Konusunu Oylayın.: Muhammed Abduh (Mohammad Abduh) kimdir ?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Muhammed Abduh (Mohammad Abduh) kimdir ?
  1. 09.Mayıs.2012, 15:58
    1
    Misafir

    Muhammed Abduh (Mohammad Abduh) kimdir ?






    Muhammed Abduh (Mohammad Abduh) kimdir ? Mumsema Muhammed Abduh (Mohammad Abduh) kimdir ?


  2. 09.Mayıs.2012, 15:58
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 21.Mayıs.2012, 18:07
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Muhammed Abduh (Mohammad Abduh) kimdir ?




    Muhammed Abduh (1845-1905)
    Yazar: Abdülnasır Yiner
    Köprü dergisi


    İslam düşüncesinin yeniden canlanmasında önemli katkılarda bulunan, Mısır'ın tanınmış alimlerinden olan Muhammed Abduh, 1845 yılında Aşağı Mısır’da Bahire ilinin Mahalletü’n-Nasr Köyü’nde doğdu. Zengin olmalarına rağmen, fedakarlıktan hiçbir zaman kaçınmayan, adil, dürüst olarak tanınan bir babanın; iffet ve takvası ile meşhur bir annenin çocuğuydu. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i hıfzetti. Tanta’daki eğitimi sırasında zamanın şartlarına uygun eğitim vermedikleri gerekçesiyle okuldan bir süre ayrıldı. Fakat çok geçmeden yeniden okula döndü. Amcası Şeyh Derviş, geniş ufkuyla Abduh’un dini ilimlere karşı sevgi beslemesinı sağladı. 1866’da İslami ilimlerin merkezi kabul edilen Ezher Üniversitesi’ne kaydoldu. Ancak, üniversitenin o sıralardaki eğitim metodu kendisini tatmin etmedi. Bir ara dünyadan tamamen elini-eteğini çekip tasavvufa ağırlık verdi. Ne var ki, amcası onun inzivaya çekilerek tasavvufa yönelmesine müsaade etmedi.

    Amcası dışında hayat seyri üzerinde etkili olan bir başka ve belki de en önemli kişi Cemaleddin Afgani’dir. Onunla tanışması (1872) hayatında adeta bir dönüm noktası teşkil eder. Afgani’nin etkisinde kalmanın ötesinde, en önemli talebesi olarak tanınacaktır. Afgani’nin de, Abduh’un münzevi bir hayat yaşamayı terk ettirip aktif hale gelmesinde önemli etkisi oldu. 1877 yılında okulunu tamamlayarak “alim” ünvanını aldı ve mezun oldu. Bir süre özel ders verdikten sonra Darü’l-Ulum’a müderris olarak atandı (1879). Bu görevi devam ederken Afgani’nin tesiriyle yayıncılık işine de girişti. Müderrisliği bir yıldan kısa sürdü ve vazifeden alınarak doğduğu mahalde ikamete mecbur edildi. Ancak, bir bakan tarafından geri çağrılarak el-Vaka’-i Mısriye isimli gazetenin başyazarlığına getirildi (1880).

    1879 yılında başlayan, Mısır’da, milliyetçi hareketin ilk meyvesi olarak kabul edilen hükümet darbesi daha sonra bir isyan hareketine dönüşmüş ve olay Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilişine kadar sürmüştü (1882). Bu olaylarda Mısır Ordu komutanlığını yapan Arabi (Urabi) halkın özgürlük ve bağımsızlık duygularına tercüman olunca çok etkili olmuştu. İşgalden sonra Arabi’yi (Urabi) desteklediği gerekçesiyle Abduh’da sürgüne gönderildi.

    Evvela Suriye’ye yerleştiyse de, daveti üzerine Paris’e geçerek Afgani ile buluştu. Paris’te “el-Urvetü’l-Vuska” adlı bir dergiyi yayınladılar. Sekiz ay devam eden bu dergide, İslami uyanmayı dair yazılar yayınlandı. İngiliz işgaline karşı mücadele vererek milli şuuru uyandırmaya çalıştı. Paris’te bulunduğu senelerde bir ara derginin temsilcisi olarak İngiltere’ye gittiği (1884) ve arkadaşı Vilfried Blunt’un da yardımıyla İngiliz basınında Mısır konusunu işleyerek kamuoyu oluşturmaya çalıştığı; Winston Churchill’in babası Randolph Churchill ve bazı politikacılarla görüştüğü anlatılmaktadır (Osman Emin, 1991, 291). Diğer yandan İngilizler derginin İslam ülkelerine girişini yasaklayarak yayını engellediler. Bir süre sonra derginin yayını durdu.

    Abduh, 1885 yılında Beyrut’a gelerek buraya yerleşti. Burada Sultaniye Medresesini açarak (veya atanmak suretiyle) eğitimle meşgul oldu. 1889 yılında Kahire’ye döndü. Kısa bir süre sonra da asliye hukuk mahkemesine hakim olarak atandı. Daha sonra temyiz mahkemesinde müşavir olarak çalıştı. Bu arada şeriat mahkemelerinin ıslahına dair eserini yazdı (1900). Diğer yandan gelişmesine katkıda bulunduğu el-Ezher’in idare meclisine seçildi. Ezher’in gelişmesine katkıda bulunduğu gibi geniş bir muhite hitap edecek hale getirilmesinde de önemli katkılarda bulundu. Daha önce okutulmayan tarih, coğrafya, matematik ve felsefe gibi müspet bilimlerin okutulmalarını sağladı. Mısır’da en yüksek dini makam olan müftülüğe atandıktan (1899) sonra vefatına kadar bu görevde kaldı. Görev yaptığı süre boyunca bu makama büyük bir saygınlık kazandırdı. Müftülüğü sırasında; Müslümanların faiz ve kârdan hisse alma gayr-ı Müslim ülkelerde Müslüman olmayanlar tarafından kesilen hayvanların etlerini yeme, geleneksel kıyafetler dışındaki kıyafetlerle örtünme gibi konularda ruhsat vermesi çok ciddi tartışmalara neden oldu. (Osman Emin, 1991, 292)

    Bazı hayır kurumlarının açılmasında ön ayak oldu. Fakirlere yardım edip eğitimlerine imkan sağlamak ve maddi-manevi destek sağlamak maksadıyla kurulan “Müslüman Hayırseverler Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer aldı. Klasik dönemin değerli eserlerini yayınlamak maksadıyla “Arapça Eserleri Canlandırma Cemiyeti” adlı bir dernek kurdu (Osman Emin, 1991, 292). Şer’i mahkemelerin ıslahı için çaba sarf etti. Bu meyanda yayınladığı bildiri, sulh mahkemelerinin yargılama yöntemlerinin ıslahı konusunda temel teşkil etti. Hakimlerin seçilmelerinin daha uygun kurallara bağlanması, ekonomik durumlarının iyileştirilmesi ile beraber, ahlaki, ilmi seviyelerinin yükseltilmesinin ehemmiyetine dikkat çekti. Şer’i mahkemelerde görev alacak hakimleri yetiştirmek maksadıyla bir okulun açılmasını istedi.

    Son dönemlerinde muhtelif eserler kaleme aldı. En büyük eseri olan Risaletü’t-Tevhid’i yazdı. Bazı müsteşriklerin İslam’a yönelttikleri ithamlara karşı müdafaa maksadıyla, “El-İslam ve’l-Nasraniyye Ma’a’l-İlm ve’l-Medeniyye” adlı eserini neşretti. Tefsir derslerini verirken yeni bir metot kullandı. Çok önem verdiği Kur’an-ı Kerim tefsirini tamamlamak kendisine nasip olmadı. Bazı kısımlarını neşretmiş, vefatından sonra ünlü talebesi Raşid Rıza tarafından tamamlanarak yayınlanmıştır. Henüz tasarladığı çalışmaları tamamlayamadan, 1905 Temmuz’unda vefat etti. Cenazesi, hükümet yetkililerinin de hazır bulunduğu, büyük bir kalabalık kitle tarafından kaldırılarak, Kahire’deki El-Afifi mezarlığına defnedildi.

    Sadakati, cesareti, cömertliği ve yurtseverliği ile de tanındı. Kendisini ihbar edip hapse atılmasına sebep olan ve sonrasında kendisini terk eden arkadaşları hakkında bile kötü konuşmayarak onları affetti. Hidiv’e karşı çıkacak kadar cesaret sahibi idi. Mezarının üzerine bir Arap şairinin yazmış olduğu;

    “Yücelik için bir mezar yaptık

    Dini ve dünyayı gömdük birlikte.” beyti nakşedilmiştir (Osman Emin,1991, 294).

    Fikirleri

    Cemaleddin Afgani’nin talebesi olarak tanınmasına rağmen fikir konusunda bazı konularda hocasından farklı düşüncelere sahiptir. Hemen inkılap yapılmasına karşıydı. Halkın düşüncesinin değişebilmesi için, herhangi bir dış şeklin değişmesinin yeterli olacağına inanmamaktaydı. Öncelikle müesseseler kurularak eğitim sorunu çözülmelidir. Tabii ki, bu arada nasıl bir eğitim sorusunun da cevaplandırılması gerekir (Kara, 1985, 1408). Bunlardan sonra insanların yetiştirilmesi gerekir. İslam’da bir ihya hareketinin gereği, halkın daha fazla ön plana çıkarılması ve Arap dilinde yeni düzenlemelerin yapılması üzerinde durdu.

    Vatan sevgisinin canlı tutulması konusunda Mısır’da önemli bir etkide bulundu. Avrupa’nın siyasi tahakkümünün yanı sıra Şarktaki istibdada da karşı çıktı. İslamiyet’in temel prensiplerinden taviz vermeden Garp medeniyetinden istifade edilebileceğini savundu. İçtihat kapısının açık tutulması, Kur’an-ı Kerim’in asrımızdaki ilmi gelişmelerinin de göz önünde tutularak tefsirinin yapılmasını istedi. Müftülüğü sırasında yazdığı yazılar, verdiği fetvalar ve savunduğu fikirleriyle, Batı karşısında İslam ülkelerinin çağa ayak uydurmalarına katkıda bulunmaya çalıştı.

    Doğru bir şekilde izah edildiği takdirde ilim ve İslam’ın asla çelişmeyeceğini savundu. Müslümanların, İslamiyet’in yüksek gayelerine uygun şekilde yaşamamalarını özden uzaklaşma ve bunu kaybetmeye bağlar. Bunun tekrar düzelmesi mümkündür. İslamiyet’in özünde; Allah’a teslimiyet, Peygamber’e (asm) hürmet ve Kur’an-ı Kerim’e meftuniyet vardır (Schacht, 1979, 490). İslam akla büyük önem verir. Bu özellik Garbı anlamada kolaylık sağlar. İslam özgür irade dinidir. Halk arasında yanlış bir şekilde yerleşmiş bulunan, yanlış mukadderat inancına eleştiriler getirerek halkın iradesi ile tecelli eden yönetimin faziletlerini övdü. Doğru düşünce ve salih amel arasında dinamik bir ilişkinin var olduğunu savundu. Mantık ve düşüncenin önemine değinerek ihmal edilen İslam felsefesinin canlanması için çaba sarf etti. Akli deliller imanı zayıflatmanın aksine, güçlenmesine vesile olur. Düşünme sanatı ve bilimi olarak gördüğü mantık ilminin değerinin tam olarak anlaşılması, İslam Kelamının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağı gibi, gerekli de olduğunu savundu.

    Kur’an, bütün zamanları kapsayan değişmez bir anayasadır. İçtimai ve siyasi sıkıntıların giderilmesi, örgütlenmelerin sağlanması hususunda cevap veren bir temel kaynaktır. Batıdan iktibas edilen kanunların hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulamaya konulması zihinsel anarşiye sebep olduğu gibi, birlik ve beraberliğin de kaybına sebep olmuştur. Müslümanlar, hali hazırda dinlerinde görünmeyen, örtülü dinamizm unsurlarını harekete geçirerek kültürel ve ahlaki kurtuluşu gerçekleştirebilirler. Bu amaç için; Kur’an ve sünnetten çıkarılacak yasalarla kamu hukukunun gözetilerek öncelikli hale getirilmesi, dört mezhep (ehl-i Sünnet) alimlerinin bir araya gelerek iyi noktaların kıyaslanarak birleştirilmesi, tevhidin sağlanması üzerinde ehemmiyetle durdu (Hamid İnayet, 1995, 148). Gerektiğinde, sadece bir mezhepten istifade etmekle kalınmayıp, her dört mezhebin hükümlerini ve hatta bunların dışındaki görüşleri de bir araya getirmek suretiyle karşılaştırılmalı ve en iyi senteze bu yolla gidilmesi gerektiğini yazdı.

    Abduh, içtihat kapısının açık tutulmasından yanadır. Kişi bütün kayıtlardan bağımsız olarak düşünebilmeli, serbestçe araştırma yapabilmelidir. Din otoritesi sayılan kişilerin sunmuş olduğu bilgilerin delil gösterilmeden körü körüne taklit edilmesine karşıdır. Zamanın değişen şartlarına paralel olarak, yeni yeni ortaya çıkan meselelere tatmin edici cevaplar verebilmek için içtihat kapısının açık olması gerektiğini savundu. Akılcı bir din olan İslamiyet, yeniliklere açıktır. İslam, insanları din adamı otoritesinden kurtarıp Yaratıcı ile yüz yüze getirmek suretiyle aracıları ortadan kaldırmıştır ve aracılara da gerek yoktur.

    Abduh’a göre; din bilimleriyle fen bilimleri aynı kaynaktan gelmekle beraber kendilerine özgü düşünce şartları vardır. Dolayısıyla bunları, paralel yürütülmesi gereken iki ayrı akım olarak görmek gerekir. İslam’ın son din ve Hz. Muhammed’in (asm) son peygamber olmasından hareketle, insanların belli bir olgunluk seviyesine ulaştıklarından, vahiy artık gelmeyecek, dolayısıyla insanların “artık kendi ahlaki ve entelektüel salvation’larını” (Mardin, 1985, 1402) kendilerinin yürütebilecekleri inancını taşır. Dinler tarihindeki gelişmelerden örnekler vererek, zamanla insaniyetteki tekamüle paralel olarak, dini kaidelerin kurallarının sertlikten yumuşamaya doğru bir seyir takip ettiğini belirtir. İnsanların akli olgunluğa eriştikleri bir zamanda İslam nazil oldu. En son gelen İslam, insanda var olan his ve duyarlılıkları birleştiren akla hitap etti. Aklı tabiatla uzlaştırdı. Esrar perdeleri ile beraber aracıları da ortadan kaldırdı. İnsanlar melekeleri vasıtasıyla günümüzde Allah’a daha da yakın oldular.

    Her şeyin önceden yaratıldığı, hür iradenin etkisinin olup olmadığı konularının tartışılmasında ahlakı ön plana çıkardı. Allah’ın her şeyi ezelden bilmesi; kulunun kendi iradesi ile ne yapacağını, mükafat veya mücazata muhatap olacağını bilmesi, kulun hür iradesi ile hareket etmesine mani teşkil etmez. İnsanı her hangi bir şeye zorlamadığı gibi alıkoymaz da. Hür iradeyi kabul etmemek, insanın amellerinin kendisinden olmadığını savunmak, sorumluluğu ortadan kaldırır. Oysaki dinen kul ancak, yaptıklarından sorumludur. Zamanla toplumda teşekkül eden “kadercilik” halkın sömürülmesinde, yöneticiler tarafından bir araç olarak kullanıldığını ve İslamiyet ile çeliştiğini savundu.

    Dindeki ıslahatı, ahlaki bir reform olarak telakki eder. Yapılmak istenen şey insanları inançları vasıtasıyla iyi ahlak sahibi olmalarını sağlayarak, sosyal durumlarını daha iyi bir seviyeye getirmektir. Bir taraftan dindeki yanlış telakki ve inanışlar düzeltilirken, yanlış anlamalar tashih edilirken diğer yandan da insanların daha ahlaklı hale gelmeleri sağlanır. Kur’an-ı Kerim, dünya ve ahiret saadetini netice veren ve insanlara kılavuzluk etmek maksadıyla gönderilen kutsal bir kitaptır. Önemli olan husus, Kur’anın lafzi manasına takılıp kalmadan özünü kavramaya çalışmaktır.

    Abduh ve Afgani, gerek Emevi-Abbasi ve gerekse sonraki dönemlerde hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra, saltanat otoritesini sağlama babında bazı alimlerin meşrulaştırma amacını taşıyan ve sonraki dönemlerde taklit edilen görüşlerinin neticesi olarak yerleşmiş bulunan, siyasi anlamdaki itaatkarlıkla mücadele ettiler. Müslümanları bu taklit zincirlerinden kurtarmak için büyük zorluklarla mücadele ettiler. Meşvereti esas alan meclisin teşekkülüne destek verdiler. Dört halifeden sonra ideal şeklin bozulduğunu, hanedana dönüşerek asli özelliğini kaybettiğini, despotlara hizmet eden bir araç haline düşürüldüğünü savundular. Bunun İslam dünyasında normal bir hükümet şekli almasını da bir kısım ulemanın yanlışlarına ve emirlere bağımlılıklarına dayandırırlar. Bu duruma ulema sebep olduğu gibi, kurtuluş da ulemanın öncülüğünde ancak, gerçekleştirilebilirdi (Hamid İnayet, 1995, 138).

    Abduh’a göre İslam’daki devlet yönetimi şer’i değil, toplumsal bir durum arz eder. Şeriata göre; halifenin, yöneticinin, hakimin ve müftünün makamlarının ayrıcalıkları yoktur. Fakat, şeriat onların ödev ve sorumluluklarını belirlemiştir. Batıdaki durumun aksine, halifelik teokratik bir sistem değildir. Teokratik sistemde, Tanrı hükümlerini doğrudan doğruya yöneticilere bildirir. Halk otomatikman itaat etmek ve boyun eğmekle yükümlüdür. Böyle bir sistemde halk yöneticiyi Tanrı buyrukların düşmanı dahi bilse karşı çıkamaz. Yönetenlerin her hal ve davranışları dini hüküm şeklindedir. Buna karşılık İslam’da günahkar yöneticiye boyun eğmek caiz değildir. Eğer yöneticinin yaptıkları sürekli olarak şeriata aykırılık teşkil ediyorsa, halk onu iktidardan alma hakkına sahiptir. Nasıl ki, ümmet ve temsilcileri onu bu makama getirmişlerse aynı şekilde, menfaatleri gereği onun yönetimine son verme hakkına da sahiptirler (Hamid İnayet, 1997, 172).

    Meşrutiyetten yana tavır koymuştur. Yöneticiler, bilirkişilere danışarak şeriatı izlemek suretiyle adaletle yönetebileceklerine inanıyordu. Buna en uygun yönetim şekli o zaman için meşrutiyet idi. Halkın yönetime katılması için önce mahalli şuralar aracılığıyla yardımlaşarak halkın genelinin fikri alınmalı ve daha sonra seçimle teşekkül edecek bir meclisin, halkın ve devletin problemlerini çözmesi gerektiğini savundu. Bu durumun gerçekleşebilmesi için de halkın eğitiminin şart olduğunu belirtmiştir.

    Abduh, toplumda yaygın olarak karşılaşılan alışkanlık ve ahlaki anlayışları eleştirir. Başta ulema olmak üzere yapılan tahrifatlardan herkesi sorumlu tutar. Oruç ve abdest gibi muamelata dair konularda en ince teferruata inilmesine rağmen diğer konularda hile-i şeriyye’ye başvurulmasını sert bir şekilde eleştirir. Söz konusu kişilerin dini bir meslek olarak kullandıklarını ifade eder. Sonradan sokulup İslam’a mal edilen yanlış yeniliklere (bid’a) karşı çıktı. Eski metinlerin yanlış anlaşılıp ulema tarafından defalarca şerh edilip taklitçiliğin sürüp gittiğini belirtti. Bu işi yapanların, ülkenin ve milletin beklentilerinden habersiz olduklarını, içinde yaşadıkları çağa ayak uyduramadıklarını, toplumdan soyutlanmış bir hayat yaşadıklarını ileri sürdü. Düzelmenin kendiliğinden olmasını beklemenin yanlış olduğunu, herkesin üzerine düşen görevi yapması gerektiğini, Batılı fikirlerin de körü körüne taklit edilmeden, uygun olanların kendi kültürleri üzerine bina edilmesi gerektiği ikazında bulundu. Esas ıslahatın dışta değil de içte yapılması gerektiğinin üzerinde ısrarla durdu.

    Abduh, Batıda gelişip bütün dünyayı etkisi altına alan yeni fikirleri alırken; bir taraftan yenilerinin İslam düşüncesiyle çelişmeyen kısımlarını bulup bunları bir araya getirmek, diğer taraftan taklit ve taassup kırılırken, dinsizlik ve ahlaki çöküntüye sebep olacak yeni gelişmelerle mücadele etmeye çalıştı. Batı karşısında Müslümanların gerileyişini açıklarken; Müslümanların geçmişte başkalarının dertlerine çare bulduklarını, onları bilgisizlik, taklit ve kölelikten kurtardıklarını ama bugün kendilerinin aynı hastalığa yakalandıklarını, bu hastalıktan kurtulmak için çalışmaları gerekirken, ecelin gelip çatması veya mucize kabilinde iyileşmeyi beklediklerini dile getirdi. Bu duruma düşmenin sebeplerinden bir tanesinin de müspet ilimlerin terki ile çözüm bulma imkanının ortadan kalkmasına bağladı (Hamid İnayet, 1997, 158).

    Etkileri ve Ekolü

    1897’den itibaren yayınlanan el-Menar adlı dergide Abduh’un fikirleri, ölümünden sonra da yayınlanmaya devam etti. Kasım Emin, Mustafa Abdurrahman ve Reşid Rıza gibi tanınmış öğrencileri vasıtasıyla fikirleri bir çok bölgeye yayıldı. Ezher’de 1931 yılında adına vakıf kuruldu. Fikirleriyle İslam dünyasında bir çok ünlü şahsiyeti etkiledi. Bir çok konuya ilk defa Afgani ve Abduh değinmiş oldular. Bu yaklaşımlarından dolayı tecdit hareketinin öncüleri olarak sayıldılar. Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşad adlı dergilerde yayınlanan yazılarda fikirlerinin etkisini görmek mümkündür. Bunlardan birisi de Mehmed Akif’tir. Bir şiirinde, “İnkılap istiyorum ben de fakat Abduh gibi” ifadelerine yer verdi. Bediüzzaman Said Nursi, “ittihad-ı İslam’da seleflerim” (Nursi, 1990, 63) dediği kişiler arasında Muhammed Abduh’u da sayar.

    Muhammed Abduh’un talebeleri kendisinden sonra, ondan aldıkları eğitimin etkisiyle değişik alanlarda ekoller oluşturdular. Talebelerinden Kasım Emin’in “toplumcu”, Reşid Rıza’nın “dini” ve Mustafa Abdürrazık’ın “felsefi” ekolünü temsil ettiği kabul edilir (Osman Emin, 1991, 306-309).

    Abduh’un üzerinde önemle durduğu ve talebelerinden Kasım Emin’in devam ettirdiği konulardan birisi kadınların eğitimi idi. Hayat şartlarının düzeltilmesini istiyordu. İslam’ın kadına verdiği değer, erkeklere verdiği değerden daha aşağı olmadığını savundu. Kadınların sosyal ve manevi yönden geri planda bulunmalarının sebebinin, Şeriata aykırı olarak devam ede gelen uygulamalar olduğunu savundu. Çok evlilik, bir ruhsattan ibaretti. Bunun yanında birden fazla evlilik halinde yerine getirilmesi gereken ağır şartlar, bir bakıma çok evliliğin reddi anlamına da gelebilirdi. İslam’ın iyi incelendiği takdirde tek evlilikten yana olduğunun anlaşılacağını, mevcut tüm imkanların kullanılarak bir an önce kadınların toplumda etkin hale getirilmesi gerektiğini savundu. Çocukları eğitmekle vazifelendirilen, kadınların cahil bırakılmaları affedilemez bir suçtu. Talebesi Kasım Emin’e göre de; İslam kadınları yüceltmiştir. Geri planda kalmalarının sebebi İslam değil, sonraki uygulamaların sahibi olan Müslümanlardı.

    Reşid Rıza, hocasının dini fikirlerinin tercümanı olarak tanındı. Hocasının hayatı ve fikirlerini kaleme alarak önemli bir hizmeti yerine getirdi. Özellikle yayınladığı el-Menar dergisiyle hocasının fikirlerini canlı tuttu. Dini konulara ait fikirlerini en fazla dile getiren talebesi oldu. Dini akidelere sonradan giren ve sokulan yanlışları bulup çıkarmak, eğitimi modern metotlardan istifade etmek suretiyle daha işler hale getirilmesi konusunda makaleler yayınladı. Muhafazakar yönü daha ağır bastı.

    Muhammed Abduh’un meşhur talebelerinden olan ve felsefi ekolünü devam ettirdiği ifade edilen kişi Mustafa Abdürrazık’tır. İslam felsefesi üzerine bir çok eser yazdı. Hoşgörü, cömertlik, insan sevgisi gibi erdemler üzerinde durdu. Felsefe tarihinin insan tarihi ile başladığı ifade etti. Sevginin insanın fıtratında var olduğunu, bencillik ve ihtirasın sevgi çiçeklerinin gelişmesine mani olduğunu, insanların aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla parçanın, bütünün faydası için çalışması gerektiğini savundu. Eğitim vasıtasıyla güzel hasletlerin potansiyel varlığını ortaya çıkaracağını belirtti. Amelin devamlılığının istikrarsızlığa engel olduğunu görerek bunu kendisi uygulamaya çalıştı. Hocasının fikirlerinin yaşaması ve devamı için elinden gelen gayreti gösterdi (Osman Emin, 310).

    Kaynakça

    Hamid İnayet, (1997), Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul, Yöneliş.

    Hamid İnayet, (1995), Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, İstanbul, Yöneliş.

    Nursi, Bediüzzaman Said (1990), Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat.

    Osman Emin, (1991), “Mısır’da Rönesans: Muhammed Abduh ve Okulu”, İslam Düşüncesi Tarihi (4):289-311.

    Schacht, J. (1979), “Muhammed Abduh”, İslam Ansiklopedisi, M.E.B. (8): 488-490.

    Mardin, Şerif (1985), “İslâmcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, (5): 1400-1404, İletişim.

    Kara, İsmail (1985), “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İslâmcılık Tartışmaları”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, (5): 1405-1420, İletişim.


  4. 21.Mayıs.2012, 18:07
    2
    Moderatör



    Muhammed Abduh (1845-1905)
    Yazar: Abdülnasır Yiner
    Köprü dergisi


    İslam düşüncesinin yeniden canlanmasında önemli katkılarda bulunan, Mısır'ın tanınmış alimlerinden olan Muhammed Abduh, 1845 yılında Aşağı Mısır’da Bahire ilinin Mahalletü’n-Nasr Köyü’nde doğdu. Zengin olmalarına rağmen, fedakarlıktan hiçbir zaman kaçınmayan, adil, dürüst olarak tanınan bir babanın; iffet ve takvası ile meşhur bir annenin çocuğuydu. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i hıfzetti. Tanta’daki eğitimi sırasında zamanın şartlarına uygun eğitim vermedikleri gerekçesiyle okuldan bir süre ayrıldı. Fakat çok geçmeden yeniden okula döndü. Amcası Şeyh Derviş, geniş ufkuyla Abduh’un dini ilimlere karşı sevgi beslemesinı sağladı. 1866’da İslami ilimlerin merkezi kabul edilen Ezher Üniversitesi’ne kaydoldu. Ancak, üniversitenin o sıralardaki eğitim metodu kendisini tatmin etmedi. Bir ara dünyadan tamamen elini-eteğini çekip tasavvufa ağırlık verdi. Ne var ki, amcası onun inzivaya çekilerek tasavvufa yönelmesine müsaade etmedi.

    Amcası dışında hayat seyri üzerinde etkili olan bir başka ve belki de en önemli kişi Cemaleddin Afgani’dir. Onunla tanışması (1872) hayatında adeta bir dönüm noktası teşkil eder. Afgani’nin etkisinde kalmanın ötesinde, en önemli talebesi olarak tanınacaktır. Afgani’nin de, Abduh’un münzevi bir hayat yaşamayı terk ettirip aktif hale gelmesinde önemli etkisi oldu. 1877 yılında okulunu tamamlayarak “alim” ünvanını aldı ve mezun oldu. Bir süre özel ders verdikten sonra Darü’l-Ulum’a müderris olarak atandı (1879). Bu görevi devam ederken Afgani’nin tesiriyle yayıncılık işine de girişti. Müderrisliği bir yıldan kısa sürdü ve vazifeden alınarak doğduğu mahalde ikamete mecbur edildi. Ancak, bir bakan tarafından geri çağrılarak el-Vaka’-i Mısriye isimli gazetenin başyazarlığına getirildi (1880).

    1879 yılında başlayan, Mısır’da, milliyetçi hareketin ilk meyvesi olarak kabul edilen hükümet darbesi daha sonra bir isyan hareketine dönüşmüş ve olay Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilişine kadar sürmüştü (1882). Bu olaylarda Mısır Ordu komutanlığını yapan Arabi (Urabi) halkın özgürlük ve bağımsızlık duygularına tercüman olunca çok etkili olmuştu. İşgalden sonra Arabi’yi (Urabi) desteklediği gerekçesiyle Abduh’da sürgüne gönderildi.

    Evvela Suriye’ye yerleştiyse de, daveti üzerine Paris’e geçerek Afgani ile buluştu. Paris’te “el-Urvetü’l-Vuska” adlı bir dergiyi yayınladılar. Sekiz ay devam eden bu dergide, İslami uyanmayı dair yazılar yayınlandı. İngiliz işgaline karşı mücadele vererek milli şuuru uyandırmaya çalıştı. Paris’te bulunduğu senelerde bir ara derginin temsilcisi olarak İngiltere’ye gittiği (1884) ve arkadaşı Vilfried Blunt’un da yardımıyla İngiliz basınında Mısır konusunu işleyerek kamuoyu oluşturmaya çalıştığı; Winston Churchill’in babası Randolph Churchill ve bazı politikacılarla görüştüğü anlatılmaktadır (Osman Emin, 1991, 291). Diğer yandan İngilizler derginin İslam ülkelerine girişini yasaklayarak yayını engellediler. Bir süre sonra derginin yayını durdu.

    Abduh, 1885 yılında Beyrut’a gelerek buraya yerleşti. Burada Sultaniye Medresesini açarak (veya atanmak suretiyle) eğitimle meşgul oldu. 1889 yılında Kahire’ye döndü. Kısa bir süre sonra da asliye hukuk mahkemesine hakim olarak atandı. Daha sonra temyiz mahkemesinde müşavir olarak çalıştı. Bu arada şeriat mahkemelerinin ıslahına dair eserini yazdı (1900). Diğer yandan gelişmesine katkıda bulunduğu el-Ezher’in idare meclisine seçildi. Ezher’in gelişmesine katkıda bulunduğu gibi geniş bir muhite hitap edecek hale getirilmesinde de önemli katkılarda bulundu. Daha önce okutulmayan tarih, coğrafya, matematik ve felsefe gibi müspet bilimlerin okutulmalarını sağladı. Mısır’da en yüksek dini makam olan müftülüğe atandıktan (1899) sonra vefatına kadar bu görevde kaldı. Görev yaptığı süre boyunca bu makama büyük bir saygınlık kazandırdı. Müftülüğü sırasında; Müslümanların faiz ve kârdan hisse alma gayr-ı Müslim ülkelerde Müslüman olmayanlar tarafından kesilen hayvanların etlerini yeme, geleneksel kıyafetler dışındaki kıyafetlerle örtünme gibi konularda ruhsat vermesi çok ciddi tartışmalara neden oldu. (Osman Emin, 1991, 292)

    Bazı hayır kurumlarının açılmasında ön ayak oldu. Fakirlere yardım edip eğitimlerine imkan sağlamak ve maddi-manevi destek sağlamak maksadıyla kurulan “Müslüman Hayırseverler Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer aldı. Klasik dönemin değerli eserlerini yayınlamak maksadıyla “Arapça Eserleri Canlandırma Cemiyeti” adlı bir dernek kurdu (Osman Emin, 1991, 292). Şer’i mahkemelerin ıslahı için çaba sarf etti. Bu meyanda yayınladığı bildiri, sulh mahkemelerinin yargılama yöntemlerinin ıslahı konusunda temel teşkil etti. Hakimlerin seçilmelerinin daha uygun kurallara bağlanması, ekonomik durumlarının iyileştirilmesi ile beraber, ahlaki, ilmi seviyelerinin yükseltilmesinin ehemmiyetine dikkat çekti. Şer’i mahkemelerde görev alacak hakimleri yetiştirmek maksadıyla bir okulun açılmasını istedi.

    Son dönemlerinde muhtelif eserler kaleme aldı. En büyük eseri olan Risaletü’t-Tevhid’i yazdı. Bazı müsteşriklerin İslam’a yönelttikleri ithamlara karşı müdafaa maksadıyla, “El-İslam ve’l-Nasraniyye Ma’a’l-İlm ve’l-Medeniyye” adlı eserini neşretti. Tefsir derslerini verirken yeni bir metot kullandı. Çok önem verdiği Kur’an-ı Kerim tefsirini tamamlamak kendisine nasip olmadı. Bazı kısımlarını neşretmiş, vefatından sonra ünlü talebesi Raşid Rıza tarafından tamamlanarak yayınlanmıştır. Henüz tasarladığı çalışmaları tamamlayamadan, 1905 Temmuz’unda vefat etti. Cenazesi, hükümet yetkililerinin de hazır bulunduğu, büyük bir kalabalık kitle tarafından kaldırılarak, Kahire’deki El-Afifi mezarlığına defnedildi.

    Sadakati, cesareti, cömertliği ve yurtseverliği ile de tanındı. Kendisini ihbar edip hapse atılmasına sebep olan ve sonrasında kendisini terk eden arkadaşları hakkında bile kötü konuşmayarak onları affetti. Hidiv’e karşı çıkacak kadar cesaret sahibi idi. Mezarının üzerine bir Arap şairinin yazmış olduğu;

    “Yücelik için bir mezar yaptık

    Dini ve dünyayı gömdük birlikte.” beyti nakşedilmiştir (Osman Emin,1991, 294).

    Fikirleri

    Cemaleddin Afgani’nin talebesi olarak tanınmasına rağmen fikir konusunda bazı konularda hocasından farklı düşüncelere sahiptir. Hemen inkılap yapılmasına karşıydı. Halkın düşüncesinin değişebilmesi için, herhangi bir dış şeklin değişmesinin yeterli olacağına inanmamaktaydı. Öncelikle müesseseler kurularak eğitim sorunu çözülmelidir. Tabii ki, bu arada nasıl bir eğitim sorusunun da cevaplandırılması gerekir (Kara, 1985, 1408). Bunlardan sonra insanların yetiştirilmesi gerekir. İslam’da bir ihya hareketinin gereği, halkın daha fazla ön plana çıkarılması ve Arap dilinde yeni düzenlemelerin yapılması üzerinde durdu.

    Vatan sevgisinin canlı tutulması konusunda Mısır’da önemli bir etkide bulundu. Avrupa’nın siyasi tahakkümünün yanı sıra Şarktaki istibdada da karşı çıktı. İslamiyet’in temel prensiplerinden taviz vermeden Garp medeniyetinden istifade edilebileceğini savundu. İçtihat kapısının açık tutulması, Kur’an-ı Kerim’in asrımızdaki ilmi gelişmelerinin de göz önünde tutularak tefsirinin yapılmasını istedi. Müftülüğü sırasında yazdığı yazılar, verdiği fetvalar ve savunduğu fikirleriyle, Batı karşısında İslam ülkelerinin çağa ayak uydurmalarına katkıda bulunmaya çalıştı.

    Doğru bir şekilde izah edildiği takdirde ilim ve İslam’ın asla çelişmeyeceğini savundu. Müslümanların, İslamiyet’in yüksek gayelerine uygun şekilde yaşamamalarını özden uzaklaşma ve bunu kaybetmeye bağlar. Bunun tekrar düzelmesi mümkündür. İslamiyet’in özünde; Allah’a teslimiyet, Peygamber’e (asm) hürmet ve Kur’an-ı Kerim’e meftuniyet vardır (Schacht, 1979, 490). İslam akla büyük önem verir. Bu özellik Garbı anlamada kolaylık sağlar. İslam özgür irade dinidir. Halk arasında yanlış bir şekilde yerleşmiş bulunan, yanlış mukadderat inancına eleştiriler getirerek halkın iradesi ile tecelli eden yönetimin faziletlerini övdü. Doğru düşünce ve salih amel arasında dinamik bir ilişkinin var olduğunu savundu. Mantık ve düşüncenin önemine değinerek ihmal edilen İslam felsefesinin canlanması için çaba sarf etti. Akli deliller imanı zayıflatmanın aksine, güçlenmesine vesile olur. Düşünme sanatı ve bilimi olarak gördüğü mantık ilminin değerinin tam olarak anlaşılması, İslam Kelamının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağı gibi, gerekli de olduğunu savundu.

    Kur’an, bütün zamanları kapsayan değişmez bir anayasadır. İçtimai ve siyasi sıkıntıların giderilmesi, örgütlenmelerin sağlanması hususunda cevap veren bir temel kaynaktır. Batıdan iktibas edilen kanunların hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulamaya konulması zihinsel anarşiye sebep olduğu gibi, birlik ve beraberliğin de kaybına sebep olmuştur. Müslümanlar, hali hazırda dinlerinde görünmeyen, örtülü dinamizm unsurlarını harekete geçirerek kültürel ve ahlaki kurtuluşu gerçekleştirebilirler. Bu amaç için; Kur’an ve sünnetten çıkarılacak yasalarla kamu hukukunun gözetilerek öncelikli hale getirilmesi, dört mezhep (ehl-i Sünnet) alimlerinin bir araya gelerek iyi noktaların kıyaslanarak birleştirilmesi, tevhidin sağlanması üzerinde ehemmiyetle durdu (Hamid İnayet, 1995, 148). Gerektiğinde, sadece bir mezhepten istifade etmekle kalınmayıp, her dört mezhebin hükümlerini ve hatta bunların dışındaki görüşleri de bir araya getirmek suretiyle karşılaştırılmalı ve en iyi senteze bu yolla gidilmesi gerektiğini yazdı.

    Abduh, içtihat kapısının açık tutulmasından yanadır. Kişi bütün kayıtlardan bağımsız olarak düşünebilmeli, serbestçe araştırma yapabilmelidir. Din otoritesi sayılan kişilerin sunmuş olduğu bilgilerin delil gösterilmeden körü körüne taklit edilmesine karşıdır. Zamanın değişen şartlarına paralel olarak, yeni yeni ortaya çıkan meselelere tatmin edici cevaplar verebilmek için içtihat kapısının açık olması gerektiğini savundu. Akılcı bir din olan İslamiyet, yeniliklere açıktır. İslam, insanları din adamı otoritesinden kurtarıp Yaratıcı ile yüz yüze getirmek suretiyle aracıları ortadan kaldırmıştır ve aracılara da gerek yoktur.

    Abduh’a göre; din bilimleriyle fen bilimleri aynı kaynaktan gelmekle beraber kendilerine özgü düşünce şartları vardır. Dolayısıyla bunları, paralel yürütülmesi gereken iki ayrı akım olarak görmek gerekir. İslam’ın son din ve Hz. Muhammed’in (asm) son peygamber olmasından hareketle, insanların belli bir olgunluk seviyesine ulaştıklarından, vahiy artık gelmeyecek, dolayısıyla insanların “artık kendi ahlaki ve entelektüel salvation’larını” (Mardin, 1985, 1402) kendilerinin yürütebilecekleri inancını taşır. Dinler tarihindeki gelişmelerden örnekler vererek, zamanla insaniyetteki tekamüle paralel olarak, dini kaidelerin kurallarının sertlikten yumuşamaya doğru bir seyir takip ettiğini belirtir. İnsanların akli olgunluğa eriştikleri bir zamanda İslam nazil oldu. En son gelen İslam, insanda var olan his ve duyarlılıkları birleştiren akla hitap etti. Aklı tabiatla uzlaştırdı. Esrar perdeleri ile beraber aracıları da ortadan kaldırdı. İnsanlar melekeleri vasıtasıyla günümüzde Allah’a daha da yakın oldular.

    Her şeyin önceden yaratıldığı, hür iradenin etkisinin olup olmadığı konularının tartışılmasında ahlakı ön plana çıkardı. Allah’ın her şeyi ezelden bilmesi; kulunun kendi iradesi ile ne yapacağını, mükafat veya mücazata muhatap olacağını bilmesi, kulun hür iradesi ile hareket etmesine mani teşkil etmez. İnsanı her hangi bir şeye zorlamadığı gibi alıkoymaz da. Hür iradeyi kabul etmemek, insanın amellerinin kendisinden olmadığını savunmak, sorumluluğu ortadan kaldırır. Oysaki dinen kul ancak, yaptıklarından sorumludur. Zamanla toplumda teşekkül eden “kadercilik” halkın sömürülmesinde, yöneticiler tarafından bir araç olarak kullanıldığını ve İslamiyet ile çeliştiğini savundu.

    Dindeki ıslahatı, ahlaki bir reform olarak telakki eder. Yapılmak istenen şey insanları inançları vasıtasıyla iyi ahlak sahibi olmalarını sağlayarak, sosyal durumlarını daha iyi bir seviyeye getirmektir. Bir taraftan dindeki yanlış telakki ve inanışlar düzeltilirken, yanlış anlamalar tashih edilirken diğer yandan da insanların daha ahlaklı hale gelmeleri sağlanır. Kur’an-ı Kerim, dünya ve ahiret saadetini netice veren ve insanlara kılavuzluk etmek maksadıyla gönderilen kutsal bir kitaptır. Önemli olan husus, Kur’anın lafzi manasına takılıp kalmadan özünü kavramaya çalışmaktır.

    Abduh ve Afgani, gerek Emevi-Abbasi ve gerekse sonraki dönemlerde hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra, saltanat otoritesini sağlama babında bazı alimlerin meşrulaştırma amacını taşıyan ve sonraki dönemlerde taklit edilen görüşlerinin neticesi olarak yerleşmiş bulunan, siyasi anlamdaki itaatkarlıkla mücadele ettiler. Müslümanları bu taklit zincirlerinden kurtarmak için büyük zorluklarla mücadele ettiler. Meşvereti esas alan meclisin teşekkülüne destek verdiler. Dört halifeden sonra ideal şeklin bozulduğunu, hanedana dönüşerek asli özelliğini kaybettiğini, despotlara hizmet eden bir araç haline düşürüldüğünü savundular. Bunun İslam dünyasında normal bir hükümet şekli almasını da bir kısım ulemanın yanlışlarına ve emirlere bağımlılıklarına dayandırırlar. Bu duruma ulema sebep olduğu gibi, kurtuluş da ulemanın öncülüğünde ancak, gerçekleştirilebilirdi (Hamid İnayet, 1995, 138).

    Abduh’a göre İslam’daki devlet yönetimi şer’i değil, toplumsal bir durum arz eder. Şeriata göre; halifenin, yöneticinin, hakimin ve müftünün makamlarının ayrıcalıkları yoktur. Fakat, şeriat onların ödev ve sorumluluklarını belirlemiştir. Batıdaki durumun aksine, halifelik teokratik bir sistem değildir. Teokratik sistemde, Tanrı hükümlerini doğrudan doğruya yöneticilere bildirir. Halk otomatikman itaat etmek ve boyun eğmekle yükümlüdür. Böyle bir sistemde halk yöneticiyi Tanrı buyrukların düşmanı dahi bilse karşı çıkamaz. Yönetenlerin her hal ve davranışları dini hüküm şeklindedir. Buna karşılık İslam’da günahkar yöneticiye boyun eğmek caiz değildir. Eğer yöneticinin yaptıkları sürekli olarak şeriata aykırılık teşkil ediyorsa, halk onu iktidardan alma hakkına sahiptir. Nasıl ki, ümmet ve temsilcileri onu bu makama getirmişlerse aynı şekilde, menfaatleri gereği onun yönetimine son verme hakkına da sahiptirler (Hamid İnayet, 1997, 172).

    Meşrutiyetten yana tavır koymuştur. Yöneticiler, bilirkişilere danışarak şeriatı izlemek suretiyle adaletle yönetebileceklerine inanıyordu. Buna en uygun yönetim şekli o zaman için meşrutiyet idi. Halkın yönetime katılması için önce mahalli şuralar aracılığıyla yardımlaşarak halkın genelinin fikri alınmalı ve daha sonra seçimle teşekkül edecek bir meclisin, halkın ve devletin problemlerini çözmesi gerektiğini savundu. Bu durumun gerçekleşebilmesi için de halkın eğitiminin şart olduğunu belirtmiştir.

    Abduh, toplumda yaygın olarak karşılaşılan alışkanlık ve ahlaki anlayışları eleştirir. Başta ulema olmak üzere yapılan tahrifatlardan herkesi sorumlu tutar. Oruç ve abdest gibi muamelata dair konularda en ince teferruata inilmesine rağmen diğer konularda hile-i şeriyye’ye başvurulmasını sert bir şekilde eleştirir. Söz konusu kişilerin dini bir meslek olarak kullandıklarını ifade eder. Sonradan sokulup İslam’a mal edilen yanlış yeniliklere (bid’a) karşı çıktı. Eski metinlerin yanlış anlaşılıp ulema tarafından defalarca şerh edilip taklitçiliğin sürüp gittiğini belirtti. Bu işi yapanların, ülkenin ve milletin beklentilerinden habersiz olduklarını, içinde yaşadıkları çağa ayak uyduramadıklarını, toplumdan soyutlanmış bir hayat yaşadıklarını ileri sürdü. Düzelmenin kendiliğinden olmasını beklemenin yanlış olduğunu, herkesin üzerine düşen görevi yapması gerektiğini, Batılı fikirlerin de körü körüne taklit edilmeden, uygun olanların kendi kültürleri üzerine bina edilmesi gerektiği ikazında bulundu. Esas ıslahatın dışta değil de içte yapılması gerektiğinin üzerinde ısrarla durdu.

    Abduh, Batıda gelişip bütün dünyayı etkisi altına alan yeni fikirleri alırken; bir taraftan yenilerinin İslam düşüncesiyle çelişmeyen kısımlarını bulup bunları bir araya getirmek, diğer taraftan taklit ve taassup kırılırken, dinsizlik ve ahlaki çöküntüye sebep olacak yeni gelişmelerle mücadele etmeye çalıştı. Batı karşısında Müslümanların gerileyişini açıklarken; Müslümanların geçmişte başkalarının dertlerine çare bulduklarını, onları bilgisizlik, taklit ve kölelikten kurtardıklarını ama bugün kendilerinin aynı hastalığa yakalandıklarını, bu hastalıktan kurtulmak için çalışmaları gerekirken, ecelin gelip çatması veya mucize kabilinde iyileşmeyi beklediklerini dile getirdi. Bu duruma düşmenin sebeplerinden bir tanesinin de müspet ilimlerin terki ile çözüm bulma imkanının ortadan kalkmasına bağladı (Hamid İnayet, 1997, 158).

    Etkileri ve Ekolü

    1897’den itibaren yayınlanan el-Menar adlı dergide Abduh’un fikirleri, ölümünden sonra da yayınlanmaya devam etti. Kasım Emin, Mustafa Abdurrahman ve Reşid Rıza gibi tanınmış öğrencileri vasıtasıyla fikirleri bir çok bölgeye yayıldı. Ezher’de 1931 yılında adına vakıf kuruldu. Fikirleriyle İslam dünyasında bir çok ünlü şahsiyeti etkiledi. Bir çok konuya ilk defa Afgani ve Abduh değinmiş oldular. Bu yaklaşımlarından dolayı tecdit hareketinin öncüleri olarak sayıldılar. Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşad adlı dergilerde yayınlanan yazılarda fikirlerinin etkisini görmek mümkündür. Bunlardan birisi de Mehmed Akif’tir. Bir şiirinde, “İnkılap istiyorum ben de fakat Abduh gibi” ifadelerine yer verdi. Bediüzzaman Said Nursi, “ittihad-ı İslam’da seleflerim” (Nursi, 1990, 63) dediği kişiler arasında Muhammed Abduh’u da sayar.

    Muhammed Abduh’un talebeleri kendisinden sonra, ondan aldıkları eğitimin etkisiyle değişik alanlarda ekoller oluşturdular. Talebelerinden Kasım Emin’in “toplumcu”, Reşid Rıza’nın “dini” ve Mustafa Abdürrazık’ın “felsefi” ekolünü temsil ettiği kabul edilir (Osman Emin, 1991, 306-309).

    Abduh’un üzerinde önemle durduğu ve talebelerinden Kasım Emin’in devam ettirdiği konulardan birisi kadınların eğitimi idi. Hayat şartlarının düzeltilmesini istiyordu. İslam’ın kadına verdiği değer, erkeklere verdiği değerden daha aşağı olmadığını savundu. Kadınların sosyal ve manevi yönden geri planda bulunmalarının sebebinin, Şeriata aykırı olarak devam ede gelen uygulamalar olduğunu savundu. Çok evlilik, bir ruhsattan ibaretti. Bunun yanında birden fazla evlilik halinde yerine getirilmesi gereken ağır şartlar, bir bakıma çok evliliğin reddi anlamına da gelebilirdi. İslam’ın iyi incelendiği takdirde tek evlilikten yana olduğunun anlaşılacağını, mevcut tüm imkanların kullanılarak bir an önce kadınların toplumda etkin hale getirilmesi gerektiğini savundu. Çocukları eğitmekle vazifelendirilen, kadınların cahil bırakılmaları affedilemez bir suçtu. Talebesi Kasım Emin’e göre de; İslam kadınları yüceltmiştir. Geri planda kalmalarının sebebi İslam değil, sonraki uygulamaların sahibi olan Müslümanlardı.

    Reşid Rıza, hocasının dini fikirlerinin tercümanı olarak tanındı. Hocasının hayatı ve fikirlerini kaleme alarak önemli bir hizmeti yerine getirdi. Özellikle yayınladığı el-Menar dergisiyle hocasının fikirlerini canlı tuttu. Dini konulara ait fikirlerini en fazla dile getiren talebesi oldu. Dini akidelere sonradan giren ve sokulan yanlışları bulup çıkarmak, eğitimi modern metotlardan istifade etmek suretiyle daha işler hale getirilmesi konusunda makaleler yayınladı. Muhafazakar yönü daha ağır bastı.

    Muhammed Abduh’un meşhur talebelerinden olan ve felsefi ekolünü devam ettirdiği ifade edilen kişi Mustafa Abdürrazık’tır. İslam felsefesi üzerine bir çok eser yazdı. Hoşgörü, cömertlik, insan sevgisi gibi erdemler üzerinde durdu. Felsefe tarihinin insan tarihi ile başladığı ifade etti. Sevginin insanın fıtratında var olduğunu, bencillik ve ihtirasın sevgi çiçeklerinin gelişmesine mani olduğunu, insanların aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla parçanın, bütünün faydası için çalışması gerektiğini savundu. Eğitim vasıtasıyla güzel hasletlerin potansiyel varlığını ortaya çıkaracağını belirtti. Amelin devamlılığının istikrarsızlığa engel olduğunu görerek bunu kendisi uygulamaya çalıştı. Hocasının fikirlerinin yaşaması ve devamı için elinden gelen gayreti gösterdi (Osman Emin, 310).

    Kaynakça

    Hamid İnayet, (1997), Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul, Yöneliş.

    Hamid İnayet, (1995), Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, İstanbul, Yöneliş.

    Nursi, Bediüzzaman Said (1990), Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat.

    Osman Emin, (1991), “Mısır’da Rönesans: Muhammed Abduh ve Okulu”, İslam Düşüncesi Tarihi (4):289-311.

    Schacht, J. (1979), “Muhammed Abduh”, İslam Ansiklopedisi, M.E.B. (8): 488-490.

    Mardin, Şerif (1985), “İslâmcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, (5): 1400-1404, İletişim.

    Kara, İsmail (1985), “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İslâmcılık Tartışmaları”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, (5): 1405-1420, İletişim.





+ Yorum Gönder