Konusunu Oylayın.: Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?
  1. 07.Mayıs.2012, 14:23
    1
    Misafir

    Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?






    Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı? Mumsema Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?


  2. 31.Mayıs.2012, 13:41
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,632
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?




    Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?



    1- Müslüman, şehadet kelimesini getirdikten, yani Allah'tan baş*ka ilah olmadığına, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah'ın olduğuna, Muhammed (s.a)'in de O'nun elçisi olduğuna şehadet ettikten sonra artık o, atalarının ve dedelerinin dinini bırakmış, yeni dine girmiş olu*yordu. İslama girdiği andan itibaren, yeni bir dönemin başladığını his*sediyor ve cahili hayatıyla ilgili ne varsa tümünü terkediyordu. Hatta cahili döneminde yaşadığı ve yaptığı şeylerin tümünü şüpheyle karşı*lıyor, onları hatırlarken ürperiyordu. O hayatın tümüyle pislik ve mur*darlık olduğunu, kesinlikle İslam ile bağdaşan bir yönünün bulunma*dığım hissediyor ve görüyordu. İşte onlar İslamı bu duygularla kucak*lıyorlardı. Bu yeni yolun almış ve kabul edilişi böyleydi. Bizim buna şöyle bir isim vermemiz de mümkündür: "Şuurlu uzakîaşış".. Çünkü müslüman, artık bu davranışıyla cahili ortamdan sıyrılıyor, onun ör*fünü, tasavvurunu, adetlerini ve bağlarını tümüyle bırakıyordu. O, şirk inancını terkediyor, yerine tevhid inancını koyuyordu. Cahilî tasav*vur ve düşüncelerden arınıyor, İslamî tasavvur ve düşünceye sığmı*yordu. Evet varlık ve hayat hakkındaki cahilî düşünce anlayışından tümüyle kopup her bakımdan İslâmın görüşünü kabul etmekteydi. Ar*tık o, böylece yeni bir görev anlayışıyla islam toplumuna katılıyor ve yeni topluma tüm yetkisini devrediyordu, Velayeti ona veriyor, sevgi ve itaati ona bağlıyor ve tümüyle ona tabi oluyordu.[1]

    2- Artık bundan sonra kâfirlerden yüz çevirmek ve onların ya*nında yer almama emri gündeme geliyordu. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmuştu:

    "Onun için sen, bizim zikri*mize (şeriatımıza) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri (son sınır) budur.

    Hiç şüphesiz, senin Rabbin; kendi yolundan sapanı en iyi bilen O'dur ve hidâyet bulanı da en iyi bilen O'dur." (Necm, 53/29-30)

    3- Yine gelen emir sabrı ve iyi bir şekilde onlardan ayrılmayı ön*görüyordu. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Onların (Müşriklerin) söy*lediklerine sabret (katlan) ve on*ları güzel bir şekilde terket." "Müzzemmil, 73/10)"

    Bir diğer âyette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    "(Rasülüm!) Sen şimdi sab*ret. Bil ki Allah'ın va'di gerçek*tir. (Buna) iyice inanmamış olan*lar, sakın seni (üzüntü ve) gevşeklige sevketmesin (İyice iman etmemiş olanların seni hafife almalarına sakın fırsat verme!)" (Rûm, 30/60)

    Daha sonra Allah (c.c), mü'minlere ataları İbrahim (a.s)'in yap*tığını hatırlatıyor ki, bunu kendileri için bir örnek alsınlar. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Bir zaman İbrahim, baba*sına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola ilete*cektir. Bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler." (Zuhrûf, 43/26-28)

    4- Bu Rabbani hatırlatmanın yanında insan hayatında gerçekten değişik örnekler vardır. Bu örnekler Kur'ân'da, değişik Rablere vela*yetini tevzi edenlerle, bir tek Rabbe velayetini verip ve o bir tek Rab-be yönelenler için elle tutulur bir şekilde ve hislerle kavranılır bir tarz*da ortaya konulmuştur. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Allah, çekişip duran bir çok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı (mü'mini) misal (örnek) olarak verir. Bu ikisi eşitmidir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler," (Zümer, 39/29).

    Allah (c.c), bu Kur'ânî örnekte Allah'a iman etmeyen müşrikin halini ortaya koymaktadır. Öyleki bu adam Allah'a iman etmediği gi*bi, sevgisi ve velâsı da Allah için olmamakta ve Allah rızasını hiç bir zaman gözetmemektedir. Böyle bir müşrikin durumu bir çok kişi ara*sında ortak olarak alınan bir köleye benzetilmiştir. Köle bir çok efen*diye ait olduğu için her birinin ayrı ayrı arzu ve isteklerine muhatabdır. Dolayısıyla tüm ortaklar arasında kime hizmet edip edemeyeceği konusunda şaşırıp kalmaktadır. Çünkü hepsi de efendisi, hepsi de ay*rı ayrı hizmet beklemektedirler. Adam hiç birisinin arzununu gereğin*ce yerine getiremediğinden dolayısıyla hiç birisini de memnun edeme*mektedir.

    Âyette Allah'ı bir tek olarak tanıyan ve tevhid inancına bağlı olan kimsenin durumu da tek efendiye bağlı bir köleye benzetilmiştir. Tev*hid inancına bağlı olan kimse bir tek Allah'a ibâdet ediyor, Velayetini ve sevgisini O'nun adına kullanıyor, her şeyde O'nun rızasını ve hoşnudluğunu göz önünde bulunduruyor. Bu tıpkı tek efendisi olan bir köle ya da işçi gibidir. Efendisinin kendisinden ne gibi beklentileri ol*duğunu biliyor, onun amaçlarını ve gittiği yolu biliyor, dolayısıyla ona göre hareket ederek, onu hoşnut edebiliyor, böylece herhangi bir tar*tışma ve münakaşa doğmaksızın rahat içinde zamanını geçirebiliyor. Aynı zamanda efendisinin şefkat ve merhamet duygularım, kendisine olan ihsanım elde edebiliyor, çünkü onun maslahatlarını yerine getir*mektedir.

    Şimdi bir çok efendinin ortak malı olan köle ile bir tek efendinin emrine bağlı olan köle eşit olabilir mi? Biri efendilerinin elinde bir oyun*cak gibiyken, diğeri ne yaptığını bilen bir kimse değil midir? Evet bu ikisi hiç bir zaman eşit olamazlar. "Hamd Allah'a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler."[2]

    Hele bir Kur'ân yoluna dikkat et. Onun ahiret gününe gösterdiği önemi, bunun iman problemi üzerindeki büyük etkisini bir düşün. Biz Kur'ân'ı Kerîm'in, Allah'dan başkasına velayetini verenlerin halini kı*yamet sahneleri içerisinde nasıl gösterdiğini açıkça görmekteyiz. Ger*çekten onların bu velayetleri sonunda nasıl bir düşmanlığa, buğza ve kine dönüştüğünü, sonra da dostluğun çok iğrenç düşmanlığa bürün-düğünü net bir şekilde görebilmekteyiz.

    Kâfirler cehennemde: "Rabbimiz! Cinlerden ve insan*lardan bizi saptıranları bize gös*ter de onları ayaklarımızın altına alalım. Onlar, en aşağıda kalan*lardan olsunlar! diyecekler." (Fussilet, 41/29)

    Yine bir başka âyette yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    "Allah'a saygı duyup kötü*lükten sakınanlar müstesna olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)

    dost olanlar o gün birbirlerine düşman kesilirler.� (Zuhrûf, 43/67).

    "O gün, o zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o pey*gamberlerle birlikte bir yol tutsay*dım! Ne yazık bana! Keşke falan*cayı dost edinseydim. Çünkü zi*kir (Kur'ân) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.

    Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip, sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.''' (Furkan, 25/27-29).

    Bundan sonra Allah düşmanlarına karşı kesin ve açık ifade gel*miş oldu. Bu onların dinlerinin batıl olduğu ve kesinlikle onların din*lerine girilemeyeceği ifadesi ve ilânıydı. Bizim dinimiz, bizzat Hak olan dindir ki, Allah (c.c), bizim bu din üzere olmamızı istemiştir. Artık sizin kulluk edip taptıklarınıza bizler tapacak değiliz. Siz de bizim ibadet ettiğimiz Rabbimize ibadet edecek değilsiniz.


    [1] Yoldaki İşaretler, 16-17.

    [2] İbn Kayyım, Emsâlu'l-Kur'ân, (Thk. Dr. Nasır Reşîd).


  3. 31.Mayıs.2012, 13:41
    2
    Moderatör



    Mekke Döneminde Kâfirlerden Uzak Durma (Bera') Nasıldı?



    1- Müslüman, şehadet kelimesini getirdikten, yani Allah'tan baş*ka ilah olmadığına, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah'ın olduğuna, Muhammed (s.a)'in de O'nun elçisi olduğuna şehadet ettikten sonra artık o, atalarının ve dedelerinin dinini bırakmış, yeni dine girmiş olu*yordu. İslama girdiği andan itibaren, yeni bir dönemin başladığını his*sediyor ve cahili hayatıyla ilgili ne varsa tümünü terkediyordu. Hatta cahili döneminde yaşadığı ve yaptığı şeylerin tümünü şüpheyle karşı*lıyor, onları hatırlarken ürperiyordu. O hayatın tümüyle pislik ve mur*darlık olduğunu, kesinlikle İslam ile bağdaşan bir yönünün bulunma*dığım hissediyor ve görüyordu. İşte onlar İslamı bu duygularla kucak*lıyorlardı. Bu yeni yolun almış ve kabul edilişi böyleydi. Bizim buna şöyle bir isim vermemiz de mümkündür: "Şuurlu uzakîaşış".. Çünkü müslüman, artık bu davranışıyla cahili ortamdan sıyrılıyor, onun ör*fünü, tasavvurunu, adetlerini ve bağlarını tümüyle bırakıyordu. O, şirk inancını terkediyor, yerine tevhid inancını koyuyordu. Cahilî tasav*vur ve düşüncelerden arınıyor, İslamî tasavvur ve düşünceye sığmı*yordu. Evet varlık ve hayat hakkındaki cahilî düşünce anlayışından tümüyle kopup her bakımdan İslâmın görüşünü kabul etmekteydi. Ar*tık o, böylece yeni bir görev anlayışıyla islam toplumuna katılıyor ve yeni topluma tüm yetkisini devrediyordu, Velayeti ona veriyor, sevgi ve itaati ona bağlıyor ve tümüyle ona tabi oluyordu.[1]

    2- Artık bundan sonra kâfirlerden yüz çevirmek ve onların ya*nında yer almama emri gündeme geliyordu. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmuştu:

    "Onun için sen, bizim zikri*mize (şeriatımıza) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri (son sınır) budur.

    Hiç şüphesiz, senin Rabbin; kendi yolundan sapanı en iyi bilen O'dur ve hidâyet bulanı da en iyi bilen O'dur." (Necm, 53/29-30)

    3- Yine gelen emir sabrı ve iyi bir şekilde onlardan ayrılmayı ön*görüyordu. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Onların (Müşriklerin) söy*lediklerine sabret (katlan) ve on*ları güzel bir şekilde terket." "Müzzemmil, 73/10)"

    Bir diğer âyette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    "(Rasülüm!) Sen şimdi sab*ret. Bil ki Allah'ın va'di gerçek*tir. (Buna) iyice inanmamış olan*lar, sakın seni (üzüntü ve) gevşeklige sevketmesin (İyice iman etmemiş olanların seni hafife almalarına sakın fırsat verme!)" (Rûm, 30/60)

    Daha sonra Allah (c.c), mü'minlere ataları İbrahim (a.s)'in yap*tığını hatırlatıyor ki, bunu kendileri için bir örnek alsınlar. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Bir zaman İbrahim, baba*sına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola ilete*cektir. Bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler." (Zuhrûf, 43/26-28)

    4- Bu Rabbani hatırlatmanın yanında insan hayatında gerçekten değişik örnekler vardır. Bu örnekler Kur'ân'da, değişik Rablere vela*yetini tevzi edenlerle, bir tek Rabbe velayetini verip ve o bir tek Rab-be yönelenler için elle tutulur bir şekilde ve hislerle kavranılır bir tarz*da ortaya konulmuştur. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    "Allah, çekişip duran bir çok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı (mü'mini) misal (örnek) olarak verir. Bu ikisi eşitmidir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler," (Zümer, 39/29).

    Allah (c.c), bu Kur'ânî örnekte Allah'a iman etmeyen müşrikin halini ortaya koymaktadır. Öyleki bu adam Allah'a iman etmediği gi*bi, sevgisi ve velâsı da Allah için olmamakta ve Allah rızasını hiç bir zaman gözetmemektedir. Böyle bir müşrikin durumu bir çok kişi ara*sında ortak olarak alınan bir köleye benzetilmiştir. Köle bir çok efen*diye ait olduğu için her birinin ayrı ayrı arzu ve isteklerine muhatabdır. Dolayısıyla tüm ortaklar arasında kime hizmet edip edemeyeceği konusunda şaşırıp kalmaktadır. Çünkü hepsi de efendisi, hepsi de ay*rı ayrı hizmet beklemektedirler. Adam hiç birisinin arzununu gereğin*ce yerine getiremediğinden dolayısıyla hiç birisini de memnun edeme*mektedir.

    Âyette Allah'ı bir tek olarak tanıyan ve tevhid inancına bağlı olan kimsenin durumu da tek efendiye bağlı bir köleye benzetilmiştir. Tev*hid inancına bağlı olan kimse bir tek Allah'a ibâdet ediyor, Velayetini ve sevgisini O'nun adına kullanıyor, her şeyde O'nun rızasını ve hoşnudluğunu göz önünde bulunduruyor. Bu tıpkı tek efendisi olan bir köle ya da işçi gibidir. Efendisinin kendisinden ne gibi beklentileri ol*duğunu biliyor, onun amaçlarını ve gittiği yolu biliyor, dolayısıyla ona göre hareket ederek, onu hoşnut edebiliyor, böylece herhangi bir tar*tışma ve münakaşa doğmaksızın rahat içinde zamanını geçirebiliyor. Aynı zamanda efendisinin şefkat ve merhamet duygularım, kendisine olan ihsanım elde edebiliyor, çünkü onun maslahatlarını yerine getir*mektedir.

    Şimdi bir çok efendinin ortak malı olan köle ile bir tek efendinin emrine bağlı olan köle eşit olabilir mi? Biri efendilerinin elinde bir oyun*cak gibiyken, diğeri ne yaptığını bilen bir kimse değil midir? Evet bu ikisi hiç bir zaman eşit olamazlar. "Hamd Allah'a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler."[2]

    Hele bir Kur'ân yoluna dikkat et. Onun ahiret gününe gösterdiği önemi, bunun iman problemi üzerindeki büyük etkisini bir düşün. Biz Kur'ân'ı Kerîm'in, Allah'dan başkasına velayetini verenlerin halini kı*yamet sahneleri içerisinde nasıl gösterdiğini açıkça görmekteyiz. Ger*çekten onların bu velayetleri sonunda nasıl bir düşmanlığa, buğza ve kine dönüştüğünü, sonra da dostluğun çok iğrenç düşmanlığa bürün-düğünü net bir şekilde görebilmekteyiz.

    Kâfirler cehennemde: "Rabbimiz! Cinlerden ve insan*lardan bizi saptıranları bize gös*ter de onları ayaklarımızın altına alalım. Onlar, en aşağıda kalan*lardan olsunlar! diyecekler." (Fussilet, 41/29)

    Yine bir başka âyette yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    "Allah'a saygı duyup kötü*lükten sakınanlar müstesna olmak üzere, (dünyada iken kötülükte)

    dost olanlar o gün birbirlerine düşman kesilirler.� (Zuhrûf, 43/67).

    "O gün, o zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o pey*gamberlerle birlikte bir yol tutsay*dım! Ne yazık bana! Keşke falan*cayı dost edinseydim. Çünkü zi*kir (Kur'ân) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.

    Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip, sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.''' (Furkan, 25/27-29).

    Bundan sonra Allah düşmanlarına karşı kesin ve açık ifade gel*miş oldu. Bu onların dinlerinin batıl olduğu ve kesinlikle onların din*lerine girilemeyeceği ifadesi ve ilânıydı. Bizim dinimiz, bizzat Hak olan dindir ki, Allah (c.c), bizim bu din üzere olmamızı istemiştir. Artık sizin kulluk edip taptıklarınıza bizler tapacak değiliz. Siz de bizim ibadet ettiğimiz Rabbimize ibadet edecek değilsiniz.


    [1] Yoldaki İşaretler, 16-17.

    [2] İbn Kayyım, Emsâlu'l-Kur'ân, (Thk. Dr. Nasır Reşîd).





+ Yorum Gönder