Konusunu Oylayın.: Bir Müslüman borç mefhumuna nasıl yaklaşmalı?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bir Müslüman borç mefhumuna nasıl yaklaşmalı?
  1. 06.Haziran.2012, 18:39
    1
    Misafir

    Bir Müslüman borç mefhumuna nasıl yaklaşmalı?

  2. 07.Haziran.2012, 12:49
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,585
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Bir Müslüman borç mefhumuna nasıl yaklaşmalı?




    İslamda borç kavramı



    Geri verilmek üzere alınan para veya eşya; bir veya birkaç
    kişiye yahut bir kuruma karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülük, ödünç.


    Borç yahut fıkhî terim olarak "deyn" genellikle borçlunun
    ödemeyi teahhüt ettiği nakit veya borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşya; yani
    ölçü, tartı vb. yollarla benzeri ile ödenebilen eşya karşılığında kullanılan bir
    terimdir. Borcun zimmetinden maksat da şahsın borcu yüklenme kabiliyetidir.


    İnsanların birbirleriyle yardımlaşma yollarından biri de borç
    alıp vermedir. Borç alıp verme işlemi İslâm'da nakit para gibi sayılabilen;
    buğday, arpa, pirinç gibi ölçülebilen; yahut altın, gümüş ve et gibi
    tartılabilen; ya da yumurta ve ceviz gibi büyüklükleri birbirlerine yakın olan
    mallarda geçerlidir. Fakat hayan vs. gibi her birinin kendine göre ayrı ayrı
    değer ve özelliği bulunan mallarda borçlanmanın olup olmayacağı hususu ise İslâm
    hukukçuları arasında ihtilaflı bir konudur. Böyle bir borçlanmanın caiz olmadığı
    kanaatinde olan Hanefî hukukçuları; "alınan borç harcanır, sonra benzeri ödenir.
    Canlı bir koyun borç alındığında tamamen aynı özelliklere sahip bir koyun
    bulunmayabilir. Onun için bu gibi borçlanmalarda taraflardan biri mağdur
    olabilir" demektedirler. Borç alınan para para ile; buğday buğday ile ödenir.
    Fazla bir şey verilmez, istenirse faiz olur.


    Borç verme İslâm'da sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmiştir.
    Hatta bazı durumlarda sadaka vermekten de sevaptır. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
    "Eğer Allah'a içten gelen istekle ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat
    artırır ve sizi bağışlar. " (et-Teğâbun, 64/17). Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de
    bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye ise onsekiz misli sevap
    verileceğini bildirmiştir (et-Tergîb ve't-Terhîb, II, 40).


    Bir kimse borç verdiği para vs.'nin bir kısmını veya tamamını
    bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta
    mümkün ise alacağını bağışlamasını teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de:


    "Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin.
    Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280)
    buyrulur. Yani şayet borçlulardan herhangi bir kimse zor durumda kalmış ise
    "darda ise, eli genişleyinceye kadar mühlet veriniz. " Böyle bir durumda
    verilecek olan hüküm, onun borcunu rahatlıkla ödeyebileceği zamana kadar imkân
    tanımaktır.


    " Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha
    hayırlıdır. "


    Borçlunuz olan kimse borcunu ödeyemeyecek kadar zor durumda
    olursa ona mallarınızı veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız kıyamet
    gününde sizin için daha hayırlıdır. Burada "eğer bilirseniz" şartının
    getirilmesi teorik olarak bilmeden kasıt, beraberinde amelin de söz konusu
    olduğu bir bilgidir. Buna göre takdirî mana şöyle olur: "Şayet sizler bunun
    Allah katında olduğunu bilerek gereğince amel edecek olursanız, ona sadaka
    olarak bağışlamanız için daha hayırlıdır."


    Tebarânî'nin Ebu Umâme (r.a.)'den nakline göre Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmayacağı
    bir günde Allah'ın kendisini gölgelendirmesini arzu eden bir kimse, zor durumda
    kalmış olana kolaylık sağlasın veya onun borcunu indirsin." Bu manada pek çok
    hadis vardır. (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1984, I, 491).


    Buhâri Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet etmektedir: Hz. Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: "İnsanlara borç veren bir tüccar vardı. Zor durumda
    kalmış birisini görünce çocuklarına, onun borcunu affedin, belki Allah bizi
    bağışlar derdi. Nihayet Allah da onu bağışladı. " (İbn Kesîr, aynı yer).


    İmam Ahmed'in rivayetine göre İbn Ömer şöyle dedi: Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Duasının kabul olunmasını, kederlerinin açılmasını
    isteyen, borcunu ödeyemeyen, zorda kalmış kimseyi bu durumdan kurtarsın." (Ahmed
    b. Hanbel, II, 23)


    Taberâni İbn Abbas'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir:
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine
    kolaylıkla ödeyeceği zamana kadar mühlet veren bir kimseye, Allah da günahı
    sebebiyle tövbe edinceye kadar mühlet verir. " İbn Abbâs'ın rivayet edip İmam
    Ahmed'in kaydetmiş olduğu hadise göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını
    bağışlayan kimseyi yüce Allah Cehennem ateşinden korur" (Buhârî, Buyû' 17;
    Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Buyû' 67; İbn Mace, Sadakat 14; Ahmed b. Hanbel I,
    327, II, 359).


    İmam Ahmed Bureyde'den rivayetle: "Peygamber (s.a.s.)'in şöyle
    buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir
    kimse her gün için onun gibi bir sadaka vermiş gibi olur." Bureyde devamla dedi
    ki: Sonra da onun şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken
    birisine mühlet veren bir kimseye, mühlet verdiği her gün için iki katı sadaka
    yazılır. " Bunun üzerine ben:


    "-Ey Allah'ın Rasûlü, seni, borcunu ödemekte zorluk çeken
    birisine mühlet verene her gün için onun gibi sadaka vardır, derken dinledim;
    sonra da yine seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren kişiye
    her gün için iki kat sadaka verilmiş gibi olur buyurduğunu işittim" Hz.
    Peygamber şu cevabı verdi:


    "Borcun vadesi gelmeden önce verdiği her bir mühlet için onun
    gibi bir sadaka vardır. Borcun vadesi geldiğinde ona mühlet verecek olursa iki
    katı sadaka vermiş gibi olur." (Ahmed b. Hanbel, IV, 442-443, V, 300, 308)


    Borçlunun alacaklıdan biraz indirim yapmasını istemesi caizdir.
    Mâlikîlerden bazıları bunu mekruh görmüşlerdir; zira bunda bir minnete katlanma
    vardır. Kurtubî: "İhtimal kerahati mutlak söyleyenlerin maksatları bunun hilâf-ı
    evlâ olduğunu anlatmaktır." demiştir. Aynî, İmam A'zam'ın görüşünün de böyle
    olması gerektiğini söylemiştir. Nevevî indirim istemekte beis olmadığını
    söyledikten sonra: "Lâkin zarûret yokken ısrar derecesine, nefsi tahkîre veya
    ezâya vardırmamak şarttır." diyor.


    Rasûlullah (s.a.s.) borçlu olarak ölenin cenazesini kılmazdı.
    (Bir gün) bir cenaze getirildi.


    Rasûlullah (s.a.s.):


    "- Onun borcu var mı?" diye sordu.


    - Evet iki dinar borcu var, dediler. "- Arkadaşınızın namazını
    kılınız, " buyurdu.


    Bunun üzerine, Ensâr'dan olan Ebû Katâde;


    - O iki dinarı ben yükleniyorum, Ya Rasûlullah, dedi. Hz.
    Peygamber de adamın namazını kıldı.


    Allah (c.c.), Rasûlüne fetihler müyesser buyurunca,
    efendimiz:


    "Ben her mümine kendi nefsinden daha evlâyım. Her kim borç
    bırakırsa (borçlu ölürse) onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakırsa
    varislerine aittir." buyurdu. (Buhârî, Ferâiz 15; Müslim, Ferâiz, 16; Ebû Davûd,
    Buyû, 9; Tirmizî, Cenâiz, 69; İbn Mâce, Mukaddime,11; Sadakat 13; Nesâi, Cenâiz,
    67; Iydeyn, 22).


    Rasûlullah (s.a.s.) bir kâfileden, yanında parası olmadığı
    halde bir dana satın aldı. Danaya kâr verildi. Rasûlullah da sattı. Kârı,
    Abdülmuttaliboğullarının muhtaç kadınlarına dağıttı ve: "Bundan sonra yanımda

    para olmadan hiçbir şey satın almayacağım" buyurdu (Ahmed b. Hanbel, I, 235,
    323).


    Diğer bir husus da borcun gereksiz ve mazeretsiz olarak
    geciktirilmesidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:


    "Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür. Biriniz (alacağı) bir
    zengine havale edilirse kabul etsin (Buhârî, Havale 1-2; İstikraz, 12; Müslim,
    Müsâkât, 33; Ebû Davûd, Buyû', 10; Nesâi, Buyû, 100, 101; Tirmizî, Buyü', 68;
    İbn Mâce, Sadaka, 8; Mâlik, Buyü', 84; Dârimî, Buyû', 48; Ahmed b. Hanbel II,
    71, 245, 254, 260).


    Burada matl (geciktirme): bir kimsenin borcunu vermeyi
    geciktirmesi, alacaklıyı oyalaması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır.
    Kurtûbi bu kelimenin, "ödemesi gereken borcu, imkânı varken ödememek" manasına
    olduğunu söyler.


    Hadis-i şerif'te, önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu
    halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir.


    Bazı âlimler ise bu cümlenin "zengine olan borcu geciktirmek
    zulümdür." manasına geldiğini söylerler. Bu durumda hadisi "Zengine olan borcu
    ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek öncelikle
    zulümdür" şeklinde anlamak gerekir. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi,
    âlimlerin büyük çoğunluğu önceki manayı benimsemiş ve hadis "Zenginin borcunu
    geciktirmesi zulümdür" şeklinde anlamışlardır.


    Rasûlullah (s.a.s.) genç bir deve borç almıştı. Kendisine,
    sadaka develeri geldi. Bana, (alacaklı) adama genç devesini ödememi emretti. Ben
    efendimize: "Develer arasında altı yaşını doldurmuş güzel bir deveden başkasını
    bulamadım" dedim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:


    "-Adama onu ver, şüphesiz insanların en hayırlısı borcunu en
    iyi ödeyendir. " buyurdu (Müslim, Musâkât, 118, 128; Tirmizî, Buyû', 73; Nesâi,
    Buyû', 64; İbn Mâce, Ticaret, 62; Dârimî, Buyû', 31; Mâlik, Buyû', 89; Ahmed b.
    Hanbel, VI, 375, 390).


    Nevevî ise "Zekât mallarını başkasına teberru olarak vermek
    caiz olmadığına göre, nasıl olmuş da Hz. Peygamber aldığı borcu, zekât
    develerinden fazlasıyla ödemiştir" şeklindeki muhtemel bir itiraza cevap
    verirken şöyle der: Hz. Peygamber (s.a.s.), genç deveyi kendisi için ödünç
    almıştı; sonra zekât develerinden birisini satın aldı ve borcunu ödedi. Ebû
    Hureyre'nin rivayetindeki, "Onun için bir deve satın alıp alacaklıya verdiler"
    şeklindeki ifade de buna delâlet eder."


    Görüldüğü gibi Nevevî, Hz. Peygamber'in genç deveyi kendisi
    için satın aldığı görüşündedir.


    Hz. Peygamber'in deveyi kendisi için borç alıp bunu ihtiyaç
    sahiplerine vermiş olması da mümkündür.


    Hadîs'in zâhiri, hayvanı borç alıp vermenin caiz olduğuna
    delâlet etmektedir. Evzai, Leys, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu
    görüştedirler.


    Hanefilere göre, yukarıda ifade edildiği gibi sadece para ve
    mislî olan mallar borç verilebilir.


    Mislî mal; piyasada benzeri bulunan, telef edildiğinde değeri
    değil, misli ile tazmin olunan mallardır. Bunlar, mekil (ölçekle alınıp satılan
    mallar) mevzûn (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi
    büyüklükleri biribirlerine çok yakın olan aded-i mütekarib mallardır.


    Hanefiler bu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi
    kabul etmezler. Çünkü bu adaletli bir ödemeye imkân vermez. Hayvan da, borç
    olarak verilmesi caiz olmayan mallardandır.


    Nevevî bu hadislerin Hanefiler aleyhine delil olduğunu, delil
    olmadan nesh davasının kabul edilemeyeceğini söyler.


    Hanefi âlimleri Hz. Peygamber'in hayvan ödünç aldığına delâlet
    eden hadislerin mensuh* olduğunu ve nesh* davasının delilsiz olmadığını
    söylerler. Tahavî, Meâni'l-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin caiz
    olmadığına işaret eden bazı hadisler rivayet eder.


    İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Peygamber (s.a.s.) veresiye
    olarak hayvan mukabilinde satmayı nehyetti." (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60).


    Câbir (r.a.) şöyle demiştir:


    "Rasûlullah (s.a.s.) -peşin olarak iki hayvanı bir hayvan
    karşılığında satmakta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışım kerih
    görürdü (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60).


    Tahavî; bu hadislerin hayvanı hayvan mukabilinde veresiye
    olarak satmayı caiz gören hadisleri neshettiğini: hayvanı ödünç almanın da aynı
    hükümde olduğunu söyler. Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından
    ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek, bunları cevaplandırır.


    Hadis-i Şerif'in delâlet ettiği diğer bir anlam da şudur:


    Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde
    ödeyebilir. Çünkü Hz. Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi
    yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir.


    "Bekr" denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye nisbetle
    daha az değerlidir. Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır. Üstünlük borcun
    miktarı yönünden olabileceği gibi; kalitesi yönünden de olabilir. Meselâ bin TL.
    borç alan bir kimse,borcunu binyüz TL. olarak verebilir. Yine ikinci kalite
    buğday borç alan, borcunu öderken birinci kaliteden ödeyebilir. Ancak bunun borç
    verme esnasında şart koşulmamış olması gerekir. Ama borç alınırken borcu daha
    fazlasıyla veya daha iyisiyle ödeme, ya da borçlunun alacaklıya fayda temin
    edecek başka bir şeyi yapması şart koşulursa bu caiz değildir; faizdir.
    Peygamber Efendimiz bir hadisinde "Menfaat sağlayan her türlü borç faizdir."
    buyurmuştur (Suyutî, el-Camiu's-Sağir, II, 94).


    İmam Malik'e göre şart koşulmamış bile olsa, borcu miktar
    olarak fazlasıyla ödemek caiz değildir. Hadisteki


    "insanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde ödeyendir"
    cümlesi İmam Malik'e karşı delil olarak ileri sürmüştür.


    Borcun Yazılması: Kur'an'daki her hüküm ayetindeki açıklık gibi
    borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, bu hükme
    uyanlar hiç bir zaman öteki hükümleri kabul edenler gibi perişan olmazlar. Çünkü
    Kur'an, müminler için rahmet ve şifadır. Onun şifa oluşu ona teslim olanlar
    tarafından görülmüş ve yaşanmaktadır. Hakikatte onu kabul eden ve fakat hükmüne
    teslim olmayan için Kur'an, ne rahmet, ne de şifadır. Bugün alışverişlerini
    Kur'an'a göre yapmıyanlar, ekonomik bir takım prensiplerden medet ummaktadırlar.
    Oysa Allah Teâlâ'nın emri dikkate alınmış olsa ve bu emirle yaşanmış olunsa
    bütün iç ve dış borçlanmalar kendiliğinden ve Allah'ın yardımıyla bir rahmet
    olarak karşımıza çıkar.


    Kur'an'da toplum içinde yerleştirilmek istenen prensip, malın
    yok olmaması ve muayyen bir zaman için alınan borçlar hususunda borcun
    miktarının yazılmasıdır. Bunu yazmak isteğe bağlı olarak değil, ayet-i kerîme
    ile farz kılınmış bir husustur. Ayet de hiç bir yoruma tabi tutulmayacak kadar
    açıktır.


    "Ey iman edenler, muayyen bir zaman vaadiyle borçlandığınızda
    onu yazın. Aranızda bir kâtip de doğrulukla yazsın. Yazan Allah'ın kendisine
    öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Yazsın. Hak kendi üzerinde olan da
    yazdırsın. Şayet, borçlu, sefih, küçük ve kendisi yazdıramıyacak durumda ise,
    velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek
    bulunmazsa Şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona
    hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç,
    küçük veya büyük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah
    yanında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de
    daha yakındır... " (el-Bakara, 2/282).


    Süfyan es-Sevrî... "Ey iman edenler, muayyen bir vade ile
    borçlandığınız zaman onu yazın. " ayet-i kerîmesi hakkında İbn Abbâs'tan şu sözü
    nakleder: "Bu ayet-i kerîme belli bir vade ile yapılan selef (vâdeli satış)
    hakkında nazil olmuştur."


    Katâde İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, O: "Ben şehadet ederim
    ki belli bir vade taşıyan selef (vâdeli satış)'ı Allah Teâlâ helâl kılmış ve
    buna izin vermiştir" deyip, sonra da: " Ey iman edenler, muayyen bir vade ile
    borçlandığınız zaman, onu yazın." ayet-i kerîmesini okumuştur.


    Süfyan İbn Uyeyne tarikıyla İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine
    göre o şöyle demiştir:


    Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye geldiğinde Medineliler bir, iki
    ve üç senenin meyvesinden selef (vâdeli satış) yapıyorlardı. (Parayı peşin
    alarak bir, iki ve üç senenin mahsulünü satıyorlardı). Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurdular:


    "Kim selef yaparsa belli bir ölçü, belli bir ağırlık ve belli
    bir vade ile selef yapsın." (Buhârî, Selem, 7).


    İbn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş
    yaparsa şahit tutsun.


    Katâde der ki: "Bize anlatıldığına göre, Ebu Süleyman
    el-Mar'aşî Kâ'b'ın arkadaşlarından birisiydi. Bir gün arkadaşlarına şöyle sordu:
    "Rabbına dua ettiğinde duasına icabet edilmeyen mazlûmu biliyor musunuz?" ona
    "Bu nasıl olur?" diye sorduklarında:


    "Bir adam belli bir vade ile satış yapar, şahit tutmaz ve
    yazmaz, malının zamanı gelince sahibi bunu inkâr eder, o da Rabbına dua eder,
    ama duasına icabet edilmez. Çünkü o, Rabbına isyan etmiştir." dedi.


    "Aranızda bir kâtip de doğrulukla (hak üzere) yazsın. Yazarken
    kimseye ihanet etmesin. Ne eksik ne fazla; tarafların ittifak ettiği şeyi
    yazsın. Yazan Allah'ın kendisine (bilmediği şeyleri) öğrettiği gibi (herhangi
    bir zarûret olmasa da insanlar kendisinden bir Şey yazmasını istedikleri vakit)
    yazmaktan çekinmesin ve yazsın." İlâhî hükmü ile bu hususta görev yapacakların
    tavır ve görevleri de belirleniyor.


    Allah'u Teâlâ buyuruyor: "Hak kendi üzerinde olan (borçlu da
    zimmetinde olan borcu yazdırsın. Rabbi olan Allah'dan korksun da ondan bir şey
    (gizleyip) eksiltmesin. Şayet borçlu beyinsiz sefih, küçük (ya da deli) veya
    (konuşamama ya da yanlıştan doğruyu ayııamıyacak derecede cahil olması
    sebebiyle) kendisi söyleyip yazdıramayacak durumdaysa, velisi dosdoğru
    yazdırsın."


    Allah Teâlâ'nın: "Erkeklerinizden iki de şahit yapın." buyruğu,
    yazıyla birlikte daha sağlam olması için şahit tutmayı emretmektedir. "Eğer iki
    erkek bulunmazsa... bir erkek... iki kadın olabilir." Bu durum ancak mallarda ve
    kendisiyle malın kastolunduğu şeylerde (akidlerde) olabilir.


    İslâm'ın insanlığa getirdiği güzel mesajlardan biri müsamaha ve
    sevimliliktir. İslâm, tamahkârlık, bencillik, egoistlik ve cimrilik sahrasında,
    insanoğlunun sığınabileceği yegane gölgeliktir. Bu din hem borçlanan, hem de
    borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve şefkat
    kucağıdır.


    Çağdaş cahiliyyenin bencil duygularıyla yetişmiş olan kimselere
    bu kelimeler bir mana ifade etmez. Bilhassa faizle beslenmiş kapitalistlerin
    dünyasında bu güzel duyguların hiç yeri yoktur.


    Şâmil İA


  3. 07.Haziran.2012, 12:49
    2
    Moderatör



    İslamda borç kavramı



    Geri verilmek üzere alınan para veya eşya; bir veya birkaç
    kişiye yahut bir kuruma karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülük, ödünç.


    Borç yahut fıkhî terim olarak "deyn" genellikle borçlunun
    ödemeyi teahhüt ettiği nakit veya borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşya; yani
    ölçü, tartı vb. yollarla benzeri ile ödenebilen eşya karşılığında kullanılan bir
    terimdir. Borcun zimmetinden maksat da şahsın borcu yüklenme kabiliyetidir.


    İnsanların birbirleriyle yardımlaşma yollarından biri de borç
    alıp vermedir. Borç alıp verme işlemi İslâm'da nakit para gibi sayılabilen;
    buğday, arpa, pirinç gibi ölçülebilen; yahut altın, gümüş ve et gibi
    tartılabilen; ya da yumurta ve ceviz gibi büyüklükleri birbirlerine yakın olan
    mallarda geçerlidir. Fakat hayan vs. gibi her birinin kendine göre ayrı ayrı
    değer ve özelliği bulunan mallarda borçlanmanın olup olmayacağı hususu ise İslâm
    hukukçuları arasında ihtilaflı bir konudur. Böyle bir borçlanmanın caiz olmadığı
    kanaatinde olan Hanefî hukukçuları; "alınan borç harcanır, sonra benzeri ödenir.
    Canlı bir koyun borç alındığında tamamen aynı özelliklere sahip bir koyun
    bulunmayabilir. Onun için bu gibi borçlanmalarda taraflardan biri mağdur
    olabilir" demektedirler. Borç alınan para para ile; buğday buğday ile ödenir.
    Fazla bir şey verilmez, istenirse faiz olur.


    Borç verme İslâm'da sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmiştir.
    Hatta bazı durumlarda sadaka vermekten de sevaptır. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
    "Eğer Allah'a içten gelen istekle ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat
    artırır ve sizi bağışlar. " (et-Teğâbun, 64/17). Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de
    bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye ise onsekiz misli sevap
    verileceğini bildirmiştir (et-Tergîb ve't-Terhîb, II, 40).


    Bir kimse borç verdiği para vs.'nin bir kısmını veya tamamını
    bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta
    mümkün ise alacağını bağışlamasını teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de:


    "Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin.
    Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280)
    buyrulur. Yani şayet borçlulardan herhangi bir kimse zor durumda kalmış ise
    "darda ise, eli genişleyinceye kadar mühlet veriniz. " Böyle bir durumda
    verilecek olan hüküm, onun borcunu rahatlıkla ödeyebileceği zamana kadar imkân
    tanımaktır.


    " Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha
    hayırlıdır. "


    Borçlunuz olan kimse borcunu ödeyemeyecek kadar zor durumda
    olursa ona mallarınızı veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız kıyamet
    gününde sizin için daha hayırlıdır. Burada "eğer bilirseniz" şartının
    getirilmesi teorik olarak bilmeden kasıt, beraberinde amelin de söz konusu
    olduğu bir bilgidir. Buna göre takdirî mana şöyle olur: "Şayet sizler bunun
    Allah katında olduğunu bilerek gereğince amel edecek olursanız, ona sadaka
    olarak bağışlamanız için daha hayırlıdır."


    Tebarânî'nin Ebu Umâme (r.a.)'den nakline göre Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmayacağı
    bir günde Allah'ın kendisini gölgelendirmesini arzu eden bir kimse, zor durumda
    kalmış olana kolaylık sağlasın veya onun borcunu indirsin." Bu manada pek çok
    hadis vardır. (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1984, I, 491).


    Buhâri Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet etmektedir: Hz. Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: "İnsanlara borç veren bir tüccar vardı. Zor durumda
    kalmış birisini görünce çocuklarına, onun borcunu affedin, belki Allah bizi
    bağışlar derdi. Nihayet Allah da onu bağışladı. " (İbn Kesîr, aynı yer).


    İmam Ahmed'in rivayetine göre İbn Ömer şöyle dedi: Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Duasının kabul olunmasını, kederlerinin açılmasını
    isteyen, borcunu ödeyemeyen, zorda kalmış kimseyi bu durumdan kurtarsın." (Ahmed
    b. Hanbel, II, 23)


    Taberâni İbn Abbas'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir:
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine
    kolaylıkla ödeyeceği zamana kadar mühlet veren bir kimseye, Allah da günahı
    sebebiyle tövbe edinceye kadar mühlet verir. " İbn Abbâs'ın rivayet edip İmam
    Ahmed'in kaydetmiş olduğu hadise göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını
    bağışlayan kimseyi yüce Allah Cehennem ateşinden korur" (Buhârî, Buyû' 17;
    Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Buyû' 67; İbn Mace, Sadakat 14; Ahmed b. Hanbel I,
    327, II, 359).


    İmam Ahmed Bureyde'den rivayetle: "Peygamber (s.a.s.)'in şöyle
    buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir
    kimse her gün için onun gibi bir sadaka vermiş gibi olur." Bureyde devamla dedi
    ki: Sonra da onun şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken
    birisine mühlet veren bir kimseye, mühlet verdiği her gün için iki katı sadaka
    yazılır. " Bunun üzerine ben:


    "-Ey Allah'ın Rasûlü, seni, borcunu ödemekte zorluk çeken
    birisine mühlet verene her gün için onun gibi sadaka vardır, derken dinledim;
    sonra da yine seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren kişiye
    her gün için iki kat sadaka verilmiş gibi olur buyurduğunu işittim" Hz.
    Peygamber şu cevabı verdi:


    "Borcun vadesi gelmeden önce verdiği her bir mühlet için onun
    gibi bir sadaka vardır. Borcun vadesi geldiğinde ona mühlet verecek olursa iki
    katı sadaka vermiş gibi olur." (Ahmed b. Hanbel, IV, 442-443, V, 300, 308)


    Borçlunun alacaklıdan biraz indirim yapmasını istemesi caizdir.
    Mâlikîlerden bazıları bunu mekruh görmüşlerdir; zira bunda bir minnete katlanma
    vardır. Kurtubî: "İhtimal kerahati mutlak söyleyenlerin maksatları bunun hilâf-ı
    evlâ olduğunu anlatmaktır." demiştir. Aynî, İmam A'zam'ın görüşünün de böyle
    olması gerektiğini söylemiştir. Nevevî indirim istemekte beis olmadığını
    söyledikten sonra: "Lâkin zarûret yokken ısrar derecesine, nefsi tahkîre veya
    ezâya vardırmamak şarttır." diyor.


    Rasûlullah (s.a.s.) borçlu olarak ölenin cenazesini kılmazdı.
    (Bir gün) bir cenaze getirildi.


    Rasûlullah (s.a.s.):


    "- Onun borcu var mı?" diye sordu.


    - Evet iki dinar borcu var, dediler. "- Arkadaşınızın namazını
    kılınız, " buyurdu.


    Bunun üzerine, Ensâr'dan olan Ebû Katâde;


    - O iki dinarı ben yükleniyorum, Ya Rasûlullah, dedi. Hz.
    Peygamber de adamın namazını kıldı.


    Allah (c.c.), Rasûlüne fetihler müyesser buyurunca,
    efendimiz:


    "Ben her mümine kendi nefsinden daha evlâyım. Her kim borç
    bırakırsa (borçlu ölürse) onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakırsa
    varislerine aittir." buyurdu. (Buhârî, Ferâiz 15; Müslim, Ferâiz, 16; Ebû Davûd,
    Buyû, 9; Tirmizî, Cenâiz, 69; İbn Mâce, Mukaddime,11; Sadakat 13; Nesâi, Cenâiz,
    67; Iydeyn, 22).


    Rasûlullah (s.a.s.) bir kâfileden, yanında parası olmadığı
    halde bir dana satın aldı. Danaya kâr verildi. Rasûlullah da sattı. Kârı,
    Abdülmuttaliboğullarının muhtaç kadınlarına dağıttı ve: "Bundan sonra yanımda

    para olmadan hiçbir şey satın almayacağım" buyurdu (Ahmed b. Hanbel, I, 235,
    323).


    Diğer bir husus da borcun gereksiz ve mazeretsiz olarak
    geciktirilmesidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:


    "Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür. Biriniz (alacağı) bir
    zengine havale edilirse kabul etsin (Buhârî, Havale 1-2; İstikraz, 12; Müslim,
    Müsâkât, 33; Ebû Davûd, Buyû', 10; Nesâi, Buyû, 100, 101; Tirmizî, Buyü', 68;
    İbn Mâce, Sadaka, 8; Mâlik, Buyü', 84; Dârimî, Buyû', 48; Ahmed b. Hanbel II,
    71, 245, 254, 260).


    Burada matl (geciktirme): bir kimsenin borcunu vermeyi
    geciktirmesi, alacaklıyı oyalaması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır.
    Kurtûbi bu kelimenin, "ödemesi gereken borcu, imkânı varken ödememek" manasına
    olduğunu söyler.


    Hadis-i şerif'te, önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu
    halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir.


    Bazı âlimler ise bu cümlenin "zengine olan borcu geciktirmek
    zulümdür." manasına geldiğini söylerler. Bu durumda hadisi "Zengine olan borcu
    ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek öncelikle
    zulümdür" şeklinde anlamak gerekir. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi,
    âlimlerin büyük çoğunluğu önceki manayı benimsemiş ve hadis "Zenginin borcunu
    geciktirmesi zulümdür" şeklinde anlamışlardır.


    Rasûlullah (s.a.s.) genç bir deve borç almıştı. Kendisine,
    sadaka develeri geldi. Bana, (alacaklı) adama genç devesini ödememi emretti. Ben
    efendimize: "Develer arasında altı yaşını doldurmuş güzel bir deveden başkasını
    bulamadım" dedim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:


    "-Adama onu ver, şüphesiz insanların en hayırlısı borcunu en
    iyi ödeyendir. " buyurdu (Müslim, Musâkât, 118, 128; Tirmizî, Buyû', 73; Nesâi,
    Buyû', 64; İbn Mâce, Ticaret, 62; Dârimî, Buyû', 31; Mâlik, Buyû', 89; Ahmed b.
    Hanbel, VI, 375, 390).


    Nevevî ise "Zekât mallarını başkasına teberru olarak vermek
    caiz olmadığına göre, nasıl olmuş da Hz. Peygamber aldığı borcu, zekât
    develerinden fazlasıyla ödemiştir" şeklindeki muhtemel bir itiraza cevap
    verirken şöyle der: Hz. Peygamber (s.a.s.), genç deveyi kendisi için ödünç
    almıştı; sonra zekât develerinden birisini satın aldı ve borcunu ödedi. Ebû
    Hureyre'nin rivayetindeki, "Onun için bir deve satın alıp alacaklıya verdiler"
    şeklindeki ifade de buna delâlet eder."


    Görüldüğü gibi Nevevî, Hz. Peygamber'in genç deveyi kendisi
    için satın aldığı görüşündedir.


    Hz. Peygamber'in deveyi kendisi için borç alıp bunu ihtiyaç
    sahiplerine vermiş olması da mümkündür.


    Hadîs'in zâhiri, hayvanı borç alıp vermenin caiz olduğuna
    delâlet etmektedir. Evzai, Leys, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu
    görüştedirler.


    Hanefilere göre, yukarıda ifade edildiği gibi sadece para ve
    mislî olan mallar borç verilebilir.


    Mislî mal; piyasada benzeri bulunan, telef edildiğinde değeri
    değil, misli ile tazmin olunan mallardır. Bunlar, mekil (ölçekle alınıp satılan
    mallar) mevzûn (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi
    büyüklükleri biribirlerine çok yakın olan aded-i mütekarib mallardır.


    Hanefiler bu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi
    kabul etmezler. Çünkü bu adaletli bir ödemeye imkân vermez. Hayvan da, borç
    olarak verilmesi caiz olmayan mallardandır.


    Nevevî bu hadislerin Hanefiler aleyhine delil olduğunu, delil
    olmadan nesh davasının kabul edilemeyeceğini söyler.


    Hanefi âlimleri Hz. Peygamber'in hayvan ödünç aldığına delâlet
    eden hadislerin mensuh* olduğunu ve nesh* davasının delilsiz olmadığını
    söylerler. Tahavî, Meâni'l-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin caiz
    olmadığına işaret eden bazı hadisler rivayet eder.


    İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Peygamber (s.a.s.) veresiye
    olarak hayvan mukabilinde satmayı nehyetti." (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60).


    Câbir (r.a.) şöyle demiştir:


    "Rasûlullah (s.a.s.) -peşin olarak iki hayvanı bir hayvan
    karşılığında satmakta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışım kerih
    görürdü (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60).


    Tahavî; bu hadislerin hayvanı hayvan mukabilinde veresiye
    olarak satmayı caiz gören hadisleri neshettiğini: hayvanı ödünç almanın da aynı
    hükümde olduğunu söyler. Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından
    ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek, bunları cevaplandırır.


    Hadis-i Şerif'in delâlet ettiği diğer bir anlam da şudur:


    Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde
    ödeyebilir. Çünkü Hz. Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi
    yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir.


    "Bekr" denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye nisbetle
    daha az değerlidir. Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır. Üstünlük borcun
    miktarı yönünden olabileceği gibi; kalitesi yönünden de olabilir. Meselâ bin TL.
    borç alan bir kimse,borcunu binyüz TL. olarak verebilir. Yine ikinci kalite
    buğday borç alan, borcunu öderken birinci kaliteden ödeyebilir. Ancak bunun borç
    verme esnasında şart koşulmamış olması gerekir. Ama borç alınırken borcu daha
    fazlasıyla veya daha iyisiyle ödeme, ya da borçlunun alacaklıya fayda temin
    edecek başka bir şeyi yapması şart koşulursa bu caiz değildir; faizdir.
    Peygamber Efendimiz bir hadisinde "Menfaat sağlayan her türlü borç faizdir."
    buyurmuştur (Suyutî, el-Camiu's-Sağir, II, 94).


    İmam Malik'e göre şart koşulmamış bile olsa, borcu miktar
    olarak fazlasıyla ödemek caiz değildir. Hadisteki


    "insanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde ödeyendir"
    cümlesi İmam Malik'e karşı delil olarak ileri sürmüştür.


    Borcun Yazılması: Kur'an'daki her hüküm ayetindeki açıklık gibi
    borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, bu hükme
    uyanlar hiç bir zaman öteki hükümleri kabul edenler gibi perişan olmazlar. Çünkü
    Kur'an, müminler için rahmet ve şifadır. Onun şifa oluşu ona teslim olanlar
    tarafından görülmüş ve yaşanmaktadır. Hakikatte onu kabul eden ve fakat hükmüne
    teslim olmayan için Kur'an, ne rahmet, ne de şifadır. Bugün alışverişlerini
    Kur'an'a göre yapmıyanlar, ekonomik bir takım prensiplerden medet ummaktadırlar.
    Oysa Allah Teâlâ'nın emri dikkate alınmış olsa ve bu emirle yaşanmış olunsa
    bütün iç ve dış borçlanmalar kendiliğinden ve Allah'ın yardımıyla bir rahmet
    olarak karşımıza çıkar.


    Kur'an'da toplum içinde yerleştirilmek istenen prensip, malın
    yok olmaması ve muayyen bir zaman için alınan borçlar hususunda borcun
    miktarının yazılmasıdır. Bunu yazmak isteğe bağlı olarak değil, ayet-i kerîme
    ile farz kılınmış bir husustur. Ayet de hiç bir yoruma tabi tutulmayacak kadar
    açıktır.


    "Ey iman edenler, muayyen bir zaman vaadiyle borçlandığınızda
    onu yazın. Aranızda bir kâtip de doğrulukla yazsın. Yazan Allah'ın kendisine
    öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Yazsın. Hak kendi üzerinde olan da
    yazdırsın. Şayet, borçlu, sefih, küçük ve kendisi yazdıramıyacak durumda ise,
    velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek
    bulunmazsa Şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona
    hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç,
    küçük veya büyük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah
    yanında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de
    daha yakındır... " (el-Bakara, 2/282).


    Süfyan es-Sevrî... "Ey iman edenler, muayyen bir vade ile
    borçlandığınız zaman onu yazın. " ayet-i kerîmesi hakkında İbn Abbâs'tan şu sözü
    nakleder: "Bu ayet-i kerîme belli bir vade ile yapılan selef (vâdeli satış)
    hakkında nazil olmuştur."


    Katâde İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, O: "Ben şehadet ederim
    ki belli bir vade taşıyan selef (vâdeli satış)'ı Allah Teâlâ helâl kılmış ve
    buna izin vermiştir" deyip, sonra da: " Ey iman edenler, muayyen bir vade ile
    borçlandığınız zaman, onu yazın." ayet-i kerîmesini okumuştur.


    Süfyan İbn Uyeyne tarikıyla İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine
    göre o şöyle demiştir:


    Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye geldiğinde Medineliler bir, iki
    ve üç senenin meyvesinden selef (vâdeli satış) yapıyorlardı. (Parayı peşin
    alarak bir, iki ve üç senenin mahsulünü satıyorlardı). Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurdular:


    "Kim selef yaparsa belli bir ölçü, belli bir ağırlık ve belli
    bir vade ile selef yapsın." (Buhârî, Selem, 7).


    İbn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş
    yaparsa şahit tutsun.


    Katâde der ki: "Bize anlatıldığına göre, Ebu Süleyman
    el-Mar'aşî Kâ'b'ın arkadaşlarından birisiydi. Bir gün arkadaşlarına şöyle sordu:
    "Rabbına dua ettiğinde duasına icabet edilmeyen mazlûmu biliyor musunuz?" ona
    "Bu nasıl olur?" diye sorduklarında:


    "Bir adam belli bir vade ile satış yapar, şahit tutmaz ve
    yazmaz, malının zamanı gelince sahibi bunu inkâr eder, o da Rabbına dua eder,
    ama duasına icabet edilmez. Çünkü o, Rabbına isyan etmiştir." dedi.


    "Aranızda bir kâtip de doğrulukla (hak üzere) yazsın. Yazarken
    kimseye ihanet etmesin. Ne eksik ne fazla; tarafların ittifak ettiği şeyi
    yazsın. Yazan Allah'ın kendisine (bilmediği şeyleri) öğrettiği gibi (herhangi
    bir zarûret olmasa da insanlar kendisinden bir Şey yazmasını istedikleri vakit)
    yazmaktan çekinmesin ve yazsın." İlâhî hükmü ile bu hususta görev yapacakların
    tavır ve görevleri de belirleniyor.


    Allah'u Teâlâ buyuruyor: "Hak kendi üzerinde olan (borçlu da
    zimmetinde olan borcu yazdırsın. Rabbi olan Allah'dan korksun da ondan bir şey
    (gizleyip) eksiltmesin. Şayet borçlu beyinsiz sefih, küçük (ya da deli) veya
    (konuşamama ya da yanlıştan doğruyu ayııamıyacak derecede cahil olması
    sebebiyle) kendisi söyleyip yazdıramayacak durumdaysa, velisi dosdoğru
    yazdırsın."


    Allah Teâlâ'nın: "Erkeklerinizden iki de şahit yapın." buyruğu,
    yazıyla birlikte daha sağlam olması için şahit tutmayı emretmektedir. "Eğer iki
    erkek bulunmazsa... bir erkek... iki kadın olabilir." Bu durum ancak mallarda ve
    kendisiyle malın kastolunduğu şeylerde (akidlerde) olabilir.


    İslâm'ın insanlığa getirdiği güzel mesajlardan biri müsamaha ve
    sevimliliktir. İslâm, tamahkârlık, bencillik, egoistlik ve cimrilik sahrasında,
    insanoğlunun sığınabileceği yegane gölgeliktir. Bu din hem borçlanan, hem de
    borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve şefkat
    kucağıdır.


    Çağdaş cahiliyyenin bencil duygularıyla yetişmiş olan kimselere
    bu kelimeler bir mana ifade etmez. Bilhassa faizle beslenmiş kapitalistlerin
    dünyasında bu güzel duyguların hiç yeri yoktur.


    Şâmil İA





+ Yorum Gönder