Konusunu Oylayın.: Kalp ve Vicdan Nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kalp ve Vicdan Nedir?
  1. 19.Haziran.2012, 17:35
    1
    Misafir

    Kalp ve Vicdan Nedir?






    Kalp ve Vicdan Nedir? Mumsema Kalp ve Vicdan Nedir?


  2. 19.Haziran.2012, 17:35
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 22.Haziran.2012, 00:28
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Kalp ve Vicdan Nedir?




    Kalp ve Vicdan Nedir?

    Bu cümleyi açıklamak için anahtar kelimeler olan “Kalb, Latife-i Rabbaniye, Vicdan, Dimağ ve Hissiyat” kelimelerini açıklamak lazımdır. Bunları tek tek ele alalım…

    Kalb: İnsanın maddi bedeninde hayatın devamı için gereken kanı pompaladığı gibi ruha ait bütün duyguların pompalandığı manevi duygular merkezi, melek-i ilham ile vesvası şeytanın çarpıştığı merkezdir ve bu nedenle daima değişkendir. Daima değişmesi sebebiyle ona kalb denilmiştir. Tatmini de ancak Allah’ın zikriyledir.

    Latife-i Rabbaniye: İlahî duyguların tümüne verilen isimdir. Ruhtan tut, ruha ait bütün güzel duygulara latife adı verilir.

    Vicdan: Ruhun bir fonksiyonu olup saf ve iyi duyguları kalbe aksettiren bir merkezdir.

    Dimağ: Aklî olan ve maddeye ait fikir ve düşüncelerin makes bulduğu beyinde bir merkezdir.

    Hissiyat: Duygular ve duyuların tamamına hissiyat denir ve hayattan kaynama suretiyle kalpte, ruhta ve vicdanda ortaya çıktığı gibi, azalarda da şehvet, öfke ve dimağda akıl gibi duygularla ortaya çıkar.
    **
    Ruh ve Hissiyat: Allah insanı nefis ve ruh ikilisinden yaratmıştır. Nefis tabiat âleminden olan ve organlardan meydan gelen bedenimizi, ruh ise bedeni harekete getiren duygularla donanmış bir nefha-i ilâhidir. İnsan ruhunda yüce Allah’ın subutî sıfatlarından olan cüz’î hayat, ilim, irade, görmek, işitmek, konuşmak, güç yetirebilmek gibi sıfatlarla menfaatleri celbeden kuvve-i şeheviye, mazarratları defeden kuvve-i gadabiye ve anlayış ve kavrayış duygusu olan kuvve-i akliye vardır. Her bir sıfatın ve kuvvenin bedende bir yeri vardır. Görmeyi göze, işitmeyi kulağa ve konuşmayı dile veren yüce Allah aklı dimağ dediğimiz beyne, ilmi aklın yanına, şehveti ferce, öfkeyi yüze, imanı da kalbe ve vicdana koymuştur. Hayatı ve istitaatı/güç yetirmeyi tüm bedene yaymıştır.

    Bediüzzaman ruha “hayat cevheri” adını verir. Beden hayatiyetini ve canlılığını ruha borçludur. Kalb ise bunların dışındaki âlem-i manaya açılan duyguların merkezi olan bir lâtife-i rabbaniyedir. Nasıl ki insanın hayatını devamının zenbereği ve motoru olan ve kanı bütün bedene pompalayan ve böylece tüm hücrelerine kadar gıda ve devayı gönderen kalbin vücuttaki yeri ne ise “sevmek, nefret etmek gibi” manevi duyguların merkezi olan vicdanın makes bulduğu yer de manevi kalb olup bir latife-i rabbaniyedir. Bu nedenle Bediüzzaman “Vicdandaki duyguların ortaya çıktığı ve faaliyet alanı da kalptir” der. Aynı şekilde aklın ürünü olan fikirlerin makes bulduğu, aksettiği ve ortaya çıktığı yer de dimağdır. Aklın ürünü olan fikirler dimağda ortaya çıktığı gibi, vicdanda bulunan binlerce hissiyatın ortaya çıktığı yer de kalptir. Bediüzzaman bunu da “mâkes-i efkârı dimağdır” cümlesi ile ifade eder. Sır dediğimiz şey ise kalpten ilahî hakikatlere açılan kapılarıdır ki kalp bunlara ayine olacak şekilde iman ve ibadet, güzel duygular ve ahlak-ı hamide ile temizlenice temiz ve parlak bir cama dışarıdaki varlıklar aksettiği ve göründüğü gib ilahi ve Kur’anî hakikatler buraya aksetmektedir.

    İnsanın ruhunun bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniyeye ve o emirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbâniye olan ruh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz.


    Kalb: Bu nedenle Bediüzzaman “Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh o latife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir” buyurarak açıklamaktadır.

    Yine Üstadımız kalb için şu izahları yapmaktadır. "Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sânii arayan ve isteyen ve Sâniin vücudunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, imân ile elde edilebilir.”

    Hem Üstadımız bu manada şöyle diyor:” Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rapt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi, pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubudiyette hakikat cânibine sevk etmekle, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa, kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.”

    Kalpte iyi hissiyat/duygular olduğu gibi kötü duygular da vardır. Ve kalp daima iyi ile kötü arasında gidip gelir. Daima değişken olduğu için ona “kalp” denilmiştir. Bu nedenle yüce Allah peygamberimizin (sav) kalbini iki defa yıkamıştır. (Sîre, 1:174; Tabakât, 1:112; Taberî, 2:128) Her insanın kalbinde hem melek-i ilham, hem de vesvas-ı şeytan hükmetmektedir. Peygamberimiz (sav) ise “Benim şeytanım bana teslim oldu” (Tirmizi, Rada 17; İbn- Kayyum Cevzi, Telbisü İblis s. 34) buyurmuştur. Dolayısıyla peygamberimizin (sav) kalbi yıkanmış ve bütün kötü duygulardan arınmış ve vahy-i ilâhiye makes olacak parlak ve yüksek mertebeye çıkmıştır.

    Latife-i Rabbaniye: Rabbani ve ilâhi kaynaklı bir duygu demektir. Bu duygular farklı olabilir. Bediüzzaman “Vicdan, asab, hiss, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, gadabiye, kalp, ruh ve sır” olarak “Letâif-i aşere” şeklinde ifade etmiştir. (Barla Lahikası, Lemalar) Her bir duygu ve ruh dahi maddi ve zahiri olmadığı nurani ve ruhani olup nefha-i ilâhiden kaynaklandığı için letaif-i rabbaniye olarak isimlendirilebilir. Kalp de bir latife-i Rabbaniye olup Allah’ın zikrinden başkası ile mutmain olmaz. (Ra’d, 13:28)

    Vicdan: Bediüzzaman hazretleri “hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dasına karşı nokta-i istinat aramakla, vicdan, daima Vacibu’l-vücûda bakar” (Sözler, Lemaat, 628) buyurur. Bu bakımdan vicdan daima Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden bir vahdaniyet delilidir.

    Bediüzzamana göre “Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his ve latife-i rabbaniyenin her birinin bir gayetü’l-gâyesi vardır. İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Lâtifenin müşahedatullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tezhip, hem de bu gayetü’l-gâyata sevk eder.” (Hutbe-i Şamiye, 143)

    Sonuç: “İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-u iman” diyen Bediüzzaman dimağın akıl ve anlayış yeri olduğunu ve burada pek çok şüpheler ve ihtimallerin çarpıştığını belirtir. Sonra kalpteki iman dimağa aksederek onu da ışıklandırır. Şayet imanın yeri kalp değil de dimağ olsaydı bu durumda akla gelen şüphelerin imanı yok edeceğini ifade eder. Akıl ve dimağdaki şüphelerin kalbe ve vicdana girmediği sürece imana zarar gelmeyeceğini belirtir. Dolayısıyla “kalb ile vicdan mahal-i iman, hads ile ilham delil-i iman, fikir ile dimağ bekçi-i imandır” (Sözler, Lemaat, 623) der.

    Hidayetin ve hüdanın kalpte işlediğini belirten Bediüzzaman dehanın zeminden ve akıldan çıktığını ve kalbi de karıştırdığını ifade eder ve hüdânın kalbde işlediğini ve dimağı da oradan işlettiğini söyler. (Sözler, Lemaat, 655)

    Son Söz: “Kalb, bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; mâkes-i efkârı, dimağdır” cümlesindeki vicdan bir manevi latife-i Rabbaniye olup kalbe akseden bütün güzel, temiz ve saf duyguların kaynağıdır. Dolayısıyla imansızlık ve ondan kaynaklanan batıl düşünce ve fikirlerle bozulmamış saf bir vicdan insanı ancak hayra ve iyiye sevk eder. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Müftüler sana fetva verseler de sen kalbindeki vicdanına sor ve onu tatmin eden şeye yönel” (Müsned-i Ahmed, 194) buyurmuşlardır.


  4. 22.Haziran.2012, 00:28
    2
    Özel Üye



    Kalp ve Vicdan Nedir?

    Bu cümleyi açıklamak için anahtar kelimeler olan “Kalb, Latife-i Rabbaniye, Vicdan, Dimağ ve Hissiyat” kelimelerini açıklamak lazımdır. Bunları tek tek ele alalım…

    Kalb: İnsanın maddi bedeninde hayatın devamı için gereken kanı pompaladığı gibi ruha ait bütün duyguların pompalandığı manevi duygular merkezi, melek-i ilham ile vesvası şeytanın çarpıştığı merkezdir ve bu nedenle daima değişkendir. Daima değişmesi sebebiyle ona kalb denilmiştir. Tatmini de ancak Allah’ın zikriyledir.

    Latife-i Rabbaniye: İlahî duyguların tümüne verilen isimdir. Ruhtan tut, ruha ait bütün güzel duygulara latife adı verilir.

    Vicdan: Ruhun bir fonksiyonu olup saf ve iyi duyguları kalbe aksettiren bir merkezdir.

    Dimağ: Aklî olan ve maddeye ait fikir ve düşüncelerin makes bulduğu beyinde bir merkezdir.

    Hissiyat: Duygular ve duyuların tamamına hissiyat denir ve hayattan kaynama suretiyle kalpte, ruhta ve vicdanda ortaya çıktığı gibi, azalarda da şehvet, öfke ve dimağda akıl gibi duygularla ortaya çıkar.
    **
    Ruh ve Hissiyat: Allah insanı nefis ve ruh ikilisinden yaratmıştır. Nefis tabiat âleminden olan ve organlardan meydan gelen bedenimizi, ruh ise bedeni harekete getiren duygularla donanmış bir nefha-i ilâhidir. İnsan ruhunda yüce Allah’ın subutî sıfatlarından olan cüz’î hayat, ilim, irade, görmek, işitmek, konuşmak, güç yetirebilmek gibi sıfatlarla menfaatleri celbeden kuvve-i şeheviye, mazarratları defeden kuvve-i gadabiye ve anlayış ve kavrayış duygusu olan kuvve-i akliye vardır. Her bir sıfatın ve kuvvenin bedende bir yeri vardır. Görmeyi göze, işitmeyi kulağa ve konuşmayı dile veren yüce Allah aklı dimağ dediğimiz beyne, ilmi aklın yanına, şehveti ferce, öfkeyi yüze, imanı da kalbe ve vicdana koymuştur. Hayatı ve istitaatı/güç yetirmeyi tüm bedene yaymıştır.

    Bediüzzaman ruha “hayat cevheri” adını verir. Beden hayatiyetini ve canlılığını ruha borçludur. Kalb ise bunların dışındaki âlem-i manaya açılan duyguların merkezi olan bir lâtife-i rabbaniyedir. Nasıl ki insanın hayatını devamının zenbereği ve motoru olan ve kanı bütün bedene pompalayan ve böylece tüm hücrelerine kadar gıda ve devayı gönderen kalbin vücuttaki yeri ne ise “sevmek, nefret etmek gibi” manevi duyguların merkezi olan vicdanın makes bulduğu yer de manevi kalb olup bir latife-i rabbaniyedir. Bu nedenle Bediüzzaman “Vicdandaki duyguların ortaya çıktığı ve faaliyet alanı da kalptir” der. Aynı şekilde aklın ürünü olan fikirlerin makes bulduğu, aksettiği ve ortaya çıktığı yer de dimağdır. Aklın ürünü olan fikirler dimağda ortaya çıktığı gibi, vicdanda bulunan binlerce hissiyatın ortaya çıktığı yer de kalptir. Bediüzzaman bunu da “mâkes-i efkârı dimağdır” cümlesi ile ifade eder. Sır dediğimiz şey ise kalpten ilahî hakikatlere açılan kapılarıdır ki kalp bunlara ayine olacak şekilde iman ve ibadet, güzel duygular ve ahlak-ı hamide ile temizlenice temiz ve parlak bir cama dışarıdaki varlıklar aksettiği ve göründüğü gib ilahi ve Kur’anî hakikatler buraya aksetmektedir.

    İnsanın ruhunun bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniyeye ve o emirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbâniye olan ruh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz.


    Kalb: Bu nedenle Bediüzzaman “Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh o latife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir” buyurarak açıklamaktadır.

    Yine Üstadımız kalb için şu izahları yapmaktadır. "Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sânii arayan ve isteyen ve Sâniin vücudunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, imân ile elde edilebilir.”

    Hem Üstadımız bu manada şöyle diyor:” Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rapt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi, pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubudiyette hakikat cânibine sevk etmekle, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa, kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.”

    Kalpte iyi hissiyat/duygular olduğu gibi kötü duygular da vardır. Ve kalp daima iyi ile kötü arasında gidip gelir. Daima değişken olduğu için ona “kalp” denilmiştir. Bu nedenle yüce Allah peygamberimizin (sav) kalbini iki defa yıkamıştır. (Sîre, 1:174; Tabakât, 1:112; Taberî, 2:128) Her insanın kalbinde hem melek-i ilham, hem de vesvas-ı şeytan hükmetmektedir. Peygamberimiz (sav) ise “Benim şeytanım bana teslim oldu” (Tirmizi, Rada 17; İbn- Kayyum Cevzi, Telbisü İblis s. 34) buyurmuştur. Dolayısıyla peygamberimizin (sav) kalbi yıkanmış ve bütün kötü duygulardan arınmış ve vahy-i ilâhiye makes olacak parlak ve yüksek mertebeye çıkmıştır.

    Latife-i Rabbaniye: Rabbani ve ilâhi kaynaklı bir duygu demektir. Bu duygular farklı olabilir. Bediüzzaman “Vicdan, asab, hiss, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, gadabiye, kalp, ruh ve sır” olarak “Letâif-i aşere” şeklinde ifade etmiştir. (Barla Lahikası, Lemalar) Her bir duygu ve ruh dahi maddi ve zahiri olmadığı nurani ve ruhani olup nefha-i ilâhiden kaynaklandığı için letaif-i rabbaniye olarak isimlendirilebilir. Kalp de bir latife-i Rabbaniye olup Allah’ın zikrinden başkası ile mutmain olmaz. (Ra’d, 13:28)

    Vicdan: Bediüzzaman hazretleri “hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dasına karşı nokta-i istinat aramakla, vicdan, daima Vacibu’l-vücûda bakar” (Sözler, Lemaat, 628) buyurur. Bu bakımdan vicdan daima Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden bir vahdaniyet delilidir.

    Bediüzzamana göre “Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his ve latife-i rabbaniyenin her birinin bir gayetü’l-gâyesi vardır. İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Lâtifenin müşahedatullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tezhip, hem de bu gayetü’l-gâyata sevk eder.” (Hutbe-i Şamiye, 143)

    Sonuç: “İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-u iman” diyen Bediüzzaman dimağın akıl ve anlayış yeri olduğunu ve burada pek çok şüpheler ve ihtimallerin çarpıştığını belirtir. Sonra kalpteki iman dimağa aksederek onu da ışıklandırır. Şayet imanın yeri kalp değil de dimağ olsaydı bu durumda akla gelen şüphelerin imanı yok edeceğini ifade eder. Akıl ve dimağdaki şüphelerin kalbe ve vicdana girmediği sürece imana zarar gelmeyeceğini belirtir. Dolayısıyla “kalb ile vicdan mahal-i iman, hads ile ilham delil-i iman, fikir ile dimağ bekçi-i imandır” (Sözler, Lemaat, 623) der.

    Hidayetin ve hüdanın kalpte işlediğini belirten Bediüzzaman dehanın zeminden ve akıldan çıktığını ve kalbi de karıştırdığını ifade eder ve hüdânın kalbde işlediğini ve dimağı da oradan işlettiğini söyler. (Sözler, Lemaat, 655)

    Son Söz: “Kalb, bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; mâkes-i efkârı, dimağdır” cümlesindeki vicdan bir manevi latife-i Rabbaniye olup kalbe akseden bütün güzel, temiz ve saf duyguların kaynağıdır. Dolayısıyla imansızlık ve ondan kaynaklanan batıl düşünce ve fikirlerle bozulmamış saf bir vicdan insanı ancak hayra ve iyiye sevk eder. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Müftüler sana fetva verseler de sen kalbindeki vicdanına sor ve onu tatmin eden şeye yönel” (Müsned-i Ahmed, 194) buyurmuşlardır.





+ Yorum Gönder