Konusunu Oylayın.: Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti
  1. 11.Mayıs.2012, 11:15
    1
    Misafir

    Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti






    Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti Mumsema Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti


  2. 11.Mayıs.2012, 11:15
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 11.Mayıs.2012, 12:00
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti




    2031 Önce kelime üzerinde duralım. Kârz: lûgatta, geri almak üzere verilen demektir.(134) "Kesmek" manasına da gelir. Borç veren kimse; kendi malından bir kısmını kesip ayırarak, başkasına verdiği için "Karz" denilmiştir. İslâmi ıstılâhta: "Misli olan maldan; benzerini geri almak üzere başkasına vermeye karz denilir"(135) tarifi esas alınmıştır. Hanefi fûkahası; çarşı ve pazarda benzeri sürekli olarak bulunan malları, "Misli" kabul etmiştir. Borç veren kimseye "Mukriz", borç alana "Müstakriz" ve borç alma işine de "İstikrâz" denilir.(136) Sadece Allahû Teâla (cc)'nın rızâsını gözeterek; hiçbir karşılık beklemeden ve menfaat ummadan, verilen borca "Karz-ı Hasen" denilmiştir.

    2032 Kur'ân-ı Kerîm'de: "Hakikat sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar ve Allah'a "Karz-ı Hasen"le borç verenler (yok mu?) Onların mükâfatı kat kat artırılır. Onlar için çok şerefli (başka) bir mükâfat da vardır"(137) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler: Bu Âyet-i Kerîme'deki "Sadaka"dan kasdın; farz olan zekât olduğunu beyan etmişlerdir. "Karz-ı Hasen" hususunda ise; "Allahû Teâla (cc)'nın herşeyden müstağni olduğunu, dolayısıyla sırf kendi rızâsını gözeterek borç verenlerin; kendisine borç vermiş hükmünde olacağının müjdelendiğini" zikretmişlerdir. Ayrıca "Zekât'ın" dışında; sırf Allahû Teâla (cc)'nın rızâsı için, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını, herhangi bir süre beyan etmeden, borçla giderenlerin uhrevi mükâfatlarının fazla olacağı kaydedilmiştir.(138) Bir başka Âyet-i Kerîme'de: "Kimdir o adam ki; Allah'a güzel bir borç versin de, (Allah da) ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!.. Allah (kimini) daraltır, (Kimini) genişletir. Siz (Hepiniz) ancak O'na döndürüleceksiniz"(139) hükmü beyan buyurulmuştur. Abdullah İbn-i Mesûd (ra)'un rivâyet ettiğine göre; bu âyeti duyan Ebû'd-Dahhân El Ensari (ra) Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "- Yâ Resûlallah!.. Allah bizden borç mu istiyor?" diye sorar. Allah (cc)'ın Resûlü "- Evet ey Ebû'd Dahhâh" deyince, o zaman Resûl-i Ekrem (sav)'e hitâben: "- Elini ver yâ Resûlallah!.. Hurmalığımı Rabbime (Yolunda harcanmak üzere) borç veriyorum" diyerek, hepsini infâk eder. Resûl-i Ekrem (sav) Cennet'te Ebû'd-Dahhâh (ra)'a, içinde altıyüz hurma bulunan bir bahçenin verileceğini, karısının ve çocuklarının da orada kendisiyle berâber bulunacağını müjdeler.(140)

    2033 Karz'ın rüknü; tarafların rızâsını beyan eden icab, kabûl ve malın teslimidir. İmam-ı Muhammed (rha) mal teslim olunmasa dahi; icab ve kabul'le "Karz Akdi'nin" tamamlanacağını esas almıştır. Tarafların akıllı ve mümeyyiz olmaları, akdin sıhhati için şarttır. Bulûğ şartı aranmamıştır. Ancak çocuğun velisinin izni gerekir. Bu da sıhhatinin değil, nafiz olmasının gereğidir. İkinci şart: Çarşı ve pazarda misli olan malın bulunmasıdır. "Karz" genellikle; piyasada geçerli olan para vasıtasıyla gerçekleşen bir akiddir. Çünkü borç talebinde bulunan kimse; para ile ihtiyacını karşılayabilir. Üçüncüsü: Bir şahsın diğerine, herhangi bir menfaat şart koşmadan "Karz"da bulunmasıdır. Esasen borç verene; menfaat temin eden (Dünyevi açıdan) her türlü karz yasaklanmıştır.(141) Hatta borç veren kimse; borç talebinde bulunana: "- Borcunu öderken, bana bir de yemek yedirirsin" dese, bu şart sebebiyle "Karz" câiz olmaz. Çünkü yemek; herhangi bir karşılığı olmayan fazlalıktır. Hatta alacaklının (Mukriz'in); başka bir şehirde tahsil edilmesi şartıyla, borç vermesi dahi câiz değildir. Zira yoldaki emniyetini; borçluya yüklemiş olur. Bu da karşılıksız bir menfaat hükmündedir. Günümüzde; belirli bir mal özelliği taşımayan ve itimad senedi durumunda olan kağıt paraların (Nakid); sürekli değer kaybetmesi dikkate alınarak, "- Efendim!.. Borç veren kimse (Mukriz) sürekli zarardadır. İhtiyaç sahibi olduğu gerekçesiyle; borçluya belli bir süre de koymuyoruz. Bu defa iş; onun insafına kalıyor şeklinde sızlanmalar mevcuddur. Tabii bu; borç alıp-verme hâdisesini, asgariye düşürmektedir. Bilhassa hızla para basma olayının arttığı (Emisyon) ve enflasyonun yükseldiği dönemlerde; kağıt para karşılığı borç veren kimselerin (Mukriz'in) zarara uğradığı bir gerçektir. Ancak "Karz" tarifinden de anlaşılacağı üzere: "Misli olan maldan; benzerini geri almak üzere başkasına verilendir, "mutlaka kağıt para değildir!.. Dolayısıylae "Karz-ı Hasen"; bu bahanelerle, terkedilmemelidir. Kaldı ki müddet; ihtiyaç sahibi kimsenin (Borçlu'nun) zor duruma düşürülmemesi için, "İslâmi kardeşlik noktasından" zikredilmez. Fakat mukriz (Borç veren kimse) kendi ihtiyacını beyan ederek; her an geri isteyebilir. Bu onun şer'i hakkıdır.(142) Hatta belli bir müddet zikredilmiş olsa dâhi; o müddete, sırf "Ahde riâyet" noktasından uymak durumundadır. Diğer borçlardan; bazıları hakkında, te'cil caizdir. Ancak "Karz" hakkında tecil muteber değildir.(143) Borç veren kimse (Mûkriz); istediği zaman geri alabilir. Borç talebinde bulunan kimse (Müstakriz) bunu bilmelidir. Zira "Borç talebi" içinde bulunduğu bir haldir!.. Mükellefe; içinde bulunduğu hal ile ilgili ilimler ise "Farz-ı Ayn"dır.


    -----------------------------
    Muhterem Müslümanlar!

    Hayat yolunun düzü bulunduğu gibi, iniş ve yokuşu da vardır. Bu yolda yürüyen insan, bazan, hayatî zaruretler karşısında kalır. İhtiyaçlarını karşılama}^ elindeki maddî imkânları kâfi gelmez ve borç almak zorunda kalır.

    Borç, sahibinin omuzlarını çökerten ve yüzünü kızartan ağır bir yüktür. İnsan, bu yükün altına girmemeye çalışmalı, masrafını ira-dına göre değil, ihtiyaçlarına göre ayarlamalı ve gelirinin bir mikta-rını kara günler için ayırmalıdır.

    Kazancından fazla sarfiyat yapan, israf kapısını açmış olur. Saçıp savuran kimse, borçtan kurtulamaz. Hayatı boyunca borç altında ya-şar, borçlu olarak ebedî hayata göçer.

    Gelirimiz ile giderimizde muvâzene kurulmakla beraber beklen-medik bir hâdise karşısında kaldığımız olur. Ani bir hastalık, ölüm ve yangın gibi bir durum istemeyerek bizi borcun altına iter.
    Böyle bir zaruret karşısında borç alacağımız vakit, Islâmî ölçüler dahilinde hareket etmelidir.
    Alacağımızı senedli olarak almalı ve iki şahid de bunu imzalamahdır. îki erkek şahid bulunamadığı zaman, bir erkek ile iki kadın borç alip verme muamelesinin şahidi olmalıdır.

    Borçlu bir mü'min; hayatî ve zarurî olan ihtiyaçlarından başka masraf yapmamalı, asgarî bir yaşama tarzı ile hareket edip bir taraf-tan da borcunu kapatma gayreti içinde olmalıdır. Resûl-i Ekrem Efen-dimiz buyuruyor ki:

    «Hayırlılarınız, borcunu ödemekte en güzel (yolda) olanınızdır»

    En güzel yol nedir? Hiç düşünmeden diyebiliriz ki, borcunu öde-mekte samimî bir niyyet, eskiden olduğundan daha fazla çalışmaya gayret ve iktisada riayet göstermektir. Böyle hareket eden bir kula Cenab-ı Hak da yardımcıdır. Yeter ki o, bu ölçüyü elden bırakmasın. Allahü Teâlâ o kulım, koluna kuvvet ve malına bereket ihsan eder de düştüğü darlıktan kurtarır. Hiç ummadığı yerden rızık kapılarını açar

    Kul, Allah'a tevekkül eder, ona inanır ve güvenirse Cenab-ı Hak da onu nusretiyle takviye eder. Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde bu-yuruyor ki:

    «Borçlu, borcunu Ödeyinceye kadar Allah Teâlâ (nın yardımı) onunla beraberdir. (Fakat bu yardım) onun borcunun, Allah'ın sev-mediği bir şey hakkında olmadığı (ve ödemeye gayret gösterdiği) takdirdedir» (2).

    îslâmî hükümlere bağlı bir mü'min, borcunun tamamını Ödemeye muvaffak olmadan eceli gelecek olursa efrâd-ı ailesine, borcunun ödenmesi için vasiyyet etmelidir. Vasiyyet etmemek, yer altında, boy-nunda kul hakkı olduğu halde yatmaya sebep olur. Efendimiz bir ha-dîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:


    «Bir kulun, Allah'ın nehyettiği günahlardan sonra, Allah katında karşılaşacağı günahların en büyüğü, o adamın, üzerinde borç olduğu halde onu ödeyecek bir şey bırakmadan ölmesidir» (3).

    Kul hakkı ile huzur-i ilâhiye giden, borcunu sevapları ile ödemek zorunda kalır. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

    «Borcunu ödemek niyyetinde olan hiçbir kul yoktur ki, Allah ta-rafından bir yardım onun (la beraber) olmasın» (4).

    Bir şahsın vefatı hâlinde onun yakınları, ilk önce borçlarım öder-ler. Bundan sonra, ölen kimsenin vasiyyeti varsa, malının üçte birin-den onu yerine getirirler. Daha sonra, arkaya kalan malı, varisler ara-sında ve usulüne uygun olarak taksim ederler.
    Borcun ödenmesi, ehemmiyet bakımından, vasiyyetten önce gel-mektedir.

    Ölen kimsenin yakınları, mevtanın borcunu ödemekte ihmal gös-termemelidir. Zira, «Müzminlerin ruhu, (Ölümden sonra) borcu öde-ninceye kadar, borç sebebine takılı kalır» (5).

    îlâhî derecelere ve ebedî nimetlere kavuşabilmesi için, ölenin borç-larını kapatmalıdırlar.
    (Dikkat: Buradan aşağısı haftaya okunacak

    Aziz mü'minler!
    Hutbemizde borç vermenin faziletinden bahsedeceğiz. Her Müs-lüman, içinde yaşadığı cemiyetin ve Müslümanların dertleriyle alâ-kadar olacak ve din kardeşlerine elinden gelen yardımı esirgemeyecek-tir.
    Yiyeceksiz, giyeceksiz kalmış; hayvanı ölmüş, evi harab olmuş kimselerin derdine derman olacağız.

    Onlara ödünç para vermek, ve-resiye'mal satmak suretiyle yardımcı olmak, dinî vazifelerimizin ba-şında gelmektedir. Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmak-tadır:

    «Cennete girdim, kapısı üzerinde (şunu yazılmış) gördüm: "Sa-daka (nın sevabı bire) ondur. Ödünç vermeninki (bire) on sekizdir." Dedim ki: "Yâ Cebrail, sadakanın (sevabı) nasıl on oluyor da ödün-cün son sekiz oluyor?" Cebrail dedi ki: "Sadaka zenginin de fakirin de eline düşebilir. Ödünç ise ona muhtaç olan kimseden başkasının eline düşmez"» (6).

    Okumuş olduğum âyet-i kerimede buyruluyor ki:
    «Kimdir o ki Allah'a güzel bir ödünç versin de (Allah da) onu kat kat bir çok artırsın? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz (hepiniz) ancak ona döndürüleceksiniz» (7).

    Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmaktadır: «Bir şeyin borç (verümes) i sadakadan hayırlıdır» (8).
    Borçluya karşı takip edeceğimiz yol şöyle olmalıdır:

    «Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa ona, geniş bir zamanına kadar, mühlet (verin). Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için da-ha hayırlıdır, eğer bilirseniz» (9).

    Borçluya mühlet veren kimseyi Cenâb-ı Hak, Arş'ın gölgesinde barındıracaktır. Darda kalan kimseyi himaye kanadı altına alan Ce-nâb-ı Hak, kıyamet gününün tehlikelerinden koruyacaktır. Bir ha-dis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:

    «Kim bir borçluya mühlet verirse, günü dolmadan önce her bir gün için kendisine alacağı para miktarmca sadaka (vermiş gibi ecir) vardır. Mühlet dolduğunda yine müddeti uzatırsa her bir gün için
    kendisine alacağının iki misli kadar sadaka (vermiş gibi sevap) var-dır» (10).

    «Halka borç veren bir adam vardı. Oğluna derdi ki "(Alacak için) fakire varırsan ondan geçiver. Olur ki Allah da biz (İm günahlarımız) dan geçer." Vefat edip Allah'a kavuştuğunda (Allah da) onun hata-larından geçti» (11).

    Borç veren kimse, alacağı karşılığında, Allah rızasından başka hiçbir şey beklememelidir. Verdiği paraya karşılık olarak bir şey is-terse tefecilik yapmış ve faiz almış olur. Bir kimse bir şahsa hitaben: «Bana şu kadar lirayı borç ver de arazimi sana emaneten vereyim. Borcumu ödeyinceye kadar onu ek dese ve bu şekilde borç alınıp ve-rilse kerahetten hâli değildir» (12).

    «Ödünç veren kimsenin bu yoldan menfaat temin etmesi, haram-dır. Borçlunun alacaklıyı parasız olarak veya az bir kira île evinde oturtması veya ona emanet olarak bir hayvan vermesi yahut aldığın-dan daha iyisini vermesi gibi işler dinen yasaktır» (13).

    Bir kimse, paraca darda kalmış bir Müslümana, çarşı ve pazarda satılan fiatından daha fazla bir fiatla mal satıp onun bu malı ucuz fiatla paraya tebdiline sebep olması da mekruhtur.

    însan bir iyiliği yaparken, faydalanmayı değil faydalı olmayı esas kabul etmeli ve bu yolda beklediği ancak Allah Teâlâ'nın rızası olma-lıdır.
    alıntı.






  4. 11.Mayıs.2012, 12:00
    2
    Silent and lonely rains



    2031 Önce kelime üzerinde duralım. Kârz: lûgatta, geri almak üzere verilen demektir.(134) "Kesmek" manasına da gelir. Borç veren kimse; kendi malından bir kısmını kesip ayırarak, başkasına verdiği için "Karz" denilmiştir. İslâmi ıstılâhta: "Misli olan maldan; benzerini geri almak üzere başkasına vermeye karz denilir"(135) tarifi esas alınmıştır. Hanefi fûkahası; çarşı ve pazarda benzeri sürekli olarak bulunan malları, "Misli" kabul etmiştir. Borç veren kimseye "Mukriz", borç alana "Müstakriz" ve borç alma işine de "İstikrâz" denilir.(136) Sadece Allahû Teâla (cc)'nın rızâsını gözeterek; hiçbir karşılık beklemeden ve menfaat ummadan, verilen borca "Karz-ı Hasen" denilmiştir.

    2032 Kur'ân-ı Kerîm'de: "Hakikat sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar ve Allah'a "Karz-ı Hasen"le borç verenler (yok mu?) Onların mükâfatı kat kat artırılır. Onlar için çok şerefli (başka) bir mükâfat da vardır"(137) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler: Bu Âyet-i Kerîme'deki "Sadaka"dan kasdın; farz olan zekât olduğunu beyan etmişlerdir. "Karz-ı Hasen" hususunda ise; "Allahû Teâla (cc)'nın herşeyden müstağni olduğunu, dolayısıyla sırf kendi rızâsını gözeterek borç verenlerin; kendisine borç vermiş hükmünde olacağının müjdelendiğini" zikretmişlerdir. Ayrıca "Zekât'ın" dışında; sırf Allahû Teâla (cc)'nın rızâsı için, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını, herhangi bir süre beyan etmeden, borçla giderenlerin uhrevi mükâfatlarının fazla olacağı kaydedilmiştir.(138) Bir başka Âyet-i Kerîme'de: "Kimdir o adam ki; Allah'a güzel bir borç versin de, (Allah da) ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!.. Allah (kimini) daraltır, (Kimini) genişletir. Siz (Hepiniz) ancak O'na döndürüleceksiniz"(139) hükmü beyan buyurulmuştur. Abdullah İbn-i Mesûd (ra)'un rivâyet ettiğine göre; bu âyeti duyan Ebû'd-Dahhân El Ensari (ra) Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "- Yâ Resûlallah!.. Allah bizden borç mu istiyor?" diye sorar. Allah (cc)'ın Resûlü "- Evet ey Ebû'd Dahhâh" deyince, o zaman Resûl-i Ekrem (sav)'e hitâben: "- Elini ver yâ Resûlallah!.. Hurmalığımı Rabbime (Yolunda harcanmak üzere) borç veriyorum" diyerek, hepsini infâk eder. Resûl-i Ekrem (sav) Cennet'te Ebû'd-Dahhâh (ra)'a, içinde altıyüz hurma bulunan bir bahçenin verileceğini, karısının ve çocuklarının da orada kendisiyle berâber bulunacağını müjdeler.(140)

    2033 Karz'ın rüknü; tarafların rızâsını beyan eden icab, kabûl ve malın teslimidir. İmam-ı Muhammed (rha) mal teslim olunmasa dahi; icab ve kabul'le "Karz Akdi'nin" tamamlanacağını esas almıştır. Tarafların akıllı ve mümeyyiz olmaları, akdin sıhhati için şarttır. Bulûğ şartı aranmamıştır. Ancak çocuğun velisinin izni gerekir. Bu da sıhhatinin değil, nafiz olmasının gereğidir. İkinci şart: Çarşı ve pazarda misli olan malın bulunmasıdır. "Karz" genellikle; piyasada geçerli olan para vasıtasıyla gerçekleşen bir akiddir. Çünkü borç talebinde bulunan kimse; para ile ihtiyacını karşılayabilir. Üçüncüsü: Bir şahsın diğerine, herhangi bir menfaat şart koşmadan "Karz"da bulunmasıdır. Esasen borç verene; menfaat temin eden (Dünyevi açıdan) her türlü karz yasaklanmıştır.(141) Hatta borç veren kimse; borç talebinde bulunana: "- Borcunu öderken, bana bir de yemek yedirirsin" dese, bu şart sebebiyle "Karz" câiz olmaz. Çünkü yemek; herhangi bir karşılığı olmayan fazlalıktır. Hatta alacaklının (Mukriz'in); başka bir şehirde tahsil edilmesi şartıyla, borç vermesi dahi câiz değildir. Zira yoldaki emniyetini; borçluya yüklemiş olur. Bu da karşılıksız bir menfaat hükmündedir. Günümüzde; belirli bir mal özelliği taşımayan ve itimad senedi durumunda olan kağıt paraların (Nakid); sürekli değer kaybetmesi dikkate alınarak, "- Efendim!.. Borç veren kimse (Mukriz) sürekli zarardadır. İhtiyaç sahibi olduğu gerekçesiyle; borçluya belli bir süre de koymuyoruz. Bu defa iş; onun insafına kalıyor şeklinde sızlanmalar mevcuddur. Tabii bu; borç alıp-verme hâdisesini, asgariye düşürmektedir. Bilhassa hızla para basma olayının arttığı (Emisyon) ve enflasyonun yükseldiği dönemlerde; kağıt para karşılığı borç veren kimselerin (Mukriz'in) zarara uğradığı bir gerçektir. Ancak "Karz" tarifinden de anlaşılacağı üzere: "Misli olan maldan; benzerini geri almak üzere başkasına verilendir, "mutlaka kağıt para değildir!.. Dolayısıylae "Karz-ı Hasen"; bu bahanelerle, terkedilmemelidir. Kaldı ki müddet; ihtiyaç sahibi kimsenin (Borçlu'nun) zor duruma düşürülmemesi için, "İslâmi kardeşlik noktasından" zikredilmez. Fakat mukriz (Borç veren kimse) kendi ihtiyacını beyan ederek; her an geri isteyebilir. Bu onun şer'i hakkıdır.(142) Hatta belli bir müddet zikredilmiş olsa dâhi; o müddete, sırf "Ahde riâyet" noktasından uymak durumundadır. Diğer borçlardan; bazıları hakkında, te'cil caizdir. Ancak "Karz" hakkında tecil muteber değildir.(143) Borç veren kimse (Mûkriz); istediği zaman geri alabilir. Borç talebinde bulunan kimse (Müstakriz) bunu bilmelidir. Zira "Borç talebi" içinde bulunduğu bir haldir!.. Mükellefe; içinde bulunduğu hal ile ilgili ilimler ise "Farz-ı Ayn"dır.


    -----------------------------
    Muhterem Müslümanlar!

    Hayat yolunun düzü bulunduğu gibi, iniş ve yokuşu da vardır. Bu yolda yürüyen insan, bazan, hayatî zaruretler karşısında kalır. İhtiyaçlarını karşılama}^ elindeki maddî imkânları kâfi gelmez ve borç almak zorunda kalır.

    Borç, sahibinin omuzlarını çökerten ve yüzünü kızartan ağır bir yüktür. İnsan, bu yükün altına girmemeye çalışmalı, masrafını ira-dına göre değil, ihtiyaçlarına göre ayarlamalı ve gelirinin bir mikta-rını kara günler için ayırmalıdır.

    Kazancından fazla sarfiyat yapan, israf kapısını açmış olur. Saçıp savuran kimse, borçtan kurtulamaz. Hayatı boyunca borç altında ya-şar, borçlu olarak ebedî hayata göçer.

    Gelirimiz ile giderimizde muvâzene kurulmakla beraber beklen-medik bir hâdise karşısında kaldığımız olur. Ani bir hastalık, ölüm ve yangın gibi bir durum istemeyerek bizi borcun altına iter.
    Böyle bir zaruret karşısında borç alacağımız vakit, Islâmî ölçüler dahilinde hareket etmelidir.
    Alacağımızı senedli olarak almalı ve iki şahid de bunu imzalamahdır. îki erkek şahid bulunamadığı zaman, bir erkek ile iki kadın borç alip verme muamelesinin şahidi olmalıdır.

    Borçlu bir mü'min; hayatî ve zarurî olan ihtiyaçlarından başka masraf yapmamalı, asgarî bir yaşama tarzı ile hareket edip bir taraf-tan da borcunu kapatma gayreti içinde olmalıdır. Resûl-i Ekrem Efen-dimiz buyuruyor ki:

    «Hayırlılarınız, borcunu ödemekte en güzel (yolda) olanınızdır»

    En güzel yol nedir? Hiç düşünmeden diyebiliriz ki, borcunu öde-mekte samimî bir niyyet, eskiden olduğundan daha fazla çalışmaya gayret ve iktisada riayet göstermektir. Böyle hareket eden bir kula Cenab-ı Hak da yardımcıdır. Yeter ki o, bu ölçüyü elden bırakmasın. Allahü Teâlâ o kulım, koluna kuvvet ve malına bereket ihsan eder de düştüğü darlıktan kurtarır. Hiç ummadığı yerden rızık kapılarını açar

    Kul, Allah'a tevekkül eder, ona inanır ve güvenirse Cenab-ı Hak da onu nusretiyle takviye eder. Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde bu-yuruyor ki:

    «Borçlu, borcunu Ödeyinceye kadar Allah Teâlâ (nın yardımı) onunla beraberdir. (Fakat bu yardım) onun borcunun, Allah'ın sev-mediği bir şey hakkında olmadığı (ve ödemeye gayret gösterdiği) takdirdedir» (2).

    îslâmî hükümlere bağlı bir mü'min, borcunun tamamını Ödemeye muvaffak olmadan eceli gelecek olursa efrâd-ı ailesine, borcunun ödenmesi için vasiyyet etmelidir. Vasiyyet etmemek, yer altında, boy-nunda kul hakkı olduğu halde yatmaya sebep olur. Efendimiz bir ha-dîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:


    «Bir kulun, Allah'ın nehyettiği günahlardan sonra, Allah katında karşılaşacağı günahların en büyüğü, o adamın, üzerinde borç olduğu halde onu ödeyecek bir şey bırakmadan ölmesidir» (3).

    Kul hakkı ile huzur-i ilâhiye giden, borcunu sevapları ile ödemek zorunda kalır. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

    «Borcunu ödemek niyyetinde olan hiçbir kul yoktur ki, Allah ta-rafından bir yardım onun (la beraber) olmasın» (4).

    Bir şahsın vefatı hâlinde onun yakınları, ilk önce borçlarım öder-ler. Bundan sonra, ölen kimsenin vasiyyeti varsa, malının üçte birin-den onu yerine getirirler. Daha sonra, arkaya kalan malı, varisler ara-sında ve usulüne uygun olarak taksim ederler.
    Borcun ödenmesi, ehemmiyet bakımından, vasiyyetten önce gel-mektedir.

    Ölen kimsenin yakınları, mevtanın borcunu ödemekte ihmal gös-termemelidir. Zira, «Müzminlerin ruhu, (Ölümden sonra) borcu öde-ninceye kadar, borç sebebine takılı kalır» (5).

    îlâhî derecelere ve ebedî nimetlere kavuşabilmesi için, ölenin borç-larını kapatmalıdırlar.
    (Dikkat: Buradan aşağısı haftaya okunacak

    Aziz mü'minler!
    Hutbemizde borç vermenin faziletinden bahsedeceğiz. Her Müs-lüman, içinde yaşadığı cemiyetin ve Müslümanların dertleriyle alâ-kadar olacak ve din kardeşlerine elinden gelen yardımı esirgemeyecek-tir.
    Yiyeceksiz, giyeceksiz kalmış; hayvanı ölmüş, evi harab olmuş kimselerin derdine derman olacağız.

    Onlara ödünç para vermek, ve-resiye'mal satmak suretiyle yardımcı olmak, dinî vazifelerimizin ba-şında gelmektedir. Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmak-tadır:

    «Cennete girdim, kapısı üzerinde (şunu yazılmış) gördüm: "Sa-daka (nın sevabı bire) ondur. Ödünç vermeninki (bire) on sekizdir." Dedim ki: "Yâ Cebrail, sadakanın (sevabı) nasıl on oluyor da ödün-cün son sekiz oluyor?" Cebrail dedi ki: "Sadaka zenginin de fakirin de eline düşebilir. Ödünç ise ona muhtaç olan kimseden başkasının eline düşmez"» (6).

    Okumuş olduğum âyet-i kerimede buyruluyor ki:
    «Kimdir o ki Allah'a güzel bir ödünç versin de (Allah da) onu kat kat bir çok artırsın? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz (hepiniz) ancak ona döndürüleceksiniz» (7).

    Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmaktadır: «Bir şeyin borç (verümes) i sadakadan hayırlıdır» (8).
    Borçluya karşı takip edeceğimiz yol şöyle olmalıdır:

    «Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa ona, geniş bir zamanına kadar, mühlet (verin). Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için da-ha hayırlıdır, eğer bilirseniz» (9).

    Borçluya mühlet veren kimseyi Cenâb-ı Hak, Arş'ın gölgesinde barındıracaktır. Darda kalan kimseyi himaye kanadı altına alan Ce-nâb-ı Hak, kıyamet gününün tehlikelerinden koruyacaktır. Bir ha-dis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:

    «Kim bir borçluya mühlet verirse, günü dolmadan önce her bir gün için kendisine alacağı para miktarmca sadaka (vermiş gibi ecir) vardır. Mühlet dolduğunda yine müddeti uzatırsa her bir gün için
    kendisine alacağının iki misli kadar sadaka (vermiş gibi sevap) var-dır» (10).

    «Halka borç veren bir adam vardı. Oğluna derdi ki "(Alacak için) fakire varırsan ondan geçiver. Olur ki Allah da biz (İm günahlarımız) dan geçer." Vefat edip Allah'a kavuştuğunda (Allah da) onun hata-larından geçti» (11).

    Borç veren kimse, alacağı karşılığında, Allah rızasından başka hiçbir şey beklememelidir. Verdiği paraya karşılık olarak bir şey is-terse tefecilik yapmış ve faiz almış olur. Bir kimse bir şahsa hitaben: «Bana şu kadar lirayı borç ver de arazimi sana emaneten vereyim. Borcumu ödeyinceye kadar onu ek dese ve bu şekilde borç alınıp ve-rilse kerahetten hâli değildir» (12).

    «Ödünç veren kimsenin bu yoldan menfaat temin etmesi, haram-dır. Borçlunun alacaklıyı parasız olarak veya az bir kira île evinde oturtması veya ona emanet olarak bir hayvan vermesi yahut aldığın-dan daha iyisini vermesi gibi işler dinen yasaktır» (13).

    Bir kimse, paraca darda kalmış bir Müslümana, çarşı ve pazarda satılan fiatından daha fazla bir fiatla mal satıp onun bu malı ucuz fiatla paraya tebdiline sebep olması da mekruhtur.

    însan bir iyiliği yaparken, faydalanmayı değil faydalı olmayı esas kabul etmeli ve bu yolda beklediği ancak Allah Teâlâ'nın rızası olma-lıdır.
    alıntı.






  5. 11.Mayıs.2012, 12:03
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti

    İslam'da Ariyet (Ödünç verme)nin fazileti

    2027 Arapça mütehassısları "Âriyet" kelimesinin lûgat manası hususunda ihtilâf etmişlerdir. Sıhâh'ta: "Âriyet; teşdid ile "Âriyyet" şeklindedir. Sanki o; âr'a (Utanmaya) mensûbtur. Çünkü Âriyet (Ödünç) istemek; utanma vesilesi ve ayıbtır" şeklinde izâh edilmiştir. Hidâye'de: "Âriyet; ariyye'dendir. Âriyye ise atıyye (ihsan, ikram)dır" denilmiştir. Kâfi'de ise: "Âriyet; teâvürden'dir. Teâvür ise; nöbetleşe manasınadır. Sanki Âriyet veren; mülkü ile faydalanma hususunda kendisine geri verilinceye kadar, başkasına nöbet vermiştir"(124) şeklinde izâh edilmiştir. İslâmi ıstılâhta: "İvazsız (Herhangi bir karşılığı olmadan, ücretsiz) menfaati temlik etmeye "Âriyet" denilir. O bir nevi ihsan ve atıyyedir.(125) Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Safvan (ra)'dan cihad için, zırhları ödünç (İâre) olarak aldığı bilinmektedir. Bir kimsenin; bütün ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılaması mümkün olmaz. Hatta öyle zaman olur ki; zengin bir kimse dâhi, ödünç (İâre) talebinde bulunabilir. Mü'minlerin birbirlerinin ihtiyaçlarını; (misli olan mallarda) iâre olarak karşılamaları "Kardeşlik Hukuku'nun" tâbi bir sonucudur. Âriyet'in (Ödünç'ün) rüknü; icab, kabûl ve taleb edilen malın teslimidir. Mûirin (Ödünç veren kimsenin) sükûtu kabûl sayılmaz. Sarih olarak beyan etmelidir.(126) Âriyet veren kimseye "Mûir", âriyet (ödünç) alan şahsa "Müsteir" ve âriyet (Ödünç) almaya da "İstiâre" denilir.




    2028 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sütü için alınan koyun (Minhe) geriye verilmeye müstehâktır. Ariyye (Ödünç alınan) ise; tediye edilmek durumundadır"(127) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası: "Menfaati bir bedel (ivaz) karşılığı olmaksızın; rücûu kâbil olmak üzere, temlik edilen mala Âriyet (Ödünç) denilir. Ödünç veren kimse (Mûir) istediği vakit; iâre'den geri dönebilir. Bunun herhangi bir zamanla sınırlandırılması sözkonusu olamaz. Müsteir (Ödünç alan kimse) herhangi bir ücret ödemeden Âriyet'in (Ödünç verilen malın) menfaatine mâlik olur. Ayrıca Âriyet; (Ödünç alınan mal) ödünç alan kimsenin (Müsteir'in) elinde, emânet hükmündedir. Herhangi bir kasdı veya kusuru olmadığı halde; telef olur veya kıymetine zarar verecek bir hal zuhûr ederse, tazmin etmek (Ödemek) durumunda değildir. Ancak kasden veya kusur sonucu telef olursa; tazmin etmek durumundadır"(128) hükmünde ittifak etmiştir. İmam-ı Şafii (rha): "Ödünç alan kimse'nin (Müsteirin) kasdı veya kusuru olmasa da; Âriyet (Ödünç) olarak aldığı şeyin telef olması durumunda ödemek zorundadır. Çünkü o başkasının malının menfaatini taleb etmiştir. Mûir (Ödünç veren kimse) geriye almak istediği zaman; aynen teslim etmesi vâciptir. Eğer helâk olmuşsa, ödemek durumundadır"(129) hükmünü zikreder. Esasen ödünç alan kimsenin kusuru sözkonusu olursa; bütün müçtehidlere göre, ödenmesi şarttır. Nitekim İbn-i Münzir: "Bir malı Âriyet olarak alan kimse; onu telef ederse, ödemek zorunda kalır"(130) hükmünde icmâ olduğunu beyan etmektedir.



    2029 Âriyet'in (Ödünç vermenin) sahih olması için; hem ödünç veren kimsenin (Mûir'in), hem ödünç alan şahsın (Müsteirin) akil ve mümeyyiz olması şarttır. Bulûğa ermiş olmaları şart değildir. Ancak delinin veya sabi'nin "İâre Akdi" yapmaları sahih olmaz. Zira her ikisi de şer'an mes'ûl değildir. İkincisi: Ödünç verilen şeyin (Müstearın) mâlum olması gerekir. Meselâ: Bir kimse; iki hayvanından birini iâre olarak verse, fakat hangisi olduğunu tayin etmese akid sahih olmaz. Üçüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müsteârın) kullanılmaya elverişli olması şarttır. Meselâ: Kaçak olan bir beygirin, iâre olarak verilmesi sahih değildir. Zira ödünç alan kimsenin; onun menfaatinden faydalanma imkânı yoktur. Dördüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müstear'ın); ödünç alan kimseye teslimi esastır. Nitekim Mecelle'de: "Âriyetde kabz şartı olup; kabl el-kabz hükmü yoktur" hükmü kayıtlıdır. Esâsen İmam-ı Yusuf (rha)'un, "Ödünç verilen mal teslim edilmediği müddetçe, iâre akdi mün'akid olmaz" buyurduğu bilinmektedir. Zirâ akdin konusu; ödünç olarak verilecek mala (Müsteara) dayanmaktadır.(131)



    2030 Ödünç olarak verilen malın (Müstearın) herhangi bir masrafı sözkonusu ise; bu masraf müsteir'in (Ödünç alan kimsenin) üzerinedir. Meselâ: Bir çiftçi hayvanını âriyet olarak (Ödünç); diğer bir çiftçiye verse, onun beslenmesi müsteir'e (Ödünç alana) âittir. Mecelle'de: "Müsteârın (Ödünç alınanın) nafakası ödünç alanın (Müsteirin) üzerinedir" denilmiştir. Ödünç veren kimse; herhangi bir zaman ve mekân kaydı ortaya koymazsa "İâre-i Mutlaka", aksi halde ise "İâre-i Mukayyede" gündeme girer. Mü'minler; ahidlerinden dolayı mes'ûldürler. Ödünç veren kimse; kardeşine belli bir süre tanımışsa, mutlaka o süreye riâyet etmelidir. Ödünç alan kimse için de; aynı husus geçerlidir.(132) Fukaha; "Tarafların herhangi bir şart koşmaması durumunda; o beldede ki, örf ve adetin geçerli olacağı" hususunda müttefiktir. Dikkat edilecek husus; ödünç veren kimse, "İâre akdi" sonucunda, herhangi bir fazlalık taleb etmemelidir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Menfaat sağlayan her ödünç; fâiz çeşitlerinden birisidir" buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerif; Abdullah İbn-i Mes'ûd, İbn-i Abbas ve Abdullah b. Selâm'dan mevkûfen rivâyet edilmiştir. İmam-ı Kasani: "Menfaat sağlayan (Ödünç verene) her ödünç akdi, Resûl-i Ekrem (sav) tarafından nehyedilmiştir. Çünkü burada ödünç verenin lehine şart koşulan menfaat, karşılıksız bir fazlalıktır ve bu açıdan fâize benzemektedir" hükmünü zikreder. Esasen Âriyet (Ödünç verme) herhangi bir bedel karşılığı olursa; icâre'ye (Kira'ya) dönüşür. Zira belli bir süre ortaya konularak; ödünç verilen mal için, ücret tesbit edilmiş olur. Mü'minler; ister mutlak, ister mukayyed olsun, birbirlerine "iâre'de" (Ödünç vermede) cömert olmalıdırlar. Çünkü kardeşinin bir sıkıntısını gideren kimsenin; âhiret hayatı noktasından, kazancı büyüktür. Bilhassa ticaretle uğraşan mü'minler; birbirlerinden ödünç almak mecburiyetini hissederler. Burada dikkat edilecek husus; piyasada "Misli bulunan" malların, iâre akdine konu edilmesidir. Eğer misli olmayan mallar sözkonusu olursa "iâre" (Ödünç alma) hükmü, cereyan etmez. Misli olmadığı için aynen iâde edilmesi sözkonusu olmaz.(133) Dolayısıylâ taraflardan birisinin zararı gündeme girer. Şurası da unutulmamalıdır ki; Âriyet, hem borç, hem borç değildir. Şimdi "Karz-ı Hasen" (Güzel borç) üzerinde duralım. Maalesef günümüzde bu iki mâhiyet arasındaki incelik; Türkçe'de her ikisine de, "Borç" denilmesi yüzünden, kavranamamaktadır. En azından geniş bir kitle; "Ödünç" almak (İâre akdi) ile borcun (Karz'ın) aynı şey olduğu kanaatindedir. Ayrıca veresiye alış-verişten doğan borç ile; diğer (Elden verilen) borç arasında; farkı beyan edecek, herhangi bir kelime Türkçe'de yoktur. Ancak Arapça'da "Karz"; genellikle elden verilen borcun adıdır. Veresiye alış-verişten doğan borca "Deyn" denilmiştir. Daha önce de izâh ettiğimiz gibi; ödünç almada (İâre'de) "Mülkiyet" gündeme girmez. Bir anlamda; ödünç alınan (Müsteâr) emânet hükmündedir. Ödünç alanın kasdı veya kusuru olmadan telef olursa, tazmin etmesi gerekmez. Karz'da ise; durum farklıdır.
    alıntı.



  6. 11.Mayıs.2012, 12:03
    3
    Silent and lonely rains
    İslam'da Ariyet (Ödünç verme)nin fazileti

    2027 Arapça mütehassısları "Âriyet" kelimesinin lûgat manası hususunda ihtilâf etmişlerdir. Sıhâh'ta: "Âriyet; teşdid ile "Âriyyet" şeklindedir. Sanki o; âr'a (Utanmaya) mensûbtur. Çünkü Âriyet (Ödünç) istemek; utanma vesilesi ve ayıbtır" şeklinde izâh edilmiştir. Hidâye'de: "Âriyet; ariyye'dendir. Âriyye ise atıyye (ihsan, ikram)dır" denilmiştir. Kâfi'de ise: "Âriyet; teâvürden'dir. Teâvür ise; nöbetleşe manasınadır. Sanki Âriyet veren; mülkü ile faydalanma hususunda kendisine geri verilinceye kadar, başkasına nöbet vermiştir"(124) şeklinde izâh edilmiştir. İslâmi ıstılâhta: "İvazsız (Herhangi bir karşılığı olmadan, ücretsiz) menfaati temlik etmeye "Âriyet" denilir. O bir nevi ihsan ve atıyyedir.(125) Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Safvan (ra)'dan cihad için, zırhları ödünç (İâre) olarak aldığı bilinmektedir. Bir kimsenin; bütün ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılaması mümkün olmaz. Hatta öyle zaman olur ki; zengin bir kimse dâhi, ödünç (İâre) talebinde bulunabilir. Mü'minlerin birbirlerinin ihtiyaçlarını; (misli olan mallarda) iâre olarak karşılamaları "Kardeşlik Hukuku'nun" tâbi bir sonucudur. Âriyet'in (Ödünç'ün) rüknü; icab, kabûl ve taleb edilen malın teslimidir. Mûirin (Ödünç veren kimsenin) sükûtu kabûl sayılmaz. Sarih olarak beyan etmelidir.(126) Âriyet veren kimseye "Mûir", âriyet (ödünç) alan şahsa "Müsteir" ve âriyet (Ödünç) almaya da "İstiâre" denilir.




    2028 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sütü için alınan koyun (Minhe) geriye verilmeye müstehâktır. Ariyye (Ödünç alınan) ise; tediye edilmek durumundadır"(127) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası: "Menfaati bir bedel (ivaz) karşılığı olmaksızın; rücûu kâbil olmak üzere, temlik edilen mala Âriyet (Ödünç) denilir. Ödünç veren kimse (Mûir) istediği vakit; iâre'den geri dönebilir. Bunun herhangi bir zamanla sınırlandırılması sözkonusu olamaz. Müsteir (Ödünç alan kimse) herhangi bir ücret ödemeden Âriyet'in (Ödünç verilen malın) menfaatine mâlik olur. Ayrıca Âriyet; (Ödünç alınan mal) ödünç alan kimsenin (Müsteir'in) elinde, emânet hükmündedir. Herhangi bir kasdı veya kusuru olmadığı halde; telef olur veya kıymetine zarar verecek bir hal zuhûr ederse, tazmin etmek (Ödemek) durumunda değildir. Ancak kasden veya kusur sonucu telef olursa; tazmin etmek durumundadır"(128) hükmünde ittifak etmiştir. İmam-ı Şafii (rha): "Ödünç alan kimse'nin (Müsteirin) kasdı veya kusuru olmasa da; Âriyet (Ödünç) olarak aldığı şeyin telef olması durumunda ödemek zorundadır. Çünkü o başkasının malının menfaatini taleb etmiştir. Mûir (Ödünç veren kimse) geriye almak istediği zaman; aynen teslim etmesi vâciptir. Eğer helâk olmuşsa, ödemek durumundadır"(129) hükmünü zikreder. Esasen ödünç alan kimsenin kusuru sözkonusu olursa; bütün müçtehidlere göre, ödenmesi şarttır. Nitekim İbn-i Münzir: "Bir malı Âriyet olarak alan kimse; onu telef ederse, ödemek zorunda kalır"(130) hükmünde icmâ olduğunu beyan etmektedir.



    2029 Âriyet'in (Ödünç vermenin) sahih olması için; hem ödünç veren kimsenin (Mûir'in), hem ödünç alan şahsın (Müsteirin) akil ve mümeyyiz olması şarttır. Bulûğa ermiş olmaları şart değildir. Ancak delinin veya sabi'nin "İâre Akdi" yapmaları sahih olmaz. Zira her ikisi de şer'an mes'ûl değildir. İkincisi: Ödünç verilen şeyin (Müstearın) mâlum olması gerekir. Meselâ: Bir kimse; iki hayvanından birini iâre olarak verse, fakat hangisi olduğunu tayin etmese akid sahih olmaz. Üçüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müsteârın) kullanılmaya elverişli olması şarttır. Meselâ: Kaçak olan bir beygirin, iâre olarak verilmesi sahih değildir. Zira ödünç alan kimsenin; onun menfaatinden faydalanma imkânı yoktur. Dördüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müstear'ın); ödünç alan kimseye teslimi esastır. Nitekim Mecelle'de: "Âriyetde kabz şartı olup; kabl el-kabz hükmü yoktur" hükmü kayıtlıdır. Esâsen İmam-ı Yusuf (rha)'un, "Ödünç verilen mal teslim edilmediği müddetçe, iâre akdi mün'akid olmaz" buyurduğu bilinmektedir. Zirâ akdin konusu; ödünç olarak verilecek mala (Müsteara) dayanmaktadır.(131)



    2030 Ödünç olarak verilen malın (Müstearın) herhangi bir masrafı sözkonusu ise; bu masraf müsteir'in (Ödünç alan kimsenin) üzerinedir. Meselâ: Bir çiftçi hayvanını âriyet olarak (Ödünç); diğer bir çiftçiye verse, onun beslenmesi müsteir'e (Ödünç alana) âittir. Mecelle'de: "Müsteârın (Ödünç alınanın) nafakası ödünç alanın (Müsteirin) üzerinedir" denilmiştir. Ödünç veren kimse; herhangi bir zaman ve mekân kaydı ortaya koymazsa "İâre-i Mutlaka", aksi halde ise "İâre-i Mukayyede" gündeme girer. Mü'minler; ahidlerinden dolayı mes'ûldürler. Ödünç veren kimse; kardeşine belli bir süre tanımışsa, mutlaka o süreye riâyet etmelidir. Ödünç alan kimse için de; aynı husus geçerlidir.(132) Fukaha; "Tarafların herhangi bir şart koşmaması durumunda; o beldede ki, örf ve adetin geçerli olacağı" hususunda müttefiktir. Dikkat edilecek husus; ödünç veren kimse, "İâre akdi" sonucunda, herhangi bir fazlalık taleb etmemelidir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Menfaat sağlayan her ödünç; fâiz çeşitlerinden birisidir" buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerif; Abdullah İbn-i Mes'ûd, İbn-i Abbas ve Abdullah b. Selâm'dan mevkûfen rivâyet edilmiştir. İmam-ı Kasani: "Menfaat sağlayan (Ödünç verene) her ödünç akdi, Resûl-i Ekrem (sav) tarafından nehyedilmiştir. Çünkü burada ödünç verenin lehine şart koşulan menfaat, karşılıksız bir fazlalıktır ve bu açıdan fâize benzemektedir" hükmünü zikreder. Esasen Âriyet (Ödünç verme) herhangi bir bedel karşılığı olursa; icâre'ye (Kira'ya) dönüşür. Zira belli bir süre ortaya konularak; ödünç verilen mal için, ücret tesbit edilmiş olur. Mü'minler; ister mutlak, ister mukayyed olsun, birbirlerine "iâre'de" (Ödünç vermede) cömert olmalıdırlar. Çünkü kardeşinin bir sıkıntısını gideren kimsenin; âhiret hayatı noktasından, kazancı büyüktür. Bilhassa ticaretle uğraşan mü'minler; birbirlerinden ödünç almak mecburiyetini hissederler. Burada dikkat edilecek husus; piyasada "Misli bulunan" malların, iâre akdine konu edilmesidir. Eğer misli olmayan mallar sözkonusu olursa "iâre" (Ödünç alma) hükmü, cereyan etmez. Misli olmadığı için aynen iâde edilmesi sözkonusu olmaz.(133) Dolayısıylâ taraflardan birisinin zararı gündeme girer. Şurası da unutulmamalıdır ki; Âriyet, hem borç, hem borç değildir. Şimdi "Karz-ı Hasen" (Güzel borç) üzerinde duralım. Maalesef günümüzde bu iki mâhiyet arasındaki incelik; Türkçe'de her ikisine de, "Borç" denilmesi yüzünden, kavranamamaktadır. En azından geniş bir kitle; "Ödünç" almak (İâre akdi) ile borcun (Karz'ın) aynı şey olduğu kanaatindedir. Ayrıca veresiye alış-verişten doğan borç ile; diğer (Elden verilen) borç arasında; farkı beyan edecek, herhangi bir kelime Türkçe'de yoktur. Ancak Arapça'da "Karz"; genellikle elden verilen borcun adıdır. Veresiye alış-verişten doğan borca "Deyn" denilmiştir. Daha önce de izâh ettiğimiz gibi; ödünç almada (İâre'de) "Mülkiyet" gündeme girmez. Bir anlamda; ödünç alınan (Müsteâr) emânet hükmündedir. Ödünç alanın kasdı veya kusuru olmadan telef olursa, tazmin etmesi gerekmez. Karz'da ise; durum farklıdır.
    alıntı.



  7. 11.Mayıs.2012, 14:09
    4
    stajer imam
    الإمام المتدرب

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Şubat.2011
    Üye No: 85124
    Mesaj Sayısı: 114
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2

    Cevap: Cuma Hutbesi Konusu olarak İslâm'da Ödünç Vermenin Fazileti

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
    مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ
    قال النبي صلي الله عليه وسلم
    مَطْلُ الْغَنِىِّ ظُلَمٌ؛


    KARZ-I HASEN

    Muhterem Müminler !

    İhtiyaç halinde borçlanmak beşeri bir zaruret, ihtiyaçlı olana borç vermek ise faziletli bir ameldir. Kur’an-ı Kerim’de Allah rızası için iyilik ve hayır niyeti ile borç ve ödünç vermek “karz-ı hasen” olarak ifade edilir. Karz-ı hasen; herhangi bir karşılık beklemeden sıkıntı içinde bulunan bir kimseye borç vermek ve borcunu ödemede kolaylık sağlamaktır.
    Cenâb-ı Hak sıkıntıda olana borç vermeyi âdeta kendisine verilmiş bir borç gibi kabul etmiş ve bunun karşılığının fazlasıyla ödeneceğini şu beyanı ile dile getirmiştir: “Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa ,Allah da onun karşılığını kat kat verir. Ayrıca ona değerli bir mükafat da vardır.[1] Peygamber Efendimiz (s.a.v) borç vermenin sadaka vermekten daha faziletli olduğunu; “Sadaka on misliyle, borç verme on sekiz misliyle mükafat görür”[2] hadisi ile ifade eder.

    Değerli Müminler !

    Borç veren kardeşlerimiz yalnızca Allah rızası için vermeli ve borç alan kişiyi herhangi bir söz ve tavrıyla minnet altında bırakmamalıdır. Zira böylesi bir tutum kişinin hayır niyeti ile yaptığı amelini boşa çıkarır.[3] Borçluya ödeme kolaylığı sağlamak hususunda Allah Teâlâ’nın şu buyruğunu hatırda tutmakta fayda vardır: “Şayet (borçlu) darlık içindeyse eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir. Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır”[4]

    Aziz Cemaat !

    Sosyal bir yardımlaşma olan karz-ı hasen’in iyilik ve ibadet anlayışı içinde devam etmesi için borçlanan kardeşlerimiz de şu hususlara dikkat etmelidirler: İlerde muhtemel anlaşmazlıkları ve mağduriyetlerin önlemesi için borçlar yazılıp kayıt altına alınmalı iyi niyetler suistimal edilmemeli ve zamanı gelince borçlar ödenmelidir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Borcunu ödeyecek durumda olan kimsenin ödemeyi geciktirmesi zülümdür’’[5] buyurmuşlardır. Borç veren kişiye teşekkür ve onun için dua etmek isi ahlâkî bir ödevdir. Kişi borçlu olarak vefat ederse, kul hakkı olması hasebiyle ahiret vebalinden kurtulması için varisleri onun borcunu ödemelidir.

    Merhamet, fedakarlık ve kardeşliğin en güzel ifadelerinden olan karz-ı hasen bizi biz yapan değerlerimizden biri olduğuna şüphe yoktur. İhtiyaç sahibi nice kardeşimiz borç dahi bulamadığından bunalıma girebilmekte çaresizlikten tefecilerin eline düşebilmektedir. Zamanımızda aşırı dünyevîleşme, hayır ve iyilik yapma duygularının körelmesi, ekonomik sıkıntılar, borç verenin alacağını geri alamayıp mağdur edilmesi gibi hususlar karz-ı hasen duygusunu zaafa uğratan unsurlardır. Fakat bizler herhalükârda hayırlı ve faydalı olmayı emreden bir dinin mensuplarıyız. Onun için dara düşene borç verip sıkıntısını paylaşma geleneğimizi yaşatmalıyız. Bu bizim dinî ve millî bir hasletimizdir. Bu hasleti yaşatacak olan da aramızdaki sevgi, merhamet ve güven duygusudur.

    Sahip olduğumuz imkanlar dünya ve ahiret mutluluğu için birer vesiledir. Rabbimizin kat kat mükâfat vaad ettiği karz-ı hasen için daha duyarlı olmamız lazımdır. Çünkü fertlerin, ailelerin, toplumun mutluluğu karşılıklı yardımlaşma ve kaynaşmayla mümkündür. Kendimizi mutlu kılmanın sırrı başkalarını mutlu kılmaktadır. Hutbemi bir hadis-i şerif meali ile bitiriyorum “Kim bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir. Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısı olur..”[6]

    Alaaddin DEMİRYÜREK
    Erenler Köyü Camii İmam Hatibi / ŞİLE


    [1] Hadid 57 / 11
    [2] İbni Mace, Sadakat 19
    [3] Bakara 2 / 264
    [4] Bakara 2 / 280
    [5] Tirmizi, Büyü 68 (1308
    [6] Buhari Mezalim 3


  8. 11.Mayıs.2012, 14:09
    4
    الإمام المتدرب
    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
    مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ
    قال النبي صلي الله عليه وسلم
    مَطْلُ الْغَنِىِّ ظُلَمٌ؛


    KARZ-I HASEN

    Muhterem Müminler !

    İhtiyaç halinde borçlanmak beşeri bir zaruret, ihtiyaçlı olana borç vermek ise faziletli bir ameldir. Kur’an-ı Kerim’de Allah rızası için iyilik ve hayır niyeti ile borç ve ödünç vermek “karz-ı hasen” olarak ifade edilir. Karz-ı hasen; herhangi bir karşılık beklemeden sıkıntı içinde bulunan bir kimseye borç vermek ve borcunu ödemede kolaylık sağlamaktır.
    Cenâb-ı Hak sıkıntıda olana borç vermeyi âdeta kendisine verilmiş bir borç gibi kabul etmiş ve bunun karşılığının fazlasıyla ödeneceğini şu beyanı ile dile getirmiştir: “Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa ,Allah da onun karşılığını kat kat verir. Ayrıca ona değerli bir mükafat da vardır.[1] Peygamber Efendimiz (s.a.v) borç vermenin sadaka vermekten daha faziletli olduğunu; “Sadaka on misliyle, borç verme on sekiz misliyle mükafat görür”[2] hadisi ile ifade eder.

    Değerli Müminler !

    Borç veren kardeşlerimiz yalnızca Allah rızası için vermeli ve borç alan kişiyi herhangi bir söz ve tavrıyla minnet altında bırakmamalıdır. Zira böylesi bir tutum kişinin hayır niyeti ile yaptığı amelini boşa çıkarır.[3] Borçluya ödeme kolaylığı sağlamak hususunda Allah Teâlâ’nın şu buyruğunu hatırda tutmakta fayda vardır: “Şayet (borçlu) darlık içindeyse eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek gerekir. Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır”[4]

    Aziz Cemaat !

    Sosyal bir yardımlaşma olan karz-ı hasen’in iyilik ve ibadet anlayışı içinde devam etmesi için borçlanan kardeşlerimiz de şu hususlara dikkat etmelidirler: İlerde muhtemel anlaşmazlıkları ve mağduriyetlerin önlemesi için borçlar yazılıp kayıt altına alınmalı iyi niyetler suistimal edilmemeli ve zamanı gelince borçlar ödenmelidir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Borcunu ödeyecek durumda olan kimsenin ödemeyi geciktirmesi zülümdür’’[5] buyurmuşlardır. Borç veren kişiye teşekkür ve onun için dua etmek isi ahlâkî bir ödevdir. Kişi borçlu olarak vefat ederse, kul hakkı olması hasebiyle ahiret vebalinden kurtulması için varisleri onun borcunu ödemelidir.

    Merhamet, fedakarlık ve kardeşliğin en güzel ifadelerinden olan karz-ı hasen bizi biz yapan değerlerimizden biri olduğuna şüphe yoktur. İhtiyaç sahibi nice kardeşimiz borç dahi bulamadığından bunalıma girebilmekte çaresizlikten tefecilerin eline düşebilmektedir. Zamanımızda aşırı dünyevîleşme, hayır ve iyilik yapma duygularının körelmesi, ekonomik sıkıntılar, borç verenin alacağını geri alamayıp mağdur edilmesi gibi hususlar karz-ı hasen duygusunu zaafa uğratan unsurlardır. Fakat bizler herhalükârda hayırlı ve faydalı olmayı emreden bir dinin mensuplarıyız. Onun için dara düşene borç verip sıkıntısını paylaşma geleneğimizi yaşatmalıyız. Bu bizim dinî ve millî bir hasletimizdir. Bu hasleti yaşatacak olan da aramızdaki sevgi, merhamet ve güven duygusudur.

    Sahip olduğumuz imkanlar dünya ve ahiret mutluluğu için birer vesiledir. Rabbimizin kat kat mükâfat vaad ettiği karz-ı hasen için daha duyarlı olmamız lazımdır. Çünkü fertlerin, ailelerin, toplumun mutluluğu karşılıklı yardımlaşma ve kaynaşmayla mümkündür. Kendimizi mutlu kılmanın sırrı başkalarını mutlu kılmaktadır. Hutbemi bir hadis-i şerif meali ile bitiriyorum “Kim bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından birini giderir. Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısı olur..”[6]

    Alaaddin DEMİRYÜREK
    Erenler Köyü Camii İmam Hatibi / ŞİLE


    [1] Hadid 57 / 11
    [2] İbni Mace, Sadakat 19
    [3] Bakara 2 / 264
    [4] Bakara 2 / 280
    [5] Tirmizi, Büyü 68 (1308
    [6] Buhari Mezalim 3





+ Yorum Gönder