Konusunu Oylayın.: Tarikat ismi sonradan mı çıktı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Tarikat ismi sonradan mı çıktı
  1. 03.Haziran.2012, 14:52
    1
    Misafir

    Tarikat ismi sonradan mı çıktı

  2. 04.Haziran.2012, 06:43
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: 'Tarikat' ismi sonradan mı çıktı ?




    Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Biz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile otururken simsiyah saçlı ve bembeyaz elbiseli bir adam çıkageldi ve bizden kimse de onu tanımıyordu.
    Eğer yoldan gelmiş osa idi yol yorgunluğu, kum fırtınasının etkileri gibi seferin meşakkatlerinin üzerinde görülmesi gerekirdi ve eğer yoldan gelmemiş ise zaten şehrin nüfusu belli herkes dede ve baba isimleriyle bile biliniyor ama şahıs tanınmıyor. O halde kimdi bu insan?
    Ta ki Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına (geldi ve) oturdu. Dizlerini dizine dayayıp elini de dizinin üzerine koydu. Sanki oradakilere bir Peygamberin önünde nasıl oturulacağını öğretiyordu. Bu arada alimlerin de Peygamber varisleri oldukları unutulmamalı.
    İslam nedir, diye sordu. Efendimiz de; “Allah’a şerik ittihaz etmemek, namazı kılmak, zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak.” buyurdu.
    Doğru söyledin dedi.
    (Tabi yine hayret verici bir şey soru sormak o konudaki cehaleti gerektirir. Peygamberi tasdikse konuya vukufiyeti bildirir. Madem biliyor niye soruyor?)
    İman nedir, diye sordu. Efendimiz; “İman, Allah’a, Meleklerine, Kitaba, Peygamberlerine inanmak ve yine öldükten sonra dirilmeye inanmak.” dedi.
    Doğru söyledin dedi.
    Sonra ihsan nedir, dedi.
    “İhsan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmen. Sen onu görmesen de O seni görmektedir.” buyurdu.
    Buraya kadar İslam’ın üç temel özelliğinden bahsedildi.
    Birincisi: İslam, yani âzâların yaptığı ibadetler namaz; bedenle zekat; hem mal hem beden...
    İkincisi: Azalarla değil de yeri sadece kalbi olan iman bir insanın hakiki insanın inanmadığını bilemeyiz. Ta ki kalbini açmadıkça.
    Üçüncüsü: Amel eden beden ile inanan kalp arasında bir köprü bir bağ, ibadetleri arıtma, saflaştırma köprüsü.
    Hz. Ömer’in ben münafık oldum diyen sahabiye sebebini sorması ve onun da huzuru Resuldeki haliyle ailesi arasındaykenki halinin farklılığından şikayeti çok manidardır.
    Demek ki sahabe Resulullah’ın huzurunda ayrı bir şevk ayrı bir haz ve ayrı bir itminan dugusu içinde. Hatta dünyalıktan başka işi olmayan bir çöl bedevisi bile Efendimizin meclisinde bir kere bulunması onu öyle değiştiriyordu ki artık kendisine yepyeni ve tertemiz bir hayat seçiyordu.
    İşte insanlar o ortamda ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir insanın yanında istenilen ihsanı çok iyi yaşadılar.
    Hz. Ali’nin ayağına batan ok parçasını ben namazdayken çıkarın zira hissetmem demesi bu ihsana ulaşmanın belirtisidir. Toplumsal hayattan çok çok uzak bedeviler bile Efendimiz hazretleriyle geçirdikleri birkaç yıl sayesinde bir insanın insan olması gereken bütün vasıfları üzerinde taşıyan medeniyetler üstü bir topluluk oluyorlar. Herşey yerli yerinde giderken muayyen olan vakit geliyor ve alemlerin sultanı darul ukbaya irtihal ediyor.
    İslamiyetin sınırları gayet genişledi. Artık yağmurun batıya veya doğuya yağması o kadar önemli değildi. Nasıl olsa İslam topraklarına düşecekti. Tabi bu toprak genişlemesiyle beraber müslümanlar da zenginledi. Dünya malı onları en hassas yerlerinden vurdu artık. Kalbin eski hassasiyeti kalmadı. Namazda konan sinek bile namazın fesadına götürüyordu. İhsan köprüsü çöktü artık amel eden aza ile inanan kalp ayrı ayrı çalışıyordu.
    Feraset sahipleri bu köprünün hemen onarılması gerektiğini idrak ettiler. Malzemesi için de yaptığımız müddetçe yıkılmayacak iki sağlam şeyi seçtiler ve İslami hayatın kurallarını seçtiler. Sloganları ise “adımı adımına ittiba” sünneti hayatı kurallaştırıp bir hayat düzeni haline getirdiler ve ihsana ulaştılar. İşte siz bu yola ister ihsanın tekrar imarı deyin, ister adımı adımına ittiba deyin, ister nefis terbiyesi isterse tarikat (yollar) deyin hepsi aynı yere çıkar.
    Artık Efendimizin yatması, kalkması, tavsiyeleri, hatta namaz kıldığı yerleri bile tesbit edip aynı yerde kıldılar.
    Çocuklarımız baba! Peygamber Efendimizin yaşayışı nasıldı diye sorduklarında, işte Ahmet amcan, işte Zeki amcan gibiydi diye göstereceğimiz şahsiyetler çıktı ortaya. Bu aziz topluluk bir çok başarıya imza attılar. Sonraki gelen nesillerde de Ahmet ve Zeki amcaları çıktılar ama ilk nesildeki kadar fazla değillerdi.
    Ben sofilerin çokca yetişememesini iki şeye bağlıyorum: Ya İnsanların yetişmesi için bu kuralların asra göre daha değişik uslup ve yöntemlere bindirilmesi. Ya da, ki kalbim buna kani, şimdiki sofilerin (madem tasavvuf sünneti adımı adımına ittiba) ilmi yetersizlikleri. Sünnetler bilinmediklerinden veya ihmalden yapılmayıp sünnet olmayan şeylerin sünnet gibi yapılmaları. Yaşamak için sünneti bir yaşamın illa kalbe ilham yoluyla doğmasını beklemek hata olur. Hadis ve tefsir kitapları raflarda heder olmaktadır. Bir müridin yüzüne Kur’an okuyamaması en azından bir Buhari ve bir İlmihali bunun yanında bir akaid, siyer ve adap kitabını okumaması başlıbaşına bir ham sofuluk olabilir. Belki eksiklik budur. Belki de başka bir noktadadır. En iyiyi bilen Allah’tır.
    Ricamız: O insanların sayılarının artabildiği kadar artmasıdır ve böylece sünnete ulaşma adı altında bir kaç yol ortaya çıktı. Kimileri kendini sadece cehri zikre adarken kimileri de sadece hafî zikre adadılar.
    Cehri zikre adayanlar bunu ta Hz. Ömer’e hafi zikre adayanlar da bunu Hz. Ebubekir’e bağladılar. Bunların sebebini o şahısların fıtrî hallerinden dolayı olsa gerek.
    Hafi zikrin Hz. Ebubekir’e, cehrininde Hz. Ömer veya Ali’ye niçin bağlandığına dair şimdiye kadar bir nakli delil müşahede etmedim. Mevzumuz buraya kadardı. Ama hadisin yarım kalmaması açısından hadisi tamamlamak istiyorum. Ve o adam saat ne zaman (kıyametin saati) diye sordu. Efendimiz: “Sorulan sorandan fazla birşey bilmiyor.” dedi. (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bile böyle dedikten sonra birilerinin kıyamet hakkında konuşmaması gerekir.)
    Alametlerinden haber ver deyince: Kölenin rabbini doğurması dedi.
    (Ya kölenin Efendisinden çocuğu olunca o cariyenin o anda hür olması teşbih edilmiş olabilir. Ya da kıyamet zamanı doğan çocukların sanki bir terbiye edici gibi ve anneleri de sanki bir köleymiş gibi davranmaları olabilir) ve yalın, çıplak, fakir, köy çobanlarını bina yarıştırırken görmen (Fakir insanların bir anda zengin olması olabileceği gibi bina; güç ve iktidara diğer vasıflar da; çapulculuğa delalet edeceğinden kıyamet zamanı iktidarın çapulcu takımının elinde olacağını anlatmış olabilir). Hz. Ömer devam ediyor. Sonra (şahıs) gitti.Çokca düşündüm (3 gün olduğu rivayet var).
    (Buluştuğumuzda) soru soranın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Allah ve Rasulu en iyi bilendir dedim. O Cibrildi size dininizi öğretmek için geldi buyurdu. (Buhari ve Müslim)


  3. 04.Haziran.2012, 06:43
    2
    Hadimul Müslimin



    Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Biz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile otururken simsiyah saçlı ve bembeyaz elbiseli bir adam çıkageldi ve bizden kimse de onu tanımıyordu.
    Eğer yoldan gelmiş osa idi yol yorgunluğu, kum fırtınasının etkileri gibi seferin meşakkatlerinin üzerinde görülmesi gerekirdi ve eğer yoldan gelmemiş ise zaten şehrin nüfusu belli herkes dede ve baba isimleriyle bile biliniyor ama şahıs tanınmıyor. O halde kimdi bu insan?
    Ta ki Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına (geldi ve) oturdu. Dizlerini dizine dayayıp elini de dizinin üzerine koydu. Sanki oradakilere bir Peygamberin önünde nasıl oturulacağını öğretiyordu. Bu arada alimlerin de Peygamber varisleri oldukları unutulmamalı.
    İslam nedir, diye sordu. Efendimiz de; “Allah’a şerik ittihaz etmemek, namazı kılmak, zekatı vermek, Ramazan orucunu tutmak.” buyurdu.
    Doğru söyledin dedi.
    (Tabi yine hayret verici bir şey soru sormak o konudaki cehaleti gerektirir. Peygamberi tasdikse konuya vukufiyeti bildirir. Madem biliyor niye soruyor?)
    İman nedir, diye sordu. Efendimiz; “İman, Allah’a, Meleklerine, Kitaba, Peygamberlerine inanmak ve yine öldükten sonra dirilmeye inanmak.” dedi.
    Doğru söyledin dedi.
    Sonra ihsan nedir, dedi.
    “İhsan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmen. Sen onu görmesen de O seni görmektedir.” buyurdu.
    Buraya kadar İslam’ın üç temel özelliğinden bahsedildi.
    Birincisi: İslam, yani âzâların yaptığı ibadetler namaz; bedenle zekat; hem mal hem beden...
    İkincisi: Azalarla değil de yeri sadece kalbi olan iman bir insanın hakiki insanın inanmadığını bilemeyiz. Ta ki kalbini açmadıkça.
    Üçüncüsü: Amel eden beden ile inanan kalp arasında bir köprü bir bağ, ibadetleri arıtma, saflaştırma köprüsü.
    Hz. Ömer’in ben münafık oldum diyen sahabiye sebebini sorması ve onun da huzuru Resuldeki haliyle ailesi arasındaykenki halinin farklılığından şikayeti çok manidardır.
    Demek ki sahabe Resulullah’ın huzurunda ayrı bir şevk ayrı bir haz ve ayrı bir itminan dugusu içinde. Hatta dünyalıktan başka işi olmayan bir çöl bedevisi bile Efendimizin meclisinde bir kere bulunması onu öyle değiştiriyordu ki artık kendisine yepyeni ve tertemiz bir hayat seçiyordu.
    İşte insanlar o ortamda ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir insanın yanında istenilen ihsanı çok iyi yaşadılar.
    Hz. Ali’nin ayağına batan ok parçasını ben namazdayken çıkarın zira hissetmem demesi bu ihsana ulaşmanın belirtisidir. Toplumsal hayattan çok çok uzak bedeviler bile Efendimiz hazretleriyle geçirdikleri birkaç yıl sayesinde bir insanın insan olması gereken bütün vasıfları üzerinde taşıyan medeniyetler üstü bir topluluk oluyorlar. Herşey yerli yerinde giderken muayyen olan vakit geliyor ve alemlerin sultanı darul ukbaya irtihal ediyor.
    İslamiyetin sınırları gayet genişledi. Artık yağmurun batıya veya doğuya yağması o kadar önemli değildi. Nasıl olsa İslam topraklarına düşecekti. Tabi bu toprak genişlemesiyle beraber müslümanlar da zenginledi. Dünya malı onları en hassas yerlerinden vurdu artık. Kalbin eski hassasiyeti kalmadı. Namazda konan sinek bile namazın fesadına götürüyordu. İhsan köprüsü çöktü artık amel eden aza ile inanan kalp ayrı ayrı çalışıyordu.
    Feraset sahipleri bu köprünün hemen onarılması gerektiğini idrak ettiler. Malzemesi için de yaptığımız müddetçe yıkılmayacak iki sağlam şeyi seçtiler ve İslami hayatın kurallarını seçtiler. Sloganları ise “adımı adımına ittiba” sünneti hayatı kurallaştırıp bir hayat düzeni haline getirdiler ve ihsana ulaştılar. İşte siz bu yola ister ihsanın tekrar imarı deyin, ister adımı adımına ittiba deyin, ister nefis terbiyesi isterse tarikat (yollar) deyin hepsi aynı yere çıkar.
    Artık Efendimizin yatması, kalkması, tavsiyeleri, hatta namaz kıldığı yerleri bile tesbit edip aynı yerde kıldılar.
    Çocuklarımız baba! Peygamber Efendimizin yaşayışı nasıldı diye sorduklarında, işte Ahmet amcan, işte Zeki amcan gibiydi diye göstereceğimiz şahsiyetler çıktı ortaya. Bu aziz topluluk bir çok başarıya imza attılar. Sonraki gelen nesillerde de Ahmet ve Zeki amcaları çıktılar ama ilk nesildeki kadar fazla değillerdi.
    Ben sofilerin çokca yetişememesini iki şeye bağlıyorum: Ya İnsanların yetişmesi için bu kuralların asra göre daha değişik uslup ve yöntemlere bindirilmesi. Ya da, ki kalbim buna kani, şimdiki sofilerin (madem tasavvuf sünneti adımı adımına ittiba) ilmi yetersizlikleri. Sünnetler bilinmediklerinden veya ihmalden yapılmayıp sünnet olmayan şeylerin sünnet gibi yapılmaları. Yaşamak için sünneti bir yaşamın illa kalbe ilham yoluyla doğmasını beklemek hata olur. Hadis ve tefsir kitapları raflarda heder olmaktadır. Bir müridin yüzüne Kur’an okuyamaması en azından bir Buhari ve bir İlmihali bunun yanında bir akaid, siyer ve adap kitabını okumaması başlıbaşına bir ham sofuluk olabilir. Belki eksiklik budur. Belki de başka bir noktadadır. En iyiyi bilen Allah’tır.
    Ricamız: O insanların sayılarının artabildiği kadar artmasıdır ve böylece sünnete ulaşma adı altında bir kaç yol ortaya çıktı. Kimileri kendini sadece cehri zikre adarken kimileri de sadece hafî zikre adadılar.
    Cehri zikre adayanlar bunu ta Hz. Ömer’e hafi zikre adayanlar da bunu Hz. Ebubekir’e bağladılar. Bunların sebebini o şahısların fıtrî hallerinden dolayı olsa gerek.
    Hafi zikrin Hz. Ebubekir’e, cehrininde Hz. Ömer veya Ali’ye niçin bağlandığına dair şimdiye kadar bir nakli delil müşahede etmedim. Mevzumuz buraya kadardı. Ama hadisin yarım kalmaması açısından hadisi tamamlamak istiyorum. Ve o adam saat ne zaman (kıyametin saati) diye sordu. Efendimiz: “Sorulan sorandan fazla birşey bilmiyor.” dedi. (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bile böyle dedikten sonra birilerinin kıyamet hakkında konuşmaması gerekir.)
    Alametlerinden haber ver deyince: Kölenin rabbini doğurması dedi.
    (Ya kölenin Efendisinden çocuğu olunca o cariyenin o anda hür olması teşbih edilmiş olabilir. Ya da kıyamet zamanı doğan çocukların sanki bir terbiye edici gibi ve anneleri de sanki bir köleymiş gibi davranmaları olabilir) ve yalın, çıplak, fakir, köy çobanlarını bina yarıştırırken görmen (Fakir insanların bir anda zengin olması olabileceği gibi bina; güç ve iktidara diğer vasıflar da; çapulculuğa delalet edeceğinden kıyamet zamanı iktidarın çapulcu takımının elinde olacağını anlatmış olabilir). Hz. Ömer devam ediyor. Sonra (şahıs) gitti.Çokca düşündüm (3 gün olduğu rivayet var).
    (Buluştuğumuzda) soru soranın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Allah ve Rasulu en iyi bilendir dedim. O Cibrildi size dininizi öğretmek için geldi buyurdu. (Buhari ve Müslim)





+ Yorum Gönder