştır. Peygamberimiz (sav) bir şey söylemiş ve bir vasiyette bulunmuş olsaydı peygamberimizin bir arzusu için ölüme atılan sahabeler kesinlikle bu vasiyeti yerine getirirlerdi.Murad-ı ilâhinin bir hikmeti şu olmak gerektir ki: “Peygamberimizin (asv) vefatından sonra en çok birlik ve beraberliğe muhtaç olan sahabeler şayet Hz. Ali (ra) hilafete geçmiş olsaydı (Hz. Ali’nin hilafeti döneminde meydana gelen olayların delaleti ve şahadeti ile) Hz. Ali’nin (ra) pervasız, zahidâne, kahramanca, kimseye minnet etmeyen tavrı ile alemde tanınan şöhreti ile çok kabilelerde rekabet damarını harekete geçirerek bölünmeye sebep olması muhtemeldi. En azından Emeviler ile Haşimiler arasındaki rekabetten dolayı Hz. Ali’ye biat etmemekte direneceklerdi. Bu durumda daha ilk başta müslümanların birliği bozulacaktı.Hz. Ali’nin hilafetinin geriye kalmasının bir hikmeti de şudur ki: “Gayet muhtelif farklı inanç ve kültürlerdeki kavimlerin İslama girmesi ile peygamberimizin (asv) haber verdiği yetmiş üç fırkanın fikirlerinin esaslarını taşıyan o kavimler içinde fitnelerin ortaya çıktığı bir dönemde Hz. Ali (ra) gibi harika cesaret ve feraset sahibi, ilim ve fazilet sahibi Haşimî ve Al-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir zat lazımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Peygamberimizin (sav) haber verdiği gibi “Ben Kur’ânın tenzili için harb ettim. Sen de tevili için harb edeceksin” (Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6:244; Müsned-i Ahmed, 3:31, 33, 82; İbni Hibban, Sahih, 9:46) buyurmuş ve Hz. Ali (ra) gerçekten de dinden taviz vermeden bu dönemi atlatmıştır.Hem eğer Hz. Ali (ra) olmasaydı dünya saltanatı Emevileri bütün bütün yoldan çıkarması muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hz. Ali ve Al-i Beyti gördükleri için kendilerini korumak ve ehl-i İslam nazarında mevkilerini muhafaza etmek için, emevi reisleri ister istemez bütün güçleriyle imana ve Kur’ana bağlanma ihityacı hissederek müçtehitler, evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Karşılarında Al-i Beytin gayet kuvvetli velâyet ve diyanet ve kemâlatı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin son zamanlarında olduğu gibi bütün bütün çığırdan çıkmaları muhtemeldi.Hz. Ali’nin dördüncü halife olması onun şanına ve şerefine ve değerine noksanlık değil kemaldir. Zira en büyükler en son gelirler. Peygamberimiz (sav) ilk yaratıldığı halde son peygamber olarak gönderilmesi buna delildir.Soru: Neden hilâfet-i İslamiye Al-i Beyte nasip olmadı. Hâlbuki en çok layık ve müstehak onlardı?Cevap: Dünya saltanatı aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise hakâık-ı İslamiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler. (Şayet saltanata geçmiş olsalardı saltanatın muhafazası ve insanların maslahata göre idaresi için pek çok tavize mecbur olacaklardı. Bu durumda da tam olarak ahkâm-ı kur’âniyeyi korumak zorlaşacaktı veya tavizle tahrifine yol açılacaktı..) Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidîn hükûmeti ve İran'da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ân'a hizmet etmişler.İşte, bak: Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, her biri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur'âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler. (Mektubat 2004, s.172-173)Soru: “Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve veçh-i rahmeti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.”Cevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'ân'ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa'y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'ân'ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı. (Mektubat, 2004, s.172-173)





+ Yorum Gönder