Konusunu Oylayın.: Azimetler ve Ruhsatlar Nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Azimetler ve Ruhsatlar Nelerdir?
  1. 19.Haziran.2012, 17:35
    1
    Misafir

    Azimetler ve Ruhsatlar Nelerdir?

  2. 22.Haziran.2012, 10:42
    2
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: Azimetler ve Ruhsatlar Nelerdir?




    AZİMET - RUHSAT - ZARÛRET


    Azimet;kesin karar ve niyet.
    Fıkıh terimi olarak;Kulların özürleri göz önüne alınmaksızın üzerlerine önceden farz kılınan fiil”[1]lere verilen addır.
    Yani asıl ve genel olan bir hüküm olup umumu ilgilendiren,her mükellefin uymak zorunda kaldığı esastır.[2]
    Zira Allah-ın hükmü asıldır.
    Âyette:” Rabbinin sözü,doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir,bilendir.”[3]
    Azimet ve ruhsat konusunda İmam-ı Şa’rani:”Dine muhatab olan insanlar bedenen ve îmânen ya güçlü veya zayıftırlar. Din,güçlü olanlara azimet,zayıf olanlara ise ruhsatla hükmeder. Mesela,ezanın abdestli okunmasıyla ilgili rivayet,azimeti,abdestsiz okunabileceği şeklindeki rivayet ise ruhsatı bildirir.”
    “Allah’u Taala azimetlerini yapanı sevdiği gibi,ruhsatlarını işleyeni de sever.”[4]
    Takva ve üstünlük azimettedir.
    Nitekim hak ve hakikatı söylemek her zaman için geçerli olan bir azimettir. Ancak tehlike gibi bir duruma maruz kalınması halinde susmak ise;ruhsattır.[5]
    Hadiste belirtildiği üzere müşrikler tarafından ölümle tehdit edilen iki kişiden birisinin dıştan kabul edip affedilmesine karşı,öbürünün ise reddetmesi üzerine öldürülmesinden dolayı Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:” O,şehitlerin en üstünü ve cennet de benim arkadaşımdır.”[6]
    Bu mazhariyete azimeti tercih neticesinde ulaşmıştır.
    Azimet takvadır,Ruhsat ise fetvadır.
    Fetva;devamlı takvayı törpülemektedir.
    Fetva;”Hz. Ömer-in Medine-de yedi hukukçuyu bir araya getirerek kurmuş olduğu heyet Medine kadısı dahil herkesin serbestçe başvurarak hukuki problemlerini hallettikleri bir merci idi.”[7]
    Bir şeyi en iyi yapmayı değil de,çıkış ve yapmama,bazen bu yapamama gibi bir eksiklikten dolayı çıkış kapısı aramadır.
    Netice de fetva;eksiklerin ve eksikliklerin başlangıcıdır.
    İstenilen dışında bir tali yol,bazen bir çıkış,bazen de bir kaçış yolu açmak ve açmaya çalışmaktır.
    Gedikler gediklere sebeb olur ve onları büyütür. Böylece fetvalar ve ruhsatlarla uğraşmaktan takvalara vakit kalmaz. Yanlışları düzeltmekten,doğrular doğru olarak yaşanmaz.
    Takva da ise;”Menhiyat ve günahlardan içtinab etmek;ve amel-i salih,emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.”[8]
    Böylece takvada;istenilen bir günaha keffâret ve tevbe gibi bir çıkış yolu aramak değil,o günahı işlememek esas alınır.
    Müsamaha ve ruhsatlarla değil de azimetle hareket etmek gerektiğini söyleyen Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:” Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umuru diniye de müsamaha veya teşebbühle medenilere yanaşmayın. Çünki,aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı te’min edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz,veya dalalete düşer boğulursunuz.”[9]
    Zira nefis avukat gibi kendini savunur,nefsine fetva çıkarır.
    “ Laubaliler azimetlerle ikaz edilir.”[10]Bediüzzaman sebebini ise şöyle izah eder:” İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği cihetle bihakkın daire-i dahiline girmiş zatta;meylü-t tevsi’,meylüt tekemmüldür. Lakaydlık ile hariç de sayılan zatta,meylü-t tevsi (Genişletme meyli ve isteği) meylüt tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında;değil içtihad kapısını açmak,belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Laubaliler ruhsatlarla okşanılmaz;azimetlerle,şiddetle ikaz edilir.”[11]

    R U H S A T
    Ruhsat;Kolaylık,müsaade anlamınadır.
    Usul-ü fıkıhta;kulların özürlerine binaen kendilerine kolaylık olmak üzere,ikinci derecede meşru kılınan şey.”[12]
    Yapılması caiz yani müsaade edilip,zorluğu kaldırmayı amaçlar.
    Ruhsat hususidir. Fertlere bakıp,umumu bağlamaz.
    Bunun bir çok sebebleri olup,mesela,zaruret,meşakkat,güçlük,özürlü olmak,tehlike gibi durumlar bunlardandır.
    Âyet-de:” kim iman ettikten sonra Allah-ı inkar ederse –Kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara)zorlanan başka- fakat kim kalbini kafirliğe açarsa,Allah-ın gazabı bunlaradır.;onlar için büyük bir azap vardır.”[13]
    “Rivayet olunduğuna göre Kureyş kafirleri,Ammar ile babası Yâsir ve anası Sümeyye-yi,zorla dinlerinden döndürmeye kalkıştılar. Onlar bunu kabul etmeyince,Sümeyye-nin iki ayağını iki deveye bağlayıp ters istikamette çektirerek parçaladılar. Yâsir-ide şehit ettiler. İslam da ilk şehitler bunlardır. Ammar ise,onların işkencelerine dayanamıyarak,diliyle onların istedikleri şekilde inkar etti. Durum Rasulullah-a (S.A.M) bildirilince “ Ammar başından ayağına kadar imanla doludur. İman onun etine,kanına karışmıştır.” buyurduktan sonra Ammar’a:”Seni yine zorlarlarsa,istediklerini söyle.”dedi. Bu durum,zorlama karşısında sadece dille inkar etmenin caiz olduğuna bir delildir.”[14]
    Yâsir ve Sümeyye-nin durumu azimet,Ammar-ın durumu ise bir ruhsattır.
    Mezheblerin ortaya çıkmasının bir hikmeti de;ruhsatın neticesidir.[15]
    “ Evet,hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için,zaruret derecesinde olmak şartıyla bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iyye var;fakat,yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez,ruhsat yoktur. Halbuki bu asır,o damarı insaniyi o derece şırınga etmiş ki;küçük bir ihtiyaç ve adi bir zarar-ı dünyevi yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terkeder.”[16]
    Böylece anlaşılmaktadır ki;asıl mesele terketme,yapmama veya yapamama gibi bir tehlikeye karşı en asğari şartta,kişinin o ameli yapmasını sağlamaktır.
    Ruhsat;hiç olmamaya karşı,asğari düzeydir.
    Nitekim aç ve ihtiyaç sahibi bir kimse “zaruret bahanesiyle,dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan”[17]ve ruhsat verilemez.
    Ramazanda yolcu olan birisinin orucu bozması bir ruhsat,tutması ise bir azimettir.
    Ancak savaş durumu böyle değildir. Nitekim “Hz. Peygamber (S. A. M) düşmanlarına yaklaştıkları vakit sahabeye” Doğrusu düşmanınıza yaklaştınız. Orucu yemek size daha çok güç katar.”buyurdu.
    Bu bir ruhsattı.
    Sonra bir başka yere konakladılar “Doğrusu siz düşmanınıza hücum etmek üzeresiniz. Orucu yemek size daha çok güç katar. Orucunuzu yeyin.”buyurdu.
    Bu ise bir azimettir.
    Sahabi:”Bu emir üzerine orucu bozduk.”diyor.[18]
    Zira âyette:” Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın.”[19] buyurulmuştur.
    Oruçtaki hasta ve yolcu olan insana daha sonra tutmak üzere gösterilen ruhsat ve müsaade dinin kolaylığından ve kolaylaştırıcılığından kaynaklanmaktadır.[20]
    Gerek oruçta,gerekse de namazların kasredilmesindeki hikmet,bunlarda meşakkat bulunmasından,illeti ise seferiliktendir.[21]
    İbn-i Mes’ud-dan rivayette:” Cariyeye cezanın yarısı uygulanır,ama ona ruhsatın yarısı verilmez.”denilmiştir.[22]
    Yas tutma konusunda:” Koca için yas tutmak bir azimet (Yapılması gereken vazife,vacib),başkaları için yas tutmak ise bir ruhsattır.(izindir)”[23]
    Dar-ı harpte bazı şeylere müsaade edilmiş iken,-genel olarak faiz gibi-bundan hareketle orada hırsızlık yapmak veya kendi memleketinde de onları uygulamaya kalkışmak,o işleri meşru kılmaz.[24]
    İzzettin bin Abdisselam,maslahatları vacib,mendub ve mübah diye üçe ayırır.
    Vacibi de kendi arasında derecelere ayırdıktan sonra;”Bir vacib-de maslahat kuvvetli olursa,vaciblik derecesi de yüksek ve kuvvetli olur. Mesela;şari’ oruç keffâretinde köle âzad etmeyi başa almıştır;çünki bundaki menfaat daha büyüktür. İki ay ard arda oruç tutmayı ikinci dereceye koymuştur;çünkü bu ceza olma bakımından daha ağır ve daha faydalıdır. Bunlara gücü yetmeyen kimse için altmış fakiri doyurma keffâretini üçüncü dereceye almıştır;çünkü bu,ramazanda tutulması gereken bir günlük oruç için yapılacak tevbenin en güzel şekli olup asıl olarak oruca itibar edilmiş demektir.” ve
    “Maslahat derecesi göz önüne alınarak,bir vacibin başka bir vacib üzerine takdim edilişine dair şu misalleri”zikreder.
    “ Boğulmakta olan insanları kurtarmanın namazlara tercih edildiği sabittir;çünkü boğulmakta olan masum insanları kurtarmak,Allah katında daha faziletlidir. Burada önce boğulan kimseyi kurtarmak,sonra da namazı kaza etmek gibi iki maslahatı birlikte korumakda mümkündür. Namazı vaktinde kılamamış olmanın,bir müslümanı ölümden kurtarmaya denk olmadığı malumdur.”[25]ve hakeza.
    İkincisi:” Şâri’ tarafından kulların ıslahı için mendub kılınan maslahatlar.”[26]
    Üçüncüsü ise:” Mübah olan bir şey,ya bir maslahatı celbetmekte,yahutta bir mefsedeti defetmektedir.”ve
    “Mübah olan şeylerin dayandığı maslahatlar,dünyevi hususlardır ve bir kısmı diğer bir kısımdan daha büyük ve daha faydalı olabilir. Bunlar için bir ecir yoktur;fakat bir kimse,yarım hurma yiyerek nefsine dünyevi bir maslahat sağlamak suretiyle iyilik etmiş olabilir.”
    “Vacib veya mendub olan hususlardaki maslahatlar şahsi değildir.” fakire taalluk eden zekat ve sadaka gibi...
    Maslahat mu’teber olmalıdır.
    Mesela;” kendi ihtiyacını gidermek için başkasının malını yiyen kimsenin ileri sürdüğü maslahat mu’teber değildir;çünki başkasına verdiği zarar,kendisine sağladığı menfaattan daha şiddetlidir.”[27]
    “ O,din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.”[28]
    “ Allah,sizin için kolaylık ister,zorluk istemez.”[29]


  3. 22.Haziran.2012, 10:42
    2
    Özel Üye



    AZİMET - RUHSAT - ZARÛRET


    Azimet;kesin karar ve niyet.
    Fıkıh terimi olarak;Kulların özürleri göz önüne alınmaksızın üzerlerine önceden farz kılınan fiil”[1]lere verilen addır.
    Yani asıl ve genel olan bir hüküm olup umumu ilgilendiren,her mükellefin uymak zorunda kaldığı esastır.[2]
    Zira Allah-ın hükmü asıldır.
    Âyette:” Rabbinin sözü,doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir,bilendir.”[3]
    Azimet ve ruhsat konusunda İmam-ı Şa’rani:”Dine muhatab olan insanlar bedenen ve îmânen ya güçlü veya zayıftırlar. Din,güçlü olanlara azimet,zayıf olanlara ise ruhsatla hükmeder. Mesela,ezanın abdestli okunmasıyla ilgili rivayet,azimeti,abdestsiz okunabileceği şeklindeki rivayet ise ruhsatı bildirir.”
    “Allah’u Taala azimetlerini yapanı sevdiği gibi,ruhsatlarını işleyeni de sever.”[4]
    Takva ve üstünlük azimettedir.
    Nitekim hak ve hakikatı söylemek her zaman için geçerli olan bir azimettir. Ancak tehlike gibi bir duruma maruz kalınması halinde susmak ise;ruhsattır.[5]
    Hadiste belirtildiği üzere müşrikler tarafından ölümle tehdit edilen iki kişiden birisinin dıştan kabul edip affedilmesine karşı,öbürünün ise reddetmesi üzerine öldürülmesinden dolayı Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:” O,şehitlerin en üstünü ve cennet de benim arkadaşımdır.”[6]
    Bu mazhariyete azimeti tercih neticesinde ulaşmıştır.
    Azimet takvadır,Ruhsat ise fetvadır.
    Fetva;devamlı takvayı törpülemektedir.
    Fetva;”Hz. Ömer-in Medine-de yedi hukukçuyu bir araya getirerek kurmuş olduğu heyet Medine kadısı dahil herkesin serbestçe başvurarak hukuki problemlerini hallettikleri bir merci idi.”[7]
    Bir şeyi en iyi yapmayı değil de,çıkış ve yapmama,bazen bu yapamama gibi bir eksiklikten dolayı çıkış kapısı aramadır.
    Netice de fetva;eksiklerin ve eksikliklerin başlangıcıdır.
    İstenilen dışında bir tali yol,bazen bir çıkış,bazen de bir kaçış yolu açmak ve açmaya çalışmaktır.
    Gedikler gediklere sebeb olur ve onları büyütür. Böylece fetvalar ve ruhsatlarla uğraşmaktan takvalara vakit kalmaz. Yanlışları düzeltmekten,doğrular doğru olarak yaşanmaz.
    Takva da ise;”Menhiyat ve günahlardan içtinab etmek;ve amel-i salih,emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.”[8]
    Böylece takvada;istenilen bir günaha keffâret ve tevbe gibi bir çıkış yolu aramak değil,o günahı işlememek esas alınır.
    Müsamaha ve ruhsatlarla değil de azimetle hareket etmek gerektiğini söyleyen Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:” Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umuru diniye de müsamaha veya teşebbühle medenilere yanaşmayın. Çünki,aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı te’min edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz,veya dalalete düşer boğulursunuz.”[9]
    Zira nefis avukat gibi kendini savunur,nefsine fetva çıkarır.
    “ Laubaliler azimetlerle ikaz edilir.”[10]Bediüzzaman sebebini ise şöyle izah eder:” İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği cihetle bihakkın daire-i dahiline girmiş zatta;meylü-t tevsi’,meylüt tekemmüldür. Lakaydlık ile hariç de sayılan zatta,meylü-t tevsi (Genişletme meyli ve isteği) meylüt tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında;değil içtihad kapısını açmak,belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Laubaliler ruhsatlarla okşanılmaz;azimetlerle,şiddetle ikaz edilir.”[11]

    R U H S A T
    Ruhsat;Kolaylık,müsaade anlamınadır.
    Usul-ü fıkıhta;kulların özürlerine binaen kendilerine kolaylık olmak üzere,ikinci derecede meşru kılınan şey.”[12]
    Yapılması caiz yani müsaade edilip,zorluğu kaldırmayı amaçlar.
    Ruhsat hususidir. Fertlere bakıp,umumu bağlamaz.
    Bunun bir çok sebebleri olup,mesela,zaruret,meşakkat,güçlük,özürlü olmak,tehlike gibi durumlar bunlardandır.
    Âyet-de:” kim iman ettikten sonra Allah-ı inkar ederse –Kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara)zorlanan başka- fakat kim kalbini kafirliğe açarsa,Allah-ın gazabı bunlaradır.;onlar için büyük bir azap vardır.”[13]
    “Rivayet olunduğuna göre Kureyş kafirleri,Ammar ile babası Yâsir ve anası Sümeyye-yi,zorla dinlerinden döndürmeye kalkıştılar. Onlar bunu kabul etmeyince,Sümeyye-nin iki ayağını iki deveye bağlayıp ters istikamette çektirerek parçaladılar. Yâsir-ide şehit ettiler. İslam da ilk şehitler bunlardır. Ammar ise,onların işkencelerine dayanamıyarak,diliyle onların istedikleri şekilde inkar etti. Durum Rasulullah-a (S.A.M) bildirilince “ Ammar başından ayağına kadar imanla doludur. İman onun etine,kanına karışmıştır.” buyurduktan sonra Ammar’a:”Seni yine zorlarlarsa,istediklerini söyle.”dedi. Bu durum,zorlama karşısında sadece dille inkar etmenin caiz olduğuna bir delildir.”[14]
    Yâsir ve Sümeyye-nin durumu azimet,Ammar-ın durumu ise bir ruhsattır.
    Mezheblerin ortaya çıkmasının bir hikmeti de;ruhsatın neticesidir.[15]
    “ Evet,hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için,zaruret derecesinde olmak şartıyla bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iyye var;fakat,yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez,ruhsat yoktur. Halbuki bu asır,o damarı insaniyi o derece şırınga etmiş ki;küçük bir ihtiyaç ve adi bir zarar-ı dünyevi yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terkeder.”[16]
    Böylece anlaşılmaktadır ki;asıl mesele terketme,yapmama veya yapamama gibi bir tehlikeye karşı en asğari şartta,kişinin o ameli yapmasını sağlamaktır.
    Ruhsat;hiç olmamaya karşı,asğari düzeydir.
    Nitekim aç ve ihtiyaç sahibi bir kimse “zaruret bahanesiyle,dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan”[17]ve ruhsat verilemez.
    Ramazanda yolcu olan birisinin orucu bozması bir ruhsat,tutması ise bir azimettir.
    Ancak savaş durumu böyle değildir. Nitekim “Hz. Peygamber (S. A. M) düşmanlarına yaklaştıkları vakit sahabeye” Doğrusu düşmanınıza yaklaştınız. Orucu yemek size daha çok güç katar.”buyurdu.
    Bu bir ruhsattı.
    Sonra bir başka yere konakladılar “Doğrusu siz düşmanınıza hücum etmek üzeresiniz. Orucu yemek size daha çok güç katar. Orucunuzu yeyin.”buyurdu.
    Bu ise bir azimettir.
    Sahabi:”Bu emir üzerine orucu bozduk.”diyor.[18]
    Zira âyette:” Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın.”[19] buyurulmuştur.
    Oruçtaki hasta ve yolcu olan insana daha sonra tutmak üzere gösterilen ruhsat ve müsaade dinin kolaylığından ve kolaylaştırıcılığından kaynaklanmaktadır.[20]
    Gerek oruçta,gerekse de namazların kasredilmesindeki hikmet,bunlarda meşakkat bulunmasından,illeti ise seferiliktendir.[21]
    İbn-i Mes’ud-dan rivayette:” Cariyeye cezanın yarısı uygulanır,ama ona ruhsatın yarısı verilmez.”denilmiştir.[22]
    Yas tutma konusunda:” Koca için yas tutmak bir azimet (Yapılması gereken vazife,vacib),başkaları için yas tutmak ise bir ruhsattır.(izindir)”[23]
    Dar-ı harpte bazı şeylere müsaade edilmiş iken,-genel olarak faiz gibi-bundan hareketle orada hırsızlık yapmak veya kendi memleketinde de onları uygulamaya kalkışmak,o işleri meşru kılmaz.[24]
    İzzettin bin Abdisselam,maslahatları vacib,mendub ve mübah diye üçe ayırır.
    Vacibi de kendi arasında derecelere ayırdıktan sonra;”Bir vacib-de maslahat kuvvetli olursa,vaciblik derecesi de yüksek ve kuvvetli olur. Mesela;şari’ oruç keffâretinde köle âzad etmeyi başa almıştır;çünki bundaki menfaat daha büyüktür. İki ay ard arda oruç tutmayı ikinci dereceye koymuştur;çünkü bu ceza olma bakımından daha ağır ve daha faydalıdır. Bunlara gücü yetmeyen kimse için altmış fakiri doyurma keffâretini üçüncü dereceye almıştır;çünkü bu,ramazanda tutulması gereken bir günlük oruç için yapılacak tevbenin en güzel şekli olup asıl olarak oruca itibar edilmiş demektir.” ve
    “Maslahat derecesi göz önüne alınarak,bir vacibin başka bir vacib üzerine takdim edilişine dair şu misalleri”zikreder.
    “ Boğulmakta olan insanları kurtarmanın namazlara tercih edildiği sabittir;çünkü boğulmakta olan masum insanları kurtarmak,Allah katında daha faziletlidir. Burada önce boğulan kimseyi kurtarmak,sonra da namazı kaza etmek gibi iki maslahatı birlikte korumakda mümkündür. Namazı vaktinde kılamamış olmanın,bir müslümanı ölümden kurtarmaya denk olmadığı malumdur.”[25]ve hakeza.
    İkincisi:” Şâri’ tarafından kulların ıslahı için mendub kılınan maslahatlar.”[26]
    Üçüncüsü ise:” Mübah olan bir şey,ya bir maslahatı celbetmekte,yahutta bir mefsedeti defetmektedir.”ve
    “Mübah olan şeylerin dayandığı maslahatlar,dünyevi hususlardır ve bir kısmı diğer bir kısımdan daha büyük ve daha faydalı olabilir. Bunlar için bir ecir yoktur;fakat bir kimse,yarım hurma yiyerek nefsine dünyevi bir maslahat sağlamak suretiyle iyilik etmiş olabilir.”
    “Vacib veya mendub olan hususlardaki maslahatlar şahsi değildir.” fakire taalluk eden zekat ve sadaka gibi...
    Maslahat mu’teber olmalıdır.
    Mesela;” kendi ihtiyacını gidermek için başkasının malını yiyen kimsenin ileri sürdüğü maslahat mu’teber değildir;çünki başkasına verdiği zarar,kendisine sağladığı menfaattan daha şiddetlidir.”[27]
    “ O,din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.”[28]
    “ Allah,sizin için kolaylık ister,zorluk istemez.”[29]


  4. 22.Haziran.2012, 10:43
    3
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    Cevap: Azimetler ve Ruhsatlar Nelerdir?

    Z A R Ù R E T
    “ Zaruret,yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helaki veya helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir.”[30]
    Burada esas olan zaruretin zaruri,ciddi ve ölümü netice verecek durumda bir mecburiyetin olması gerekir.
    Mesela;” Bir tabib,doktorluk noktasında bir nâ-mahremin en nâ-mahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki,edeb-i tıb,öyle iktiza eder,denilir. Fakat o tabib,recûliyet unvaniyle yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâ-mahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek,hayasızlıktır.”[31]
    Mecelle Madde 21-de:” Zaruretler memnu’ olan şeyleri mübah kılar.”[32]
    Elbette buda madde 1254-de de belirtildiği gibi; ‘Mübah ile herkes intifa’ edebilir. fakat saire zarar vermemekle meşruttur (şartlıdır.)”[33]
    Madde 22-de:” Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.”[34]
    Böylece é Zaruret,teklifin kalkmasını gerektirmektedir.”[35]
    “Zaruret,eğer haram yoluyla olmamış ise,haramı helâl etmiye sebebiyet verir. Yoksa,su-i ihtiyarıyla,ğayr-i meşru sebeblerle zaruret olmuş ise,haramı helal edemez,ruhsatlı ahkamlara medar olamaz,özür teşkil edemez. Mesela;bir adam su-i ihtiyariyle,haram bir tarzda kendini sarhoş etse;tasarrufatı,ulema-i şeriatça aleyhinde caridir,mazur sayılmaz. Tatlik etse (boşasa),talakı vaki’ olur. Bir cinayet etse,ceza görür. Fakat su-i ihtiyariyle olmazsa,talak vaki’ olmaz,ceza da görmez. Hem mesela,bir içki mübtelası,zaruret derecesinde mübtela olsa da,diyemez ki:”zarurettir,bana helaldir.”
    İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları mübtela eden bir beliyye-i amme suretine giren çok umurlar vardır ki;su-i ihtiyardan,gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerinden;ruhsatlı ahkamlara medar olup,haramı helal etmeye medar olamazlar. Halbuki;şu zamanın ehli içtihadı,o zaruratı,ahkam-ı şer’iyyeye medar yaptıklarından,içtihatları arziyedir,hevesidir,felsefidir,semavi olamaz,şer’i değil. Halbuki;semavat ve arzın hâlıkının ahkam-ı ilahiyyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdatına müdahale ve o hâlıkın izni manevisi olmazsa;o tasarruf,o müdahale merduttur.”[36]
    Âyette:”Kim,gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (Haram etlerden yiyebilir.) Çünki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[37]
    Burada darda kalma şartı esas olub,kişi muztar durumda olmalıdır.
    Muztarlık şartını ayet:”Kimseye saldırmamak ve haddi geçmemek.” şartına bağlamaktadır.”[38]
    Yani kişi hayatını kurtaracak ve doymayacak kadar yiyebilir.[39]
    Nitekim Ahmed bin Hanbel ve Şafii-de zaruret halinde maslahatı da göz önünde bulunduraraktan hüküm de vermişlerdir.[40]
    İnsanların bazı şeyleri kendilerine mübah saymaya çalışmaları,haram olan o şeye-içki gibi- başka ad takmalarındandır ki; Hadis-de:” Ümmetimden bir takım türediler,şarabı içerlerde ona şarabtan başka bir ad takarlar.”buyurulduğu gibi..[41]
    Bir şeydeki Helal ve Haramiyet o şeyin kendisinden ziyade emir ve nehye bakar. Emirle ibâhe,nehiyle harâmiyet tahakkuk eder.[42] Zaruret de ara devrede haramı helal eder. Helal haram olurken,haramda helal olmaktadır.
    Bazı maslahatlardan dolayı yalana verilen ruhsat gibi ki,bu konuda Bediüzzaman Hazretleri:” Evet,kat’i ve zaruri bir maslahat için bir mesağ-ı şer’i vardır. Fakat hakikate bakılırsa,maslahat dedikleri şey batıl bir özürdür. Zira usul-ü şeriatta takarrur ettiği vechile,mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz;çünkü miktarı bir had altına alınmadığından su-i istimale uğrar. maahaza bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse,o şey mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat,o şeyi terketmekte olur.Evet,alemde görünen bu kadar inkilablar ve karışıklıklar,zararın özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir. Fakat kinaye veya ta’riz suretiyle yani gayr-i sarih bir kelime ile söylenilen yalan,kizbden sayılmaz.”[43]
    Her doğruyu söylemenin doğru olmadığına delil,Hadisde de belirtildiği üzere Hz. İbrahim-in üç yerde söylediği yalan:
    1)Ben hastayım.[44]diyerek diğerleriyle beraber kıra çıkmaması,geri kalması.
    2)Putları kimin kırdığını kendisine sorduklarında putların içerisindeki büyük putu göstererek;”Hayır,bu işi onların şu büyüğü yaptı.”demesi..
    3)Sâre için Mısır kralına:”Bu kız kardeşimdir.”deyişi.”[45]
    İslâmiyet de hüküm değişmez. Değişen şahıslar ve onların halleridir. Seferde namazın kasredilmesi,zararlı olmasına rağmen ölmeyecek kadar domuz eti yenmesidir müreccih,muztar olan şahsa bırakılmış bir tercih hakkıdır.[46]
    “Şimdi,malda ve rızıkta hileler ile,su-i istimal ile,rüşvetle çok haram karıştığı”[47]için kaçınılması gerekir.
    Bazı insanların Hutbenin Türkçe okunması zaruretine karşı Bediüzzaman şu izahı getirmektedir:”Cum’ada hutbe-i arabiye,zaruriyat-ı ihtar,müsellematı tezkir,maal kifâye olur onun tarzı tezkiri.”[48] Yani her kes anlar ki:”Herkese ve bana ma’lum olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatib ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor,okuyor.”der;kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kainatta hangi tabirat var ki,arş-ı azamdan gelen Kur’an-ı Hakimin İ’cazkarane ,müfehhimane ihtarlarına,tezkirlerine,teşviklerine mukabil gelebilsin!”[49]
    Namaz ve ezan için de durum böyledir. Yani kişi zaruret deyip,namazını Türkçe veya başka dille okuyamaz. Çünki:”Namazda insanların kelamından hiçbir şey uygun olmaz. Çünki namaz ancak tesbih,tekbir ve Kur’an okumadan ibarettir.”[50]
    O ulvi ve mukaddes manaların yerini beşerin kelamı tutamaz ve ifade edemez.
    Ve “ Kendine müslüman diyen bir adam,dünyanın bir menfaatı için,bir günde elli kelime Frengi lugatından taallüm ettiği halde;elli sene de ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhanallah,Elhamdülillah ve Lâilâhe İllallah ve Allah-u Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse,elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için,bu kelimâtı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyir etmek,bütün mezar taşlarını hakketmektir;bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.”[51]
    Ve ayrıca:” Şafii mezhebi ile Hanefi mezhebinden bir kavle göre;zaruret olmadığı halde birkaç yerde Cuma namazı kılınırsa ilk Cuma namazı sahih,diğerleri ise sahih değildir.”denilmiştir.[52]
    Zuhr-u ahir konusunda;gerek Peygamberimizin döneminde,gerekse ilk dönemlerde bu namaz bulunmayıp,gelişmeler ve bir çok farklı yerlerde Cuma namazının kılınma zaruretinden,birisinin sahih olup,diğerlerininkinin batıl olma tehlikesine karşı ihtiyaten kılınmış olmaktadır. Ancak İmam Muhammed-e göre farklı yerlerde kılınması caiz görülmüştür. Fetva da bu merkezdedir.
    Ferdi anlamda;Zuhr-u ahir nafile nevinden düşünülür ve değerlendirilirken,diğer taraftanda;yerine geçip kılınabilecek olan kaza namazlarının kılınabilmesi de uygulanacak güzel uygulamalardandır.
    Ayriyeten;cepheden kaçmak büyük günahlardan sayıldığı halde;zaruret durumu bunu mübah kılmaktadır.[53]
    Şa’rani-nin ifadesiyle:Peygamberimiz Kur’an-ın icmallerini,müçtehidlerde sünnetin icmallerini tafsil etmişlerdir. Aksi takdirde mücmel olarak kalacaklardı.”der.[54]
    Özetle;azimet esas olup,takva ve rızayı ilahiye muvafık harekettir.
    Ruhsat ise;özürlü amel olup,geriden takib eden,eksik iştir.
    Zaruret ise;tercih edici birisinin ilk ikisinden birisini seçme durumunda olan şahsın durumudur ki;daha tehlikeli durumdan kurtulmak amacıyla serbest bırakılma durumudur.
    “Allah kolaylık diler,zorluk dilemez.” Meâlen hadiste ki mana da konuyu özetlemektedir:”Ümmetimden yanılma,unutma ve zor altında yapmanın hükmü kaldırılmıştır.[55]
    Cebri,zoraki yaptırılan şeyler ve unutma neticesinde hasıl olan işler,iğlak,zorlama neticesindeki boşamalarda geçerli değildir.

    MEHMET ÖZÇELİK



  5. 22.Haziran.2012, 10:43
    3
    Özel Üye
    Z A R Ù R E T
    “ Zaruret,yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helaki veya helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir.”[30]
    Burada esas olan zaruretin zaruri,ciddi ve ölümü netice verecek durumda bir mecburiyetin olması gerekir.
    Mesela;” Bir tabib,doktorluk noktasında bir nâ-mahremin en nâ-mahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki,edeb-i tıb,öyle iktiza eder,denilir. Fakat o tabib,recûliyet unvaniyle yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâ-mahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek,hayasızlıktır.”[31]
    Mecelle Madde 21-de:” Zaruretler memnu’ olan şeyleri mübah kılar.”[32]
    Elbette buda madde 1254-de de belirtildiği gibi; ‘Mübah ile herkes intifa’ edebilir. fakat saire zarar vermemekle meşruttur (şartlıdır.)”[33]
    Madde 22-de:” Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.”[34]
    Böylece é Zaruret,teklifin kalkmasını gerektirmektedir.”[35]
    “Zaruret,eğer haram yoluyla olmamış ise,haramı helâl etmiye sebebiyet verir. Yoksa,su-i ihtiyarıyla,ğayr-i meşru sebeblerle zaruret olmuş ise,haramı helal edemez,ruhsatlı ahkamlara medar olamaz,özür teşkil edemez. Mesela;bir adam su-i ihtiyariyle,haram bir tarzda kendini sarhoş etse;tasarrufatı,ulema-i şeriatça aleyhinde caridir,mazur sayılmaz. Tatlik etse (boşasa),talakı vaki’ olur. Bir cinayet etse,ceza görür. Fakat su-i ihtiyariyle olmazsa,talak vaki’ olmaz,ceza da görmez. Hem mesela,bir içki mübtelası,zaruret derecesinde mübtela olsa da,diyemez ki:”zarurettir,bana helaldir.”
    İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları mübtela eden bir beliyye-i amme suretine giren çok umurlar vardır ki;su-i ihtiyardan,gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerinden;ruhsatlı ahkamlara medar olup,haramı helal etmeye medar olamazlar. Halbuki;şu zamanın ehli içtihadı,o zaruratı,ahkam-ı şer’iyyeye medar yaptıklarından,içtihatları arziyedir,hevesidir,felsefidir,semavi olamaz,şer’i değil. Halbuki;semavat ve arzın hâlıkının ahkam-ı ilahiyyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdatına müdahale ve o hâlıkın izni manevisi olmazsa;o tasarruf,o müdahale merduttur.”[36]
    Âyette:”Kim,gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (Haram etlerden yiyebilir.) Çünki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[37]
    Burada darda kalma şartı esas olub,kişi muztar durumda olmalıdır.
    Muztarlık şartını ayet:”Kimseye saldırmamak ve haddi geçmemek.” şartına bağlamaktadır.”[38]
    Yani kişi hayatını kurtaracak ve doymayacak kadar yiyebilir.[39]
    Nitekim Ahmed bin Hanbel ve Şafii-de zaruret halinde maslahatı da göz önünde bulunduraraktan hüküm de vermişlerdir.[40]
    İnsanların bazı şeyleri kendilerine mübah saymaya çalışmaları,haram olan o şeye-içki gibi- başka ad takmalarındandır ki; Hadis-de:” Ümmetimden bir takım türediler,şarabı içerlerde ona şarabtan başka bir ad takarlar.”buyurulduğu gibi..[41]
    Bir şeydeki Helal ve Haramiyet o şeyin kendisinden ziyade emir ve nehye bakar. Emirle ibâhe,nehiyle harâmiyet tahakkuk eder.[42] Zaruret de ara devrede haramı helal eder. Helal haram olurken,haramda helal olmaktadır.
    Bazı maslahatlardan dolayı yalana verilen ruhsat gibi ki,bu konuda Bediüzzaman Hazretleri:” Evet,kat’i ve zaruri bir maslahat için bir mesağ-ı şer’i vardır. Fakat hakikate bakılırsa,maslahat dedikleri şey batıl bir özürdür. Zira usul-ü şeriatta takarrur ettiği vechile,mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz;çünkü miktarı bir had altına alınmadığından su-i istimale uğrar. maahaza bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse,o şey mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat,o şeyi terketmekte olur.Evet,alemde görünen bu kadar inkilablar ve karışıklıklar,zararın özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir. Fakat kinaye veya ta’riz suretiyle yani gayr-i sarih bir kelime ile söylenilen yalan,kizbden sayılmaz.”[43]
    Her doğruyu söylemenin doğru olmadığına delil,Hadisde de belirtildiği üzere Hz. İbrahim-in üç yerde söylediği yalan:
    1)Ben hastayım.[44]diyerek diğerleriyle beraber kıra çıkmaması,geri kalması.
    2)Putları kimin kırdığını kendisine sorduklarında putların içerisindeki büyük putu göstererek;”Hayır,bu işi onların şu büyüğü yaptı.”demesi..
    3)Sâre için Mısır kralına:”Bu kız kardeşimdir.”deyişi.”[45]
    İslâmiyet de hüküm değişmez. Değişen şahıslar ve onların halleridir. Seferde namazın kasredilmesi,zararlı olmasına rağmen ölmeyecek kadar domuz eti yenmesidir müreccih,muztar olan şahsa bırakılmış bir tercih hakkıdır.[46]
    “Şimdi,malda ve rızıkta hileler ile,su-i istimal ile,rüşvetle çok haram karıştığı”[47]için kaçınılması gerekir.
    Bazı insanların Hutbenin Türkçe okunması zaruretine karşı Bediüzzaman şu izahı getirmektedir:”Cum’ada hutbe-i arabiye,zaruriyat-ı ihtar,müsellematı tezkir,maal kifâye olur onun tarzı tezkiri.”[48] Yani her kes anlar ki:”Herkese ve bana ma’lum olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatib ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor,okuyor.”der;kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kainatta hangi tabirat var ki,arş-ı azamdan gelen Kur’an-ı Hakimin İ’cazkarane ,müfehhimane ihtarlarına,tezkirlerine,teşviklerine mukabil gelebilsin!”[49]
    Namaz ve ezan için de durum böyledir. Yani kişi zaruret deyip,namazını Türkçe veya başka dille okuyamaz. Çünki:”Namazda insanların kelamından hiçbir şey uygun olmaz. Çünki namaz ancak tesbih,tekbir ve Kur’an okumadan ibarettir.”[50]
    O ulvi ve mukaddes manaların yerini beşerin kelamı tutamaz ve ifade edemez.
    Ve “ Kendine müslüman diyen bir adam,dünyanın bir menfaatı için,bir günde elli kelime Frengi lugatından taallüm ettiği halde;elli sene de ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhanallah,Elhamdülillah ve Lâilâhe İllallah ve Allah-u Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse,elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için,bu kelimâtı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyir etmek,bütün mezar taşlarını hakketmektir;bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.”[51]
    Ve ayrıca:” Şafii mezhebi ile Hanefi mezhebinden bir kavle göre;zaruret olmadığı halde birkaç yerde Cuma namazı kılınırsa ilk Cuma namazı sahih,diğerleri ise sahih değildir.”denilmiştir.[52]
    Zuhr-u ahir konusunda;gerek Peygamberimizin döneminde,gerekse ilk dönemlerde bu namaz bulunmayıp,gelişmeler ve bir çok farklı yerlerde Cuma namazının kılınma zaruretinden,birisinin sahih olup,diğerlerininkinin batıl olma tehlikesine karşı ihtiyaten kılınmış olmaktadır. Ancak İmam Muhammed-e göre farklı yerlerde kılınması caiz görülmüştür. Fetva da bu merkezdedir.
    Ferdi anlamda;Zuhr-u ahir nafile nevinden düşünülür ve değerlendirilirken,diğer taraftanda;yerine geçip kılınabilecek olan kaza namazlarının kılınabilmesi de uygulanacak güzel uygulamalardandır.
    Ayriyeten;cepheden kaçmak büyük günahlardan sayıldığı halde;zaruret durumu bunu mübah kılmaktadır.[53]
    Şa’rani-nin ifadesiyle:Peygamberimiz Kur’an-ın icmallerini,müçtehidlerde sünnetin icmallerini tafsil etmişlerdir. Aksi takdirde mücmel olarak kalacaklardı.”der.[54]
    Özetle;azimet esas olup,takva ve rızayı ilahiye muvafık harekettir.
    Ruhsat ise;özürlü amel olup,geriden takib eden,eksik iştir.
    Zaruret ise;tercih edici birisinin ilk ikisinden birisini seçme durumunda olan şahsın durumudur ki;daha tehlikeli durumdan kurtulmak amacıyla serbest bırakılma durumudur.
    “Allah kolaylık diler,zorluk dilemez.” Meâlen hadiste ki mana da konuyu özetlemektedir:”Ümmetimden yanılma,unutma ve zor altında yapmanın hükmü kaldırılmıştır.[55]
    Cebri,zoraki yaptırılan şeyler ve unutma neticesinde hasıl olan işler,iğlak,zorlama neticesindeki boşamalarda geçerli değildir.

    MEHMET ÖZÇELİK






+ Yorum Gönder