Konusunu Oylayın.: Genel Olarak Kur'ân'ın Anlaşılması

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Genel Olarak Kur'ân'ın Anlaşılması
  1. 30.Mayıs.2012, 15:14
    1
    Misafir

    Genel Olarak Kur'ân'ın Anlaşılması






    Genel Olarak Kur'ân'ın Anlaşılması Mumsema Müslümanlar için Kur'ân'ın anlaşılması dinin anlaşılması olarak kabul edilmiştir. ... karşılık Kur'ân'ın anlaşılmak için indirildiği kesin de nasıl olacak?


  2. 30.Mayıs.2012, 15:14
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Müslümanlar için Kur'ân'ın anlaşılması dinin anlaşılması olarak kabul edilmiştir. ... karşılık Kur'ân'ın anlaşılmak için indirildiği kesin de nasıl olacak?


    Benzer Konular

    - Maide süresinde genel olarak hangi konular anlatılmaktadır?

    - Genel olarak kadere imanın delili nedir?

    - Genel olarak Firavunlar nedir?

    - Sizce Seyh Said Nursi genel olarak baktığımızda nasıl bir insandır?

    - Asr Suresinde Genel Olarak Hangi Kuralları Içerir

  3. 30.Mayıs.2012, 15:49
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Genel Olarak Kur'ân'ın Anlaşılması




    Müslümanlar için Kur'ân'ın anlaşılması dinin anlaşılması olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden Kur'ân’ın anlaşılması Müslümanlar için varoluşsal bir meseledir.Müslümanlar için Kur'ân sadece bir “bilgi kaynağı” ve “bilgi ambarı” olmayıp, bunun ötesinde bir varlık kaynağıdır.

    Müslüman gelenekte Kur'ân’ın anlaşılması, Kur'ân’ı yaşama anlamını da ihtiva etmektedir. Bugün de Kur'ân’ı anlama yönündeki gayretlerin başarısı buna bağlıdır.

    Kur'ân’ın anlaşılması, aynı zamanda Müslümanların sahip oldukları bilgi, kültür ve sosyal konumlarına bağlı olarak değişmektedir. Bilgi ve haldeki değişiklikler, Kur'ân yorumlarını da farklılaştırmaktadır. Fakat sosyal konumlarının değişmesi hiçbir zaman Kur’an yorumlarının kökü Kur'ân’a dayalı olmaktan uzak olmasını icabetmez.
    Hz. Peygamber’in açıklamaları ve davranışları Müslümanları için normatif esaslar olmuştur. Bu yüzden Kur'ân’ın hayattaki varlığı anlamına gelen sünnetin sürdürülmesi Müslümanlar için hayati bir mesele ve Kur'ân’ın anlaşılmasında vazgeçilmez bir merci olmuştur.

    r'ân’ın Anlaşılırlığı

    Kur'ân’ın anlaşılabilirliği konusunda Cündioğlu temelde iki yaklaşımın varlığından bahseder. Kur'ân’ın herkes tarafından anlaşılamayacağı, O’nu sadece alimlerin anlayabileceği dolayısıyla halkın, alimlerin kitaplarıyla yetinmesi gerektiği yaklaşımı; buna karşılık Kur'ân’ın anlaşılmak için indirildiği, her zaman herkesin istifadesine açık bir Kitap olduğu ve Kur'ân’ı ulema sınıfının tekeline vermeye kimsenin hakkının bulunmadığını dillendiren diğer bir yaklaşım. Cündioğlu, bu son yaklaşımın taraftarları, Kur'ân’ın anlaşılabilirliği konusunda “Kur'ân’ın açık anlaşılır bir dille inzal edildiğini” bildiren ayeti kerimeleri referans olarak gösterdiklerini belirtir. Cündioğlu, mezkur ayetleri iddalarına bir referans olarak gösterenlerin, ayetlerin Kur'ân’ın uslubu ve muhtevasıyla alakalı olarak anladıkları bundan da Kur'ân’ın bugün için basit, sade, okunur okunmaz bir çırpıda anlaşılabilecek delaletlere sahip bir metin olduğu neticesinin çıkarıldığını söyler. [1]

    Cündioğlu, Kur'ân’ın anlaşılır bir dille inzal edildiğini bildiren ayetlerin, Kur'ân’ın uslûbu ve muhtevâsıyla ilgili olmadığını belirterek, Kur'ân’ın kendi dilleriyle yani Arapça ile nâzil olmasını ifade ettiğini belirtmektedir.[2] Gerçi O, Kur'ân’ın Arapça olarak indirilmesinin yani kolaylaştırılmasının, düşünmeyi ve öğüt almayı mümkün kılmaya matuf olduğunu kabul etmektedir.[3]Onun bu son çabası, kendisini, eleştirdiği kesimin iddialarıyla aynı noktada buluşturduğunu belirtmek istiyoruz. Kur'ân’ın anlaşılırlığını iddia edenler, Cündioğlu’nun zikrettiği hususların mümkün kılınması gayesine yönelik olduğunu zaten kabul etmekteler. Kanaatimizce Kur'ân’ın anlaşılır olduğunu söyleyenler halkın Kur'ân’la buluşmalarını sağlamak istiyorlar ve daha da önemlisi Kur'ân’ın yeniden yorumlanması gerektiği konusundaki çabaların yersiz olduğu hususuna dikkat çekiyorlar.

    Bu başlık altında inceleyeceğimiz hususlar, Kur'ân mesajının anlaşılır olduğunu, bundaki hikmette, tezekkür, tefekkür, tebşir , inzar vs. olduğunu, Kur'ân’ın anlaşılır olmasını sadece indiği döneme has olduğunu söylemenin Kur'ân’ın evrenselliğine gölge düşüreceğini, ayetlerinin evrenselliği gereği onun kolaylaştırılmış olması her çağın insanı için olduğunu göstermeye yöneliktir. Buradan hareketle, Kur'ân’ın yeniden yorumlanması için gösterilen çabaların bir çoğunun anlamsız olduğuna biz de dikkat çekeceğiz.

    Burada bunları söylerken Kur'ân’ın herkes için kolayca anlaşılacağı dolayısıyla alimlerin kitaplarına başvurmanın gereksiz olduğunu asla ima etmiyoruz. Biz sadece, abartıldığı gibi, Kur'ân’dan öğüt almanın bir müfessir gibi donanımlı olmamız gerekmediğini söylüyoruz. Bunun yanında Kur'ân’ın hayata müdahalesinin onun çağdaş yorumbilim, anlambilim vs. büyüsünden istifade etmeye bağlı olduğunu da kabul etmiyoruz.

    Kur'ân anlaşılsın diye Arapça olarak nâzil olduğunu ifade eden ayetlerin birkaç tanesini zikredelim.

    “Düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'ân yaptık.”[4]
    “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.”[5]

    “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'ân indirdik.” [6]

    “(Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.”[7]

    “Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.” [8]

    Bu ayeti kerimelerde ifade edildiği üzere Kur'ân’ın Arapça olması, bütünüyle muhatapları tarafından anlaşılmasını sağlamaktır. Bunun yanında bu ayetler Kur'ân’ı anlamak isteyen herkesin Kur'ân dili olan Arapçıyı bilmesi gerektiği gerçeğine de işaret etmektedir. Bu konuyu ‘Kur'ân’ın anlamanın anahtarı: dil’ başlığı altında işleyeceğiz. Anlaşılmayan bir kitaba karşı olumlu ya da olumsuz bir tavır takınmak mümkün değildir. Muhataplarını düşünmeye, akletmeye, öğüt almaya çağıran bir söylemin, böyle bir çağrıda bulunabilmesinin asgari şartı, her halde öncelikle muhatapları tarafından anlaşılabilir bir nitelik taşımalıdır. Eğer Kur'ân muhataplarının anlayamayacakları bir dilde olsaydı mutlaka O’nun bu yönü eleştirilirdi.

    “Eğer biz O’nu, yabancı dilden bir Kur'ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır.”[9]
    Kur'ân, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allâh tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.[10] O, ilâhî hükümleri insanların anlayabileceği bir dilde açıklayan mubin bir kitaptır.[11] Kur'ân’ın insanların anlayacakları bir dilde nâzil olmasının yanında Allâh Teâlâ, Kur'ân’ın anlaşılması ve öğüt alınması için kolaylaştırdığını bir çok yerde zikrediyor.

    “Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” [12]Bu ayet aynı surede dört defa aynı lafızlarla zikredilmektedir.

    “(Ey Muhammed!) Biz Kur'ân'ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allâh'tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın.”[13]
    “Biz onu (Kur'ân'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.” [14]

    Kur'ân, dili, ifade tarzı, üslubu, terimleri, kavramları, mecazi ifadeleri, örnekleri ortalama insanın anlayışı dahilindedir; muğlak, karmaşık, içinden çıkılmaz değildir. Kur'ân’ı, Arapların farklı katmanları; kentliler, bedeviler ve hatta komşu Arap ülkelerinden gelip Peygamberimizin yaşadığı bölgede ikamet eden Araplar anlıyorlardı. Kur'ân’ın indiği dönemde anlaşılmazlığı konusunda muhatapları tarafından ileri sürülen herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Kur'ân, anlaşılmama gibi bir problemden de bahsetmez. Zira onlar, bütünüyle anladıkları bir sözü dinliyorlardı. Kur'ân’ı dinleyenlerden bir kısmı şöyle diyorlardı. “Bu ancak bir beşer sözüdür.” “ (Kur'ân’ı) bir insan ona öğretiyor” “Bu geçmişlerin masallarından başka bir şey değildir.” “Dinledik, dilesek biz de bunun gibisini söyleriz” Bu ve bunu gibi ayetler Kur'ân’ın anlaşıldığını ve muhataplarının ilgisini çektiğini gösteriyor. İlâhî mesaja karşı en büyük muhalefeti yürütenler anladıkları bir söz dinliyorlardı. Bu sözler alışa geldikleri dil kalıplarının ötesinde değildi. Bazı ayetlerde civar bölgelerden de Peygamberin yanına geldikleri ve Kur'ân’ı dinledikleri, sözlerinin etkisinde kalarak gözlerinden yaşlar boşalıp secdeye kapandıkları anlatılıyor. Bu duygular içerisinde ona inandıkları ve tasdik ettikleri belirtiliyor. [15]

    Kur'ân hitap ettiği toplumun bilgi ve kültür seviyelerini dikkate almıştır. Kur'ân’ı Kerimde bir çok ayet vardır ki, Kur'ân’ın açıklığını, anlaşılırlığını, sağlamlığını, ayrıntılı biçimde açıklanmışlığını ifade etmektedir. Bu ayetler Kur'ân mesajının kolayca anlaşıldığını, böyle olmasına rağmen büyüklük taslayanların, sırf üstünlük kompleksiyle O’nunla mücadele etmeye kalkıştıklarını ve burun kıvırarak yanından geçtiklerini dile getirmektedir.[16] Bütün bunlar, bu tür eleştirilere muhatap olan insanların dinledikleri Kitab’ın dilinin, alışık oldukları ve anlaşılır bir dil olduğunu gösteriyor.
    Kur'ân’ın bir kısmının “muhkem” olması gerçeğini dikkate alırsak onun kolayca anlaşılabilmesini gerektirir. Çünkü muhkem olması manasında kapalılık bulunmaması demektir.
    “Sana Kitâbı indiren O'dur. O'nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar; Kitâbın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini, ancak Allâh bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbımızın katındadır, derler. Ancak akıl sahibleri düşünebilirler.” [17]Bu ayette geçen muhkem kelimesi ayetlerin kesin anlamlı olması, manaya delaleti açık olması, anlaşılması için başka bir açıklamaya bağlı olmaması anlamındadır.[18] Muhkem ayetler Kur'ân’ın çoğunluğunu oluşturmaktadır.[19] Dolayısıyla Kur'ân’ın çoğunluğu anlaşılması kolay olan ayetlerdir.
    Yukarıdaki ayette ifade edilen önemli bir husus da Kur'ân’ın diğer bir kısmının müteşâbih olduğunu belirtmesidir. Müteşâbih ayetler hakkında çok farklı açıklamalar [20]olsa bile yaygın bir şekilde kabul edilen görüş, “birden fazla manaya gelebilen ve manasında kapalılık bulunan” [21]ayetlerdir. Kelamcıların tamamınca kabul görülen görüş müteşâbihlerin anlaşılır olduğu noktasındadır. Bir diğer grup ise müteşâbihleri, manasını bilmemize imkan olmayan ayetler olarak kabul etmişlerdir. Bu ayetteki müteşâbihlerden maksat, Allâh’tan başka kimsenin bilemeyeceği, kıyametin vukuu, ümmetin eceli, huruf-u mukatta, Allâh’ın zât ve sıfatlarının mahiyeti ile ilgili kimsenin bilmediği gerçeklerdir. Müteşâbihin bilinemeyeceğini söyleyen alimler müteşâbih ile sayılan bu hususları kastetmişlerdir.[22]
    Mütaşabihlerin anlaşılamayacağını iddia edenlerin delili ayetteki, “Halbuki onun gerçek te'vilini, ancak Allâh bilir” ifadesidir. Buna göre ayetteki te’vilin anlamı, mana ve tefsirdir. Bu durumda müteşâbih ayetleri Allâh’tan başka hiç kimse bilemez. Dolayısıyla Kur'ân’ın bir kısmı anlaşılamaz. Oysaki ayetteki te’vil kelimesi , “işlerin akibet ve neticesi”[23] anlamındadır. Ayetin devamında “…İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar” denilmektedir. Kalplerinde eğrilik bulunanların fitne çıkarmak arzusu ile müteşâbih olan ayetlere uymaları bunların anlaşılabileceğine işaret etmektedir. Şayet müteşâbih ayetler anlaşılmasaydı fitne çıkarmaları nasıl mümkün olurdu? Öte yandan İbn Mesud’un “ Allâh’ın kitabında hiçbir ayet yoktur ki ne konuda indiğini ve onunla neyin kastedildiğini bilmeyeyim” ve İbn Abbas’ın “müteşâbihin tevilini biliyorum” dediği nakledilmektedir.[24] Nevevi, Şerh’u Müslim kitabında “yaratıcının, kullarıyla anlayamayacakları bir şekilde muhatap etmesi sözkonusu değildir” diyerek müteşâbihin anlaşılabileceğini ifade etmektedir. Keza yukarıda Kur'ân’ın anlaşılıp hidâyet bulunması için gönderildiğini ifade eden ayetler muhkem-müteşâbih ayırımı yapmamaktadır.
    ayetler her ne kadar insanlara göre manası kapalı olan ayetler olsa bile bu Allâh'ın mesajının insanlara kapalı olduğu anlamına gelmez. Kur'ân'ın, müteşâbih gibi, insanları farklı yorumlamaya sevkeden bir yapısının olması ilâhî iradenin dilemesiyle açıklanabilir ancak. Bu durum, insanlar için bir imtihandır. Kimisi bu nevi' ayetleri ya açık anlamlı ayetlere irca ederek te'vil eder, ( Zira müteşâbihlerin doğru yorumlanması onların muhkem ayetlerin ışığında anlaşılmasına bağlıdır.[26] ) ya da bu konuda söz söylemez, sadece inanır; kimisi de bunu kendi sapık ideolojisi için bir vesile olarak görüp yanlış te'viller yapar.
    Kur'ân'ın anlaşılır olduğuna dair görüşler[27] şunları da referans gösterir. Taberi, “Allâh’ın peygambere vahyettiği Kur'ân ayetlerinin hepsi, O’na ve ümmetine açıklanmak, alemlere hidâyet olmak üzere indirilmiş olup, Allâh Teâlâ’nın Kitâbında ne insanları ilgilendirmeyen ve onların ihtiyacı olmayan bir şey, ne de onların ihtiyaç duydukları halde anlamaya yol bulamayacak bir husus kesinlikle yoktur.” [28]İbn Haldun, “Kur'ân Arap dili ve Arap dilinin belağatıyla inmiştir. O çağda Arapların her biri Kur'ân’ı ve O’nun bütün ayrı ayrı kelime ve terkiplerinin anlıyordu.”[29] Bu ifadeler Kur'ân hakkında yaygın kanaati yansıtması açısından önemlidir.
    Kur'ân metninin en önemli gayelerinden biri, taşıdığı mesajı insanlara duyurmak olduğunu dikkate aldığımızda bu mesaj niçin insanlara gizli kalsın? Bizim kanaatimiz odur ki Kur'ân’ın mesajı herkes (mümin-kâfir) tarafından anlaşılabilir. Ancak ondan gerektiği gibi faydalanma (hidâyet, rahmet, öğüt, nur, şifa vs.) onun mesajlarına inanmakla mümkündür.




  4. 30.Mayıs.2012, 15:49
    2
    Silent and lonely rains



    Müslümanlar için Kur'ân'ın anlaşılması dinin anlaşılması olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden Kur'ân’ın anlaşılması Müslümanlar için varoluşsal bir meseledir.Müslümanlar için Kur'ân sadece bir “bilgi kaynağı” ve “bilgi ambarı” olmayıp, bunun ötesinde bir varlık kaynağıdır.

    Müslüman gelenekte Kur'ân’ın anlaşılması, Kur'ân’ı yaşama anlamını da ihtiva etmektedir. Bugün de Kur'ân’ı anlama yönündeki gayretlerin başarısı buna bağlıdır.

    Kur'ân’ın anlaşılması, aynı zamanda Müslümanların sahip oldukları bilgi, kültür ve sosyal konumlarına bağlı olarak değişmektedir. Bilgi ve haldeki değişiklikler, Kur'ân yorumlarını da farklılaştırmaktadır. Fakat sosyal konumlarının değişmesi hiçbir zaman Kur’an yorumlarının kökü Kur'ân’a dayalı olmaktan uzak olmasını icabetmez.
    Hz. Peygamber’in açıklamaları ve davranışları Müslümanları için normatif esaslar olmuştur. Bu yüzden Kur'ân’ın hayattaki varlığı anlamına gelen sünnetin sürdürülmesi Müslümanlar için hayati bir mesele ve Kur'ân’ın anlaşılmasında vazgeçilmez bir merci olmuştur.

    r'ân’ın Anlaşılırlığı

    Kur'ân’ın anlaşılabilirliği konusunda Cündioğlu temelde iki yaklaşımın varlığından bahseder. Kur'ân’ın herkes tarafından anlaşılamayacağı, O’nu sadece alimlerin anlayabileceği dolayısıyla halkın, alimlerin kitaplarıyla yetinmesi gerektiği yaklaşımı; buna karşılık Kur'ân’ın anlaşılmak için indirildiği, her zaman herkesin istifadesine açık bir Kitap olduğu ve Kur'ân’ı ulema sınıfının tekeline vermeye kimsenin hakkının bulunmadığını dillendiren diğer bir yaklaşım. Cündioğlu, bu son yaklaşımın taraftarları, Kur'ân’ın anlaşılabilirliği konusunda “Kur'ân’ın açık anlaşılır bir dille inzal edildiğini” bildiren ayeti kerimeleri referans olarak gösterdiklerini belirtir. Cündioğlu, mezkur ayetleri iddalarına bir referans olarak gösterenlerin, ayetlerin Kur'ân’ın uslubu ve muhtevasıyla alakalı olarak anladıkları bundan da Kur'ân’ın bugün için basit, sade, okunur okunmaz bir çırpıda anlaşılabilecek delaletlere sahip bir metin olduğu neticesinin çıkarıldığını söyler. [1]

    Cündioğlu, Kur'ân’ın anlaşılır bir dille inzal edildiğini bildiren ayetlerin, Kur'ân’ın uslûbu ve muhtevâsıyla ilgili olmadığını belirterek, Kur'ân’ın kendi dilleriyle yani Arapça ile nâzil olmasını ifade ettiğini belirtmektedir.[2] Gerçi O, Kur'ân’ın Arapça olarak indirilmesinin yani kolaylaştırılmasının, düşünmeyi ve öğüt almayı mümkün kılmaya matuf olduğunu kabul etmektedir.[3]Onun bu son çabası, kendisini, eleştirdiği kesimin iddialarıyla aynı noktada buluşturduğunu belirtmek istiyoruz. Kur'ân’ın anlaşılırlığını iddia edenler, Cündioğlu’nun zikrettiği hususların mümkün kılınması gayesine yönelik olduğunu zaten kabul etmekteler. Kanaatimizce Kur'ân’ın anlaşılır olduğunu söyleyenler halkın Kur'ân’la buluşmalarını sağlamak istiyorlar ve daha da önemlisi Kur'ân’ın yeniden yorumlanması gerektiği konusundaki çabaların yersiz olduğu hususuna dikkat çekiyorlar.

    Bu başlık altında inceleyeceğimiz hususlar, Kur'ân mesajının anlaşılır olduğunu, bundaki hikmette, tezekkür, tefekkür, tebşir , inzar vs. olduğunu, Kur'ân’ın anlaşılır olmasını sadece indiği döneme has olduğunu söylemenin Kur'ân’ın evrenselliğine gölge düşüreceğini, ayetlerinin evrenselliği gereği onun kolaylaştırılmış olması her çağın insanı için olduğunu göstermeye yöneliktir. Buradan hareketle, Kur'ân’ın yeniden yorumlanması için gösterilen çabaların bir çoğunun anlamsız olduğuna biz de dikkat çekeceğiz.

    Burada bunları söylerken Kur'ân’ın herkes için kolayca anlaşılacağı dolayısıyla alimlerin kitaplarına başvurmanın gereksiz olduğunu asla ima etmiyoruz. Biz sadece, abartıldığı gibi, Kur'ân’dan öğüt almanın bir müfessir gibi donanımlı olmamız gerekmediğini söylüyoruz. Bunun yanında Kur'ân’ın hayata müdahalesinin onun çağdaş yorumbilim, anlambilim vs. büyüsünden istifade etmeye bağlı olduğunu da kabul etmiyoruz.

    Kur'ân anlaşılsın diye Arapça olarak nâzil olduğunu ifade eden ayetlerin birkaç tanesini zikredelim.

    “Düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'ân yaptık.”[4]
    “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.”[5]

    “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'ân indirdik.” [6]

    “(Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır.”[7]

    “Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.” [8]

    Bu ayeti kerimelerde ifade edildiği üzere Kur'ân’ın Arapça olması, bütünüyle muhatapları tarafından anlaşılmasını sağlamaktır. Bunun yanında bu ayetler Kur'ân’ı anlamak isteyen herkesin Kur'ân dili olan Arapçıyı bilmesi gerektiği gerçeğine de işaret etmektedir. Bu konuyu ‘Kur'ân’ın anlamanın anahtarı: dil’ başlığı altında işleyeceğiz. Anlaşılmayan bir kitaba karşı olumlu ya da olumsuz bir tavır takınmak mümkün değildir. Muhataplarını düşünmeye, akletmeye, öğüt almaya çağıran bir söylemin, böyle bir çağrıda bulunabilmesinin asgari şartı, her halde öncelikle muhatapları tarafından anlaşılabilir bir nitelik taşımalıdır. Eğer Kur'ân muhataplarının anlayamayacakları bir dilde olsaydı mutlaka O’nun bu yönü eleştirilirdi.

    “Eğer biz O’nu, yabancı dilden bir Kur'ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır.”[9]
    Kur'ân, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allâh tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.[10] O, ilâhî hükümleri insanların anlayabileceği bir dilde açıklayan mubin bir kitaptır.[11] Kur'ân’ın insanların anlayacakları bir dilde nâzil olmasının yanında Allâh Teâlâ, Kur'ân’ın anlaşılması ve öğüt alınması için kolaylaştırdığını bir çok yerde zikrediyor.

    “Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” [12]Bu ayet aynı surede dört defa aynı lafızlarla zikredilmektedir.

    “(Ey Muhammed!) Biz Kur'ân'ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allâh'tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın.”[13]
    “Biz onu (Kur'ân'ı), öğüt alalar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.” [14]

    Kur'ân, dili, ifade tarzı, üslubu, terimleri, kavramları, mecazi ifadeleri, örnekleri ortalama insanın anlayışı dahilindedir; muğlak, karmaşık, içinden çıkılmaz değildir. Kur'ân’ı, Arapların farklı katmanları; kentliler, bedeviler ve hatta komşu Arap ülkelerinden gelip Peygamberimizin yaşadığı bölgede ikamet eden Araplar anlıyorlardı. Kur'ân’ın indiği dönemde anlaşılmazlığı konusunda muhatapları tarafından ileri sürülen herhangi bir iddia bulunmamaktadır. Kur'ân, anlaşılmama gibi bir problemden de bahsetmez. Zira onlar, bütünüyle anladıkları bir sözü dinliyorlardı. Kur'ân’ı dinleyenlerden bir kısmı şöyle diyorlardı. “Bu ancak bir beşer sözüdür.” “ (Kur'ân’ı) bir insan ona öğretiyor” “Bu geçmişlerin masallarından başka bir şey değildir.” “Dinledik, dilesek biz de bunun gibisini söyleriz” Bu ve bunu gibi ayetler Kur'ân’ın anlaşıldığını ve muhataplarının ilgisini çektiğini gösteriyor. İlâhî mesaja karşı en büyük muhalefeti yürütenler anladıkları bir söz dinliyorlardı. Bu sözler alışa geldikleri dil kalıplarının ötesinde değildi. Bazı ayetlerde civar bölgelerden de Peygamberin yanına geldikleri ve Kur'ân’ı dinledikleri, sözlerinin etkisinde kalarak gözlerinden yaşlar boşalıp secdeye kapandıkları anlatılıyor. Bu duygular içerisinde ona inandıkları ve tasdik ettikleri belirtiliyor. [15]

    Kur'ân hitap ettiği toplumun bilgi ve kültür seviyelerini dikkate almıştır. Kur'ân’ı Kerimde bir çok ayet vardır ki, Kur'ân’ın açıklığını, anlaşılırlığını, sağlamlığını, ayrıntılı biçimde açıklanmışlığını ifade etmektedir. Bu ayetler Kur'ân mesajının kolayca anlaşıldığını, böyle olmasına rağmen büyüklük taslayanların, sırf üstünlük kompleksiyle O’nunla mücadele etmeye kalkıştıklarını ve burun kıvırarak yanından geçtiklerini dile getirmektedir.[16] Bütün bunlar, bu tür eleştirilere muhatap olan insanların dinledikleri Kitab’ın dilinin, alışık oldukları ve anlaşılır bir dil olduğunu gösteriyor.
    Kur'ân’ın bir kısmının “muhkem” olması gerçeğini dikkate alırsak onun kolayca anlaşılabilmesini gerektirir. Çünkü muhkem olması manasında kapalılık bulunmaması demektir.
    “Sana Kitâbı indiren O'dur. O'nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar; Kitâbın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini, ancak Allâh bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbımızın katındadır, derler. Ancak akıl sahibleri düşünebilirler.” [17]Bu ayette geçen muhkem kelimesi ayetlerin kesin anlamlı olması, manaya delaleti açık olması, anlaşılması için başka bir açıklamaya bağlı olmaması anlamındadır.[18] Muhkem ayetler Kur'ân’ın çoğunluğunu oluşturmaktadır.[19] Dolayısıyla Kur'ân’ın çoğunluğu anlaşılması kolay olan ayetlerdir.
    Yukarıdaki ayette ifade edilen önemli bir husus da Kur'ân’ın diğer bir kısmının müteşâbih olduğunu belirtmesidir. Müteşâbih ayetler hakkında çok farklı açıklamalar [20]olsa bile yaygın bir şekilde kabul edilen görüş, “birden fazla manaya gelebilen ve manasında kapalılık bulunan” [21]ayetlerdir. Kelamcıların tamamınca kabul görülen görüş müteşâbihlerin anlaşılır olduğu noktasındadır. Bir diğer grup ise müteşâbihleri, manasını bilmemize imkan olmayan ayetler olarak kabul etmişlerdir. Bu ayetteki müteşâbihlerden maksat, Allâh’tan başka kimsenin bilemeyeceği, kıyametin vukuu, ümmetin eceli, huruf-u mukatta, Allâh’ın zât ve sıfatlarının mahiyeti ile ilgili kimsenin bilmediği gerçeklerdir. Müteşâbihin bilinemeyeceğini söyleyen alimler müteşâbih ile sayılan bu hususları kastetmişlerdir.[22]
    Mütaşabihlerin anlaşılamayacağını iddia edenlerin delili ayetteki, “Halbuki onun gerçek te'vilini, ancak Allâh bilir” ifadesidir. Buna göre ayetteki te’vilin anlamı, mana ve tefsirdir. Bu durumda müteşâbih ayetleri Allâh’tan başka hiç kimse bilemez. Dolayısıyla Kur'ân’ın bir kısmı anlaşılamaz. Oysaki ayetteki te’vil kelimesi , “işlerin akibet ve neticesi”[23] anlamındadır. Ayetin devamında “…İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar” denilmektedir. Kalplerinde eğrilik bulunanların fitne çıkarmak arzusu ile müteşâbih olan ayetlere uymaları bunların anlaşılabileceğine işaret etmektedir. Şayet müteşâbih ayetler anlaşılmasaydı fitne çıkarmaları nasıl mümkün olurdu? Öte yandan İbn Mesud’un “ Allâh’ın kitabında hiçbir ayet yoktur ki ne konuda indiğini ve onunla neyin kastedildiğini bilmeyeyim” ve İbn Abbas’ın “müteşâbihin tevilini biliyorum” dediği nakledilmektedir.[24] Nevevi, Şerh’u Müslim kitabında “yaratıcının, kullarıyla anlayamayacakları bir şekilde muhatap etmesi sözkonusu değildir” diyerek müteşâbihin anlaşılabileceğini ifade etmektedir. Keza yukarıda Kur'ân’ın anlaşılıp hidâyet bulunması için gönderildiğini ifade eden ayetler muhkem-müteşâbih ayırımı yapmamaktadır.
    ayetler her ne kadar insanlara göre manası kapalı olan ayetler olsa bile bu Allâh'ın mesajının insanlara kapalı olduğu anlamına gelmez. Kur'ân'ın, müteşâbih gibi, insanları farklı yorumlamaya sevkeden bir yapısının olması ilâhî iradenin dilemesiyle açıklanabilir ancak. Bu durum, insanlar için bir imtihandır. Kimisi bu nevi' ayetleri ya açık anlamlı ayetlere irca ederek te'vil eder, ( Zira müteşâbihlerin doğru yorumlanması onların muhkem ayetlerin ışığında anlaşılmasına bağlıdır.[26] ) ya da bu konuda söz söylemez, sadece inanır; kimisi de bunu kendi sapık ideolojisi için bir vesile olarak görüp yanlış te'viller yapar.
    Kur'ân'ın anlaşılır olduğuna dair görüşler[27] şunları da referans gösterir. Taberi, “Allâh’ın peygambere vahyettiği Kur'ân ayetlerinin hepsi, O’na ve ümmetine açıklanmak, alemlere hidâyet olmak üzere indirilmiş olup, Allâh Teâlâ’nın Kitâbında ne insanları ilgilendirmeyen ve onların ihtiyacı olmayan bir şey, ne de onların ihtiyaç duydukları halde anlamaya yol bulamayacak bir husus kesinlikle yoktur.” [28]İbn Haldun, “Kur'ân Arap dili ve Arap dilinin belağatıyla inmiştir. O çağda Arapların her biri Kur'ân’ı ve O’nun bütün ayrı ayrı kelime ve terkiplerinin anlıyordu.”[29] Bu ifadeler Kur'ân hakkında yaygın kanaati yansıtması açısından önemlidir.
    Kur'ân metninin en önemli gayelerinden biri, taşıdığı mesajı insanlara duyurmak olduğunu dikkate aldığımızda bu mesaj niçin insanlara gizli kalsın? Bizim kanaatimiz odur ki Kur'ân’ın mesajı herkes (mümin-kâfir) tarafından anlaşılabilir. Ancak ondan gerektiği gibi faydalanma (hidâyet, rahmet, öğüt, nur, şifa vs.) onun mesajlarına inanmakla mümkündür.




  5. 30.Mayıs.2012, 15:50
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Genel Olarak Kur'ân'ın Anlaşılması

    Kur'ân’ın kolay anlaşılıyor olması O’nun mûcizeviliğine gölge düşürmez.[30] Kur'ân’ın mûcizeviliği, dilinin ve nazmının olağanüstülüğü ile kastettiğimiz durum, O’nun insan anlayışının ve kavrayışının ötesinde olduğu gibi bir anlam ifade etmemektedir. Yani O’nun mûcize oluşu, içerdiği kavramların, anlatım ve terkiplerin muhatapları tarafından bilinmeyen şeyler olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Bilakis her tabakadaki insan tarafından anlaşılıyor olması da onun mûcizeviliğindendir. Kapalılık ve muğlaklık bir eserin mükemmelliğine her zaman gölge düşürür. Nitekim ince, büyüleyici ve etkileyici bir uslüba sahip olan bir yazar kolay anlaşılır. Kur'ân ise kıyas kabul etmeyecek kadar göz kamaştırıcı bir güzelliğe, etkileyiciliğe sahiptir. Elbetteki Kur'ân, eşsiz belağatı ve uslubu ile mûcize olduğu gibi, insan aklının, kalbinin ve ruhunun derinliklerine nufuz etmesi yönüyle de mûcizedir.
    Kur'ân’ın anlaşılabilirliğini ayrıntılı bir şekilde işlerken Kur'ân’la muhatap olan her müminin aynı düzeyde Kur'ân’ı anladığını, Kur'ân’da anlamı kapalı hiçbir ayetin olmadığını, Kur'ân’ın kendiliğinden anlaşıldığını iddia etmiyoruz. Nitekim ilk dönem Kur'ân muhatapları, anlayamadıkları ayetleri Peygamber (s.a.v)’e başvurarak açıklamasını istemişlerdir. Peygamberin görevi de kendilerine indirilen vahyi açıklamaktır. Bu yüzden Peygamber zaman zaman insanların, anlamı kapalı buldukları ayetleri açıklamıştır. Peygamberin Kur'ân tefsiri sayılabilecek ifadeleri muhaddisler tarafından kitaplarda müstakil kitap ve bablar altında toplanmıştır.
    Kur'ân ilimleri tarihine baktığımızda daha ilk dönemden itibaren Mubhemat’ul Kur'ân [31], Garâib’ul Kur'ân[32] gibi Kur'ân’da anlamı kapalı bulunan ayetler üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bütün müfessirler Peygamberin Kur'ân’ı tefsir biçimleri arasında mübhemi izah, müşkili beyan olduğunu belirtmişlerdir. İlk dönem tefsirlerinin en temel özelliği mücmel- mübhem, umum-husus, mutlak-mukayyed gibi hususları[33] açıklaması bu durumu göstermektedir. Ancak bütün bunlar ilâhî mesajın insanlara ulaşması ve insanların bu mesajı anlamalarında bir engel teşkil etmemektedir. Bizim Kur'ân’ın anlaşılabilirliğinden kastımız işte budur.
    Müfessirler Kur'ân’ın, bir noktada herkes tarafından anlaşıldığını[34] kabul ederken öte yandan bir kimsenin Kur'ân’ın yorumlayabilmesi için bazı ilimlerle donatılmış olmasını zaruri görmüşlerdir. Tefsir usulü kitaplarına baktığımızda bu ilimlerin neler olduğunu ayrıntılı bir şekilde görürüz. Yukarıda “Kur'ân’ın öğüt alınması için kolaylaştırıldığını” ifade eden ayetler insanın iyiliklere yönelip kötülüklerden uzaklaşması, Kur'ân ile hidâyet bulması gayesine yöneliktir. Müfessirlerin zaruri gördüğü ilimler Kur'ân’ın daha derinlemesine bir kavrayışı için olsa gerek. Kur'ân’da muhatapların, kendilerine söyleneni anlamadıklarına dair bir itiraz ileri sürmezken, bir çok ayeti kerimede inkar edenlerin Kur'ân’ı anlamadıklarını ifade etmektedir.
    “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver!”[35]
    “Allâh'ın âyetlerinin kendisine karşı okunur olduğunu işitir de sonra böbürlenerek ısrar eder, sanki onlar işitmemiştir. Artık onu acıklı bir azap ile müjdele!”[36]
    “Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.”[37]
    Yukarıdaki ayetler Kurân’ın muhatapları tarafından anlaşılmadığına değil, inkar edenlerin Kurân’ın maksadını kavrayamadıklarını (tefekkuh) ifade etmektedir. Bu da onların düşünce zafiyetinden, imandan yoksun olmaktan ileri gelmektedir. Muhatabın içinde bulunduğu “inkar ve inad” durumu Kur'ân’ın anlaşılmasını engellemektedir. Yoksa Kur'ân’ın anlaşılmama problemi Kur'ân’ın kendisinden değil, muhatabtan kaynaklanmaktadır. Kur'ân’ı anlayamamak, Kur'ân’a karşı sağır ve dilsiz kesilmek, O’nun mesajına sırt çevirmek sonucunda olur. Bu durumda olanlar, Kur'ân’ın aydınlatıcı nurundan istifade etmezler. Kısacası kendini ‘Kur'ân’a kapatma’larından dolayı onun hidâyet ve rahmet olma özelliğinden yararlanmazlar.
    “ (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”[38]
    “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.[39]
    “İşitmedikleri halde işittik diyenler gibi olmayın.” [40]
    “(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.”[41]
    Şunu hemen belirtelim ki Kur'ân’a göre anlama, sadece kavramaya ait bir olay değildir. Olsa olsa onun bir parçasıdır. Kur’ân, kavrama olayını fıkh, akl diye adlandırır. Kur'ân'a göre anlamanın merkezi zihinden ziyade kalptir.[42] Kur'ân’ın bir çok ayetinde “akletmezler, fıkhetmezler, hissetmezler” şeklindeki ifadeler bu durumu açıklamaktadır.

    Buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonuç çıkmaktadır. Kur'ân, sadece anlaşılsın diye indirilmemiştir. Kur'ân, anlaşılmama gibi bir problemden de bahsetmez. Kur'ân’ın asıl problem olarak gösterdiği husus, muhatabın O’nun maksadını gereği gibi düşünmeden, tamamen inkara şartlanmış olmaları, Kur'ân’a karşı dilsiz, sağır ve kör kesilmeleridir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, Kur'ân’a karşı kayıtsız kalanları sağır, dilsiz ve kör olarak vasıflamıştır.[43]Başka bir yerde “Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar[44]” buyurmaktadır. Ayetten kasıt, “onlar sözden Allâh’ın maksadını anlamıyorlar şeklindedir”. Yoksa onların bizzat sözü anlamadıkları kastedilmemektedir. Nasıl olabilir ki Kur'ân bizzat kendi dilleriyle inmekteydi.[45] Yine Allâh’u Teâlâ kâfirlerin sözden anlamadıklarını beyan ederken “bunlar Kur'ân’ı düşünmezler, yoksa kalpleri kilitli midir?”[46] buyurmaktadır. Allâh’u Teâlâ Kur'ân’da , “Allâh’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir”[47] buyurduğunda, inkar edenler, “örümceğin, sivri sineğin Kur'ân’da ne işi var? Bu tanrı kelamı değildir” diye itiraz ettiler. Bunun üzerine “Allâh sivri sineği ve onun üstünü misal olarak vermekten haya etmez”[48] buyurur. Onlar, ayetin sadece zâhirîne bakarak Ondan ne kastedildiğine aldırış etmemişlerdir. Ondan gözetilen maksatlara yönelmemişlerdir.
    Şâtıbî (öl.790/1388), Kur'ân’ın zâhirînden maksadın yalnızca Arap dili esaslarına göre anlaşılan şey olduğunu belirtir. Kur'ân’ın kolayca anlaşılır olduğunu ifade eden ayetler Onun zâhirî yönüne işaret eder. Diğer yandan muhatabın kulluk vasfını gerçekleştirmesini, Rablığ’ın ancak Allâh’a ait olduğunu ikrarı gerektiren her mana da, Kur'ân’ın Bâtınî ve Onun indirilişinden gözetilen amaç olmaktadır.[49]


    Dipnot:


    [1] Cündioğlu, Dücane, Anlamın Tarihi, Kitabevi, İstanbul, s. 31-32
    [2] Cündioğlu, Anlamın Tarihi,33
    [3] Cündioğlu, Anlamın Tarihi,32,33
    [4] Zuhruf, 43/3
    [5] Yusuf, 12/02
    [6] Zumer, 39/28
    [7] Fussilet, 41/3
    [8] Şura, 42/7
    [9] Fussilet, 41/ 44
    [10] Hud, 11/1
    [11] Hicr, 15/1
    [12] Kamer, 54/17-22-32-40
    [13] Meryem, 19/97
    14] Duhan, 44/58
    [15] Bkz. Maide, 81-84; İsra, 107-109; Kasas, 52-55
    [16] Bkz.; Enam, 155/157, Hud, 1-2; Hicr, 1; Nur, 1; Şuara, 1-2; Neml, 1-2;
    [17] Ali İmran, 7
    [18] Bkz. Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiu’l-Beyan an Te’vil-i Âyi’l-Kur'ân, Beyrût, 1984, III/ 170; Beyzavi, Abdullah b. Ömer, Envaru’t Tenzil ve Esraru’t Te’vil, Dar’ul Fikr, Beyrût, 1996, II/7; Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Ensari, El-Cami’ li Ahkâmi’l- Kur'ân, Kâhire, 1967, IV/ 11; İbn-i Kesîr, İsmail b. Ömer, Tefsir-u Kur'ân-il-Azîm, Dar’ul Fikr, Beyrût, 1981, I/345; Suyûtî, Celalüddin Abdurrahman b. Ebi Bekir, İtkan fi ulûm’il Kur'ân, tsz., II/ 5 , Zerkânî, Menâhil’il İrfan, II/195,196; Subhi Salih, el-Mebahis fi Ulûm’il Kur'ân, Dar’ul İlm, Beyrût, 1968, s. 282; Şâtıbî, Ebu İshak, el-Muvâfakât, (terc. Mehmet Erdoğan), İz yay., İstanbul, 1999, III/79,Maturidinin, tefsiri “Allâh’ın bu lafızdan muradı şudur diyerek kat’i bir hüküm verme” şeklinde açıklaması muhkem ayetler ile ilgili olanı olsa gerek.
    [19] Taberi, III/ 170; Şâtıbî, Muvâfakât, III/ 80
    [20] Müteşâbihler ile ilgili selef alimlerinden farkı görüşler rivayet edilmiştir.1.İbn Abbas’ın (ö.68/687)görüşü: kendileriyle amel edilmeyen mensuh ayetlerdir. İbn Mesud, Dahhak ve Katade de bu görüşledir. 2. Mücahid (ö.103/721) : Helal ve haramı içeren muhkem geri kalan ise müteşâbihtir. 3.Cabir b. Abdillah (ö.74/693): Allâh’ın bilgisinin kendisinde sakladığı ve yaratıklardan hiç kimseye bildirmediği ayetlerdir. 4. İbn’ul Zeyd (ö.182/798): Değişik surelerden tekrar edilen kıssalardır. 5. İbn’u İshak (ö.151/768): Birden fazla tevil yönü olan ayetlerdir. Bkz. Şimşek, M. Sait, Kur'ân’ın Anlaşılmasında İki Mesele, Yöneliş Yay., İstanbul, 1997, s.19,20İbn Kesir, Ali İmran suresindeki müteşâbih ayetler hakkında şunları söyler: “ تحتمل دلالتها موافقة المحكم وقد تحتمل شيئا آخر من حيث اللفظ والتركيب لا من حيث المراد (muteşabih ayetlerin) delaleti muhkeme muvafık olma ihtimali olan ayetlerdir; maksat açısından değil, lafız ve terkib yönünden başka bir şeye ihtimali olan ayetler” İbn Kesir, I/345
    [21] Taberi, III/ 172; Beyzavi, II/7; M. Sait Şimşek, a.g.e., s. 32,33
    [22] Subhi Salih, el-Mebahis fi Ulûm’il Kur'ân, s. 283
    [23] İbn Faris, Ebu’l Huseyn Ahmed, Mekayis’l Lüğa, “e-v-l” , Darul Ceyl, Beyrût, I. 162; Şihabuddin, Ahmed b. Muhammed, et-Tibyan fi Tefsir’i Ğarib’il Kur'ân, I/ 142; Krş. M. Sait Şimşek, a.g.e., s. 41
    [24] Suyûtî, İtkan, II/ 6
    [25] Nevevi, Ebu Zekeriyya Yahya, Şerhu Sahihi Muslim, Daru İhya’it Turas’il Arabi, Beyrut, h. 1392 (2.baskı) XI. 218
    [26] İbn Kesir, I/345
    [27] Işıcık, Yusuf, Kur'ân’da Müteşâbih ve Te’vil, I. Kur'ân Sempozyumu, Fecr yay., 1995, s.102
    [28] Taberi, III/116 Taberi’deki bu ifadelerin tercümesi Yusuf Işıcık’tan alıntılandı. Bkz. Işıcık, Kur’an’ı Anlamada Temel Bir Problem Tevil, Esra yay., İstanbul, 1997, s.80
    [29] İbn Haldun, Mukaddime, (çev. Zakir Kadiri Ugan) MEB, İstanbul, 1991, II/464
    [30] Şâtıbî Kur'ân’ın i’câzı bir çok yönde olduğunu, bunlardan hiçbiri, Kur'ân’ın anlaşılırlığa engel olmadığını söylüyor. Bkz. Şâtıbî, Muvâfakât, III/330
    [31] Bkz. Suyûtî, Müfhimât’ül Ekrân fi Mubhemât’il Kur'ân, Beyrût, 1989; Suyûtî, el-Eşbah ve’n Nezair, Beyrût, 1885
    [32] Bkz. Mekki b. Ebi Tâlib, Tefsir’ul Muşkil’il Kur'ân’ıl Azim, Beyrût, 1988; İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah b.Müslim, Te’vilu Müşkil’il Kur'ân, Kâhire, 1973
    [33] Bkz. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Tarihi I-II, Ankara , 1988, I/272
    [34] Tefsir dört vecihtir: 1. Dillerinden dolayı Arapların bildiği tefsir, 2. Kimsenin onu bilme konusunda mazur görülemiyeceği tefsir, 3. Derin alimlerin bileceği tefisir, 4. Allâh’ta başkasının bilmesine imkan bulunmayan tefsir; Allâh’ın zâat ve sıfatları, kıyamet saâti gibi gaybî konulara giren, hurûfu mukattâ vs. müteşâbih ile ilgili ayetlerin tefsiri bkz. Zerkeşî, Ebu Abdillah Muhammed b. Bahadır, el-Burhân fî Ulûm’il Kur'ân, Daru’l Ma’rife, Beyrût, 1391h./1971, II/164-166
    [35] Lokmân, 31/7
    [36] Câsiye, 45/08
    [37]A’râf, 7/198
    [38] Bakara, 2/171
    [39] A’râf, 7/179
    [40] Enfal, 8/21
    [41] Hac, 22/46
    [42] Özcan, Hanefi, “Maturidi'nin Bilgi Teorisinde Fıkh Terimi”, D.E.Ü İlâhiyât Fak. Derg., Sayı: 4, İzmir, 1987, s 143-150; Nayed, Arif Ali, “İslâm Modernizmi ve Hermenötik”, İslâm ve Modernizm Sempozyumu, İBB Kültür İşleri Dairesi, 1997, s. 265; Ayrıca bkz. A’râf, 79, Tevbe, 87, Münafikun, 3, En’am, 25
    [43]Bkz. Bakara, 2/ 18
    [44] Nisa, 4/ 78
    [45] Şâtıbî, Muvâfakât, III/369
    [46] Muhammed, 47/ 24
    [47] Ankebût, 29/ 41
    [48] Bakara, 2/ 26
    [49] Şâtıbî, Muvâfakât, III/370,375
    diyanetvakffıeğitim



  6. 30.Mayıs.2012, 15:50
    3
    Silent and lonely rains
    Kur'ân’ın kolay anlaşılıyor olması O’nun mûcizeviliğine gölge düşürmez.[30] Kur'ân’ın mûcizeviliği, dilinin ve nazmının olağanüstülüğü ile kastettiğimiz durum, O’nun insan anlayışının ve kavrayışının ötesinde olduğu gibi bir anlam ifade etmemektedir. Yani O’nun mûcize oluşu, içerdiği kavramların, anlatım ve terkiplerin muhatapları tarafından bilinmeyen şeyler olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Bilakis her tabakadaki insan tarafından anlaşılıyor olması da onun mûcizeviliğindendir. Kapalılık ve muğlaklık bir eserin mükemmelliğine her zaman gölge düşürür. Nitekim ince, büyüleyici ve etkileyici bir uslüba sahip olan bir yazar kolay anlaşılır. Kur'ân ise kıyas kabul etmeyecek kadar göz kamaştırıcı bir güzelliğe, etkileyiciliğe sahiptir. Elbetteki Kur'ân, eşsiz belağatı ve uslubu ile mûcize olduğu gibi, insan aklının, kalbinin ve ruhunun derinliklerine nufuz etmesi yönüyle de mûcizedir.
    Kur'ân’ın anlaşılabilirliğini ayrıntılı bir şekilde işlerken Kur'ân’la muhatap olan her müminin aynı düzeyde Kur'ân’ı anladığını, Kur'ân’da anlamı kapalı hiçbir ayetin olmadığını, Kur'ân’ın kendiliğinden anlaşıldığını iddia etmiyoruz. Nitekim ilk dönem Kur'ân muhatapları, anlayamadıkları ayetleri Peygamber (s.a.v)’e başvurarak açıklamasını istemişlerdir. Peygamberin görevi de kendilerine indirilen vahyi açıklamaktır. Bu yüzden Peygamber zaman zaman insanların, anlamı kapalı buldukları ayetleri açıklamıştır. Peygamberin Kur'ân tefsiri sayılabilecek ifadeleri muhaddisler tarafından kitaplarda müstakil kitap ve bablar altında toplanmıştır.
    Kur'ân ilimleri tarihine baktığımızda daha ilk dönemden itibaren Mubhemat’ul Kur'ân [31], Garâib’ul Kur'ân[32] gibi Kur'ân’da anlamı kapalı bulunan ayetler üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bütün müfessirler Peygamberin Kur'ân’ı tefsir biçimleri arasında mübhemi izah, müşkili beyan olduğunu belirtmişlerdir. İlk dönem tefsirlerinin en temel özelliği mücmel- mübhem, umum-husus, mutlak-mukayyed gibi hususları[33] açıklaması bu durumu göstermektedir. Ancak bütün bunlar ilâhî mesajın insanlara ulaşması ve insanların bu mesajı anlamalarında bir engel teşkil etmemektedir. Bizim Kur'ân’ın anlaşılabilirliğinden kastımız işte budur.
    Müfessirler Kur'ân’ın, bir noktada herkes tarafından anlaşıldığını[34] kabul ederken öte yandan bir kimsenin Kur'ân’ın yorumlayabilmesi için bazı ilimlerle donatılmış olmasını zaruri görmüşlerdir. Tefsir usulü kitaplarına baktığımızda bu ilimlerin neler olduğunu ayrıntılı bir şekilde görürüz. Yukarıda “Kur'ân’ın öğüt alınması için kolaylaştırıldığını” ifade eden ayetler insanın iyiliklere yönelip kötülüklerden uzaklaşması, Kur'ân ile hidâyet bulması gayesine yöneliktir. Müfessirlerin zaruri gördüğü ilimler Kur'ân’ın daha derinlemesine bir kavrayışı için olsa gerek. Kur'ân’da muhatapların, kendilerine söyleneni anlamadıklarına dair bir itiraz ileri sürmezken, bir çok ayeti kerimede inkar edenlerin Kur'ân’ı anlamadıklarını ifade etmektedir.
    “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver!”[35]
    “Allâh'ın âyetlerinin kendisine karşı okunur olduğunu işitir de sonra böbürlenerek ısrar eder, sanki onlar işitmemiştir. Artık onu acıklı bir azap ile müjdele!”[36]
    “Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.”[37]
    Yukarıdaki ayetler Kurân’ın muhatapları tarafından anlaşılmadığına değil, inkar edenlerin Kurân’ın maksadını kavrayamadıklarını (tefekkuh) ifade etmektedir. Bu da onların düşünce zafiyetinden, imandan yoksun olmaktan ileri gelmektedir. Muhatabın içinde bulunduğu “inkar ve inad” durumu Kur'ân’ın anlaşılmasını engellemektedir. Yoksa Kur'ân’ın anlaşılmama problemi Kur'ân’ın kendisinden değil, muhatabtan kaynaklanmaktadır. Kur'ân’ı anlayamamak, Kur'ân’a karşı sağır ve dilsiz kesilmek, O’nun mesajına sırt çevirmek sonucunda olur. Bu durumda olanlar, Kur'ân’ın aydınlatıcı nurundan istifade etmezler. Kısacası kendini ‘Kur'ân’a kapatma’larından dolayı onun hidâyet ve rahmet olma özelliğinden yararlanmazlar.
    “ (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”[38]
    “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.[39]
    “İşitmedikleri halde işittik diyenler gibi olmayın.” [40]
    “(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.”[41]
    Şunu hemen belirtelim ki Kur'ân’a göre anlama, sadece kavramaya ait bir olay değildir. Olsa olsa onun bir parçasıdır. Kur’ân, kavrama olayını fıkh, akl diye adlandırır. Kur'ân'a göre anlamanın merkezi zihinden ziyade kalptir.[42] Kur'ân’ın bir çok ayetinde “akletmezler, fıkhetmezler, hissetmezler” şeklindeki ifadeler bu durumu açıklamaktadır.

    Buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonuç çıkmaktadır. Kur'ân, sadece anlaşılsın diye indirilmemiştir. Kur'ân, anlaşılmama gibi bir problemden de bahsetmez. Kur'ân’ın asıl problem olarak gösterdiği husus, muhatabın O’nun maksadını gereği gibi düşünmeden, tamamen inkara şartlanmış olmaları, Kur'ân’a karşı dilsiz, sağır ve kör kesilmeleridir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, Kur'ân’a karşı kayıtsız kalanları sağır, dilsiz ve kör olarak vasıflamıştır.[43]Başka bir yerde “Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar[44]” buyurmaktadır. Ayetten kasıt, “onlar sözden Allâh’ın maksadını anlamıyorlar şeklindedir”. Yoksa onların bizzat sözü anlamadıkları kastedilmemektedir. Nasıl olabilir ki Kur'ân bizzat kendi dilleriyle inmekteydi.[45] Yine Allâh’u Teâlâ kâfirlerin sözden anlamadıklarını beyan ederken “bunlar Kur'ân’ı düşünmezler, yoksa kalpleri kilitli midir?”[46] buyurmaktadır. Allâh’u Teâlâ Kur'ân’da , “Allâh’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir”[47] buyurduğunda, inkar edenler, “örümceğin, sivri sineğin Kur'ân’da ne işi var? Bu tanrı kelamı değildir” diye itiraz ettiler. Bunun üzerine “Allâh sivri sineği ve onun üstünü misal olarak vermekten haya etmez”[48] buyurur. Onlar, ayetin sadece zâhirîne bakarak Ondan ne kastedildiğine aldırış etmemişlerdir. Ondan gözetilen maksatlara yönelmemişlerdir.
    Şâtıbî (öl.790/1388), Kur'ân’ın zâhirînden maksadın yalnızca Arap dili esaslarına göre anlaşılan şey olduğunu belirtir. Kur'ân’ın kolayca anlaşılır olduğunu ifade eden ayetler Onun zâhirî yönüne işaret eder. Diğer yandan muhatabın kulluk vasfını gerçekleştirmesini, Rablığ’ın ancak Allâh’a ait olduğunu ikrarı gerektiren her mana da, Kur'ân’ın Bâtınî ve Onun indirilişinden gözetilen amaç olmaktadır.[49]


    Dipnot:


    [1] Cündioğlu, Dücane, Anlamın Tarihi, Kitabevi, İstanbul, s. 31-32
    [2] Cündioğlu, Anlamın Tarihi,33
    [3] Cündioğlu, Anlamın Tarihi,32,33
    [4] Zuhruf, 43/3
    [5] Yusuf, 12/02
    [6] Zumer, 39/28
    [7] Fussilet, 41/3
    [8] Şura, 42/7
    [9] Fussilet, 41/ 44
    [10] Hud, 11/1
    [11] Hicr, 15/1
    [12] Kamer, 54/17-22-32-40
    [13] Meryem, 19/97
    14] Duhan, 44/58
    [15] Bkz. Maide, 81-84; İsra, 107-109; Kasas, 52-55
    [16] Bkz.; Enam, 155/157, Hud, 1-2; Hicr, 1; Nur, 1; Şuara, 1-2; Neml, 1-2;
    [17] Ali İmran, 7
    [18] Bkz. Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiu’l-Beyan an Te’vil-i Âyi’l-Kur'ân, Beyrût, 1984, III/ 170; Beyzavi, Abdullah b. Ömer, Envaru’t Tenzil ve Esraru’t Te’vil, Dar’ul Fikr, Beyrût, 1996, II/7; Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Ensari, El-Cami’ li Ahkâmi’l- Kur'ân, Kâhire, 1967, IV/ 11; İbn-i Kesîr, İsmail b. Ömer, Tefsir-u Kur'ân-il-Azîm, Dar’ul Fikr, Beyrût, 1981, I/345; Suyûtî, Celalüddin Abdurrahman b. Ebi Bekir, İtkan fi ulûm’il Kur'ân, tsz., II/ 5 , Zerkânî, Menâhil’il İrfan, II/195,196; Subhi Salih, el-Mebahis fi Ulûm’il Kur'ân, Dar’ul İlm, Beyrût, 1968, s. 282; Şâtıbî, Ebu İshak, el-Muvâfakât, (terc. Mehmet Erdoğan), İz yay., İstanbul, 1999, III/79,Maturidinin, tefsiri “Allâh’ın bu lafızdan muradı şudur diyerek kat’i bir hüküm verme” şeklinde açıklaması muhkem ayetler ile ilgili olanı olsa gerek.
    [19] Taberi, III/ 170; Şâtıbî, Muvâfakât, III/ 80
    [20] Müteşâbihler ile ilgili selef alimlerinden farkı görüşler rivayet edilmiştir.1.İbn Abbas’ın (ö.68/687)görüşü: kendileriyle amel edilmeyen mensuh ayetlerdir. İbn Mesud, Dahhak ve Katade de bu görüşledir. 2. Mücahid (ö.103/721) : Helal ve haramı içeren muhkem geri kalan ise müteşâbihtir. 3.Cabir b. Abdillah (ö.74/693): Allâh’ın bilgisinin kendisinde sakladığı ve yaratıklardan hiç kimseye bildirmediği ayetlerdir. 4. İbn’ul Zeyd (ö.182/798): Değişik surelerden tekrar edilen kıssalardır. 5. İbn’u İshak (ö.151/768): Birden fazla tevil yönü olan ayetlerdir. Bkz. Şimşek, M. Sait, Kur'ân’ın Anlaşılmasında İki Mesele, Yöneliş Yay., İstanbul, 1997, s.19,20İbn Kesir, Ali İmran suresindeki müteşâbih ayetler hakkında şunları söyler: “ تحتمل دلالتها موافقة المحكم وقد تحتمل شيئا آخر من حيث اللفظ والتركيب لا من حيث المراد (muteşabih ayetlerin) delaleti muhkeme muvafık olma ihtimali olan ayetlerdir; maksat açısından değil, lafız ve terkib yönünden başka bir şeye ihtimali olan ayetler” İbn Kesir, I/345
    [21] Taberi, III/ 172; Beyzavi, II/7; M. Sait Şimşek, a.g.e., s. 32,33
    [22] Subhi Salih, el-Mebahis fi Ulûm’il Kur'ân, s. 283
    [23] İbn Faris, Ebu’l Huseyn Ahmed, Mekayis’l Lüğa, “e-v-l” , Darul Ceyl, Beyrût, I. 162; Şihabuddin, Ahmed b. Muhammed, et-Tibyan fi Tefsir’i Ğarib’il Kur'ân, I/ 142; Krş. M. Sait Şimşek, a.g.e., s. 41
    [24] Suyûtî, İtkan, II/ 6
    [25] Nevevi, Ebu Zekeriyya Yahya, Şerhu Sahihi Muslim, Daru İhya’it Turas’il Arabi, Beyrut, h. 1392 (2.baskı) XI. 218
    [26] İbn Kesir, I/345
    [27] Işıcık, Yusuf, Kur'ân’da Müteşâbih ve Te’vil, I. Kur'ân Sempozyumu, Fecr yay., 1995, s.102
    [28] Taberi, III/116 Taberi’deki bu ifadelerin tercümesi Yusuf Işıcık’tan alıntılandı. Bkz. Işıcık, Kur’an’ı Anlamada Temel Bir Problem Tevil, Esra yay., İstanbul, 1997, s.80
    [29] İbn Haldun, Mukaddime, (çev. Zakir Kadiri Ugan) MEB, İstanbul, 1991, II/464
    [30] Şâtıbî Kur'ân’ın i’câzı bir çok yönde olduğunu, bunlardan hiçbiri, Kur'ân’ın anlaşılırlığa engel olmadığını söylüyor. Bkz. Şâtıbî, Muvâfakât, III/330
    [31] Bkz. Suyûtî, Müfhimât’ül Ekrân fi Mubhemât’il Kur'ân, Beyrût, 1989; Suyûtî, el-Eşbah ve’n Nezair, Beyrût, 1885
    [32] Bkz. Mekki b. Ebi Tâlib, Tefsir’ul Muşkil’il Kur'ân’ıl Azim, Beyrût, 1988; İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah b.Müslim, Te’vilu Müşkil’il Kur'ân, Kâhire, 1973
    [33] Bkz. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Tarihi I-II, Ankara , 1988, I/272
    [34] Tefsir dört vecihtir: 1. Dillerinden dolayı Arapların bildiği tefsir, 2. Kimsenin onu bilme konusunda mazur görülemiyeceği tefsir, 3. Derin alimlerin bileceği tefisir, 4. Allâh’ta başkasının bilmesine imkan bulunmayan tefsir; Allâh’ın zâat ve sıfatları, kıyamet saâti gibi gaybî konulara giren, hurûfu mukattâ vs. müteşâbih ile ilgili ayetlerin tefsiri bkz. Zerkeşî, Ebu Abdillah Muhammed b. Bahadır, el-Burhân fî Ulûm’il Kur'ân, Daru’l Ma’rife, Beyrût, 1391h./1971, II/164-166
    [35] Lokmân, 31/7
    [36] Câsiye, 45/08
    [37]A’râf, 7/198
    [38] Bakara, 2/171
    [39] A’râf, 7/179
    [40] Enfal, 8/21
    [41] Hac, 22/46
    [42] Özcan, Hanefi, “Maturidi'nin Bilgi Teorisinde Fıkh Terimi”, D.E.Ü İlâhiyât Fak. Derg., Sayı: 4, İzmir, 1987, s 143-150; Nayed, Arif Ali, “İslâm Modernizmi ve Hermenötik”, İslâm ve Modernizm Sempozyumu, İBB Kültür İşleri Dairesi, 1997, s. 265; Ayrıca bkz. A’râf, 79, Tevbe, 87, Münafikun, 3, En’am, 25
    [43]Bkz. Bakara, 2/ 18
    [44] Nisa, 4/ 78
    [45] Şâtıbî, Muvâfakât, III/369
    [46] Muhammed, 47/ 24
    [47] Ankebût, 29/ 41
    [48] Bakara, 2/ 26
    [49] Şâtıbî, Muvâfakât, III/370,375
    diyanetvakffıeğitim






+ Yorum Gönder