Konusunu Oylayın.: Kuran'ı Kerim'in cem'i nasıl olmuştur?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kuran'ı Kerim'in cem'i nasıl olmuştur?
  1. 16.Mayıs.2012, 16:16
    1
    Misafir

    Kuran'ı Kerim'in cem'i nasıl olmuştur?

  2. 29.Mayıs.2012, 15:33
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,672
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Kuran'ı Kerim'in cem'i nasıl olmuştur?




    Rivâyetlerin Işığında Kur'ân- Kerîm'in Cem Edilmesi
    Prof.Dr. İbrahim Canan



    Kur ân-ı Kerîm, elimizdeki şekle ulaşıncaya kadar birkaç safhadan geçtiğini söyleyebiliriz.
    1. Resûlullah Dönemi: Bu, vahiy ve zabt dönemidir.
    2. Hz. Ebû Bekir Dönemi: Suhuf hâlinde cem dönemi.
    3. Hz. Osman Dönemi: Mushaflar hâlinde çoğaltma (istinsah) dönemi (Kastallani, 7: 446).
    4. Daha sonraki dönemlerde yapılan çalışmalar: Noktalama, harekeleme, tezhib vs.
    Şimdi bunları kısa kısa açıklayalım.

    Resûlullah dönemi

    Kur ân-ı Kerîm, Tevrat ın aksine bir anda toptan levhalar hâlinde (A raf/7: 145-154) gelmemiş, Resûlullah a, 23 yıl boyunca, gelişen hâdiselere, sorulan sorulara, duyulan ihtiyaçlara uygun olarak parça parça vahy edilmiştir.

    Vahiy, kelime olarak fısıldamak, gizlice söylemek gibi mânâlara gelir. Kur ân-ı Kerîm, Allah ın, bir beşere ne suretler altında hitap edeceğini şu âyette açıklayarak, vahyin çeşitlerini belirtmektedir: Allah bir beşerle, ancak kalbine ilham etmek, yahut perde arkasından sesini işittirmek suretiyle konuşur veya Rabbinin izniyle vahy etmesi için ona melek gönderir. (Şûrâ/42: 51)

    Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) vahyin kendisine muhtelif şekillerde geldiğini, bazılarının, diğerlerine nazaran daha ağır olduğunu belirtir: Vahiy bana, bazen çıngırak sesi gibi (uğultulu) gelir, bu en şiddetli olanıdır. Bu hâl üzerimden kalkınca, (Allah ın) söylediğini hafızamda tutmuş olurum. Bazen bir melek insan suretinde bana temessül eder ve bana konuşur, ben söylediklerini hafızama alırım.

    Hz. Âişe (radıyalluhu anhâ), aynı rivâyetin devamında, vahiy sırasında Aleyhissalâtü vesselâm ın üzerine çöken hâli tasvir eder: Ben, soğuk günlerde bile ona vahiy gelip de, o hâl sona erdiğinde, şiddetli soğuğa rağmen alnından şakır şakır ter döktüğünü gördüm. (Buhari, bed ü l-vahy 2-3)

    Aleyhissalâtü vesselâm, vahiy başladığı ilk sıralarda, vahiyle ilgili bir bilgiye sahip değildi. Kendisine vahy edilen âyetleri unutabilirim endişesiyle, âyetler geldikçe, daha vahiy bitmeden gelen kısımları sessizce tekrar etmeye çalışıyordu (İbn Kesir, 7: 170). Bunun üzerine şu âyetle uyarıldı: (Ey Habibim! Cebrail sana Kur ân ı) okurken acele edip de dilini kıpırdatma. Onu (kalbinde bir araya) toplayıp okutmak Bize aittir. (Cebrail e) okuttuğumuzda sen onun okuyuşunu takip et. Sonra onu açıklamak yine Bize aittir. (Kıyamet/75: 16-19)

    Bu vak a bize, vahiy sırasında üzerini örttüren, farklı bir hâlete geçen Alehyissalatü vesselâm ın tam bir şuur hâlinde olduğunu gösteriyor. Bu durum, Efendimiz in vahiy hâlini saraya benzetenlere de bir cevap olmaktadır: Kaç tane saralı, hastalık nöbetinden çıkınca, o hâlini hatırlayabilmiş ve nöbet hâli geçince, insanlara asırlar boyu rehberlerin en güzeli olan düsturlar söyleyebilmiş!

    İlgili âyetler, Kur ân-ı Kerîm le ilgili olarak daha, işin başında, Resûlullah a, üç hususta garanti vermiştir: 1. Gerekli şekilde kalbinde cem i, 2. En uygun şekilde okunması, 3. Doğru şekilde beyan ve izahı (İbn Kesir, Tefsir, 7: 169).

    Kur ân ın korunmasında üçlü metod

    Kur ân-ı Kerîm, başlangıçtan itibaren üçlü bir metodla korunma altına alınmıştır: Yazı, ezber ve kontrol.

    1. Yazı: Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm), yukarıda belirtilen ilk uyarılar ve tecrübelerden sonra vahyin mekanizması hakkında yeterli bilgi edinmişti. Vahy in geleceği anı önceden hissediyordu ve bir kâtip çağırtarak vahyi yazdırıyordu. Mekke döneminde bu hizmeti daha çok Abdullah İbn Sa d İbn Ebî Serh (radıyallahu anh) veriyordu (İbn Hacer, 10: 397). Medine hayatında devreye önce Übeyy İbn Kâ b, sonra da, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anhüma) girdi. Zeyd, bu işte el-Kâtib unvanını alacak kadar çok hizmet verdi ise de, onun bulunmadığı durumlarda sayısı 40 a baliğ olan başkaları da vahiy yazma hizmeti vermiştir (İbn Hacer, a.y,; Heysemi, 1: 153).

    Hemen belirtmekte fayda var: Vahyin gelişinde bir periyot ve önceden bilinen bir takvim, bir program yoktu. Bu sebeple Aleyhisselâtü vesselâm her an hazırlıklı ve tedbirli idi: Risalet hayatının en dağdağalı, en sıkıntılı safhası olan hicret esnasında bile kâtiplik yapacak biriyle (Hz. Ebû Bekir) beraber olmayı ve yanında yazı malzemesi bulundurmayı (İbn Esir, 2: 232) ihmal etmemişti. Askerî seferlerinde, hatta askerlere verdiği istirahat anında bile kâtibiyle beraber oluyordu (İbn Hanbel, 5: 33;4, 109; İbn Hacer, 1: 442; Heysemî, 7: 225).

    Zeyd İbn Sabit ın (radıyallahu anh) şu açıklaması, bir vahiy yazdırma hâdisesinin nasıl cereyan ettiğini gösterir: Ben, Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) için vahiy yazardım. O na vahiy indiği zaman üzerine şiddetli bir terleme gelirdi, sonra vahiy hâli geçince, O imlâ ettirir ben de, beraberimde getirdiğim kemik veya başka bir parça üzerine yazardım. Bu işten çıktığım zaman, (Vahiy esnasında üzerime çöken) Kur ân ın ağırlığından ayaklarımın ezildiğini, artık bir daha yürüyemeyeceğimi zannederdim. Yazma işi bitince bana: ‘Oku! derdi. Ben de okurdum, bir hata varsa düzeltirdi. Sonra ben bunu halka götürürdüm. (Heysemi, 1: 152)

    Bu rivâyetten anlaşılan şu ki: Yazılan ilk nüsha, Aleyhisselâtü vesselâm ın yanında hususî bir arşivde saklanmıyor, bundan başka yazılı nüshalar çoğaltılmak ve ezberlenmek üzere, Zeyd İbn Sâbit tarafından beraberinde götürüyordu.

    Bu durumdan hatıra gelebilecek, Resûlullah ın gıyabında yapılacak bu çoğaltma sırasında bazı hataların araya girebileceği… gibi menfi ihtimalleri, ezber ve kontrol sistemlerinin bertaraf edeceğini göreceğiz. Ve yine göreceğiz ki, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anh) vahiy konusunda çok hassas ve bizzat Hz. Ebû Bekir in beyanıyla son derece güvenilen birisidir.

    2. Kur ân ın ezberlenmesi: Kur ân ın vahiy kâtiplerince yazılan bu ilk nüshalarından çoğaltılıp ezberlendiği anlaşılmaktadır. Ve Kur ân sûrelerini, Ashabın zaman geçmeden ezberlemesi söz konusudur. Çünkü vahiyler günde en az beş kere kılınan namazlarda okunuyordu. Ancak herkesin her gelen vahyi ezberlediği söylenemez. Bununla birlikte, bir çoklarının her gelen vahyi ezberlediği, çeşitli tarîklerden gelen rivâyetlerle sabittir. Az ileride ilk Kur ân hâfızlarının isimleri ve sayılarıyla ilgili bazı açıklamalar sunacağız.

    3. Kontrol (veya Arza): Hz. Peygamber (s.a.s.), yazma ve ezberleme sırasında, kasıtsız olarak bir kısım hataların yapılabileceğinin şuurundadır. Nasıl olmasın ki, insanın bir şey yazarken farkında olmadan bazı ilâve ve atlamalar şeklinde hatalar yaptığı gibi, çok iyi ezberlediği bir şeyi, zamanla unutabileceği veya elinde olmayan ilâveler, eksiltmeler ve hatta kelimelerde değiştirmeler yapabileceği de inkâr edilemeyen beşeri bir zaaftır. Şu hâlde vahyin asliyetini korumada en çıkarlı yol, ne ezbere ne de yazıya fazla güvenmeyip, yazıyı ezberle, ezberi de yazıyla kontrol etmektir. İşte Resûlullah ın buna baş vurduğunu görmekteyiz: Kur ân tarihinde arza denen hâdisenin maksadı budur: Her Ramazan da, o Ramazan a kadar gelen bütün Kur ân vahiylerini Resûlullah önce Hz. Cebrâil le mukabele ettikten sonra, Mescid-i Nebevî de halkın huzurunda okuyarak, herkesin, ellerindeki yazılı nüshaları ve ezberlerini kontrolden ve tashihten geçirmelerine imkân vermiştir. Ve bu kontrol (arza) hâdisesi Aleyhisselâtü Vesselâm ın hayatının son yılında iki kere yapılmıştır ki, buna arza-i ahîre denir.

    Arza-i ahîre, Kur ân-ı Kerîm in asliyeti üzere kitaplaşmasında ve dolayısıyla bütünlüğünün korunmasında son derece önemli bir hâdisedir. Çünkü bir kısım rivâyetler, Hz. Ebû Bekir in hilâfeti sırasında, Kur ân ın cem edilmesi çalışmalarında, arza-i ahîrede kontrolden geçen iki yazılı nüshanın [şehadetinin] esas alındığını göstermektedir ki, bu hususa ileride tekrar döneceğiz.

    Arza hadisi

    Arza ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. İmam Buhari hazretleri, Fezâilu l-Kur ân ın yedinci bâbını buna tahsis etmiştir. Orada, Hz. Fatıma, Hz. Âişe, Hz. İbn Abbas, Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anhum ecmain) gibi Ashab ın büyükleri tarafından rivâyet edilen hadisler kaydedilir. Hz. Ebû Hureyre nin rivâyeti şöyle: [Hz. Cebrail] her sene [Ramazan da] bir kere Kur ân ı Resûlullah a (sallallahu aleyhi vesellem) arz ederdi. Vefat ettiği sene iki kere arzetti… Hz. Âişe nin rivâyetinde, arzanın iki sefer cereyan etmesini, Resûlullah ın, O yıl içinde vefat edeceği şeklinde yorumladığı da görülür.

    Arza, sadece Cebrail in Hz. Peygamber e (s.a.s.) okuyuşundan ibaret olmayıp, farklı rivâyetlerde ve bilhassa Buhari nin Bed u l-Halk bölümünün altıncı babındaki rivayette (6/4: 37) geçen Yüdârisühü l-Kur ân ibaresinde gelen tasrihten hareketle karşılıklı olarak Hz. Cibril ve Hz. Resûlullah ın (aleyhisselâm) birbirlerine Kur ân ı okudukları belirtilmiştir. Sadece Hz. Cibril okumuş ve Resûlullah dinlemiş olsaydı, ibarenin yüderrisühü l-Kur ân şeklinde olması gerekirdi.

    Yine Buhari nin bir başka bâbında zikredilen iki hadiste, âlimlerin yorumlarına hacet bırakmayacak bir sarahatte Hz. Cibril in Resûlullah a, Resûlullah ın da Cibril e, Ramazan ayının her gecesinde Kur ân ı okuduğu belirtilir: İbn Abbas (radıyallahu anhuma) anlatıyor: Resûlullah hayır yapmada insanların en cömert olanıydı. En çok cömert olduğu zaman da Ramazan aylarıydı. Çünkü Hz. Cebrail, Ramazan ayında her gece Aleyhisselatu Vesselam a gelirdi ve Resûlullah ona, Kur ân ı arzederdi… Aynı bâbın, Ebû Hureyre den gelen müteakip rivâyetinde de: (Cebrail in, Ramazan da) her yıl, Resûlullah a bir kere arz ettiğini, öldüğü sene ise iki kere arz ettiğini belirtir (Fezâilu l-Kur ân 7).

    Arza sırasında gerçekleşen ikinci bir husus, cevazında İslâm ulemâsının icmâ ettiği nesh in (Süyuti, 2: 21) bir nevi olan tilâvetten kaldırılan metinlerin ayıklanmasıdır. Yani, neshle ilgili âyet-i kerîmenin (Bakara/2: 106) ve bazı rivâyetlerin (Suyutî, Hasâis, 3: 133; Serahsî, 2: 71) ifade ettiği üzere, Kur ân dan bazı vahiyler, Resûlullah ın sağlığında metin olarak Kur ân muhtevasından çıkarılmıştır. İşte arzalarda bu çeşit mensuh metinler halka ilân edilerek, Kur ân ın aldığı son şekil belirtiliyordu. Son arzanın iki sefer cereyanı bu noktadan ehemmiyetlidir. Vahiyler geldikçe küçük parçalar üzerine yazılması, bu çeşit düzenlemelere kolaylık sağlıyordu.

    Bazı İslâm alimleri, hadisteki mutlak ifadeden hareketle, bu arza hâdisesinin, vahyin Mekke de başlamasını takip eden ikinci yıldan itibaren, aralıksız her yıl tekerrür etmiş olduğu sonucuna varmıştır.

    Arza nın Hikmeti

    Arza ile ilgili açıklamalar, bunun öncelikle vahy in asliyetinin korunmasına yönelik nebevî bir tedbir olduğu noktasında temerküz etmektedir. Bu noktada bazı âlimlerin dikkat çektiği üzere, şöyle bir itiraz hatıra gelebilir: Muhtelif âyetlerde sağlıklı okunması ve muhtevasının her çeşit tahrifattan korunması hususunda İlâhî va d ve garantiler ifade edilmişken (Kıyamet/75: 16†19; Hicr/15: 9) bir de arzaya ne gerek var?

    Bu görüş doğru olmakla beraber, arkadan gelecek nesillerin iman zaafı sebebiyle Kur ân ın aslına uygunluğu hususunda endişeye düşecek olanlarını da ikna etmek, bu meselede şeytanî vesveseye hiçbir açık kapı bırakmamak maksadına râci olduğu söylenebilir. Dolayısıyla arza hâdisesi, Kur ân ın, Resûlullah döneminde ve ondan sonraki kitaplaşma safhasında aslına uygunluğunu sağlayan, inanan†inanmayan bütün insanlara yönelik objektif bir delil olmaktadır.

    KUR ÂN IN CEM İ

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), vefat ettiği zaman, Kur ân ın tamamı yazıya geçirilmiş olmasına rağmen, tamamını iki kapak arasında bir araya getiren, herkese şamil ve resmen genel kabul görmüş toplu bir nüsha mevcut değildi (Kastalânî, 7: 163, 446; Keşmirî, 4: 199). Bu durum muhtemelen, Aleyhissalâtü Vesselâm ın vahyin ne zaman sona ereceğini bilmemesinden ileri geliyordu (Hamidullah, 2: 699). İlâveten, Suyutî, Kastalanî gibi bir kısım âlimler bunu, Resûlullah ın bazı âyetlerin hüküm ve tilâvetlerinde nesih beklemesiyle izah ederler (Süyuti, 1: 57; Kastallani, 7: 446). Bu meselede benzer görüşleri serdetmiş olan Aynî, Resûlullah zamanında Kur ân ın arz ettiğimiz şekilde kitaplaştırılmamış olmasının bir faydasına dikkat çeker. Nüzul tamamlanmamış ve dolayısıyla nesh ihtimalinin bulunması hâlinde, mevcut vahiylerin iki kapak arasında toplanması ve bunu yolcuların uzak diyarlara beraberlerinde götürmesi ve arkadan da nesih vâki olması, pek ciddî ihtilâflara sebep olurdu (Aynî, 24: 264). Yine Aynî, Resulullah ın vefatı ile, nesh ihtimali sona erdiği için, va dini yerine getirmek üzere Allah ın (celle celâlühû), Râşid halîfelere, cem işini ilham ettiğini belirtir (Aynî, 20: 16).

    Nitekim, kendisine Allah tarafından ezberletilmesine binaen ve dileyenlerin istinsah ederek çoğaltabilmeleri için ilk yazılan vahiy nüshalarını Resûlulah ın yanında hususî bir arşivde saklama ihtiyacı duymamış olarak vahiy kâtibinde bıraktığını yukarıda belirtmiştik. Maamafih, gelen her Kur ân vahyi, yazıya geçirilmiş, bir çok nüshalar hâlinde yazılı olarak çoğaltılmış ve bazılarınca baştan sona kadar tamamı, bazılarınca bir kısmı ezberlenmiş olarak Kur ân, Ashab a mâl olmuş idi, aralarında mahfuzdu.

    Kur ân ın cem işi, Resûlullah ın vefatından fazla bir zaman geçmeden İlk halife Hz. Ebû Bekir ın (radiyallahu anh) hilâfeti sırasında gerçekleşmiştir. Ancak Hz. Ebû Bekir in gerçekleştirdiği bu, (Resûlullah tan sonra Kur ân la ilgili en güzel, en yüce ve en muazzam hizmetin (İbn Kesir, 7: 438) başlatıcısı Hz. Ömer (radiyallahu anh) olmuştur. Kaynaklarda gelen bir rivâyete göre, Hz. Ömer, Kur ân dan bir âyet sorar; kendisine, Bu âyet falanın yanında, ancak o da Yemâme gününde vefat etti. derler. Hz. Ömer: İnnâ lillâh.. der ve Kur ân ın cem işini gündeme getirir (İbn Ebi Davud, 10; İbn Hacer, 10: 386).

    Böylece başlayan hayırlı teşebbüsün müteakip gelişmelerini Zeyd İbn Sabit anlatır. Kendi ifadeleriyle: Hz. Ebû Bekir (radiyallahu anh), irtidat edenlere karşı yapılan) Yemâme Savaşı sırasında beni çağırttı. Gittim. Yanında Hz. Ömer (radiyallahu anh) oturuyordu. Ebû Bekir bana: ‘Bak! Ömer, bana gelip: ‘Kurrâ nın da katılmış bulunduğu Yemâme savaşları şiddetlendi. Ben bu savaşın her yerde kurrâları tüketeceğinden, onlarla birlikte Kur ân ın da çokça zâyi olacağından korkuyorum. Bu sebeple Kur ân ın cem edilmesini emretmeni uygun görüyorum! dedi. Ben kendisine: Resûlulah ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparım? diye cevap verdim. Ancak, Ömer: ‘Bunda hayır var. diye ısrar etti. Ben, her ne kadar bu meseleye yanaşmak istemedi isem de Ömer, talep ve müracaatlarının peşini bırakmadı. Sonunda Yüce Allah, Ömer in aklını yatırdığı şeye benim aklımı da yatırdı. Ben de meselenin gereğine aynen Ömer gibi inanmaya başladım. Zeyd, devamla der ki: Ebû Bekir (radiyallahu anh) bana yönelerek şunu söyledi: ‘Sen genç, akıllı bir kimsesin hiçbir hususta sana karşı bir itimatsızlığımız yok. Üstelik sen, Resûlullah a (aleyhissalâtü vesselâm) vahiy kâtipliği yaptın. Nazil olan vahiyleri yazdın. Şimdi Kur ân ın peşine düş ve onu cem et! Zeyd (radiyallahu anh) der ki: Allah a kasem olsun ki, Ebû Bekir, bana dağlardan birini taşıma vazifesi verse bu teklif ettiği işten daha ağır gelmezdi. Kendisine itiraz ederek: ‘Siz, Resûlullah ın (aleyhissalâtü vesselâm) yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsınız? dedim. Ebû Bekir (radiyallahu anh), beni ikna için: ‘Vallahi bu hayırlı bir iştir! dedi, talep ve müracaatlarının peşini bırakmadı. Öyle ki, sonunda Allah, Hz. Ebû Bekir in aklını yatırdığı gibi, bu işe benim aklımı da yatırdı. Artık Kur ân ın peşine düştüm. Onu kumaş parçaları, hurma yaprakları, düz taş parçaları ve ezberlemiş olanların hafızalarından toplamaya başladım. Tevbe sûresinin son kısmını (yazılı olarak) Huzeyme †veya Ebû Huzeyme†el-Ensarî nin yanında buldum. Bu kısmı ondan başkasının yanında bulamamıştım. (Cem ettiğim) sahifeler, Hz. Ebû Bekir in (radiyallahu anh) yanında idi. O vefat edinceye kadar da orada kaldı. Sonra, Hz. Ömer e (radiyallahu anh) intikal etti. Allah, ruhunu kabz edinceye kadar onun yanında kaldı. Sonra, Resûlullah ın zevce-i pâkleri Hafsa bintü Ömer İbni l-Hattâb a (radiyallahu anhümâ) intikal etti ve yanında kaldı (Buhari, fazâilü l-Kur ân 4, tevbe 20; İbn Ebî Davud, 6).

    Zeyd İbn Sâbit in özetlediği bu cem hâdisesinde birinci derecede Zeyd İbn Sâbit e sorumluluk verilmiştir. Hişâm İbn Urve nin bu sadette, babasından naklettiği açıklamaya göre, Hz Ebû Bekir, halife sıfatıyla, Hz. Ömer ve Hz. Zeyd e (radiyallahu anhüm ecmain): (Yapılacak hizmeti halka duyurun, sonra da) Mescid in kapısına oturun. Allah ın kitabındandır diye getirilenlere, iki yazılı şahit de isteyin, böylece şahitlenenleri yazın! diye emreder (İbn Ebî Davud, 6). Hz. Ömer de, Kimin yanında Hz. Peygamber den (aleyhissalâtü vesselâm) ‘Kur ân dandır. diye aldığı bir şey varsa getirsin! diye ilân eder... iki şahid olmadan getirilen hiçbir şeyi kabul etmez (İbn Ebî Davud, 31)

    Hemen kaydetmek isteriz ki: Rivâyetin özet olarak bildirdiği vak ayı, Hz. Ebû Bekir daha geniş bir ortamda niye istişare etmeden alel-acele böyle bir karara vardı? şeklinde akla gelebilecek kafa karıştırıcı bir suale verilecek cevap şudur:

    1. Resûlullah, bir hadislerinde, Ömer le Ebû Bekir bir meselede ittifak etti mi, ben ona muhalefet etmem. (Heysemi, 9: 53) buyurur. Ayrca, Size benden sonra Raşid Halifelerimin sünnetini tavsiye ederim; ona dişlerinizle sımsıkı tutunun buyurmuşlardır (Ebû Davud, sünnet 5; Tirmizi, ilim 16). Sonra, Hz. Ebû Bekir, halife olarak ümmetin birliğini temsil etmektedir. Onun, bilhassa ümmet tarafından da karşı çıkılmayan bir kararı genel kabule mazhar bir karar demektir. Hz. Ömer in, müracaatını ona yapıp, emret kelimesini kullanması da, meseleyi tenvir bakımından önemlidir. Kaldı ki, işin içinde Zeyd İbn Sabit de vardır. Üç kişi bir cemaattir. Hele yetki yönüyle zirvede iseler. Ayrıca, ileride geleceği üzere, Übeyy İbn Kâ b ın da bu çalışmada ismi geçecektir.

    2. Zaten mesele herkesi ilgilendiren bir meseledir. Ayrıca Halka ilân edilmesi ve cem işinin Mescid de herkesin gözü önünde yürütülmesi emredilmiştir. Binaenaleyh, bu meselenin bundan daha şeffaf, daha aleni yapılması mümkün değildir.

    İki şahit konusu

    Kur ân ın bu ilk cem inde iki şahit meselesi, işin nasıl ciddiye alındığını, ne kadar objektif kıstaslarla hareket edildiğini tesbitte büyük ehemmiyet taşır. Çünkü Zeyd İbn Sâbit, kendisi hâfızdı. Hâlife, Zeyd e Kur ân ı ezberinden yazmasını emredebilir, kontrol işini de diğer hâfızlara yaptırabilirdi. Ama öyle yapmamış, cem işinin herkesin bilgisi, dikkati, nezareti altında, büyük bir şeffaflık içersinde yürütülmesini sağlayacak bir emirde bulunmuştur:

    1. Bu iş, herkesin uğrak yeri olan Mescid-i Nebevi de gerçekleştirilecekti.

    2. İki yazılı şahit istenecekti.

    3.. Bu iş, her hususta halkın güvenine mazhar olmuş, Hz. Resûl aleyhisselâtü vesselâm a vahiy kâtipliği yapmış, genç, akıllı, mu temet, aynı zamanda Kur ân hâfızı olan Zeyd in başkanı olduğu bir heyetçe yürütülecekti. Bir rivâyette Zeyd, cem' işini sadece yazılı vesikaları esas alarak yürütmediğini, insanların ezberlerine de (suduru r-ricâl) müracat ettiğini belirtir (İbn Ebî Davud, 8).


  3. 29.Mayıs.2012, 15:33
    2
    Moderatör



    Rivâyetlerin Işığında Kur'ân- Kerîm'in Cem Edilmesi
    Prof.Dr. İbrahim Canan



    Kur ân-ı Kerîm, elimizdeki şekle ulaşıncaya kadar birkaç safhadan geçtiğini söyleyebiliriz.
    1. Resûlullah Dönemi: Bu, vahiy ve zabt dönemidir.
    2. Hz. Ebû Bekir Dönemi: Suhuf hâlinde cem dönemi.
    3. Hz. Osman Dönemi: Mushaflar hâlinde çoğaltma (istinsah) dönemi (Kastallani, 7: 446).
    4. Daha sonraki dönemlerde yapılan çalışmalar: Noktalama, harekeleme, tezhib vs.
    Şimdi bunları kısa kısa açıklayalım.

    Resûlullah dönemi

    Kur ân-ı Kerîm, Tevrat ın aksine bir anda toptan levhalar hâlinde (A raf/7: 145-154) gelmemiş, Resûlullah a, 23 yıl boyunca, gelişen hâdiselere, sorulan sorulara, duyulan ihtiyaçlara uygun olarak parça parça vahy edilmiştir.

    Vahiy, kelime olarak fısıldamak, gizlice söylemek gibi mânâlara gelir. Kur ân-ı Kerîm, Allah ın, bir beşere ne suretler altında hitap edeceğini şu âyette açıklayarak, vahyin çeşitlerini belirtmektedir: Allah bir beşerle, ancak kalbine ilham etmek, yahut perde arkasından sesini işittirmek suretiyle konuşur veya Rabbinin izniyle vahy etmesi için ona melek gönderir. (Şûrâ/42: 51)

    Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) vahyin kendisine muhtelif şekillerde geldiğini, bazılarının, diğerlerine nazaran daha ağır olduğunu belirtir: Vahiy bana, bazen çıngırak sesi gibi (uğultulu) gelir, bu en şiddetli olanıdır. Bu hâl üzerimden kalkınca, (Allah ın) söylediğini hafızamda tutmuş olurum. Bazen bir melek insan suretinde bana temessül eder ve bana konuşur, ben söylediklerini hafızama alırım.

    Hz. Âişe (radıyalluhu anhâ), aynı rivâyetin devamında, vahiy sırasında Aleyhissalâtü vesselâm ın üzerine çöken hâli tasvir eder: Ben, soğuk günlerde bile ona vahiy gelip de, o hâl sona erdiğinde, şiddetli soğuğa rağmen alnından şakır şakır ter döktüğünü gördüm. (Buhari, bed ü l-vahy 2-3)

    Aleyhissalâtü vesselâm, vahiy başladığı ilk sıralarda, vahiyle ilgili bir bilgiye sahip değildi. Kendisine vahy edilen âyetleri unutabilirim endişesiyle, âyetler geldikçe, daha vahiy bitmeden gelen kısımları sessizce tekrar etmeye çalışıyordu (İbn Kesir, 7: 170). Bunun üzerine şu âyetle uyarıldı: (Ey Habibim! Cebrail sana Kur ân ı) okurken acele edip de dilini kıpırdatma. Onu (kalbinde bir araya) toplayıp okutmak Bize aittir. (Cebrail e) okuttuğumuzda sen onun okuyuşunu takip et. Sonra onu açıklamak yine Bize aittir. (Kıyamet/75: 16-19)

    Bu vak a bize, vahiy sırasında üzerini örttüren, farklı bir hâlete geçen Alehyissalatü vesselâm ın tam bir şuur hâlinde olduğunu gösteriyor. Bu durum, Efendimiz in vahiy hâlini saraya benzetenlere de bir cevap olmaktadır: Kaç tane saralı, hastalık nöbetinden çıkınca, o hâlini hatırlayabilmiş ve nöbet hâli geçince, insanlara asırlar boyu rehberlerin en güzeli olan düsturlar söyleyebilmiş!

    İlgili âyetler, Kur ân-ı Kerîm le ilgili olarak daha, işin başında, Resûlullah a, üç hususta garanti vermiştir: 1. Gerekli şekilde kalbinde cem i, 2. En uygun şekilde okunması, 3. Doğru şekilde beyan ve izahı (İbn Kesir, Tefsir, 7: 169).

    Kur ân ın korunmasında üçlü metod

    Kur ân-ı Kerîm, başlangıçtan itibaren üçlü bir metodla korunma altına alınmıştır: Yazı, ezber ve kontrol.

    1. Yazı: Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm), yukarıda belirtilen ilk uyarılar ve tecrübelerden sonra vahyin mekanizması hakkında yeterli bilgi edinmişti. Vahy in geleceği anı önceden hissediyordu ve bir kâtip çağırtarak vahyi yazdırıyordu. Mekke döneminde bu hizmeti daha çok Abdullah İbn Sa d İbn Ebî Serh (radıyallahu anh) veriyordu (İbn Hacer, 10: 397). Medine hayatında devreye önce Übeyy İbn Kâ b, sonra da, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anhüma) girdi. Zeyd, bu işte el-Kâtib unvanını alacak kadar çok hizmet verdi ise de, onun bulunmadığı durumlarda sayısı 40 a baliğ olan başkaları da vahiy yazma hizmeti vermiştir (İbn Hacer, a.y,; Heysemi, 1: 153).

    Hemen belirtmekte fayda var: Vahyin gelişinde bir periyot ve önceden bilinen bir takvim, bir program yoktu. Bu sebeple Aleyhisselâtü vesselâm her an hazırlıklı ve tedbirli idi: Risalet hayatının en dağdağalı, en sıkıntılı safhası olan hicret esnasında bile kâtiplik yapacak biriyle (Hz. Ebû Bekir) beraber olmayı ve yanında yazı malzemesi bulundurmayı (İbn Esir, 2: 232) ihmal etmemişti. Askerî seferlerinde, hatta askerlere verdiği istirahat anında bile kâtibiyle beraber oluyordu (İbn Hanbel, 5: 33;4, 109; İbn Hacer, 1: 442; Heysemî, 7: 225).

    Zeyd İbn Sabit ın (radıyallahu anh) şu açıklaması, bir vahiy yazdırma hâdisesinin nasıl cereyan ettiğini gösterir: Ben, Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) için vahiy yazardım. O na vahiy indiği zaman üzerine şiddetli bir terleme gelirdi, sonra vahiy hâli geçince, O imlâ ettirir ben de, beraberimde getirdiğim kemik veya başka bir parça üzerine yazardım. Bu işten çıktığım zaman, (Vahiy esnasında üzerime çöken) Kur ân ın ağırlığından ayaklarımın ezildiğini, artık bir daha yürüyemeyeceğimi zannederdim. Yazma işi bitince bana: ‘Oku! derdi. Ben de okurdum, bir hata varsa düzeltirdi. Sonra ben bunu halka götürürdüm. (Heysemi, 1: 152)

    Bu rivâyetten anlaşılan şu ki: Yazılan ilk nüsha, Aleyhisselâtü vesselâm ın yanında hususî bir arşivde saklanmıyor, bundan başka yazılı nüshalar çoğaltılmak ve ezberlenmek üzere, Zeyd İbn Sâbit tarafından beraberinde götürüyordu.

    Bu durumdan hatıra gelebilecek, Resûlullah ın gıyabında yapılacak bu çoğaltma sırasında bazı hataların araya girebileceği… gibi menfi ihtimalleri, ezber ve kontrol sistemlerinin bertaraf edeceğini göreceğiz. Ve yine göreceğiz ki, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anh) vahiy konusunda çok hassas ve bizzat Hz. Ebû Bekir in beyanıyla son derece güvenilen birisidir.

    2. Kur ân ın ezberlenmesi: Kur ân ın vahiy kâtiplerince yazılan bu ilk nüshalarından çoğaltılıp ezberlendiği anlaşılmaktadır. Ve Kur ân sûrelerini, Ashabın zaman geçmeden ezberlemesi söz konusudur. Çünkü vahiyler günde en az beş kere kılınan namazlarda okunuyordu. Ancak herkesin her gelen vahyi ezberlediği söylenemez. Bununla birlikte, bir çoklarının her gelen vahyi ezberlediği, çeşitli tarîklerden gelen rivâyetlerle sabittir. Az ileride ilk Kur ân hâfızlarının isimleri ve sayılarıyla ilgili bazı açıklamalar sunacağız.

    3. Kontrol (veya Arza): Hz. Peygamber (s.a.s.), yazma ve ezberleme sırasında, kasıtsız olarak bir kısım hataların yapılabileceğinin şuurundadır. Nasıl olmasın ki, insanın bir şey yazarken farkında olmadan bazı ilâve ve atlamalar şeklinde hatalar yaptığı gibi, çok iyi ezberlediği bir şeyi, zamanla unutabileceği veya elinde olmayan ilâveler, eksiltmeler ve hatta kelimelerde değiştirmeler yapabileceği de inkâr edilemeyen beşeri bir zaaftır. Şu hâlde vahyin asliyetini korumada en çıkarlı yol, ne ezbere ne de yazıya fazla güvenmeyip, yazıyı ezberle, ezberi de yazıyla kontrol etmektir. İşte Resûlullah ın buna baş vurduğunu görmekteyiz: Kur ân tarihinde arza denen hâdisenin maksadı budur: Her Ramazan da, o Ramazan a kadar gelen bütün Kur ân vahiylerini Resûlullah önce Hz. Cebrâil le mukabele ettikten sonra, Mescid-i Nebevî de halkın huzurunda okuyarak, herkesin, ellerindeki yazılı nüshaları ve ezberlerini kontrolden ve tashihten geçirmelerine imkân vermiştir. Ve bu kontrol (arza) hâdisesi Aleyhisselâtü Vesselâm ın hayatının son yılında iki kere yapılmıştır ki, buna arza-i ahîre denir.

    Arza-i ahîre, Kur ân-ı Kerîm in asliyeti üzere kitaplaşmasında ve dolayısıyla bütünlüğünün korunmasında son derece önemli bir hâdisedir. Çünkü bir kısım rivâyetler, Hz. Ebû Bekir in hilâfeti sırasında, Kur ân ın cem edilmesi çalışmalarında, arza-i ahîrede kontrolden geçen iki yazılı nüshanın [şehadetinin] esas alındığını göstermektedir ki, bu hususa ileride tekrar döneceğiz.

    Arza hadisi

    Arza ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. İmam Buhari hazretleri, Fezâilu l-Kur ân ın yedinci bâbını buna tahsis etmiştir. Orada, Hz. Fatıma, Hz. Âişe, Hz. İbn Abbas, Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anhum ecmain) gibi Ashab ın büyükleri tarafından rivâyet edilen hadisler kaydedilir. Hz. Ebû Hureyre nin rivâyeti şöyle: [Hz. Cebrail] her sene [Ramazan da] bir kere Kur ân ı Resûlullah a (sallallahu aleyhi vesellem) arz ederdi. Vefat ettiği sene iki kere arzetti… Hz. Âişe nin rivâyetinde, arzanın iki sefer cereyan etmesini, Resûlullah ın, O yıl içinde vefat edeceği şeklinde yorumladığı da görülür.

    Arza, sadece Cebrail in Hz. Peygamber e (s.a.s.) okuyuşundan ibaret olmayıp, farklı rivâyetlerde ve bilhassa Buhari nin Bed u l-Halk bölümünün altıncı babındaki rivayette (6/4: 37) geçen Yüdârisühü l-Kur ân ibaresinde gelen tasrihten hareketle karşılıklı olarak Hz. Cibril ve Hz. Resûlullah ın (aleyhisselâm) birbirlerine Kur ân ı okudukları belirtilmiştir. Sadece Hz. Cibril okumuş ve Resûlullah dinlemiş olsaydı, ibarenin yüderrisühü l-Kur ân şeklinde olması gerekirdi.

    Yine Buhari nin bir başka bâbında zikredilen iki hadiste, âlimlerin yorumlarına hacet bırakmayacak bir sarahatte Hz. Cibril in Resûlullah a, Resûlullah ın da Cibril e, Ramazan ayının her gecesinde Kur ân ı okuduğu belirtilir: İbn Abbas (radıyallahu anhuma) anlatıyor: Resûlullah hayır yapmada insanların en cömert olanıydı. En çok cömert olduğu zaman da Ramazan aylarıydı. Çünkü Hz. Cebrail, Ramazan ayında her gece Aleyhisselatu Vesselam a gelirdi ve Resûlullah ona, Kur ân ı arzederdi… Aynı bâbın, Ebû Hureyre den gelen müteakip rivâyetinde de: (Cebrail in, Ramazan da) her yıl, Resûlullah a bir kere arz ettiğini, öldüğü sene ise iki kere arz ettiğini belirtir (Fezâilu l-Kur ân 7).

    Arza sırasında gerçekleşen ikinci bir husus, cevazında İslâm ulemâsının icmâ ettiği nesh in (Süyuti, 2: 21) bir nevi olan tilâvetten kaldırılan metinlerin ayıklanmasıdır. Yani, neshle ilgili âyet-i kerîmenin (Bakara/2: 106) ve bazı rivâyetlerin (Suyutî, Hasâis, 3: 133; Serahsî, 2: 71) ifade ettiği üzere, Kur ân dan bazı vahiyler, Resûlullah ın sağlığında metin olarak Kur ân muhtevasından çıkarılmıştır. İşte arzalarda bu çeşit mensuh metinler halka ilân edilerek, Kur ân ın aldığı son şekil belirtiliyordu. Son arzanın iki sefer cereyanı bu noktadan ehemmiyetlidir. Vahiyler geldikçe küçük parçalar üzerine yazılması, bu çeşit düzenlemelere kolaylık sağlıyordu.

    Bazı İslâm alimleri, hadisteki mutlak ifadeden hareketle, bu arza hâdisesinin, vahyin Mekke de başlamasını takip eden ikinci yıldan itibaren, aralıksız her yıl tekerrür etmiş olduğu sonucuna varmıştır.

    Arza nın Hikmeti

    Arza ile ilgili açıklamalar, bunun öncelikle vahy in asliyetinin korunmasına yönelik nebevî bir tedbir olduğu noktasında temerküz etmektedir. Bu noktada bazı âlimlerin dikkat çektiği üzere, şöyle bir itiraz hatıra gelebilir: Muhtelif âyetlerde sağlıklı okunması ve muhtevasının her çeşit tahrifattan korunması hususunda İlâhî va d ve garantiler ifade edilmişken (Kıyamet/75: 16†19; Hicr/15: 9) bir de arzaya ne gerek var?

    Bu görüş doğru olmakla beraber, arkadan gelecek nesillerin iman zaafı sebebiyle Kur ân ın aslına uygunluğu hususunda endişeye düşecek olanlarını da ikna etmek, bu meselede şeytanî vesveseye hiçbir açık kapı bırakmamak maksadına râci olduğu söylenebilir. Dolayısıyla arza hâdisesi, Kur ân ın, Resûlullah döneminde ve ondan sonraki kitaplaşma safhasında aslına uygunluğunu sağlayan, inanan†inanmayan bütün insanlara yönelik objektif bir delil olmaktadır.

    KUR ÂN IN CEM İ

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), vefat ettiği zaman, Kur ân ın tamamı yazıya geçirilmiş olmasına rağmen, tamamını iki kapak arasında bir araya getiren, herkese şamil ve resmen genel kabul görmüş toplu bir nüsha mevcut değildi (Kastalânî, 7: 163, 446; Keşmirî, 4: 199). Bu durum muhtemelen, Aleyhissalâtü Vesselâm ın vahyin ne zaman sona ereceğini bilmemesinden ileri geliyordu (Hamidullah, 2: 699). İlâveten, Suyutî, Kastalanî gibi bir kısım âlimler bunu, Resûlullah ın bazı âyetlerin hüküm ve tilâvetlerinde nesih beklemesiyle izah ederler (Süyuti, 1: 57; Kastallani, 7: 446). Bu meselede benzer görüşleri serdetmiş olan Aynî, Resûlullah zamanında Kur ân ın arz ettiğimiz şekilde kitaplaştırılmamış olmasının bir faydasına dikkat çeker. Nüzul tamamlanmamış ve dolayısıyla nesh ihtimalinin bulunması hâlinde, mevcut vahiylerin iki kapak arasında toplanması ve bunu yolcuların uzak diyarlara beraberlerinde götürmesi ve arkadan da nesih vâki olması, pek ciddî ihtilâflara sebep olurdu (Aynî, 24: 264). Yine Aynî, Resulullah ın vefatı ile, nesh ihtimali sona erdiği için, va dini yerine getirmek üzere Allah ın (celle celâlühû), Râşid halîfelere, cem işini ilham ettiğini belirtir (Aynî, 20: 16).

    Nitekim, kendisine Allah tarafından ezberletilmesine binaen ve dileyenlerin istinsah ederek çoğaltabilmeleri için ilk yazılan vahiy nüshalarını Resûlulah ın yanında hususî bir arşivde saklama ihtiyacı duymamış olarak vahiy kâtibinde bıraktığını yukarıda belirtmiştik. Maamafih, gelen her Kur ân vahyi, yazıya geçirilmiş, bir çok nüshalar hâlinde yazılı olarak çoğaltılmış ve bazılarınca baştan sona kadar tamamı, bazılarınca bir kısmı ezberlenmiş olarak Kur ân, Ashab a mâl olmuş idi, aralarında mahfuzdu.

    Kur ân ın cem işi, Resûlullah ın vefatından fazla bir zaman geçmeden İlk halife Hz. Ebû Bekir ın (radiyallahu anh) hilâfeti sırasında gerçekleşmiştir. Ancak Hz. Ebû Bekir in gerçekleştirdiği bu, (Resûlullah tan sonra Kur ân la ilgili en güzel, en yüce ve en muazzam hizmetin (İbn Kesir, 7: 438) başlatıcısı Hz. Ömer (radiyallahu anh) olmuştur. Kaynaklarda gelen bir rivâyete göre, Hz. Ömer, Kur ân dan bir âyet sorar; kendisine, Bu âyet falanın yanında, ancak o da Yemâme gününde vefat etti. derler. Hz. Ömer: İnnâ lillâh.. der ve Kur ân ın cem işini gündeme getirir (İbn Ebi Davud, 10; İbn Hacer, 10: 386).

    Böylece başlayan hayırlı teşebbüsün müteakip gelişmelerini Zeyd İbn Sabit anlatır. Kendi ifadeleriyle: Hz. Ebû Bekir (radiyallahu anh), irtidat edenlere karşı yapılan) Yemâme Savaşı sırasında beni çağırttı. Gittim. Yanında Hz. Ömer (radiyallahu anh) oturuyordu. Ebû Bekir bana: ‘Bak! Ömer, bana gelip: ‘Kurrâ nın da katılmış bulunduğu Yemâme savaşları şiddetlendi. Ben bu savaşın her yerde kurrâları tüketeceğinden, onlarla birlikte Kur ân ın da çokça zâyi olacağından korkuyorum. Bu sebeple Kur ân ın cem edilmesini emretmeni uygun görüyorum! dedi. Ben kendisine: Resûlulah ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparım? diye cevap verdim. Ancak, Ömer: ‘Bunda hayır var. diye ısrar etti. Ben, her ne kadar bu meseleye yanaşmak istemedi isem de Ömer, talep ve müracaatlarının peşini bırakmadı. Sonunda Yüce Allah, Ömer in aklını yatırdığı şeye benim aklımı da yatırdı. Ben de meselenin gereğine aynen Ömer gibi inanmaya başladım. Zeyd, devamla der ki: Ebû Bekir (radiyallahu anh) bana yönelerek şunu söyledi: ‘Sen genç, akıllı bir kimsesin hiçbir hususta sana karşı bir itimatsızlığımız yok. Üstelik sen, Resûlullah a (aleyhissalâtü vesselâm) vahiy kâtipliği yaptın. Nazil olan vahiyleri yazdın. Şimdi Kur ân ın peşine düş ve onu cem et! Zeyd (radiyallahu anh) der ki: Allah a kasem olsun ki, Ebû Bekir, bana dağlardan birini taşıma vazifesi verse bu teklif ettiği işten daha ağır gelmezdi. Kendisine itiraz ederek: ‘Siz, Resûlullah ın (aleyhissalâtü vesselâm) yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsınız? dedim. Ebû Bekir (radiyallahu anh), beni ikna için: ‘Vallahi bu hayırlı bir iştir! dedi, talep ve müracaatlarının peşini bırakmadı. Öyle ki, sonunda Allah, Hz. Ebû Bekir in aklını yatırdığı gibi, bu işe benim aklımı da yatırdı. Artık Kur ân ın peşine düştüm. Onu kumaş parçaları, hurma yaprakları, düz taş parçaları ve ezberlemiş olanların hafızalarından toplamaya başladım. Tevbe sûresinin son kısmını (yazılı olarak) Huzeyme †veya Ebû Huzeyme†el-Ensarî nin yanında buldum. Bu kısmı ondan başkasının yanında bulamamıştım. (Cem ettiğim) sahifeler, Hz. Ebû Bekir in (radiyallahu anh) yanında idi. O vefat edinceye kadar da orada kaldı. Sonra, Hz. Ömer e (radiyallahu anh) intikal etti. Allah, ruhunu kabz edinceye kadar onun yanında kaldı. Sonra, Resûlullah ın zevce-i pâkleri Hafsa bintü Ömer İbni l-Hattâb a (radiyallahu anhümâ) intikal etti ve yanında kaldı (Buhari, fazâilü l-Kur ân 4, tevbe 20; İbn Ebî Davud, 6).

    Zeyd İbn Sâbit in özetlediği bu cem hâdisesinde birinci derecede Zeyd İbn Sâbit e sorumluluk verilmiştir. Hişâm İbn Urve nin bu sadette, babasından naklettiği açıklamaya göre, Hz Ebû Bekir, halife sıfatıyla, Hz. Ömer ve Hz. Zeyd e (radiyallahu anhüm ecmain): (Yapılacak hizmeti halka duyurun, sonra da) Mescid in kapısına oturun. Allah ın kitabındandır diye getirilenlere, iki yazılı şahit de isteyin, böylece şahitlenenleri yazın! diye emreder (İbn Ebî Davud, 6). Hz. Ömer de, Kimin yanında Hz. Peygamber den (aleyhissalâtü vesselâm) ‘Kur ân dandır. diye aldığı bir şey varsa getirsin! diye ilân eder... iki şahid olmadan getirilen hiçbir şeyi kabul etmez (İbn Ebî Davud, 31)

    Hemen kaydetmek isteriz ki: Rivâyetin özet olarak bildirdiği vak ayı, Hz. Ebû Bekir daha geniş bir ortamda niye istişare etmeden alel-acele böyle bir karara vardı? şeklinde akla gelebilecek kafa karıştırıcı bir suale verilecek cevap şudur:

    1. Resûlullah, bir hadislerinde, Ömer le Ebû Bekir bir meselede ittifak etti mi, ben ona muhalefet etmem. (Heysemi, 9: 53) buyurur. Ayrca, Size benden sonra Raşid Halifelerimin sünnetini tavsiye ederim; ona dişlerinizle sımsıkı tutunun buyurmuşlardır (Ebû Davud, sünnet 5; Tirmizi, ilim 16). Sonra, Hz. Ebû Bekir, halife olarak ümmetin birliğini temsil etmektedir. Onun, bilhassa ümmet tarafından da karşı çıkılmayan bir kararı genel kabule mazhar bir karar demektir. Hz. Ömer in, müracaatını ona yapıp, emret kelimesini kullanması da, meseleyi tenvir bakımından önemlidir. Kaldı ki, işin içinde Zeyd İbn Sabit de vardır. Üç kişi bir cemaattir. Hele yetki yönüyle zirvede iseler. Ayrıca, ileride geleceği üzere, Übeyy İbn Kâ b ın da bu çalışmada ismi geçecektir.

    2. Zaten mesele herkesi ilgilendiren bir meseledir. Ayrıca Halka ilân edilmesi ve cem işinin Mescid de herkesin gözü önünde yürütülmesi emredilmiştir. Binaenaleyh, bu meselenin bundan daha şeffaf, daha aleni yapılması mümkün değildir.

    İki şahit konusu

    Kur ân ın bu ilk cem inde iki şahit meselesi, işin nasıl ciddiye alındığını, ne kadar objektif kıstaslarla hareket edildiğini tesbitte büyük ehemmiyet taşır. Çünkü Zeyd İbn Sâbit, kendisi hâfızdı. Hâlife, Zeyd e Kur ân ı ezberinden yazmasını emredebilir, kontrol işini de diğer hâfızlara yaptırabilirdi. Ama öyle yapmamış, cem işinin herkesin bilgisi, dikkati, nezareti altında, büyük bir şeffaflık içersinde yürütülmesini sağlayacak bir emirde bulunmuştur:

    1. Bu iş, herkesin uğrak yeri olan Mescid-i Nebevi de gerçekleştirilecekti.

    2. İki yazılı şahit istenecekti.

    3.. Bu iş, her hususta halkın güvenine mazhar olmuş, Hz. Resûl aleyhisselâtü vesselâm a vahiy kâtipliği yapmış, genç, akıllı, mu temet, aynı zamanda Kur ân hâfızı olan Zeyd in başkanı olduğu bir heyetçe yürütülecekti. Bir rivâyette Zeyd, cem' işini sadece yazılı vesikaları esas alarak yürütmediğini, insanların ezberlerine de (suduru r-ricâl) müracat ettiğini belirtir (İbn Ebî Davud, 8).





+ Yorum Gönder