Konusunu Oylayın.: Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti
  1. 18.Haziran.2012, 18:15
    1
    Misafir

    Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti






    Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti Mumsema Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti


  2. 18.Haziran.2012, 18:15
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 18.Haziran.2012, 18:31
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,632
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti




    Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti


    M. Ali KAYA
    Giriş:
    Yüce Allah insanı yarattığı zaman onun ruh cevherine üç temel duygu yüklemiştir ki bunlar insanın insanlık duygularıdır. Bunlar “Akıl” “İnanç” ve “Hay┠duygularıdır. Akıl insanın seçme duygusu olan iradenin sağlıklı işlemesini sağlar. İnanç ise aklın gereği olan ve insanın aczinin ve fakrının eli yetişmediği hususlarda her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı bilme ve “İlim, irade ve kudreti” ile her şeyi yarattığına inanmaktır. Hayâ ise insanı her nevi yanlıştan koruyacak olan ve ahlâki gelişimini sağlayan utanma duygusudur.

    Allah insanın insanlığının gelişimi ve cennete layık hale gelmesi, nefis ve şeytanın şerlerinden korunması için insan aklını, inancını ve ahlakını korumak ve yol göstermek amacı ile insanlardan peygamberlerini seçerek “Vahiy” ile onlara yol göstermiş ve insanlığa örnek olmalarını sağlamıştır. Bu da yüce Allah’ın insana olan merhamet ve şefkatinden kaynaklanır. İnsanın insanlığını geliştiren akıl, iman ve hayâ duygusu ancak dini terbiye ve metotlarla gelişme kaydeder. Nitekim rivayetlerde yüce Allah Hz. Âdem’e cennette hediye ettiği bu temel üç duygudan birisini tercih etmesini istemiş Hz. Âdem (as) da “Aklı” tercih etmiştir. İman, akıldan ayrılmaması gerektiği için, hayâ da imanla beraber bulunduğu için Hz. Âdem (as) her üçüne de sahip olmuş ve Hz. Âdem (as) zamanından günümüze böyle gelmiştir.

    1. İslam Ahlakının Temeli Hayâdır:
    İnsan fıtratının gereği ve İslam ahlakının temeli hayâ duygusu olduğu için fıtratı bozmak ve dini değerleri tahrip etmek isteyenler öncelikli olarak hayâ duygusunu ortadan kaldırmak için çalışırlar. Hayâ, insanın hatasını gördüğü ve kendisine hatırlatıldığı zaman yüzünün kızarmasıdır. Bir insanda utanma, yani yüzünün kızarma duygusu kaybolursa onda ahlâkî çöküntü başlamış olur ve bu durumda kişi her nevi kötülüğü yapmaya müsait hale gelir. Bu nedenledir ki peygamberimiz (sav) “Peygamberlerden bize intikal eden en önemli söz ‘utanmazsan dilediğini yap!’ sözüdür” (Buharî, Edeb, 78; Enbiya, 54; Ebu Davud, Edeb, 6) buyurmuşlardır.

    Helaket ve felaket asrı olan bu zamanın müceddidi olan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri peygamberimizin (sav) ahir zamana ait hadislerine istinaden “İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (asv) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz” (Şualar, 593) demektedir.

    Bu ifadelerden ve günümüzdeki uygulamalarından anlıyoruz ki ahir zamanda gelecek olan Deccal ve İslamı tahrip edecek olan Süfyan ortak hareket ederek her şeyden önce ahlakın temel prensipleri olan hürmet, merhamet ve hayâ gibi insan nefsini ıslah eden, şeytânî vesvese ve telkinleri susturan manevi bağları çözerek nefisleri başıboş bırakıp toplumda anarşi ve teröre zemin hazırlarlar.

    Hürmet, merhamet, emniyet gibi manevi ve ahlâkî temel duyguların izahını bir başka zamana bırakıp konumuz olan “Hay┠duygusunun nasıl tahrip edildiği hususunu ele alacağız. Her şeyden önce haya duygusu cinsel eğitimin temel duygusudur. İnsanın neslinin devamı ve aile hayatının temeli olan “İffet ve Namusu” korumanın yolu hayâ duygusuna sahip olmaktan geçer. İnsanda haya duygusu tahrip olursa iffet duygusu zedelenir, iffet zedelenirse namus ortadan kalkar. Namus önemsiz hale gelirse aile hayatı zehirlenir ve yıkılır. Aile yıkılırsa toplumda çözülme başlar her sahada anarşi ve terör meydan alır. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi “dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki o fakir insanlar gayet dehşetli bir istibdattan başka zabt altına alınmazlar.” (Şualar, 593)

    Deccalizm ve Süfyanizm hayâyı ortadan kaldırmak için ilk önce “Kadın erkek eşitliği” fikrini ortaya attı. Erkeklerle eşit olmaya çalışan kadınları devlet dairelerinde, kamuda ve iş yerlerinde çalışmaya teşvik ederek bunun yasalarını çıkardı. Yoksa zaten kadınlar erkeklerle kendi iş yerlerinde ve arazilerde ortak çalışmaktaydı ve hiçbir zaman kadınların çalışmasına engel olunmuyordu. Sonra çalışma şartları olarak kılık ve kıyafet şartı getirilerek başların ve bacakların açılması yasalara bağlandı. Kamuda çalışmak isteyen kadınlar başlarını açacak ve modaya uymak için de mini etek giyeceklerdi. Para kazanan ve ekonomik bağımsızlığını kazanan kadınların kazandıkları paraları harcamak için de heva ve heveslerine uygun, israf ve tebzire teşvik için “Moda” gibi bid’alar icat edilerek nefsanî ve şehevâni duyguları tatmin eden harcama alanları oluşturuldu. Böylece kadınların kazandıkları paralar yine kendilerine dönmüş olacaktı. Nitekim öyle de oldu.

    Daha sonra okullarda “Kılık-Kıyafet Yönetmenlikleri” hazırlanarak kızların başı açık okumaları, bayan öğretmenlerin de başı açık derslere ve kamu binalarına girmeleri yasalaştırıldı. Okumak ve çalışmak isteyenler ancak bu şartlarla okuyabilecek ve çalışabilecekti. Buna uymayanlar okullarından ve işlerinden atıldılar. Bu da yetmedi daha ileri gidilerek kamuda çalışan ve devlet okullarında ve devletten izin alınarak açılan tüm okul ve kurslarda okumak ve bunun sonucu kamuda çalışma durumunda olacakların “pantolon” giyebilecekleri yasalaştırıldı. Bunun belli bir ölçüsü olmadığı için vücuda yapışık ve kadının bütün azalarını ortaya çıkaracak olan dar pantolonlar ve erkeklerin giydiği gömlekler teşvik edildi. Böylece giyim ve kıyafette kadın erkek ayırımı ortadan kalktı. Kızlarının ve hanımlarının çalışmasını isteyenler onların kazanacakları paralara tamah ederek haya duygusunu ortadan kaldıracak olan bu gibi kılık ve kıyafetlere göz yummak durumunda kaldılar. Böylece “İslam Ahlakının” temeli olan “Hay┠duygusu ortadan kalktı. Hayâ duygusu ortadan kalkınca aile hayatı zehirlendi, saygı ve hürmet ortadan kalktı. Aile ortamında saygı ve hürmet ortadan kalkınca “huzur ve güven” ortadan kalktı. Bu yaygınlaşınca insanların mutluluğu ortadan kalktı. Böylece topluma anarşi ve kaos hakim oldu.

    2. Kadın ve Erkek Farkı:
    Yüce Allah insanları “bir erkek ve dişiden erkek ve dişi olarak yaratmıştır.” (Nisa, 4:1; Hucurat, 49:13) Her birinin fıtratı ayrı ve yaratılış amacı da farklıdır. Her varlık yaratılış amacına ve fıtratına uygun amel işlediği zaman mutlu olur. Fıtratına aykırı her faaliyet ve iş onun ruh dünyasını ve kalbini rahatsız eder ve mutluluğunu ortadan kaldırır. Bir insanı mutsuz, umutsuz ve rahatsız etmek istiyorsanız onu fıtratına aykırı bir şeye zorlamanız yeterlidir. Bu nedenle Süfyan ve Deccal gibi insanlığı ve toplumu tahrip etmek için faaliyet gösteren diktatörler ve onların kurdukları cemiyet ve komiteler fıtratlarına aykırı sahalara yönlendirerek, teşvik ederek ve hatta zorlayarak baskıcı uygulamalarını ve rejimlerini kurmuş ve toplumda anarşi ve teröre zemin hazırlamışlardır.

    Yüce Allah neslin devamı ve aile hayatının oluşması ve insanların mutlu olmaları, iyi, bedenen ve ruhen sağlıklı nesillerin yetişmesi ve cennete layık hale gelmesi için “Cennet hayatının benzeri” olan “Aile Hayatını” ve “Nikâhla evlenmeyi” emretmiştir. Böylece sağlıklı aileleri ve toplumda da tanışmayı, kaynaşmayı ve yardımlaşmayı kolaylaştıracak olan “Akrabalıkları” tesis etmiştir. Sonra “merhamet ve şefkat” eseri olan akrabalığı güçlendirmek için “Rahmet ve merhametin” tecellisine vesile olması için “Rahim” adını verdiği ziyaretleşmeyi, yardımlaşmayı ve büyüklere saygı ve hürmetle muamele etmeyi emretmiştir. (Nahl, 16:90)

    Aile hayatının temeli evliliktir ve bunu için kadın, kadın gibi, erkek de erkek gibi olmalıdır. Kadın ve erkek fıtraten farklı yaratılışta oldukları gibi ahlak ve karakter bakımından da farklıdırlar. Zira öyle yaratılmıştır. Mutluluğu ve saadeti ancak fıtratına uygun eğitime ve davranışa bağlıdır. Bu nedenle gerek eğitimleri, gerek davranışları ve gerekse kılık ve kıyafetleri farklılık arz edecektir. Bu ciddi ve önemli bir husustur. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etmiş ve bunları evlerinize sokmayın” (Buhari, Libas, 62, Hudûd, 33; Ebu Dâvud, Edeb, 61; Libas, 31; Tirmizi, Edeb 34) ferman etmişlerdir.

    Erkeklerin kadınlaşması ve kadınların erkekleşmesi fıtraten, biyolojik olarak mümkün değildir. Yani erkeklerin çocuk doğurmaları nasıl mümkün değilse, kadınların da erkekler gibi cesaret ve sosyal hayattaki zorluklara katlanmaları ve mücadele etmeleri mümkün değildir. Bu nedenle erkekler kadınları himaye ederler ve kadınlar fıtraten zayıf oldukları ve zayıf olan çocuklara annelik yapmak zorunda bulundukları için güçlü bir erkeğin himayesine muhtaçtır. Zira fıtratları bunu gerektirir. Bu tersine döndüğü zaman ailede huzursuzluk başlar, devam ederse boşanmalar çoğalır ve aile dağılır. Aile dağılınca akrabalık ortadan kalkar; akrabalar arasında sevgi, saygı ve hürmet yerini düşmanlığa ve intikam alma duygusuna terk eder. Bu da gerek fertlerde ve gerekse cemiyette anarşi ve teröre sebebiyet verir. Devlet bütün polisiye güçleri ve adliyesi ile idare inzibatı ile bu anarşiyi ortadan kaldırarak sevgi ve saygı ortamını asla tesis edemez. Bunun için ne kadar siyasi ve hukuki önlem alırsa alsın sonuçta huzursuzluğu ve anarşiyi artırmaktan öte hiçbir fayda sağlayamaz. Zira fıtrata aykırı her şey fıtratın bozulmasına, o da bireyde huzursuzluğa ve toplumda anarşiye sebep olur.

    Erkeklerin kadınlaşmaları biyolojik olarak mümkün olmadığına göre peygamberimizin (sav) “Erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere lanet etmesinin” anlamı nedir? Elbette kadınların giyimde, konuşmada ve iş yapmada erkeklere benzemeye çalışması, bir erkeğin himayesini kabul etmeyerek isyan etmesi ve bağımsızlığını ilan etmesidir.

    Erkekte akıl ve kadında hissiyat daha baskındır. Bu nedenle kadının kendisini nefis ve şeytanın aldatmasından ve hissiyatına mağlup olmaması ve hissiyatın tehlikelerinden korunması için de erkeğin himaye ve yardımına muhtaçtır. Bu nedenle yüce Allah “Erkekler kadınlara hâkimdir” (Nisa, 4:34) buyurmuş, nafaka ve himaye görevini erkeğe yüklemiştir. Ayrıca erkeklere “Cehennem ateşinden kendisini ve ailesini korumayı” (Tahrim, 66:6) emretmiştir. İnsan kendisini ve ailesini ateşten nasıl korur? Elbette haramlardan sakınmak, sakındırmak, farzları yapmak ve emretmekle yaptırmak suretiyledir. Hal böyle olunca mü’min kendisini ve ailesini Allah’ın emirlerini yapıp haramlardan kaçmakla ve sakındırmakla ateşten korumakla vazifelidir. İnsanı en çok harama ve günaha iten de nefsinin şehevî arzularıdır. Öyle ise bunlardan kendisini korumalıdır. Bu da hayâ ve tesettürle mümkündür.

    Peygamberimiz (sav) hadislerinde “Kıyamet günü yüce Allah üç kişinin yüzüne bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Anne-babasının hukukuna riayet etmeyen erkek, erkeklere benzemeye çalışan kadın ve karısını kıskanmayan koca” (Müsned-i Ahmed, 2:134) buyurmuşlardır. Ayrıca “Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Buhari, Libas, 61; Ebu Davud, Libas, 27; Tirmizi, Edeb, 34; İbn-i Mâce, Nikâh, 22) buyurarak ümmeti olarak kabul etmeyeceğini ifade etmişlerdir.

    3. Erkekleri Tahrik Etmenin Sorumluluğu:
    Erkekleri tahrik eden kadınların tesettüre riayet etmemeleri, koku sürünmeleri, işveli ve cilveli konuşmaları ve kırıtarak yürümeleridir. Bu gibi hususlar erkekleri tahrik ederek kalbine fitne tohumları ektiği ve zinaya sebep olduğu için “harama sebep olanın haram olduğu” kuralı ile yasaklamıştır.

    Nitekim peygamberimiz (sav) “Bir kadın koku sürünerek evinden dışarı çıkar ve tahrik amacı ile bir topluluğun yanından geçerse zinaya adım atmış olur” (Tirmizi, Edeb, 35; Nesai, Zina, 35) “Bu nedenle bir kadın koku sürünürse yatsı namazında bizimle birlikte bulunmasın” (Müslim, Libas, 125; Cennet, 52; Ahmed b. Hanbel, 2:223, 356, 440) buyurmuştur.

    Peygamberimiz (sav) zamanında örtülü kadınların koku kullanmalarına dahi müsaade etmemiştir. Ahir zamanda ise fitnenin büyüğünün çıplak kadınlardan ve giyinik ama çıplak kadınlardan kaynaklanacağını da mu’cizane haber vermiştir. (Müslim, Libas, 125; Cennet, 52) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hadislerin izahını yaparak âhir zaman fitnesinin hayâ duygusunu kaybetmiş kadınlardan kaynaklandığını şöyle ifade eder. “Fitne-i âhirzaman’ın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor. Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin tesirli bir numunesini hissettim. Gençlere çok acıdım.” (Gençlik Rehberi, 17) Çünkü peygamberimiz (sav) “Müslümanlar için en zararlı fitnenin kadın fitnesi” olduğunu bize haber vermiş (Buhari, Nikâh, 17; İbn-i Mace, Fiten, 19; Gençlik Rehberi, 23) ve “Allahım, bizi kadınların fitnesinden, hile ve hud’asından koru, muhafaza et!” diye dua etmemizi emretmiştir.

    Ahir zamanda gençleri yoldan çıkarmak için Allah’ın nâ-mahrem dışında görmesini yasakladığı ziynetlerini açarak sokağa çıkan bu kadınların cennete giremeyeceğini ve cehennemden kurtulamayacağını haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Ahir zamanda giyimli ama çıplak bir takım kadınlar olacaktır. Bunların bir kısmı başlarını deve hörgücü gibi yapacaklardır. Bunlar Allah’ın lanetine uğramışlardır, sizler de onları lanetleyin ve onlardan uzak durun! Zira onlar cennete girmedikleri gibi cennetin kokusunu dahi alamazlar” (Müslim, Libas, 125; Cennet, 52; Müsned-i Ahmed, 2:223, 356, 440) buyurmuşlardır.

    Mü’min erkek bu gibi kadınlardan uzak durduğu gibi, kendi eşini ve çocuklarını da onlara gibi olmaktan ve onlara benzemekten korumalıdır. Zira “mü’minin kendisini ve ailesini cehennem azabından ve bu azaba sebep olacak hususlardan koruması Allah’ın kendisine yüklediği bir görev ve sorumluluktur.” (Tahrim, 66:6)

    4. Kadını Koruyan Tesettür ve Örtünmedir:
    Tesettür Allah’ın emri, hayâ duygusunun ve fıtratın gereğidir. Bediüzzaman hazretleri “Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var” (Lem’alar, 1999, s.197) buyurarak örtünmenin fıtrat gereği olduğunu belirtir.

    Ayrıca “Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar.” (Lem’alar, 199) Emniyet, muhabbet ve hürmet kırılınca da aile saadeti mahvolur. Dolayısıyla aile hayatının devamını sağlayan hürmet, muhabbet ve emniyet ancak örtünmeye bağlıdır. Bu nedenle yüce Allah tesettürü emretmiştir. (Ahzab, 33:59)

    Herkes bilir ve nefsinde hisseder ve vicdanen itiraf eder ki kadınlarda dar pantolon ve vücudunun diğer azalarını belli eden dar elbiseler nefsanî duyguları harekete getirir ve şehveti tahrik eder. Yani günümüz tabiri ile insanı heyecanlandırır. Hem bakanın hem de kendisini teşhir edenin haya ve utanma duygularını zaafa uğratır. Bunu zevkle yapanı da “Fasık-ı mütecahir” yani, günaha isteyerek giren ve bundan zevk alan sınıfına sokar. Nitekim peygamberimiz (sav) “Ümmetimin hepsini Allah affecektir; ancak açıktan günah işleyenleri affetmeyecektir” (Tecrid-i Sarih, 12:1995) buyurmuşlardır. Bu nedenle açıktan günah işleyenler ve bundan sıkılmayan ve utanmayanların affa layık ve mazhar olmayacakları açıkça ifade edilmiştir. Bunun tevili ve yoktur. Ancak tövbe ederek dinin emrettiği tesettüre bürünürse ancak o zaman affa layık olur.

    Bediüzzaman “Fasık-ı Mütecâhir”in tarifini “Fenalıktan sıkılmayan, işlediği seyyiat ile iftihar eden, övünen; zulmü ile telezzüz eden ve sıkılmayarak âşikâre işleyen” (Mektubat, 277) şeklinde tarif etmekte ve böylelerinin gıybetlerinin yapılmasını ve teşhir edilmesinin günah olmayacağını belirtir. Çünkü “gizli işlenen günahların yalnız işleyene zararı dokunurken, açıktan işlendiği zaman zararı kamuya dokunur.” (Suyuti, Camiu’s-Sağir, 2:285) Bu nedenle “Kamu hakkına” yani Hukukullah’a zulmen tecavüz etmiş olur ve affedilemez.

    Sonuç:
    Yüce Allah ailenin geçimini ve korunmasını erkeğe yükleyerek büyük bir sorumluluk vermiş ve dünyada idareciliğin karşılığı olarak ahirette büyük mükâfat vaat etmiştir. Evin erkeği hem kendisini hem de ailesinin tüm fertlerini dünyevi ve uhrevi tehlikelerden korumakla görevlendirilmiştir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi cehennem ateşinden koruyunuz” (Tahrim, 66:6) ferman etmiştir. Hz. Ömer (ra) “Ey Allah’ın elçisi! Biz kendimizi ateşten koruruz da ehlimizi nasıl koruyacağız?” diye sormuş, peygamberimiz (sav) de “Allah'ın sizi nehyettiği şeylerden onları nehyedersiniz ve Allah'ın size emrettiği şeyleri onlara emreylersiniz. İşte o, onları böylece korumuş olursunuz” (Elmalılı, Tefsir, 5122) buyurdular. Dolayısıyla ailenin idarecisi yani “Kavvam” (Nisa, 4:34) olan erkekler ailelerine ve çocuklarına tesettür emrine uygun giydirmeleri gerekir. Bu nedenle “giyimli çıplak” sayılan dar pantolon ve dar elbiselerle evin dışına çıkmasına da müsaade etmemelidirler. Zira tesettür sadece başörtüsünden ibaret değildir. Kadının el yüz hariç bütün bedenini ve bedeninin kıvrımlarını göstermemesidir. İnsanı kötülükten, günahtan ve sefahetten koruyacak olan “Haya ve Namus” duygusu, yani “İffettir.” Bu nedenle atalarımız “Kadını er değil, ar zapt eder” demişlerdir. Hayâ sahibi iffetli kadını hiç kimse yoldan çıkaramaz ve kötü emellerine alet edemez. Peygamberimiz (sav) “Hayâ güzeldir; kadında olsa daha güzeldir” (Hikmet Goncaları, H. No:153) buyurarak kadınların takva örtüsünün ve en önemli vasfının haya ve utanma duygusu olduğunu açıkça ifade etmişler ve hayalı olmaya ve iffetlerini korumaya davet etmişlerdir.


  4. 18.Haziran.2012, 18:31
    2
    Moderatör



    Kadınlarda Haya Duygusu ve Örtünmenin Hikmeti


    M. Ali KAYA
    Giriş:
    Yüce Allah insanı yarattığı zaman onun ruh cevherine üç temel duygu yüklemiştir ki bunlar insanın insanlık duygularıdır. Bunlar “Akıl” “İnanç” ve “Hay┠duygularıdır. Akıl insanın seçme duygusu olan iradenin sağlıklı işlemesini sağlar. İnanç ise aklın gereği olan ve insanın aczinin ve fakrının eli yetişmediği hususlarda her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı bilme ve “İlim, irade ve kudreti” ile her şeyi yarattığına inanmaktır. Hayâ ise insanı her nevi yanlıştan koruyacak olan ve ahlâki gelişimini sağlayan utanma duygusudur.

    Allah insanın insanlığının gelişimi ve cennete layık hale gelmesi, nefis ve şeytanın şerlerinden korunması için insan aklını, inancını ve ahlakını korumak ve yol göstermek amacı ile insanlardan peygamberlerini seçerek “Vahiy” ile onlara yol göstermiş ve insanlığa örnek olmalarını sağlamıştır. Bu da yüce Allah’ın insana olan merhamet ve şefkatinden kaynaklanır. İnsanın insanlığını geliştiren akıl, iman ve hayâ duygusu ancak dini terbiye ve metotlarla gelişme kaydeder. Nitekim rivayetlerde yüce Allah Hz. Âdem’e cennette hediye ettiği bu temel üç duygudan birisini tercih etmesini istemiş Hz. Âdem (as) da “Aklı” tercih etmiştir. İman, akıldan ayrılmaması gerektiği için, hayâ da imanla beraber bulunduğu için Hz. Âdem (as) her üçüne de sahip olmuş ve Hz. Âdem (as) zamanından günümüze böyle gelmiştir.

    1. İslam Ahlakının Temeli Hayâdır:
    İnsan fıtratının gereği ve İslam ahlakının temeli hayâ duygusu olduğu için fıtratı bozmak ve dini değerleri tahrip etmek isteyenler öncelikli olarak hayâ duygusunu ortadan kaldırmak için çalışırlar. Hayâ, insanın hatasını gördüğü ve kendisine hatırlatıldığı zaman yüzünün kızarmasıdır. Bir insanda utanma, yani yüzünün kızarma duygusu kaybolursa onda ahlâkî çöküntü başlamış olur ve bu durumda kişi her nevi kötülüğü yapmaya müsait hale gelir. Bu nedenledir ki peygamberimiz (sav) “Peygamberlerden bize intikal eden en önemli söz ‘utanmazsan dilediğini yap!’ sözüdür” (Buharî, Edeb, 78; Enbiya, 54; Ebu Davud, Edeb, 6) buyurmuşlardır.

    Helaket ve felaket asrı olan bu zamanın müceddidi olan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri peygamberimizin (sav) ahir zamana ait hadislerine istinaden “İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (asv) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz” (Şualar, 593) demektedir.

    Bu ifadelerden ve günümüzdeki uygulamalarından anlıyoruz ki ahir zamanda gelecek olan Deccal ve İslamı tahrip edecek olan Süfyan ortak hareket ederek her şeyden önce ahlakın temel prensipleri olan hürmet, merhamet ve hayâ gibi insan nefsini ıslah eden, şeytânî vesvese ve telkinleri susturan manevi bağları çözerek nefisleri başıboş bırakıp toplumda anarşi ve teröre zemin hazırlarlar.

    Hürmet, merhamet, emniyet gibi manevi ve ahlâkî temel duyguların izahını bir başka zamana bırakıp konumuz olan “Hay┠duygusunun nasıl tahrip edildiği hususunu ele alacağız. Her şeyden önce haya duygusu cinsel eğitimin temel duygusudur. İnsanın neslinin devamı ve aile hayatının temeli olan “İffet ve Namusu” korumanın yolu hayâ duygusuna sahip olmaktan geçer. İnsanda haya duygusu tahrip olursa iffet duygusu zedelenir, iffet zedelenirse namus ortadan kalkar. Namus önemsiz hale gelirse aile hayatı zehirlenir ve yıkılır. Aile yıkılırsa toplumda çözülme başlar her sahada anarşi ve terör meydan alır. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi “dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki o fakir insanlar gayet dehşetli bir istibdattan başka zabt altına alınmazlar.” (Şualar, 593)

    Deccalizm ve Süfyanizm hayâyı ortadan kaldırmak için ilk önce “Kadın erkek eşitliği” fikrini ortaya attı. Erkeklerle eşit olmaya çalışan kadınları devlet dairelerinde, kamuda ve iş yerlerinde çalışmaya teşvik ederek bunun yasalarını çıkardı. Yoksa zaten kadınlar erkeklerle kendi iş yerlerinde ve arazilerde ortak çalışmaktaydı ve hiçbir zaman kadınların çalışmasına engel olunmuyordu. Sonra çalışma şartları olarak kılık ve kıyafet şartı getirilerek başların ve bacakların açılması yasalara bağlandı. Kamuda çalışmak isteyen kadınlar başlarını açacak ve modaya uymak için de mini etek giyeceklerdi. Para kazanan ve ekonomik bağımsızlığını kazanan kadınların kazandıkları paraları harcamak için de heva ve heveslerine uygun, israf ve tebzire teşvik için “Moda” gibi bid’alar icat edilerek nefsanî ve şehevâni duyguları tatmin eden harcama alanları oluşturuldu. Böylece kadınların kazandıkları paralar yine kendilerine dönmüş olacaktı. Nitekim öyle de oldu.

    Daha sonra okullarda “Kılık-Kıyafet Yönetmenlikleri” hazırlanarak kızların başı açık okumaları, bayan öğretmenlerin de başı açık derslere ve kamu binalarına girmeleri yasalaştırıldı. Okumak ve çalışmak isteyenler ancak bu şartlarla okuyabilecek ve çalışabilecekti. Buna uymayanlar okullarından ve işlerinden atıldılar. Bu da yetmedi daha ileri gidilerek kamuda çalışan ve devlet okullarında ve devletten izin alınarak açılan tüm okul ve kurslarda okumak ve bunun sonucu kamuda çalışma durumunda olacakların “pantolon” giyebilecekleri yasalaştırıldı. Bunun belli bir ölçüsü olmadığı için vücuda yapışık ve kadının bütün azalarını ortaya çıkaracak olan dar pantolonlar ve erkeklerin giydiği gömlekler teşvik edildi. Böylece giyim ve kıyafette kadın erkek ayırımı ortadan kalktı. Kızlarının ve hanımlarının çalışmasını isteyenler onların kazanacakları paralara tamah ederek haya duygusunu ortadan kaldıracak olan bu gibi kılık ve kıyafetlere göz yummak durumunda kaldılar. Böylece “İslam Ahlakının” temeli olan “Hay┠duygusu ortadan kalktı. Hayâ duygusu ortadan kalkınca aile hayatı zehirlendi, saygı ve hürmet ortadan kalktı. Aile ortamında saygı ve hürmet ortadan kalkınca “huzur ve güven” ortadan kalktı. Bu yaygınlaşınca insanların mutluluğu ortadan kalktı. Böylece topluma anarşi ve kaos hakim oldu.

    2. Kadın ve Erkek Farkı:
    Yüce Allah insanları “bir erkek ve dişiden erkek ve dişi olarak yaratmıştır.” (Nisa, 4:1; Hucurat, 49:13) Her birinin fıtratı ayrı ve yaratılış amacı da farklıdır. Her varlık yaratılış amacına ve fıtratına uygun amel işlediği zaman mutlu olur. Fıtratına aykırı her faaliyet ve iş onun ruh dünyasını ve kalbini rahatsız eder ve mutluluğunu ortadan kaldırır. Bir insanı mutsuz, umutsuz ve rahatsız etmek istiyorsanız onu fıtratına aykırı bir şeye zorlamanız yeterlidir. Bu nedenle Süfyan ve Deccal gibi insanlığı ve toplumu tahrip etmek için faaliyet gösteren diktatörler ve onların kurdukları cemiyet ve komiteler fıtratlarına aykırı sahalara yönlendirerek, teşvik ederek ve hatta zorlayarak baskıcı uygulamalarını ve rejimlerini kurmuş ve toplumda anarşi ve teröre zemin hazırlamışlardır.

    Yüce Allah neslin devamı ve aile hayatının oluşması ve insanların mutlu olmaları, iyi, bedenen ve ruhen sağlıklı nesillerin yetişmesi ve cennete layık hale gelmesi için “Cennet hayatının benzeri” olan “Aile Hayatını” ve “Nikâhla evlenmeyi” emretmiştir. Böylece sağlıklı aileleri ve toplumda da tanışmayı, kaynaşmayı ve yardımlaşmayı kolaylaştıracak olan “Akrabalıkları” tesis etmiştir. Sonra “merhamet ve şefkat” eseri olan akrabalığı güçlendirmek için “Rahmet ve merhametin” tecellisine vesile olması için “Rahim” adını verdiği ziyaretleşmeyi, yardımlaşmayı ve büyüklere saygı ve hürmetle muamele etmeyi emretmiştir. (Nahl, 16:90)

    Aile hayatının temeli evliliktir ve bunu için kadın, kadın gibi, erkek de erkek gibi olmalıdır. Kadın ve erkek fıtraten farklı yaratılışta oldukları gibi ahlak ve karakter bakımından da farklıdırlar. Zira öyle yaratılmıştır. Mutluluğu ve saadeti ancak fıtratına uygun eğitime ve davranışa bağlıdır. Bu nedenle gerek eğitimleri, gerek davranışları ve gerekse kılık ve kıyafetleri farklılık arz edecektir. Bu ciddi ve önemli bir husustur. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etmiş ve bunları evlerinize sokmayın” (Buhari, Libas, 62, Hudûd, 33; Ebu Dâvud, Edeb, 61; Libas, 31; Tirmizi, Edeb 34) ferman etmişlerdir.

    Erkeklerin kadınlaşması ve kadınların erkekleşmesi fıtraten, biyolojik olarak mümkün değildir. Yani erkeklerin çocuk doğurmaları nasıl mümkün değilse, kadınların da erkekler gibi cesaret ve sosyal hayattaki zorluklara katlanmaları ve mücadele etmeleri mümkün değildir. Bu nedenle erkekler kadınları himaye ederler ve kadınlar fıtraten zayıf oldukları ve zayıf olan çocuklara annelik yapmak zorunda bulundukları için güçlü bir erkeğin himayesine muhtaçtır. Zira fıtratları bunu gerektirir. Bu tersine döndüğü zaman ailede huzursuzluk başlar, devam ederse boşanmalar çoğalır ve aile dağılır. Aile dağılınca akrabalık ortadan kalkar; akrabalar arasında sevgi, saygı ve hürmet yerini düşmanlığa ve intikam alma duygusuna terk eder. Bu da gerek fertlerde ve gerekse cemiyette anarşi ve teröre sebebiyet verir. Devlet bütün polisiye güçleri ve adliyesi ile idare inzibatı ile bu anarşiyi ortadan kaldırarak sevgi ve saygı ortamını asla tesis edemez. Bunun için ne kadar siyasi ve hukuki önlem alırsa alsın sonuçta huzursuzluğu ve anarşiyi artırmaktan öte hiçbir fayda sağlayamaz. Zira fıtrata aykırı her şey fıtratın bozulmasına, o da bireyde huzursuzluğa ve toplumda anarşiye sebep olur.

    Erkeklerin kadınlaşmaları biyolojik olarak mümkün olmadığına göre peygamberimizin (sav) “Erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere lanet etmesinin” anlamı nedir? Elbette kadınların giyimde, konuşmada ve iş yapmada erkeklere benzemeye çalışması, bir erkeğin himayesini kabul etmeyerek isyan etmesi ve bağımsızlığını ilan etmesidir.

    Erkekte akıl ve kadında hissiyat daha baskındır. Bu nedenle kadının kendisini nefis ve şeytanın aldatmasından ve hissiyatına mağlup olmaması ve hissiyatın tehlikelerinden korunması için de erkeğin himaye ve yardımına muhtaçtır. Bu nedenle yüce Allah “Erkekler kadınlara hâkimdir” (Nisa, 4:34) buyurmuş, nafaka ve himaye görevini erkeğe yüklemiştir. Ayrıca erkeklere “Cehennem ateşinden kendisini ve ailesini korumayı” (Tahrim, 66:6) emretmiştir. İnsan kendisini ve ailesini ateşten nasıl korur? Elbette haramlardan sakınmak, sakındırmak, farzları yapmak ve emretmekle yaptırmak suretiyledir. Hal böyle olunca mü’min kendisini ve ailesini Allah’ın emirlerini yapıp haramlardan kaçmakla ve sakındırmakla ateşten korumakla vazifelidir. İnsanı en çok harama ve günaha iten de nefsinin şehevî arzularıdır. Öyle ise bunlardan kendisini korumalıdır. Bu da hayâ ve tesettürle mümkündür.

    Peygamberimiz (sav) hadislerinde “Kıyamet günü yüce Allah üç kişinin yüzüne bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Anne-babasının hukukuna riayet etmeyen erkek, erkeklere benzemeye çalışan kadın ve karısını kıskanmayan koca” (Müsned-i Ahmed, 2:134) buyurmuşlardır. Ayrıca “Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Buhari, Libas, 61; Ebu Davud, Libas, 27; Tirmizi, Edeb, 34; İbn-i Mâce, Nikâh, 22) buyurarak ümmeti olarak kabul etmeyeceğini ifade etmişlerdir.

    3. Erkekleri Tahrik Etmenin Sorumluluğu:
    Erkekleri tahrik eden kadınların tesettüre riayet etmemeleri, koku sürünmeleri, işveli ve cilveli konuşmaları ve kırıtarak yürümeleridir. Bu gibi hususlar erkekleri tahrik ederek kalbine fitne tohumları ektiği ve zinaya sebep olduğu için “harama sebep olanın haram olduğu” kuralı ile yasaklamıştır.

    Nitekim peygamberimiz (sav) “Bir kadın koku sürünerek evinden dışarı çıkar ve tahrik amacı ile bir topluluğun yanından geçerse zinaya adım atmış olur” (Tirmizi, Edeb, 35; Nesai, Zina, 35) “Bu nedenle bir kadın koku sürünürse yatsı namazında bizimle birlikte bulunmasın” (Müslim, Libas, 125; Cennet, 52; Ahmed b. Hanbel, 2:223, 356, 440) buyurmuştur.

    Peygamberimiz (sav) zamanında örtülü kadınların koku kullanmalarına dahi müsaade etmemiştir. Ahir zamanda ise fitnenin büyüğünün çıplak kadınlardan ve giyinik ama çıplak kadınlardan kaynaklanacağını da mu’cizane haber vermiştir. (Müslim, Libas, 125; Cennet, 52) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hadislerin izahını yaparak âhir zaman fitnesinin hayâ duygusunu kaybetmiş kadınlardan kaynaklandığını şöyle ifade eder. “Fitne-i âhirzaman’ın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor. Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin tesirli bir numunesini hissettim. Gençlere çok acıdım.” (Gençlik Rehberi, 17) Çünkü peygamberimiz (sav) “Müslümanlar için en zararlı fitnenin kadın fitnesi” olduğunu bize haber vermiş (Buhari, Nikâh, 17; İbn-i Mace, Fiten, 19; Gençlik Rehberi, 23) ve “Allahım, bizi kadınların fitnesinden, hile ve hud’asından koru, muhafaza et!” diye dua etmemizi emretmiştir.

    Ahir zamanda gençleri yoldan çıkarmak için Allah’ın nâ-mahrem dışında görmesini yasakladığı ziynetlerini açarak sokağa çıkan bu kadınların cennete giremeyeceğini ve cehennemden kurtulamayacağını haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Ahir zamanda giyimli ama çıplak bir takım kadınlar olacaktır. Bunların bir kısmı başlarını deve hörgücü gibi yapacaklardır. Bunlar Allah’ın lanetine uğramışlardır, sizler de onları lanetleyin ve onlardan uzak durun! Zira onlar cennete girmedikleri gibi cennetin kokusunu dahi alamazlar” (Müslim, Libas, 125; Cennet, 52; Müsned-i Ahmed, 2:223, 356, 440) buyurmuşlardır.

    Mü’min erkek bu gibi kadınlardan uzak durduğu gibi, kendi eşini ve çocuklarını da onlara gibi olmaktan ve onlara benzemekten korumalıdır. Zira “mü’minin kendisini ve ailesini cehennem azabından ve bu azaba sebep olacak hususlardan koruması Allah’ın kendisine yüklediği bir görev ve sorumluluktur.” (Tahrim, 66:6)

    4. Kadını Koruyan Tesettür ve Örtünmedir:
    Tesettür Allah’ın emri, hayâ duygusunun ve fıtratın gereğidir. Bediüzzaman hazretleri “Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var” (Lem’alar, 1999, s.197) buyurarak örtünmenin fıtrat gereği olduğunu belirtir.

    Ayrıca “Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar.” (Lem’alar, 199) Emniyet, muhabbet ve hürmet kırılınca da aile saadeti mahvolur. Dolayısıyla aile hayatının devamını sağlayan hürmet, muhabbet ve emniyet ancak örtünmeye bağlıdır. Bu nedenle yüce Allah tesettürü emretmiştir. (Ahzab, 33:59)

    Herkes bilir ve nefsinde hisseder ve vicdanen itiraf eder ki kadınlarda dar pantolon ve vücudunun diğer azalarını belli eden dar elbiseler nefsanî duyguları harekete getirir ve şehveti tahrik eder. Yani günümüz tabiri ile insanı heyecanlandırır. Hem bakanın hem de kendisini teşhir edenin haya ve utanma duygularını zaafa uğratır. Bunu zevkle yapanı da “Fasık-ı mütecahir” yani, günaha isteyerek giren ve bundan zevk alan sınıfına sokar. Nitekim peygamberimiz (sav) “Ümmetimin hepsini Allah affecektir; ancak açıktan günah işleyenleri affetmeyecektir” (Tecrid-i Sarih, 12:1995) buyurmuşlardır. Bu nedenle açıktan günah işleyenler ve bundan sıkılmayan ve utanmayanların affa layık ve mazhar olmayacakları açıkça ifade edilmiştir. Bunun tevili ve yoktur. Ancak tövbe ederek dinin emrettiği tesettüre bürünürse ancak o zaman affa layık olur.

    Bediüzzaman “Fasık-ı Mütecâhir”in tarifini “Fenalıktan sıkılmayan, işlediği seyyiat ile iftihar eden, övünen; zulmü ile telezzüz eden ve sıkılmayarak âşikâre işleyen” (Mektubat, 277) şeklinde tarif etmekte ve böylelerinin gıybetlerinin yapılmasını ve teşhir edilmesinin günah olmayacağını belirtir. Çünkü “gizli işlenen günahların yalnız işleyene zararı dokunurken, açıktan işlendiği zaman zararı kamuya dokunur.” (Suyuti, Camiu’s-Sağir, 2:285) Bu nedenle “Kamu hakkına” yani Hukukullah’a zulmen tecavüz etmiş olur ve affedilemez.

    Sonuç:
    Yüce Allah ailenin geçimini ve korunmasını erkeğe yükleyerek büyük bir sorumluluk vermiş ve dünyada idareciliğin karşılığı olarak ahirette büyük mükâfat vaat etmiştir. Evin erkeği hem kendisini hem de ailesinin tüm fertlerini dünyevi ve uhrevi tehlikelerden korumakla görevlendirilmiştir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi cehennem ateşinden koruyunuz” (Tahrim, 66:6) ferman etmiştir. Hz. Ömer (ra) “Ey Allah’ın elçisi! Biz kendimizi ateşten koruruz da ehlimizi nasıl koruyacağız?” diye sormuş, peygamberimiz (sav) de “Allah'ın sizi nehyettiği şeylerden onları nehyedersiniz ve Allah'ın size emrettiği şeyleri onlara emreylersiniz. İşte o, onları böylece korumuş olursunuz” (Elmalılı, Tefsir, 5122) buyurdular. Dolayısıyla ailenin idarecisi yani “Kavvam” (Nisa, 4:34) olan erkekler ailelerine ve çocuklarına tesettür emrine uygun giydirmeleri gerekir. Bu nedenle “giyimli çıplak” sayılan dar pantolon ve dar elbiselerle evin dışına çıkmasına da müsaade etmemelidirler. Zira tesettür sadece başörtüsünden ibaret değildir. Kadının el yüz hariç bütün bedenini ve bedeninin kıvrımlarını göstermemesidir. İnsanı kötülükten, günahtan ve sefahetten koruyacak olan “Haya ve Namus” duygusu, yani “İffettir.” Bu nedenle atalarımız “Kadını er değil, ar zapt eder” demişlerdir. Hayâ sahibi iffetli kadını hiç kimse yoldan çıkaramaz ve kötü emellerine alet edemez. Peygamberimiz (sav) “Hayâ güzeldir; kadında olsa daha güzeldir” (Hikmet Goncaları, H. No:153) buyurarak kadınların takva örtüsünün ve en önemli vasfının haya ve utanma duygusu olduğunu açıkça ifade etmişler ve hayalı olmaya ve iffetlerini korumaya davet etmişlerdir.





+ Yorum Gönder