Konusunu Oylayın.: İslam’da Mezhep Var mıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslam’da Mezhep Var mıdır?
  1. 10.Mayıs.2012, 11:24
    1
    Misafir

    İslam’da Mezhep Var mıdır?

  2. 10.Mayıs.2012, 11:24
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: İslam’da Mezhep Var mıdır?




    Mezhep sözlükte, “gidilecek yer, gidilecek yol, görüş, doktrin ve akım” gibi manalara gelmektedir. Bir terim olarak ise mezhep, kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemine sahip olduğu kabul edilen itikâdî ve fıkhî doktrini ifade etmektedir. Mezhebin çoğulu “mezâhib”dir.

    Mezhep kurucusu kabul edilen imam veya müctehid, hiçbir şekilde yeni bir din koyucusu değildir.
    Yüce Allah tarafından konulan ve Hz. Muhammed vasıtasıyla tebliğ edilen İslam dininin gerek inanç, gerekse fıkıh (ibadet ve hukuk) alanına giren meselelerini delilleriyle birlikte ele alıp, bunlara ilişkin yorum ve çözümler getirme ihtiyacı karşısında, delillerinden hüküm çıkarma yeterliliğine sahip İslam bilginleri birbirlerinden farklı görüşler ve çözüm önerileri ortaya koymuşlardır. İşte bu şekilde, belli görüşler etrafında oluşan ve yeni katılımlarla da giderek zenginleşen fikrî kümeleşmeye “mezhep” denilmektedir.
    Genellikle fıkıh mezhepleri olan Hanefî, Malikî, Hanbelî ve Şafiî mezhepleri, kurucularının isimleri ile anılmaktadır. Akaid mezhepleri ise, Şia, Mu’tezile, Havaric gibi belli topluluklara nispet edildiği gibi, Maturidî ve Eş’ârî şeklinde kurucularının isimlerine de izafe edilmektedir.
    İslam’ın “anlaşılması”, “değişmezliği” ve “uygulamaya yansıyan farklı tezahürleriyle”, iç içe üç halkadan söz edilmesi mümkündür.
    Bu ayrım, aynı zamanda İslam’ın doğrudan ve dolaylı olarak ilgi alanını ve kapsamını da tanıtmaktadır.
    1. En içte, Kur’an ve Sahih Sünnet metninden doğrudan ve açık bir şekilde anlaşılan öz, yani İslam’ın ana ve değişmez unsurları yer almaktadır.
    2. İkinciyi halkayı, nasların dolaylı şekilde ve yorumlama sonucu kapsadığı alan, yani nasların izdüşüm alanını teşkil etmektedir. Bu alanda, izlenen aklî istidlâle, muhakemelere ve bakış açılarına göre naslara farklı yorumlar getirmek ve onlardan farklı sonuçlar çıkarmak mümkün olduğundan kısmî bir değişkenlik ve farklılık gözlemlenmektedir.
    3. En dışta ise, Müslüman fert ve toplumların dinin rehberliği ve yönlendirmesi sonucu belli bir kıvama gelmiş kendi öz inisiyatif, bilgi ve tecrübelerinden, kültür ve geleneklerinden kaynaklanan tercihleriyle dolduracakları, fakat ilk iki alanla da çelişmemeye özen gösterecekleri üçüncü halka yer almaktadır.
    İslam’ın ilgi alanını ve kapsamını, değişmezlik/değişkenlik, yoruma açık veya kapalı oluş, doğrudan ve dolaylı oluş itibarıyla böyle bir üçlü ayrıma tabi tutmak mümkün ve doğru ise de, hangi hükmün hangi halkada yer aldığı konusunda belli ölçüde izâfiliğin bulunması ve bir takım farklı görüşlerin olması da kaçınılmaz olmaktadır.
    Özetle ifade edilen bu kategorik tasvir ve genelleme, Hz. Peygamber’in vefatını takip eden ilk birkaç asır içinde, nasların (ayet ve hadislerin) anlaşılması, yorumlanması ve günlük hayatın bu istikâmette düzenlenmesi çabalarının tek bir çizgide seyretmeyip, İslam’ın yayılış alanıyla ve hızıyla da bağlantılı olarak farklı birçok anlayış, ekol ve temayülün ortaya çıkmış olmasına önemli bir açıklama getirmektedir.
    İslam’ın yayılış sürecinde İslam’la tanışan ve Müslüman olan toplumların kendi geleneklerini, örf ve adetlerini İslam döneminde de bir ölçüde devam ettirmiş olmaları, komşu kültürlerin İslam medeniyeti içinde kendini ifade imkanı bulması, İslam’ın bölgesel ve sosyal şartlara kolayca uyum sağlayabilmesi de, yine aynı alan ayırımının sağladığı esneklikle ve uyum kabiliyetiyle yakından bağlantılıdır.
    Bununla birlikte tarihî süreç içerisinde, İslam dünyasında İslam’ın anlaşılması, yorumu ve gündelik hayata geçirilmesi konusunda müsaade edilen farklılıkları, sadece Müslüman fert ve toplumlar arasındaki anlayış, yorum, kültür ve gelenek farkıyla açıklamanın yetersiz kalacağını, bunun dışında birçok amilin de söz konusu olabileceğini ayrıca belirtmek gerekmektedir.
    Nitekim, mezheplerin oluşumunda başlıca şu amillerin bulunduğu görülmektedir.

    1. İslam’ın getirdiği fikir ve vicdan hürriyeti,

    2. Fertlerin birbirinden farklı duygu, düşünce ve karakterde yaratılmış olmaları,

    3. Âyet ve hadislerin bir kısmı ifade ve kapsam yönünden kolay anlaşılırken, bir kısmının ise manalarının kapalı olması,

    4. Âyet ve hadisleri değerlendiren bilginlerin değişik metod ve ölçülere sahip olmaları,

    5. Hilafet tartışmaları,

    6. Müslümanlar arasında cereyan eden iç savaşlar,

    7. Müslümanların çeşitli kültürlere sahip milletlerle temasa geçmeleri,

    8. Bir takım felsefî eserlerin tercüme edilerek İslam dünyasında yayılması,

    9. Değişen akımlar ve gelişen toplum hayatının doğurduğu ihtiyaçlar karşısında âyet ve hadislerden hüküm çıkarma zorunluluğunun hissedilmesi,

    10. Değişik siyasî düşünceler,
    İşte bahsedilen bu ve benzeri âmiller sebebiyle, zamanla fıkhî ve itikâdî ekoller ve gruplaşmalar ortaya çıkmıştır. Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarma gücüne sahip olmayanlar ise, bu güçteki âlimlerin görüş ve düşünceleri etrafında toplanarak mezheplerin oluşturulma sürecine etki etmişlerdir.
    Selefiyye, Eş’ariyye, Mâturidiyye, Mu’tezile, Cebriyye, Hâricilik ve Şia gibi itikâdi fırkaların yanında, Hanefî, Mâlikî, Hanbelî, Şâfiî ve Câ’feriyye gibi fıkıh mezhepleri bulunmaktadır.
    İslam dünyasında ilk dönemden itibaren yoğun bir ictihad ve re’y faaliyeti sürdürülmüştür. Günümüzde de aynı faaliyetlerin hızlı bir şekilde devam etmesi kaçınılmazdır. Konunun uzmanlarının bir araya gelerek İslam toplumlarının sıkıntılarına çözüm yolları bulmaları ve bu hususlardaki ilmî faaliyetlerini en üst seviyede devam ettirmeleri bir zorunluluktur. Aksi takdirde, taklitle bir yerlere varılmayacağı açıktır. İslam dünyasının, her zamankinden daha çok, bugün bunu gerçekleştirmeye ihtiyacı vardır.


    Özetle belirtmek gerekirse, insanın olduğu yerde mezhepler vardır, olacaktır ve olmalıdır. Her mezhebin bir diğerinin görüşlerinden faydalanması da mümkündür. Bağnazlığın terk edilip, kardeşler arasında sevgi, saygı, hoşgörü, birlik, beraberlik, dayanışma ve tesânüdün sağlanmasına ihtiyaç vardır. Hiçbir kimse diğerini dışlayarak, küçümseyerek, yok sayarak ve sadece kendinin haklı olduğunu düşünerek bir şey elde edemeyeceğini artık bilmek zorundadır.
    Bununla beraber şu hususun belirtilmesinde de yarar vardır ki, ictihad kapısı kesinlikle kapanmamıştır ve kıyamete kadar da asla kapanmayacaktır. Yeter ki ana kaynaklarımız doğru anlaşılıp, doğru şekilde yorumlanabilsin. İşte o zaman İslam’ın evrensel ve kıyamete kadar geçerli bir din olduğu bütün dünyaya çok daha rahat bir şekilde anlatılıp gösterilebilecektir.
    Bunu başarmak için ise her zaman herkesin üzerine düşen vazîfeyi en güzel şekilde yapması gerekmektedir. (09.05.2012)
    Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN
    Kafkas Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi



  3. 10.Mayıs.2012, 11:24
    2
    Moderatör



    Mezhep sözlükte, “gidilecek yer, gidilecek yol, görüş, doktrin ve akım” gibi manalara gelmektedir. Bir terim olarak ise mezhep, kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemine sahip olduğu kabul edilen itikâdî ve fıkhî doktrini ifade etmektedir. Mezhebin çoğulu “mezâhib”dir.

    Mezhep kurucusu kabul edilen imam veya müctehid, hiçbir şekilde yeni bir din koyucusu değildir.
    Yüce Allah tarafından konulan ve Hz. Muhammed vasıtasıyla tebliğ edilen İslam dininin gerek inanç, gerekse fıkıh (ibadet ve hukuk) alanına giren meselelerini delilleriyle birlikte ele alıp, bunlara ilişkin yorum ve çözümler getirme ihtiyacı karşısında, delillerinden hüküm çıkarma yeterliliğine sahip İslam bilginleri birbirlerinden farklı görüşler ve çözüm önerileri ortaya koymuşlardır. İşte bu şekilde, belli görüşler etrafında oluşan ve yeni katılımlarla da giderek zenginleşen fikrî kümeleşmeye “mezhep” denilmektedir.
    Genellikle fıkıh mezhepleri olan Hanefî, Malikî, Hanbelî ve Şafiî mezhepleri, kurucularının isimleri ile anılmaktadır. Akaid mezhepleri ise, Şia, Mu’tezile, Havaric gibi belli topluluklara nispet edildiği gibi, Maturidî ve Eş’ârî şeklinde kurucularının isimlerine de izafe edilmektedir.
    İslam’ın “anlaşılması”, “değişmezliği” ve “uygulamaya yansıyan farklı tezahürleriyle”, iç içe üç halkadan söz edilmesi mümkündür.
    Bu ayrım, aynı zamanda İslam’ın doğrudan ve dolaylı olarak ilgi alanını ve kapsamını da tanıtmaktadır.
    1. En içte, Kur’an ve Sahih Sünnet metninden doğrudan ve açık bir şekilde anlaşılan öz, yani İslam’ın ana ve değişmez unsurları yer almaktadır.
    2. İkinciyi halkayı, nasların dolaylı şekilde ve yorumlama sonucu kapsadığı alan, yani nasların izdüşüm alanını teşkil etmektedir. Bu alanda, izlenen aklî istidlâle, muhakemelere ve bakış açılarına göre naslara farklı yorumlar getirmek ve onlardan farklı sonuçlar çıkarmak mümkün olduğundan kısmî bir değişkenlik ve farklılık gözlemlenmektedir.
    3. En dışta ise, Müslüman fert ve toplumların dinin rehberliği ve yönlendirmesi sonucu belli bir kıvama gelmiş kendi öz inisiyatif, bilgi ve tecrübelerinden, kültür ve geleneklerinden kaynaklanan tercihleriyle dolduracakları, fakat ilk iki alanla da çelişmemeye özen gösterecekleri üçüncü halka yer almaktadır.
    İslam’ın ilgi alanını ve kapsamını, değişmezlik/değişkenlik, yoruma açık veya kapalı oluş, doğrudan ve dolaylı oluş itibarıyla böyle bir üçlü ayrıma tabi tutmak mümkün ve doğru ise de, hangi hükmün hangi halkada yer aldığı konusunda belli ölçüde izâfiliğin bulunması ve bir takım farklı görüşlerin olması da kaçınılmaz olmaktadır.
    Özetle ifade edilen bu kategorik tasvir ve genelleme, Hz. Peygamber’in vefatını takip eden ilk birkaç asır içinde, nasların (ayet ve hadislerin) anlaşılması, yorumlanması ve günlük hayatın bu istikâmette düzenlenmesi çabalarının tek bir çizgide seyretmeyip, İslam’ın yayılış alanıyla ve hızıyla da bağlantılı olarak farklı birçok anlayış, ekol ve temayülün ortaya çıkmış olmasına önemli bir açıklama getirmektedir.
    İslam’ın yayılış sürecinde İslam’la tanışan ve Müslüman olan toplumların kendi geleneklerini, örf ve adetlerini İslam döneminde de bir ölçüde devam ettirmiş olmaları, komşu kültürlerin İslam medeniyeti içinde kendini ifade imkanı bulması, İslam’ın bölgesel ve sosyal şartlara kolayca uyum sağlayabilmesi de, yine aynı alan ayırımının sağladığı esneklikle ve uyum kabiliyetiyle yakından bağlantılıdır.
    Bununla birlikte tarihî süreç içerisinde, İslam dünyasında İslam’ın anlaşılması, yorumu ve gündelik hayata geçirilmesi konusunda müsaade edilen farklılıkları, sadece Müslüman fert ve toplumlar arasındaki anlayış, yorum, kültür ve gelenek farkıyla açıklamanın yetersiz kalacağını, bunun dışında birçok amilin de söz konusu olabileceğini ayrıca belirtmek gerekmektedir.
    Nitekim, mezheplerin oluşumunda başlıca şu amillerin bulunduğu görülmektedir.

    1. İslam’ın getirdiği fikir ve vicdan hürriyeti,

    2. Fertlerin birbirinden farklı duygu, düşünce ve karakterde yaratılmış olmaları,

    3. Âyet ve hadislerin bir kısmı ifade ve kapsam yönünden kolay anlaşılırken, bir kısmının ise manalarının kapalı olması,

    4. Âyet ve hadisleri değerlendiren bilginlerin değişik metod ve ölçülere sahip olmaları,

    5. Hilafet tartışmaları,

    6. Müslümanlar arasında cereyan eden iç savaşlar,

    7. Müslümanların çeşitli kültürlere sahip milletlerle temasa geçmeleri,

    8. Bir takım felsefî eserlerin tercüme edilerek İslam dünyasında yayılması,

    9. Değişen akımlar ve gelişen toplum hayatının doğurduğu ihtiyaçlar karşısında âyet ve hadislerden hüküm çıkarma zorunluluğunun hissedilmesi,

    10. Değişik siyasî düşünceler,
    İşte bahsedilen bu ve benzeri âmiller sebebiyle, zamanla fıkhî ve itikâdî ekoller ve gruplaşmalar ortaya çıkmıştır. Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarma gücüne sahip olmayanlar ise, bu güçteki âlimlerin görüş ve düşünceleri etrafında toplanarak mezheplerin oluşturulma sürecine etki etmişlerdir.
    Selefiyye, Eş’ariyye, Mâturidiyye, Mu’tezile, Cebriyye, Hâricilik ve Şia gibi itikâdi fırkaların yanında, Hanefî, Mâlikî, Hanbelî, Şâfiî ve Câ’feriyye gibi fıkıh mezhepleri bulunmaktadır.
    İslam dünyasında ilk dönemden itibaren yoğun bir ictihad ve re’y faaliyeti sürdürülmüştür. Günümüzde de aynı faaliyetlerin hızlı bir şekilde devam etmesi kaçınılmazdır. Konunun uzmanlarının bir araya gelerek İslam toplumlarının sıkıntılarına çözüm yolları bulmaları ve bu hususlardaki ilmî faaliyetlerini en üst seviyede devam ettirmeleri bir zorunluluktur. Aksi takdirde, taklitle bir yerlere varılmayacağı açıktır. İslam dünyasının, her zamankinden daha çok, bugün bunu gerçekleştirmeye ihtiyacı vardır.


    Özetle belirtmek gerekirse, insanın olduğu yerde mezhepler vardır, olacaktır ve olmalıdır. Her mezhebin bir diğerinin görüşlerinden faydalanması da mümkündür. Bağnazlığın terk edilip, kardeşler arasında sevgi, saygı, hoşgörü, birlik, beraberlik, dayanışma ve tesânüdün sağlanmasına ihtiyaç vardır. Hiçbir kimse diğerini dışlayarak, küçümseyerek, yok sayarak ve sadece kendinin haklı olduğunu düşünerek bir şey elde edemeyeceğini artık bilmek zorundadır.
    Bununla beraber şu hususun belirtilmesinde de yarar vardır ki, ictihad kapısı kesinlikle kapanmamıştır ve kıyamete kadar da asla kapanmayacaktır. Yeter ki ana kaynaklarımız doğru anlaşılıp, doğru şekilde yorumlanabilsin. İşte o zaman İslam’ın evrensel ve kıyamete kadar geçerli bir din olduğu bütün dünyaya çok daha rahat bir şekilde anlatılıp gösterilebilecektir.
    Bunu başarmak için ise her zaman herkesin üzerine düşen vazîfeyi en güzel şekilde yapması gerekmektedir. (09.05.2012)
    Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin SEYHAN
    Kafkas Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi






+ Yorum Gönder