Konusunu Oylayın.: Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?
  1. 31.Mayıs.2012, 11:13
    1
    Misafir

    Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?






    Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir? Mumsema Merhaba,

    Basbakan'in açtigi konuya deginip, kürtaj'in Islamdaki yeri nedir? Hangi kosullarda bu yola basvurabiliriz? diye bir soru sormak istedim. Internette gordugum uzere, BM'de Türkiye temsilcisinin sarf ettigi su sözler insanlari yaniltacak cinsten oldugunu dusungum için aydinlatmak istedim:

    - İslam, kürtaja izin veriyor mu?

    Cenin; rahme düştüğü andan itibaren canlı mıdır, ne zaman canlanır? Bu konuda farklı fıkıhlar var. Örneğin Türkiye'de yaygın olan Hanefi mezhebi 120 güne kadar kürtaja izin verirken Maliki mezhebi ise '40 gün' der. Çok açık, İslam'da kürtaja izin vardır. (Konuşan ise, Newsweek'in 'Dünyayı sarsan 150 kadın' listesinde yer alan Doç. Pınar İlkkaracan)

    Selamlarimla.


  2. 31.Mayıs.2012, 11:13
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Merhaba,

    Basbakan'in açtigi konuya deginip, kürtaj'in Islamdaki yeri nedir? Hangi kosullarda bu yola basvurabiliriz? diye bir soru sormak istedim. Internette gordugum uzere, BM'de Türkiye temsilcisinin sarf ettigi su sözler insanlari yaniltacak cinsten oldugunu dusungum için aydinlatmak istedim:

    - İslam, kürtaja izin veriyor mu?

    Cenin; rahme düştüğü andan itibaren canlı mıdır, ne zaman canlanır? Bu konuda farklı fıkıhlar var. Örneğin Türkiye'de yaygın olan Hanefi mezhebi 120 güne kadar kürtaja izin verirken Maliki mezhebi ise '40 gün' der. Çok açık, İslam'da kürtaja izin vardır. (Konuşan ise, Newsweek'in 'Dünyayı sarsan 150 kadın' listesinde yer alan Doç. Pınar İlkkaracan)

    Selamlarimla.


    Benzer Konular

    - Teşekkür etmenin islam ahlakındaki yeri nedir?

    - Kur'an-ı Kerim'in islam dinindeki yeri nedir?

    - Peygamberlik inancının islam’daki yeri nedir?

    - Hz aişenin islam dininde ki yeri ve önemi nedir?

    - Türklerin islam ümmetindeki yeri nedir?

  3. 31.Mayıs.2012, 12:41
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?




    Kürtaj:

    A- Tanım:
    Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
    Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.

    B- Tarihî geçmişi:
    Kur'ân-ı Kerim'de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.

    C- Bağlayıcı kaynaklarda kürtaj:

    Kur'ân-ı Kerim'de "ve'du'l-benât" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir.
    Özellikle "haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan" âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.

    1. En'âm sûresinde
    (6/98) Allah Teâlâ'nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, "nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dahildir.

    2. Mümtehine sûresinde
    (60/12) Hz. Peygamber'e (s.a.v.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını öldürmek" de vardır. Bu âyetteki çocuklara "cenîn" de dahildir.

    Hadîslerde
    doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların "ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları "rûhun üflenmesi" ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

    D- Fıkıhta kürtaj:

    Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır: a) câiz olup olmadığı, b) Kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.

    1. Câiz olup olmaması bakımından kürtaj:

    Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm'ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan "yanlış tıp ve canlılar âlemi" bilgisidir.

    Eksik ve yanlış bilgiler:

    Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzâlî, İhyâu-ulûmi'd-din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
    Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan
    Gazzâlî
    o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir

    a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ') demektedirler.

    b)
    İki su karıştığında yani aşılanma olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, aşılanmış yumurta böyle nitelendirilmektedir.

    c)
    Yumurta aşılandıktan sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine alâka ve muzğa ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alâka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.

    d)
    Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.

    e)
    Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.

    f)
    Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî'nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.

    Rûhun üflenmesi ile ilgili hadîs:
    Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor:" Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alâka (katılaşmış kan veya asılan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edeceekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cenhnetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhârî, Bed'u'l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).

    Buharî ile Müslim'de yer alan bu rivâyet dışında hadîsin Müslim'deki başka rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:

    a)
    Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 45, 42.

    b)
    Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah'a "erkek mi, yoksa kız mı" diye sorulduğu, Allah'ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.
    Bu hadîslerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, "bu hadîsi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar..." demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tesbit edilince hadîsi Peygamberimiz'den (s.a.v.) ilk nakleden râvilerin veya onlardan alanların "yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hatâya düştüklerini" söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olur ki, bunu bir müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir.

    Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur'ân'da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Tealâ'nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:

    a)
    Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.

    b)
    Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.

    c)
    Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.
    Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin "cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi "Yaratılış" ve "Kader" bahislerinde rivâyet etmişlerdir.Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını ortaya koymak üzere açılan bu alt başlıkta, fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadîs) delîlleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki açıklamalardan sonra mezheblere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:

    Hanefî mezhebinde:
    Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler yukarıda zikredilen hadîse dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu, organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm, II, 495). İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, "yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır" denilerek câiz görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah sözkonusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde "önemli mazeret" için iki örnek verilmiştir:

    a)
    Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da süt anne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek câiz olur.

    b)
    Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.
    Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.

    Malikî mezhebi:
    Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).

    Şâfiî mezhebi:
    Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).

    Hanbelî mezhebi:
    Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.

    Zâhiriyye mezhebi
    imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir; bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir
    (Muhallâ, XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).

    Prof. Dr. Hayrettin Karaman
    Sorularla İslamiyet



  4. 31.Mayıs.2012, 12:41
    2
    Silent and lonely rains



    Kürtaj:

    A- Tanım:
    Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
    Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.

    B- Tarihî geçmişi:
    Kur'ân-ı Kerim'de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.

    C- Bağlayıcı kaynaklarda kürtaj:

    Kur'ân-ı Kerim'de "ve'du'l-benât" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir.
    Özellikle "haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan" âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.

    1. En'âm sûresinde
    (6/98) Allah Teâlâ'nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, "nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dahildir.

    2. Mümtehine sûresinde
    (60/12) Hz. Peygamber'e (s.a.v.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını öldürmek" de vardır. Bu âyetteki çocuklara "cenîn" de dahildir.

    Hadîslerde
    doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların "ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları "rûhun üflenmesi" ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

    D- Fıkıhta kürtaj:

    Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır: a) câiz olup olmadığı, b) Kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.

    1. Câiz olup olmaması bakımından kürtaj:

    Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm'ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan "yanlış tıp ve canlılar âlemi" bilgisidir.

    Eksik ve yanlış bilgiler:

    Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzâlî, İhyâu-ulûmi'd-din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
    Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan
    Gazzâlî
    o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir

    a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ') demektedirler.

    b)
    İki su karıştığında yani aşılanma olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, aşılanmış yumurta böyle nitelendirilmektedir.

    c)
    Yumurta aşılandıktan sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine alâka ve muzğa ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alâka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.

    d)
    Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.

    e)
    Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.

    f)
    Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî'nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.

    Rûhun üflenmesi ile ilgili hadîs:
    Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor:" Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alâka (katılaşmış kan veya asılan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edeceekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cenhnetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhârî, Bed'u'l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).

    Buharî ile Müslim'de yer alan bu rivâyet dışında hadîsin Müslim'deki başka rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:

    a)
    Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 45, 42.

    b)
    Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah'a "erkek mi, yoksa kız mı" diye sorulduğu, Allah'ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.
    Bu hadîslerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, "bu hadîsi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar..." demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tesbit edilince hadîsi Peygamberimiz'den (s.a.v.) ilk nakleden râvilerin veya onlardan alanların "yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hatâya düştüklerini" söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olur ki, bunu bir müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir.

    Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur'ân'da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Tealâ'nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:

    a)
    Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.

    b)
    Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.

    c)
    Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.
    Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin "cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi "Yaratılış" ve "Kader" bahislerinde rivâyet etmişlerdir.Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını ortaya koymak üzere açılan bu alt başlıkta, fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadîs) delîlleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki açıklamalardan sonra mezheblere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:

    Hanefî mezhebinde:
    Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler yukarıda zikredilen hadîse dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu, organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm, II, 495). İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, "yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır" denilerek câiz görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah sözkonusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde "önemli mazeret" için iki örnek verilmiştir:

    a)
    Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da süt anne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek câiz olur.

    b)
    Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.
    Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.

    Malikî mezhebi:
    Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).

    Şâfiî mezhebi:
    Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).

    Hanbelî mezhebi:
    Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.

    Zâhiriyye mezhebi
    imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir; bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir
    (Muhallâ, XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).

    Prof. Dr. Hayrettin Karaman
    Sorularla İslamiyet



  5. 31.Mayıs.2012, 12:48
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?

    Gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak, gebelikten sonra, annenin hayatî tehlikesi gibi haklı, kesin ve meşru bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya aldırmak (kürtaj) yolu ile bir canlının hayatına son verilmesi dinen caiz değildir.
    Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde gurre tabir edilen bir ceza -tazminat- ödenir. Gurrenin miktarı ise beş deve veya yaklaşık olarak 212,5 gr. altındır. Gurre, ceninin mirası kabul edilir ve düşmesine sebep olan kimse hariç diğer varisleri arasında paylaştırılır. Bir kişnin varisleri, anne babası, anne baba alamıyorsa varsa dedesi nenesi, kardeşleri..
    Gurrenin ödenmesi için çocuk düşürmenin kasten veya hata ile olması, anne veya baba tarafından işlenmesi fark etmez. Ayrıca işlenen bir günahın uhrevî cezasından kurtulmak için ısrarla tevbe ve istiğfar etmek gerekir.
    Tövbe kapısı açıktır. Tövbe edilen günahları Allah dilerse bağışlar. Allah günahları bağışlamaz fikri doğru değildir.

    Gurre konusunda "Eğer gurre verilirse çocuğu aldırmanın bir sakıncası yokmuş" gibi yanlış anlaşılan bir durum var. Gurre değil, dünya verilse asla aldırılamaz. Ancak böyle bir cinayet işlenmişse tevbe ve istiğfarla beraber diyet olarak gurre verilmesi de gerekmektedir.

    Hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (asv), çocuğun anne karnında oluşumunu anlatırken farklı ifadeler kullanmıştır. Bazı hadisler çocuğun yüz yirmi günlükiken canlandığı imajını verirken, bazı hadisler de kırk günlükken canlandığı açıklamasını yapıyor.

    Hadisi yüz yirmi gün olarak yorumlayan alimlerimiz, ilk dört ay dolmadan kürtaj yapmanın haram olmadığını, ancak dört ay dolduktan sonra kürtajın haram olduğunu söylemişlerdir.

    Ancak çocuğun kırk günde canlandığını ifade eden hadisleri esas alanlar ise, kırk gün geçtikten sonra kürtajın haram olduğunu ifade ediyorlar. Konuyu kaynaklarıyla açıklayan bir araştırmayı aşağıda vereceğiz.

    Biz de ruhun çocuğa kırk günlükken üfeleneceğini belirten rivayetleri esas alıyoruz.


    RUH CENİNE NE ZAMAN ÜFLENİR?

    ÖZET

    Bu araştırma, cenine ruhun nefh edildiği vakti ele almaktadır. Bu konu, mesela çocuk aldırma (kürtaj) gibi mühim meselelerle çok sıkı bağlantısı olan önemli bir mevzudur. Araştırmada ruh ve hayatın şer'î naslardaki anlamını ve ruhla hayatın aynı şey olmadığını, ruhun hayattan başka olduğunu açıkladım. Mesela bitki canlı bir varlıktır. Fakat onda ruh yoktur. Ruh konusunu araştırmada bir sakınca olmayacağını da açıkladım. Bu araştırmada Ruhun cenine nefh ediliş vaktini beyan eden şer'î nasları aktardım. Hadisleri inceledikten ve karşılaştırdıktan sonra, ruhun cenine, yaygın olarak bilindiği şekilde üçüncü kırk günden sonra değil, ilk kırk günden sonra nefh edildiği sonucuna vardım.

    Arapçada "Ruh" kelimesi, "Rîh: bir şeye girmek" kelimesinden türemiştir.(1) Nefh edildiği(üflendiği) için ruh adı verilmiş olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Ona biçim verip kendisine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."(2) Bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır:

    "Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi..."(3)

    'Ruh' kelimesi, müzekker(eril)dir. Çoğulu 'ervah'tır. Hem müzekker hem müennes(dişil) olarak kullanıldığını söyleyenler de olmuştur. Müennes olarak kullanımı, muhtemelen ruhun nefs anlamına alınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü bazılarına göre ruh ve nefs aynı şeydir.(4)

    Terim anlamına gelince; çoğu Kur'ân-ı Kerim'de olmak üzere çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Aşağıdaki anlamlar bunlardandır5)

    1. Kur'ân-ı Kerim. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "İşte sana da, emrimizle bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, endisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun."(6)

    Bu ayette Kur'ân-ı Kerim ruh olarak adlandırılmıştır. Çünkü Kur'ân'da insanlar için hayat vardır.

    2. Cebrâîl Aleyhisselam. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Uyarıcılardan olasın diye onu Emîn ruh(Cebrâîl) senin kalbine indirmiştir."(7)

    3. Vahiy. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "...Kavuşma günü hakkında (insanları) uyarmak için kendi iradesiyle vahyi kullarından dilediğine indirir."(8)

    4. İsa Aleyhisselam. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "...Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur..."(9)

    5. Cibrîl'den başka büyük bir melek. Bu meleğin ismini zikreden ilim adamı bulamadım. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Ruh'un ve meleklerin saf saf sıralanacakları gün..."(10)

    "Melekler ve Ruh o gecede,Rablerinin izniyle her bir iş için iner de iner."(11)

    6. Ruh adıyla anılan, yiyip içen insanoğlu gibi, yaratılmış bir tür.(12) Muhtemelen bunlar cinlerdir.

    7. Meleklerden yiyip içen bir sınıf.(13) Bu görüşe dair bir delil bulamadım. Maruf olana göre, melekler yemezler içmezler.

    8. Kuvvet. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "...İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir..."(14)

    9. Hayvan ruhu

    10. İnsan anne karnındayken kendisine nefh edilen(üflenen) insan ruhu. AllahTeâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi..."(15)

    Hiç şüphesiz bütün bu manalardan bizi ilgilendiren, diğerleri değil, yalnızca sonuncu anlamdır.

    RUH KONUSUNA DALMAK CAİZ MİDİR?

    Allah Teâlâ: "Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki 'Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir.Size pek az ilim verilmiştir."(16) Buyurduğu halde ruh konusunda araştırmalara dalmak caiz midir? Bu soruyu pek çok insan sormaktadır. Buna birkaç yönden cevap verilebilir:

    1. Bu ayette zikredilen ruh, insan ruhu değildir. Burada söz konusu edilen ruh, Cebrâîl yahut başka bir melek veya İsa Aleyisselamdır. Yahut da bunların dışında ruhun yukarda zikredilen anlamlarından biridir.(17)

    Gerçekte, ağır basan görüşe göre ayette geçen ruh, insan ruhudur.(18) Fakat diğer görüşlerde söz konusu edilen anlamlarda kullanılmış olma ihtimali de vardır.

    2. Ayette Yüce Allah, ruh konusunda soru soranların suallerine cevap vermemektedir. Çünkü bu soruyu soranlar, öğrenmek için değil, kargaşa çıkarmak ve sıkıntı meydana getirmek için böyle bir sual sormuşlardır.(19) Buna göre ayette, 'Ruh'un, ilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın hakkında bilgi sahibi olamayacağı gaybî meselelerden olduğuna dair herhangi bir delalet yoktur.

    3. Ayette geçen "... Size pek az ilim verilmiştir." İfadesi, 'Ey Yahudiler, Tevrat'ta size az bir ilim verilmiştir. Ruh bilgisi, bundan değildir.' Anlamınadır.(20)Bir çok sahih hadiste, bu konuda soru soranların Yahudiler olduğu yer almıştır. Buna göre ayetin anlamı, dile getirdiğimiz mana olur. Dolayısıyla bu ayetten, insanların, Kıyamete kadar 'Ruh'un durumuyla ilgili bir şey bilmelerinin mümkün olmadığı anlamı çıkmaz.

    4. Hakkında soru sorulan, 'Ruh'un hakikati ve mahiyetidir.(21) Beşerin bilmesi mümkün olmayan, işte budur. Bunun hikmeti ise şudur: İnsanlar, kendi ruhlarının hakikatini kavramaktan aciz iseler, 'Zâtı ilâhiyye'nin hakikatini nasıl kavrayabileceklerdir? Bunu kavramaktan öncelikle aciz kalırlar.(22) Ağır basan görüş, işte budur. Allah en iyisini bilir.

    Ruhun niteliklerine, varlığının veya yokluğunun belirtilerine gelince; bunu insanların bilmesi mümkündür. Bundan dolayıdır ki Rasulüllah (s.a.s.), sahih hadislerde bize, ruhun cenine nefh ediliş vakti, ruhların bir araya getirilmiş ordular gibi olduğu, onlardan birbirini tanıyanların uyuştuğu, birbirini tanımayanların uyuşmadığı gibi ruha ilişkin bazı meseleleri haber vermektedir. Yine ruhun müminin ve kafirin cesedinden çekilip çıkarılış tarzıyla ilgili,(23) onun definden sonra cesede geri döndürüleceğiyle ilgili,(24) fakat ruhun, 'Berzah'ta cesetle ilişkisinin dünyadaki ilişkisinden başka olduğuyla ilgili ve daha başka ruha ilişkin bazı hususlarda haberler vermiştir. Demek ki sahih olan görüşe göre, ruha ilişkin bazı şeyleri araştırmaya dinen herhangi bir engel yoktur.(25)

    İNSAN RUHU

    İlim adamları ve filozoflar, binlerce yıldır ruhu tanımlamaya çalışmaktadırlar. Tıpkı modern tıbbın ruhun hakikatine yahut da en azından bazı niteliklerine, varlığının veya yokluğunun belirtilerine ulaşmaya çalışması gibi. İşte hakkında çeşitli görüşler bulunan, -ki bunlar çoktur, hatta yüze ulaştığı söylenmektedir(26)- bu konuyla ilgili bazı görüşler:

    Bazıları ruhun hayat olduğunu söylemişlerdir. Onun nefes olduğu da söylenmiştir. Çünkü nefes kesildiği zaman insan ölür. Kimileri de onun kan olduğunu söylemiştir. Çünkü kan kaybıyla hayat sona erer. Bazıları ona bedenin niteliklerinden biri, bazıları da bedenin bir kısmı demiştir.(27) Gazali şöyle söylemektedir: "Ruh, insanın, bilgileri algılamasını, üzüntülerin verdiği acıları ve sevinçlerin verdiği zevkleri hissetmesini sağlayan soyut yönüdür."(28) Feyyumî de şöyle söylüyor: "Ehl-i Sünnetin görüşüne göre ruh, beyana ve hıtabı anlamaya yetenekli nefsi nâtıkaª olup, cesedin yok olmasıyla yok olmaz."(29) İbnü'l-Kayyim ise şöyle diyor: "Mahiyeti itibariyle, algılanabilir nitelikteki bedene muhalif bir cisimdir. O, nuranidir, ulvidir, hafiftir, canlıdır ve hareketlidir. Uzuvların özüne nüfuz eder ve onlarda suyun gülün içinde hareket ettiği gibi hareket eder."(30) İbn Kesir de onun, bedende, suyun ağacın damarlarında dolaştığı gibi dolaşan ve cismani olmayan öz olduğunu nakletmiştir.(31) Cürcânî de şöyle diyor: "O, insanın, cismani olmayan, bilen, algılayan yönüdür."(32)

    Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnetin ruhla ilgili tanımları, onun hakikatine değinmemekte, bazı niteliklerini, görevlerini ve etkilerini anlatmanın dışına çıkmamaktadır.

    Her halükarda ilim adamları, algılama, ihtiyari hareketler, işitme, görme ve hissetmenin, cesette ruhun var olduğunu gösterdiği, bunların yokluğunun ise cesette ruhun bulunmadığını gösterdiği hususunda görüş birliği halindeler.(33)

    "...Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, 'Haydi ruhlarınızı çıkarı(p teslim edi)n! Allah'a gerçek olmayan şeyler izafe ettiğiniz ve onun ayetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız' diyecekleri zaman hallerini bir görsen!"(34) ayetinde olduğu gibi bazen ruha 'nefs' denmektedir.

    Şu ayetler ruhun nefisten başka olduğunu göstermektedir:

    "Ona biçim verip kendisine ruhumdan üflediğim zaman..." (35)

    "...Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ama ben senin nefsinde olanı bilemem..."(36) Çünkü birini diğerinin yerine koymak sahih değildir. Eğer farklılık olmasaydı bu geçerli olurdu.(37)

    Ruha bazen kalb denir. Bazen da hayat denir. Bu kullanım, bazen akıl sahibi olmayan varlıklara hatta mecazen cansız varlıklara kadar uzanır.(38)

    Ruhun bedenle beş çeşit ilişkisi vardır39)

    1. Anne karnında cenin halinde iken.

    2. Canlı olarak yer yüzüne çıktıktan sonra.

    3. Uykuda. Bir yönden bedenle ilişkisi olmakla birlikte bir yönden de başka alemlerle ilgisi olan.

    4. Berzah'ta.

    5. Kıyamet gününde. Bu en mükemmelidir. Çünkü buradaki ilişki öyle bir irtibat ki beden bu irtibatla birlikte ne ölüm kabul eder,ne uyku ve ne de bozulma.
    RUH HANGİ GÜN ÜFLENİR? (NEFHEDİLİR?)

    Ruhun ilk kırk günden sonra üflendiğini tercih ettikten sonra, ruhun üflendiği günü kesin bir şekilde bilmek mümkün müdür? Sorusuna gelelim.

    Şu ana kadarki gelişmeler çerçevesinde ilmî olarak ruhun üflendiği günü bilmemiz mümkün değildir. Konuyla ilgili hadisleri ise ruhun üflendiği günü belirleme yönünden dört guruba ayırabiliriz.

    Birinci gurup: Ruh, kırkıncı gece ile kırk beşinci gece arasında üflenir. "Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede karar kıldıktan sonra, üzerine melek girer..." Yukarda geçen üçüncü hadis.(97)

    İkinci gurup: Kırk ikinci geceden sonra üflenir. "Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi..." Dördüncü hadis.

    Üçüncü gurup: Kırk geceden sonra üflenir. "Nutfe, rahimde kırk gece kalır. Sonra melek ona şekil verir..." İkinci, beşinci ve yedinci hadisler.

    Dördüncü gurup: Kırk küsür gece dolunca üflenir. Yedinci hadis.

    Bu rivayetlerin arasını uzlaştırmak mümkün müdür?

    Bu rivayetler birkaç şekilde uzlaştırılabilir:





  6. 31.Mayıs.2012, 12:48
    3
    Silent and lonely rains
    Gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak, gebelikten sonra, annenin hayatî tehlikesi gibi haklı, kesin ve meşru bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya aldırmak (kürtaj) yolu ile bir canlının hayatına son verilmesi dinen caiz değildir.
    Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde gurre tabir edilen bir ceza -tazminat- ödenir. Gurrenin miktarı ise beş deve veya yaklaşık olarak 212,5 gr. altındır. Gurre, ceninin mirası kabul edilir ve düşmesine sebep olan kimse hariç diğer varisleri arasında paylaştırılır. Bir kişnin varisleri, anne babası, anne baba alamıyorsa varsa dedesi nenesi, kardeşleri..
    Gurrenin ödenmesi için çocuk düşürmenin kasten veya hata ile olması, anne veya baba tarafından işlenmesi fark etmez. Ayrıca işlenen bir günahın uhrevî cezasından kurtulmak için ısrarla tevbe ve istiğfar etmek gerekir.
    Tövbe kapısı açıktır. Tövbe edilen günahları Allah dilerse bağışlar. Allah günahları bağışlamaz fikri doğru değildir.

    Gurre konusunda "Eğer gurre verilirse çocuğu aldırmanın bir sakıncası yokmuş" gibi yanlış anlaşılan bir durum var. Gurre değil, dünya verilse asla aldırılamaz. Ancak böyle bir cinayet işlenmişse tevbe ve istiğfarla beraber diyet olarak gurre verilmesi de gerekmektedir.

    Hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (asv), çocuğun anne karnında oluşumunu anlatırken farklı ifadeler kullanmıştır. Bazı hadisler çocuğun yüz yirmi günlükiken canlandığı imajını verirken, bazı hadisler de kırk günlükken canlandığı açıklamasını yapıyor.

    Hadisi yüz yirmi gün olarak yorumlayan alimlerimiz, ilk dört ay dolmadan kürtaj yapmanın haram olmadığını, ancak dört ay dolduktan sonra kürtajın haram olduğunu söylemişlerdir.

    Ancak çocuğun kırk günde canlandığını ifade eden hadisleri esas alanlar ise, kırk gün geçtikten sonra kürtajın haram olduğunu ifade ediyorlar. Konuyu kaynaklarıyla açıklayan bir araştırmayı aşağıda vereceğiz.

    Biz de ruhun çocuğa kırk günlükken üfeleneceğini belirten rivayetleri esas alıyoruz.


    RUH CENİNE NE ZAMAN ÜFLENİR?

    ÖZET

    Bu araştırma, cenine ruhun nefh edildiği vakti ele almaktadır. Bu konu, mesela çocuk aldırma (kürtaj) gibi mühim meselelerle çok sıkı bağlantısı olan önemli bir mevzudur. Araştırmada ruh ve hayatın şer'î naslardaki anlamını ve ruhla hayatın aynı şey olmadığını, ruhun hayattan başka olduğunu açıkladım. Mesela bitki canlı bir varlıktır. Fakat onda ruh yoktur. Ruh konusunu araştırmada bir sakınca olmayacağını da açıkladım. Bu araştırmada Ruhun cenine nefh ediliş vaktini beyan eden şer'î nasları aktardım. Hadisleri inceledikten ve karşılaştırdıktan sonra, ruhun cenine, yaygın olarak bilindiği şekilde üçüncü kırk günden sonra değil, ilk kırk günden sonra nefh edildiği sonucuna vardım.

    Arapçada "Ruh" kelimesi, "Rîh: bir şeye girmek" kelimesinden türemiştir.(1) Nefh edildiği(üflendiği) için ruh adı verilmiş olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Ona biçim verip kendisine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."(2) Bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır:

    "Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi..."(3)

    'Ruh' kelimesi, müzekker(eril)dir. Çoğulu 'ervah'tır. Hem müzekker hem müennes(dişil) olarak kullanıldığını söyleyenler de olmuştur. Müennes olarak kullanımı, muhtemelen ruhun nefs anlamına alınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü bazılarına göre ruh ve nefs aynı şeydir.(4)

    Terim anlamına gelince; çoğu Kur'ân-ı Kerim'de olmak üzere çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Aşağıdaki anlamlar bunlardandır5)

    1. Kur'ân-ı Kerim. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "İşte sana da, emrimizle bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, endisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun."(6)

    Bu ayette Kur'ân-ı Kerim ruh olarak adlandırılmıştır. Çünkü Kur'ân'da insanlar için hayat vardır.

    2. Cebrâîl Aleyhisselam. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Uyarıcılardan olasın diye onu Emîn ruh(Cebrâîl) senin kalbine indirmiştir."(7)

    3. Vahiy. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "...Kavuşma günü hakkında (insanları) uyarmak için kendi iradesiyle vahyi kullarından dilediğine indirir."(8)

    4. İsa Aleyhisselam. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "...Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur..."(9)

    5. Cibrîl'den başka büyük bir melek. Bu meleğin ismini zikreden ilim adamı bulamadım. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Ruh'un ve meleklerin saf saf sıralanacakları gün..."(10)

    "Melekler ve Ruh o gecede,Rablerinin izniyle her bir iş için iner de iner."(11)

    6. Ruh adıyla anılan, yiyip içen insanoğlu gibi, yaratılmış bir tür.(12) Muhtemelen bunlar cinlerdir.

    7. Meleklerden yiyip içen bir sınıf.(13) Bu görüşe dair bir delil bulamadım. Maruf olana göre, melekler yemezler içmezler.

    8. Kuvvet. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "...İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir..."(14)

    9. Hayvan ruhu

    10. İnsan anne karnındayken kendisine nefh edilen(üflenen) insan ruhu. AllahTeâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi..."(15)

    Hiç şüphesiz bütün bu manalardan bizi ilgilendiren, diğerleri değil, yalnızca sonuncu anlamdır.

    RUH KONUSUNA DALMAK CAİZ MİDİR?

    Allah Teâlâ: "Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki 'Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir.Size pek az ilim verilmiştir."(16) Buyurduğu halde ruh konusunda araştırmalara dalmak caiz midir? Bu soruyu pek çok insan sormaktadır. Buna birkaç yönden cevap verilebilir:

    1. Bu ayette zikredilen ruh, insan ruhu değildir. Burada söz konusu edilen ruh, Cebrâîl yahut başka bir melek veya İsa Aleyisselamdır. Yahut da bunların dışında ruhun yukarda zikredilen anlamlarından biridir.(17)

    Gerçekte, ağır basan görüşe göre ayette geçen ruh, insan ruhudur.(18) Fakat diğer görüşlerde söz konusu edilen anlamlarda kullanılmış olma ihtimali de vardır.

    2. Ayette Yüce Allah, ruh konusunda soru soranların suallerine cevap vermemektedir. Çünkü bu soruyu soranlar, öğrenmek için değil, kargaşa çıkarmak ve sıkıntı meydana getirmek için böyle bir sual sormuşlardır.(19) Buna göre ayette, 'Ruh'un, ilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın hakkında bilgi sahibi olamayacağı gaybî meselelerden olduğuna dair herhangi bir delalet yoktur.

    3. Ayette geçen "... Size pek az ilim verilmiştir." İfadesi, 'Ey Yahudiler, Tevrat'ta size az bir ilim verilmiştir. Ruh bilgisi, bundan değildir.' Anlamınadır.(20)Bir çok sahih hadiste, bu konuda soru soranların Yahudiler olduğu yer almıştır. Buna göre ayetin anlamı, dile getirdiğimiz mana olur. Dolayısıyla bu ayetten, insanların, Kıyamete kadar 'Ruh'un durumuyla ilgili bir şey bilmelerinin mümkün olmadığı anlamı çıkmaz.

    4. Hakkında soru sorulan, 'Ruh'un hakikati ve mahiyetidir.(21) Beşerin bilmesi mümkün olmayan, işte budur. Bunun hikmeti ise şudur: İnsanlar, kendi ruhlarının hakikatini kavramaktan aciz iseler, 'Zâtı ilâhiyye'nin hakikatini nasıl kavrayabileceklerdir? Bunu kavramaktan öncelikle aciz kalırlar.(22) Ağır basan görüş, işte budur. Allah en iyisini bilir.

    Ruhun niteliklerine, varlığının veya yokluğunun belirtilerine gelince; bunu insanların bilmesi mümkündür. Bundan dolayıdır ki Rasulüllah (s.a.s.), sahih hadislerde bize, ruhun cenine nefh ediliş vakti, ruhların bir araya getirilmiş ordular gibi olduğu, onlardan birbirini tanıyanların uyuştuğu, birbirini tanımayanların uyuşmadığı gibi ruha ilişkin bazı meseleleri haber vermektedir. Yine ruhun müminin ve kafirin cesedinden çekilip çıkarılış tarzıyla ilgili,(23) onun definden sonra cesede geri döndürüleceğiyle ilgili,(24) fakat ruhun, 'Berzah'ta cesetle ilişkisinin dünyadaki ilişkisinden başka olduğuyla ilgili ve daha başka ruha ilişkin bazı hususlarda haberler vermiştir. Demek ki sahih olan görüşe göre, ruha ilişkin bazı şeyleri araştırmaya dinen herhangi bir engel yoktur.(25)

    İNSAN RUHU

    İlim adamları ve filozoflar, binlerce yıldır ruhu tanımlamaya çalışmaktadırlar. Tıpkı modern tıbbın ruhun hakikatine yahut da en azından bazı niteliklerine, varlığının veya yokluğunun belirtilerine ulaşmaya çalışması gibi. İşte hakkında çeşitli görüşler bulunan, -ki bunlar çoktur, hatta yüze ulaştığı söylenmektedir(26)- bu konuyla ilgili bazı görüşler:

    Bazıları ruhun hayat olduğunu söylemişlerdir. Onun nefes olduğu da söylenmiştir. Çünkü nefes kesildiği zaman insan ölür. Kimileri de onun kan olduğunu söylemiştir. Çünkü kan kaybıyla hayat sona erer. Bazıları ona bedenin niteliklerinden biri, bazıları da bedenin bir kısmı demiştir.(27) Gazali şöyle söylemektedir: "Ruh, insanın, bilgileri algılamasını, üzüntülerin verdiği acıları ve sevinçlerin verdiği zevkleri hissetmesini sağlayan soyut yönüdür."(28) Feyyumî de şöyle söylüyor: "Ehl-i Sünnetin görüşüne göre ruh, beyana ve hıtabı anlamaya yetenekli nefsi nâtıkaª olup, cesedin yok olmasıyla yok olmaz."(29) İbnü'l-Kayyim ise şöyle diyor: "Mahiyeti itibariyle, algılanabilir nitelikteki bedene muhalif bir cisimdir. O, nuranidir, ulvidir, hafiftir, canlıdır ve hareketlidir. Uzuvların özüne nüfuz eder ve onlarda suyun gülün içinde hareket ettiği gibi hareket eder."(30) İbn Kesir de onun, bedende, suyun ağacın damarlarında dolaştığı gibi dolaşan ve cismani olmayan öz olduğunu nakletmiştir.(31) Cürcânî de şöyle diyor: "O, insanın, cismani olmayan, bilen, algılayan yönüdür."(32)

    Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnetin ruhla ilgili tanımları, onun hakikatine değinmemekte, bazı niteliklerini, görevlerini ve etkilerini anlatmanın dışına çıkmamaktadır.

    Her halükarda ilim adamları, algılama, ihtiyari hareketler, işitme, görme ve hissetmenin, cesette ruhun var olduğunu gösterdiği, bunların yokluğunun ise cesette ruhun bulunmadığını gösterdiği hususunda görüş birliği halindeler.(33)

    "...Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, 'Haydi ruhlarınızı çıkarı(p teslim edi)n! Allah'a gerçek olmayan şeyler izafe ettiğiniz ve onun ayetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız' diyecekleri zaman hallerini bir görsen!"(34) ayetinde olduğu gibi bazen ruha 'nefs' denmektedir.

    Şu ayetler ruhun nefisten başka olduğunu göstermektedir:

    "Ona biçim verip kendisine ruhumdan üflediğim zaman..." (35)

    "...Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ama ben senin nefsinde olanı bilemem..."(36) Çünkü birini diğerinin yerine koymak sahih değildir. Eğer farklılık olmasaydı bu geçerli olurdu.(37)

    Ruha bazen kalb denir. Bazen da hayat denir. Bu kullanım, bazen akıl sahibi olmayan varlıklara hatta mecazen cansız varlıklara kadar uzanır.(38)

    Ruhun bedenle beş çeşit ilişkisi vardır39)

    1. Anne karnında cenin halinde iken.

    2. Canlı olarak yer yüzüne çıktıktan sonra.

    3. Uykuda. Bir yönden bedenle ilişkisi olmakla birlikte bir yönden de başka alemlerle ilgisi olan.

    4. Berzah'ta.

    5. Kıyamet gününde. Bu en mükemmelidir. Çünkü buradaki ilişki öyle bir irtibat ki beden bu irtibatla birlikte ne ölüm kabul eder,ne uyku ve ne de bozulma.
    RUH HANGİ GÜN ÜFLENİR? (NEFHEDİLİR?)

    Ruhun ilk kırk günden sonra üflendiğini tercih ettikten sonra, ruhun üflendiği günü kesin bir şekilde bilmek mümkün müdür? Sorusuna gelelim.

    Şu ana kadarki gelişmeler çerçevesinde ilmî olarak ruhun üflendiği günü bilmemiz mümkün değildir. Konuyla ilgili hadisleri ise ruhun üflendiği günü belirleme yönünden dört guruba ayırabiliriz.

    Birinci gurup: Ruh, kırkıncı gece ile kırk beşinci gece arasında üflenir. "Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede karar kıldıktan sonra, üzerine melek girer..." Yukarda geçen üçüncü hadis.(97)

    İkinci gurup: Kırk ikinci geceden sonra üflenir. "Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi..." Dördüncü hadis.

    Üçüncü gurup: Kırk geceden sonra üflenir. "Nutfe, rahimde kırk gece kalır. Sonra melek ona şekil verir..." İkinci, beşinci ve yedinci hadisler.

    Dördüncü gurup: Kırk küsür gece dolunca üflenir. Yedinci hadis.

    Bu rivayetlerin arasını uzlaştırmak mümkün müdür?

    Bu rivayetler birkaç şekilde uzlaştırılabilir:





  7. 31.Mayıs.2012, 12:48
    4
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?

    Birincisi, bu, ceninden cenine değişir.(98) Ruhun üflendiği en az süre kırk, en çoğu da kırk beş gecedir. Ceninlerin çoğuna ruh, kırk iki geceden sonra yani kırk üçüncü gün üflenir. Bu, hadiste geçen kırk yahut kırk beş gece ifadesini ravinin tereddüdü olarak değil de hadisin bir parçası olarak saydığımız takdirdedir. Aslolan, sika ravi, duyduğunu rivayet eder. Bu ifadenin, ravinin tereddüdüne dayandığını gösteren bir şey bulamadım. Ancak şu söylenebilir: Bu hadis, Ebu't-Tufeyl'den o da Huzeyfe'den olmak üzere tereddüt taşımayan başka rivayetlerle de aktarılmıştır. Fakat zahirde bu rivayetler de belli bir gün üzerinde ittifak etmemektedir.

    Hadisteki tereddütlü ifadenin, hadisin aslında yer almadığını, bunun raviden kaynaklandığını farzederek bunun diğer rivayetlere vurulmasının uygun olacağını düşünürsek; bu takdirde ruhun üflenmesi, kırkıncı gün ile kırk üçüncü gün arasında olur.

    Ruhun üflenmesinin, ceninden cenine değişeceğini söyleyen görüşü destekleyen hususlardan biri de muhtemelen, ruhun üflenmesinin, yaratılış evreleriyle bağlantılı olmasıdır. Yukarda, ceninlerin gelişim hızının, tıpkı çocuklarda ve erginlerde olduğu gibi farklılık gösterdiğini anlatmıştık.(99) Dolayısıyla buna bağlı olarak ruhun üflenme zamanının, ceninden cenine farklılık göstermesinde yadırganacak bir şey yoktur.

    İkincisi, Ruhun üflenmesine ilişkin sürenin kırk günü aşan kısmı belirlenmemiştir.(100) Dolayısıyla ruhun üflenmesi konusunda muayyen bir gün belirleyemeyiz. Fakat ruhun, kırk ile kırk beşinci gün arasında üflendiğinde şüphe yoktur. Bu, ne bundan önce ne de sonradır. Ancak bunun hangi günde olduğunu bilemeyiz.

    Bu görüş, bazı ravilerin, rivayetlerinde hata ettikleri düşüncesi üzerine bina edilmiştir. Şu kadar var ki ravilerin rivayetlerinde hata ettikleri düşüncesine ancak, rivayetler arasını uzlaştırmak mümkün olmadığı zaman gidilir. Aslolan, sika ravinin hata etmemiş olacağıdır. Tersi değildir. Burada hadislerin arasını uzlaştırmak mümkündür.

    Bazı ravilerin hata etmiş olduğunu kabul etsek bile, burada bu görüş sahiplerinin söylediklerine değil, tercihe gitmek uygun düşer. Bunun içindir ki diğer uzlaştırma yollarından birini almamız daha doğru olur.

    Üçüncüsü, üçüncü hadisteki(Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede...) ifadesinde ravinin tereddüdü vardır. Dolayısıyla bu hadis, ifadesinde tereddüt bulunmayan diğer hadislere hamledilir.Diğer hadisler de şöyle uzlaştırılır:

    Dördüncü hadisin açıkça ifade ettiği gibi ruh, kırk ikinci geceden sonra üflenir. Bu altıncı hadiste geçen "kırk küsur gece dolunca..." ifadesine de uygundur. Çünkü ruh, kırk ikinci gecenin sona ermesiyle üflenir. İki tam geceyle birlikte üçüncü gecenin bir kısmı, küsur kavramına dahildir. Buna göre bu iki hadiste verilen rakamlar, ruhun üflenme zamanını ifade eden adedi belirlemek üzere yer almış olmaktadır.

    Kırk adedini telaffuz eden rakamlar ise yaklaşık ifade olmak üzere zikredilmişlerdir. Dilde-özellikle zaman ifadelerinde- bu tür kullanımlar çoktur.(101)

    Dördüncüsü, Üçüncü, beşinci ve yedinci hadislerin, ruhun cenine, nutfe rahimde karar kıldıktan kırk gün sonra üflendiğini açıkça ortaya koydukları görülmektedir. Kırk rakamını telaffuz eden bütün rivayetler bu konumdadır. Şu halde bu rivayetlerden maksat, ruhun cenine, döllenmeden sonra değil,nutfenin rahimde yerleşmesinden kırk gün sonra üflendiğidir.

    Dördüncü hadisteki "Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi,..." ifadesine gelince; bu, ruhun, döllenmeden kırk iki gece sonra gerçekleştiği anlamınadır. Altıncı hadis de bu konumdadır.

    Nutfenin (zigot), döllenmeden itibaren üçüncü günde rahmin içine girdiği de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

    Bu görüşe göre hadisler arasındaki uyum şöyledir: Cenine ruh,döllenmeden kırk iki gece veya nutfenin rahmin içine girmesinden kırk gün sonra üflenir.

    Şu kadar var ki üçüncü hadiste , rahimde yerleştikten sonra ifadesi yer almaktadır. Bunun, 'nutfei emşâc'in(katışık nutfe) oluşumu anından itibaren altı yedi güne ihtiyacı vardır. Bu, yaklaşık olarak üçüncü günde gerçekleşen rahmin içine girişin dışındadır.

    Nutfei emşâc(katışık nutfe), rahmin içine girdiği zaman hemen yerleşmez. Rahmin cidarına tutununcaya kadar üç beş gün daha yolculuğuna devam eder ve orada yerleşir.

    Bu sebeple bu görüş, kuvvetli değildir. Allah en iyisini bilir.

    Beşincisi, Üçüncü görüşte açıklandığı gibi ruh cenine, yumurtanın döllenmesinden itibaren değil, -üçüncü hadiste ifade edildiği şekilde- nutfenin rahimde yerleşmesinden itibaren kırk ikinci geceden sonra üflenir. Çünkü nutfe, yaklaşık olarak ancak yedinci günde, rahim cidarına tutunduğu esnada yerleşir. Buna göre ruhun üflenmesi, kırk dokuzuncu geceden sonra yani sekizinci haftanın başında olur. Allah daha iyisini bilir.

    Benim kuvvetli bulduğum görüş budur. Çünkü bu, hiç birini ihmal etmeksizin rivayetler arasında uyum sağlamakta ve 'rahimde yerleşme'yi zikretmeyen hadisleri mutlak kabul ederek mukayyed hadisler üzerine hamletmektedir.

    Ruhun üflenmesinin ceninden cenine değişeceğini söyleyen birinci görüşe -ki bu güçlü bir görüştür-itimat ettiğimiz takdirde de netice itibariyle ruh, cenine kırk yedinci gece ile kırk dokuzuncu gece arasında üflenmektedir.

    'Kırk beş gece' rivayetine itimat ettiğimizde ise ruhun üflenmesi elli ikinci geceye kalmaktadır. Allah daha iyisini bilir.

    ARAŞTIRMANIN SONUÇLARI

    1. Ruhu araştırmaya dinen bir engel yoktur.

    2. Şerî nasların delalet ettiği gibi ruh hayattan başkadır.

    3. Ağır basan görüşe göre cenine ruh, hamilelikten itibaren üçüncü kırk günlük zaman diliminden sonra değil, ilk kırk günden sonra üflenir.

    4. Ruhun cenine dört aydan sonra üflendiğini açıkça ifade eden sahih veya hasen bir tek hadis yoktur.

    6. İbn Mes'ûd hadisinin Buhari rivayetini, bu hadisin Müslim rivayeti ve diğer beş hadisle uygun düşecek şekilde anlamak uygun olur.

    7. Naslardan racih olan (ağır basan/kuvvetli olan) a göre, ruh cenine, döllenmeden itibaren kırk günden sonra üflenir.

    Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

    Kaynaklar:
    (1) Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya (Ö.395H/1004M), Mu'cemu Mekâyîsi'l-lüğa, 6C, Tahkik: Abdüsselam Harun, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî,Kahire 1980, II/454.
    (2) Sâd suresi, 38/72
    (3) Secde suresi, 32/9
    (4) Ahmed b. Ali el-Mukrî el-Feyyûmî (Ö.770H/1368M), el-Mısbâhu'l-Münîr fî Garîbi'ş-Şerhi'l-Kebîr, Tahkik: Abdülazim eş-Şenâvî, Dâru'l-Maârif, Kahire, s.245 (Bundan sonra bu kaynağa, 'Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münîr' şeklinde atıf yapılacaktır.
    (5) Ahmed b.Ali b. Hacer el-Askalânî (Ö.852H/1448M), Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, 13 C.+ Mukaddime,el-Matbaatü's-Selefiyye, Kahire, VIII/402.(Bu kaynak bundan sonra, 'İbn Hacer, Fethu'l-Bârî ' şeklinde gösterilecektir.) ; Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî (Ö.671H/1272M), el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, 20 C, Dâru'l-Kütüb'l-Arabî, Kahire 1967M, X/323.(Bu kaynak bundan sonra geçtiği yerlerde 'Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân' şeklinde gösterilecektir.)
    (6) Şûrâ suresi, 42/52.
    (7) Şuarâ suresi, 26/193-194.
    (8) Gâfir suresi, 40/15.
    (9) Nisâ suresi, 4/171.
    (10) Nebe' suresi, 78/38.
    (11) Kadr suresi, 97/4. Not: Bu son iki ayette geçen ruh kelimesiyle Cibrîl'in kastedildiğini ifade eden bir çok müfessir vardır. (Mütercim)
    (12) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
    (13) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
    (14) Mücadele suresi, 58/22.
    (15) Secde suresi, 32/9
    (16) İsrâ suresi, 17/85.
    (17) İsmail b. Kesir el- Kuraşî ed-Dimeşkî (Ö.774H/1372M), Tefsiru'l-Kur'âni'il-Azîm, 4C, Dâru Ihyai't-Türâsi'l-Arabî, Kahire 1969, III/61 (Bundan sonra bu kaynağa, İbn Kesir, Tefsir şeklinde atıf yapılacaktır.); İbnHacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
    (18) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402-403.
    (19) İbn Kesir, Tefsir, III/61.
    (20) Kurtubî. el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, X/324; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/404.
    (21) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402
    (22) Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi'l-Kurân, X/324.
    (23) Ebu Davud, Süleyman b. El-Eş'as es-Sicistânî (Ö.273H/886M), es-Sünen, IIC, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Kahire1952, II/540. (Bu kaynağa bundan sonra, ' Ebu Davud, Sünen' şeklinde atıf yapılacaktır.
    (24) Ahmed b. Huseyin el-Beyhakî(Ö.728h/1065M), İsbâtü Azâbi'l-Kabr, Dâru'l-Furkân, Amman 1983, s. 38
    (25) İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalim (Ö.728H/1327M), Mecmûu'l-Fetâvâ, XXXVIIC, IV/231.(Bundan sonra bu kaynağa, 'İbn Teymiyye, Fetâvâ' şeklinde atıf yapılacaktır.); İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/404; İbn el-Kayyim, Muhammed b. Ebî Bekr (Ö.751H/1350M), er-Rûh, IC, Dâru'l-Fikr, Amman 1985,s.212. (Bu kaynak geçince, 'İbn Kayyim, Ruh' şeklinde zikredilecektir.
    (26) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (27) İbn Teymiyye, Fetâvâ, III/31; Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münir, s.245; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (28) Gazali, Ebu Hamid, Muhammed b. Muhammed (Ö:505H/1111M), Ihyau Ulûmi'd-dîn, 5C, Dâru'r-Reşad el-hadîse, el-Mağrib, IV/494. (Bundan sonra bu kaynağa, 'Gazali, Ihya' şeklinde atıf yapılacaktır.)
    ª 'Nefsinâtıka', insanın canlılar arasındaki yerini belli eden, külli ve cüz'î meseleleri algılayan, zatında maddeden soyutlanmış fiilinde ise maddeden kopamayan cevheri, özü demektir. (Çeviren)
    (29) Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münir, s.245.
    (30) İbn Kayyim, Ruh, s. 249.
    (31) İbn Kesir, Tefsir, III/61.
    (32) Ali b. Muhammed eş-Şerîf el-Cürcânî (816H/1413M), et-Tarifat, Mektebetü Lübnan, Beyrut 1978, s.118.
    (33) Gazali, Ihya, IV/494; İbn Kayyim, Ruh, s. 249; Ahmed er-Ramlî (Ö.1004H/1595M) Nihayetü'l- Muhtâc ila Şerhi'l-Minhâc, VIII C;Hamişinde Haşiyetü'ş-Şibramlisi ve er-Raşîdî var. VII/15; Ali b.Süleyman el- Merdâvî (Ö.855H/1451M), el-İnsaf fi Ma'rifeti'r-Râcih mine'l-Hılaf ala Mezhebi'l-İmam Ahmed b.Hanbel, Matbaatü's-Sünneti'l-Muhammediyye, Kahira 13761 H/1451M, VII/331, IX/452.
    (34) En'am suresi, 6/ 93.
    (35) Sâd suresi, 38/72
    (36) Maide suresi, 5/116.
    (37) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (38) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (39) İbn Kayyim, Ruh, s.65.
    (97) Bu hadis ve bundan sonra gelecek hadislerin tahrici yukarda geçmiştir.
    İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/485.
    (98) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481.
    (99) Bâr, Halku'l-İnsan, s. 233.
    (100) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481.
    (101) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241.
    Dr. Şeref Mahmut el-Kuzât
    Ürdün Üniversitesi Şeriat Fakültesinde öğretim üyesi. Aynı zamanda Ürdün İslâmî Tıp Cemiyeti üyesi. Doktorasını 1981 yılında Ezher Üniversitesinde tamamladı. Dirâsât Dergisi, XIII.Cilt, Sayı: 12.

    Tercüme: Dr. Ekrem KELEŞ, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



    Sorularla İslamiyet



  8. 31.Mayıs.2012, 12:48
    4
    Silent and lonely rains
    Birincisi, bu, ceninden cenine değişir.(98) Ruhun üflendiği en az süre kırk, en çoğu da kırk beş gecedir. Ceninlerin çoğuna ruh, kırk iki geceden sonra yani kırk üçüncü gün üflenir. Bu, hadiste geçen kırk yahut kırk beş gece ifadesini ravinin tereddüdü olarak değil de hadisin bir parçası olarak saydığımız takdirdedir. Aslolan, sika ravi, duyduğunu rivayet eder. Bu ifadenin, ravinin tereddüdüne dayandığını gösteren bir şey bulamadım. Ancak şu söylenebilir: Bu hadis, Ebu't-Tufeyl'den o da Huzeyfe'den olmak üzere tereddüt taşımayan başka rivayetlerle de aktarılmıştır. Fakat zahirde bu rivayetler de belli bir gün üzerinde ittifak etmemektedir.

    Hadisteki tereddütlü ifadenin, hadisin aslında yer almadığını, bunun raviden kaynaklandığını farzederek bunun diğer rivayetlere vurulmasının uygun olacağını düşünürsek; bu takdirde ruhun üflenmesi, kırkıncı gün ile kırk üçüncü gün arasında olur.

    Ruhun üflenmesinin, ceninden cenine değişeceğini söyleyen görüşü destekleyen hususlardan biri de muhtemelen, ruhun üflenmesinin, yaratılış evreleriyle bağlantılı olmasıdır. Yukarda, ceninlerin gelişim hızının, tıpkı çocuklarda ve erginlerde olduğu gibi farklılık gösterdiğini anlatmıştık.(99) Dolayısıyla buna bağlı olarak ruhun üflenme zamanının, ceninden cenine farklılık göstermesinde yadırganacak bir şey yoktur.

    İkincisi, Ruhun üflenmesine ilişkin sürenin kırk günü aşan kısmı belirlenmemiştir.(100) Dolayısıyla ruhun üflenmesi konusunda muayyen bir gün belirleyemeyiz. Fakat ruhun, kırk ile kırk beşinci gün arasında üflendiğinde şüphe yoktur. Bu, ne bundan önce ne de sonradır. Ancak bunun hangi günde olduğunu bilemeyiz.

    Bu görüş, bazı ravilerin, rivayetlerinde hata ettikleri düşüncesi üzerine bina edilmiştir. Şu kadar var ki ravilerin rivayetlerinde hata ettikleri düşüncesine ancak, rivayetler arasını uzlaştırmak mümkün olmadığı zaman gidilir. Aslolan, sika ravinin hata etmemiş olacağıdır. Tersi değildir. Burada hadislerin arasını uzlaştırmak mümkündür.

    Bazı ravilerin hata etmiş olduğunu kabul etsek bile, burada bu görüş sahiplerinin söylediklerine değil, tercihe gitmek uygun düşer. Bunun içindir ki diğer uzlaştırma yollarından birini almamız daha doğru olur.

    Üçüncüsü, üçüncü hadisteki(Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede...) ifadesinde ravinin tereddüdü vardır. Dolayısıyla bu hadis, ifadesinde tereddüt bulunmayan diğer hadislere hamledilir.Diğer hadisler de şöyle uzlaştırılır:

    Dördüncü hadisin açıkça ifade ettiği gibi ruh, kırk ikinci geceden sonra üflenir. Bu altıncı hadiste geçen "kırk küsur gece dolunca..." ifadesine de uygundur. Çünkü ruh, kırk ikinci gecenin sona ermesiyle üflenir. İki tam geceyle birlikte üçüncü gecenin bir kısmı, küsur kavramına dahildir. Buna göre bu iki hadiste verilen rakamlar, ruhun üflenme zamanını ifade eden adedi belirlemek üzere yer almış olmaktadır.

    Kırk adedini telaffuz eden rakamlar ise yaklaşık ifade olmak üzere zikredilmişlerdir. Dilde-özellikle zaman ifadelerinde- bu tür kullanımlar çoktur.(101)

    Dördüncüsü, Üçüncü, beşinci ve yedinci hadislerin, ruhun cenine, nutfe rahimde karar kıldıktan kırk gün sonra üflendiğini açıkça ortaya koydukları görülmektedir. Kırk rakamını telaffuz eden bütün rivayetler bu konumdadır. Şu halde bu rivayetlerden maksat, ruhun cenine, döllenmeden sonra değil,nutfenin rahimde yerleşmesinden kırk gün sonra üflendiğidir.

    Dördüncü hadisteki "Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçti mi,..." ifadesine gelince; bu, ruhun, döllenmeden kırk iki gece sonra gerçekleştiği anlamınadır. Altıncı hadis de bu konumdadır.

    Nutfenin (zigot), döllenmeden itibaren üçüncü günde rahmin içine girdiği de ortaya çıkmış bulunmaktadır.

    Bu görüşe göre hadisler arasındaki uyum şöyledir: Cenine ruh,döllenmeden kırk iki gece veya nutfenin rahmin içine girmesinden kırk gün sonra üflenir.

    Şu kadar var ki üçüncü hadiste , rahimde yerleştikten sonra ifadesi yer almaktadır. Bunun, 'nutfei emşâc'in(katışık nutfe) oluşumu anından itibaren altı yedi güne ihtiyacı vardır. Bu, yaklaşık olarak üçüncü günde gerçekleşen rahmin içine girişin dışındadır.

    Nutfei emşâc(katışık nutfe), rahmin içine girdiği zaman hemen yerleşmez. Rahmin cidarına tutununcaya kadar üç beş gün daha yolculuğuna devam eder ve orada yerleşir.

    Bu sebeple bu görüş, kuvvetli değildir. Allah en iyisini bilir.

    Beşincisi, Üçüncü görüşte açıklandığı gibi ruh cenine, yumurtanın döllenmesinden itibaren değil, -üçüncü hadiste ifade edildiği şekilde- nutfenin rahimde yerleşmesinden itibaren kırk ikinci geceden sonra üflenir. Çünkü nutfe, yaklaşık olarak ancak yedinci günde, rahim cidarına tutunduğu esnada yerleşir. Buna göre ruhun üflenmesi, kırk dokuzuncu geceden sonra yani sekizinci haftanın başında olur. Allah daha iyisini bilir.

    Benim kuvvetli bulduğum görüş budur. Çünkü bu, hiç birini ihmal etmeksizin rivayetler arasında uyum sağlamakta ve 'rahimde yerleşme'yi zikretmeyen hadisleri mutlak kabul ederek mukayyed hadisler üzerine hamletmektedir.

    Ruhun üflenmesinin ceninden cenine değişeceğini söyleyen birinci görüşe -ki bu güçlü bir görüştür-itimat ettiğimiz takdirde de netice itibariyle ruh, cenine kırk yedinci gece ile kırk dokuzuncu gece arasında üflenmektedir.

    'Kırk beş gece' rivayetine itimat ettiğimizde ise ruhun üflenmesi elli ikinci geceye kalmaktadır. Allah daha iyisini bilir.

    ARAŞTIRMANIN SONUÇLARI

    1. Ruhu araştırmaya dinen bir engel yoktur.

    2. Şerî nasların delalet ettiği gibi ruh hayattan başkadır.

    3. Ağır basan görüşe göre cenine ruh, hamilelikten itibaren üçüncü kırk günlük zaman diliminden sonra değil, ilk kırk günden sonra üflenir.

    4. Ruhun cenine dört aydan sonra üflendiğini açıkça ifade eden sahih veya hasen bir tek hadis yoktur.

    6. İbn Mes'ûd hadisinin Buhari rivayetini, bu hadisin Müslim rivayeti ve diğer beş hadisle uygun düşecek şekilde anlamak uygun olur.

    7. Naslardan racih olan (ağır basan/kuvvetli olan) a göre, ruh cenine, döllenmeden itibaren kırk günden sonra üflenir.

    Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

    Kaynaklar:
    (1) Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya (Ö.395H/1004M), Mu'cemu Mekâyîsi'l-lüğa, 6C, Tahkik: Abdüsselam Harun, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî,Kahire 1980, II/454.
    (2) Sâd suresi, 38/72
    (3) Secde suresi, 32/9
    (4) Ahmed b. Ali el-Mukrî el-Feyyûmî (Ö.770H/1368M), el-Mısbâhu'l-Münîr fî Garîbi'ş-Şerhi'l-Kebîr, Tahkik: Abdülazim eş-Şenâvî, Dâru'l-Maârif, Kahire, s.245 (Bundan sonra bu kaynağa, 'Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münîr' şeklinde atıf yapılacaktır.
    (5) Ahmed b.Ali b. Hacer el-Askalânî (Ö.852H/1448M), Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, 13 C.+ Mukaddime,el-Matbaatü's-Selefiyye, Kahire, VIII/402.(Bu kaynak bundan sonra, 'İbn Hacer, Fethu'l-Bârî ' şeklinde gösterilecektir.) ; Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî (Ö.671H/1272M), el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, 20 C, Dâru'l-Kütüb'l-Arabî, Kahire 1967M, X/323.(Bu kaynak bundan sonra geçtiği yerlerde 'Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân' şeklinde gösterilecektir.)
    (6) Şûrâ suresi, 42/52.
    (7) Şuarâ suresi, 26/193-194.
    (8) Gâfir suresi, 40/15.
    (9) Nisâ suresi, 4/171.
    (10) Nebe' suresi, 78/38.
    (11) Kadr suresi, 97/4. Not: Bu son iki ayette geçen ruh kelimesiyle Cibrîl'in kastedildiğini ifade eden bir çok müfessir vardır. (Mütercim)
    (12) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
    (13) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
    (14) Mücadele suresi, 58/22.
    (15) Secde suresi, 32/9
    (16) İsrâ suresi, 17/85.
    (17) İsmail b. Kesir el- Kuraşî ed-Dimeşkî (Ö.774H/1372M), Tefsiru'l-Kur'âni'il-Azîm, 4C, Dâru Ihyai't-Türâsi'l-Arabî, Kahire 1969, III/61 (Bundan sonra bu kaynağa, İbn Kesir, Tefsir şeklinde atıf yapılacaktır.); İbnHacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402.
    (18) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402-403.
    (19) İbn Kesir, Tefsir, III/61.
    (20) Kurtubî. el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, X/324; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/404.
    (21) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/402
    (22) Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi'l-Kurân, X/324.
    (23) Ebu Davud, Süleyman b. El-Eş'as es-Sicistânî (Ö.273H/886M), es-Sünen, IIC, Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Kahire1952, II/540. (Bu kaynağa bundan sonra, ' Ebu Davud, Sünen' şeklinde atıf yapılacaktır.
    (24) Ahmed b. Huseyin el-Beyhakî(Ö.728h/1065M), İsbâtü Azâbi'l-Kabr, Dâru'l-Furkân, Amman 1983, s. 38
    (25) İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalim (Ö.728H/1327M), Mecmûu'l-Fetâvâ, XXXVIIC, IV/231.(Bundan sonra bu kaynağa, 'İbn Teymiyye, Fetâvâ' şeklinde atıf yapılacaktır.); İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/404; İbn el-Kayyim, Muhammed b. Ebî Bekr (Ö.751H/1350M), er-Rûh, IC, Dâru'l-Fikr, Amman 1985,s.212. (Bu kaynak geçince, 'İbn Kayyim, Ruh' şeklinde zikredilecektir.
    (26) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (27) İbn Teymiyye, Fetâvâ, III/31; Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münir, s.245; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (28) Gazali, Ebu Hamid, Muhammed b. Muhammed (Ö:505H/1111M), Ihyau Ulûmi'd-dîn, 5C, Dâru'r-Reşad el-hadîse, el-Mağrib, IV/494. (Bundan sonra bu kaynağa, 'Gazali, Ihya' şeklinde atıf yapılacaktır.)
    ª 'Nefsinâtıka', insanın canlılar arasındaki yerini belli eden, külli ve cüz'î meseleleri algılayan, zatında maddeden soyutlanmış fiilinde ise maddeden kopamayan cevheri, özü demektir. (Çeviren)
    (29) Feyyûmî, Mısbâhu'l-Münir, s.245.
    (30) İbn Kayyim, Ruh, s. 249.
    (31) İbn Kesir, Tefsir, III/61.
    (32) Ali b. Muhammed eş-Şerîf el-Cürcânî (816H/1413M), et-Tarifat, Mektebetü Lübnan, Beyrut 1978, s.118.
    (33) Gazali, Ihya, IV/494; İbn Kayyim, Ruh, s. 249; Ahmed er-Ramlî (Ö.1004H/1595M) Nihayetü'l- Muhtâc ila Şerhi'l-Minhâc, VIII C;Hamişinde Haşiyetü'ş-Şibramlisi ve er-Raşîdî var. VII/15; Ali b.Süleyman el- Merdâvî (Ö.855H/1451M), el-İnsaf fi Ma'rifeti'r-Râcih mine'l-Hılaf ala Mezhebi'l-İmam Ahmed b.Hanbel, Matbaatü's-Sünneti'l-Muhammediyye, Kahira 13761 H/1451M, VII/331, IX/452.
    (34) En'am suresi, 6/ 93.
    (35) Sâd suresi, 38/72
    (36) Maide suresi, 5/116.
    (37) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (38) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII/403.
    (39) İbn Kayyim, Ruh, s.65.
    (97) Bu hadis ve bundan sonra gelecek hadislerin tahrici yukarda geçmiştir.
    İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/485.
    (98) İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481.
    (99) Bâr, Halku'l-İnsan, s. 233.
    (100) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XI/481.
    (101) İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV/241.
    Dr. Şeref Mahmut el-Kuzât
    Ürdün Üniversitesi Şeriat Fakültesinde öğretim üyesi. Aynı zamanda Ürdün İslâmî Tıp Cemiyeti üyesi. Doktorasını 1981 yılında Ezher Üniversitesinde tamamladı. Dirâsât Dergisi, XIII.Cilt, Sayı: 12.

    Tercüme: Dr. Ekrem KELEŞ, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



    Sorularla İslamiyet



  9. 31.Mayıs.2012, 12:52
    5
    islamyolu
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Mayıs.2011
    Üye No: 87477
    Mesaj Sayısı: 2,615
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Kürtajin Islam'da yeri nedir,hangi koşullarda bu yönteme başvurulması gerekir?

    kısaca Ha eski cahiliyet döneminde çocukları diri diri toprağa gömmüşsün. Ha Günümüzde Kürtaj yapıp çocugunu yine diri diri gömmüşsün. arada bir fark yok.

    özürsüz çocuk aldırmak haramdır, yasaktır. Hele fakirlikten korkarak, rahmindeki çocuğu öldürmek, haksız yere cana kıymak, yani cinayet olduğu gibi, evlat hakkını da tanımamaktır, büyük günahtır. Ananın veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, uzuvları teşekkül etmeden çocuk aldırmak caiz olur. Kütüb-i sittedeki, (İnsan, anne karnında nutfe [sperma] olarak 40, aleka [embriyo] olarak 40, et parçası olarak da 40 gün kalır. Bundan sonra ruh verilir) mealindeki hadis-i şerifini de esas alan âlimler, bir özürden dolayı, 1 aydan 4 aya kadar kürtaja izin vermişlerdir. (Redd-ül Muhtar)

    Başka sebep olmasa da, İslam terbiyesi ile yetiştirememek korkusu özür olur. Yani İslam terbiyesi verememek niyetiyle dört aydan önce çocuk aldırmak caiz olur. (S. Ebediyye)



  10. 31.Mayıs.2012, 12:52
    5
    islamyolu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    kısaca Ha eski cahiliyet döneminde çocukları diri diri toprağa gömmüşsün. Ha Günümüzde Kürtaj yapıp çocugunu yine diri diri gömmüşsün. arada bir fark yok.

    özürsüz çocuk aldırmak haramdır, yasaktır. Hele fakirlikten korkarak, rahmindeki çocuğu öldürmek, haksız yere cana kıymak, yani cinayet olduğu gibi, evlat hakkını da tanımamaktır, büyük günahtır. Ananın veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, uzuvları teşekkül etmeden çocuk aldırmak caiz olur. Kütüb-i sittedeki, (İnsan, anne karnında nutfe [sperma] olarak 40, aleka [embriyo] olarak 40, et parçası olarak da 40 gün kalır. Bundan sonra ruh verilir) mealindeki hadis-i şerifini de esas alan âlimler, bir özürden dolayı, 1 aydan 4 aya kadar kürtaja izin vermişlerdir. (Redd-ül Muhtar)

    Başka sebep olmasa da, İslam terbiyesi ile yetiştirememek korkusu özür olur. Yani İslam terbiyesi verememek niyetiyle dört aydan önce çocuk aldırmak caiz olur. (S. Ebediyye)






+ Yorum Gönder