Konusunu Oylayın.: Medine dönemi vikipedi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Medine dönemi vikipedi
  1. 07.Mayıs.2012, 11:18
    1
    Misafir

    Medine dönemi vikipedi






    Medine dönemi vikipedi Mumsema medine dönemi vikipedi


  2. 07.Mayıs.2012, 11:18
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 09.Mayıs.2012, 16:13
    2
    ebuturab
    Site Doktoru

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Mart.2007
    Üye No: 74
    Mesaj Sayısı: 1,714
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 20
    Bulunduğu yer: vuslat-ı nur

    Cevap: medine dönemi vikipedi




    MEDİNE DÖNEMİİnsanlığın, cehaletin, şirkin
    ve putperestliğin karanlığından ilâhi gerçeklerin
    aydınlığına kavuşup, ebedî kurtuluşa
    erebilmesi için gönderilen son din olan İslâm’ın örnek bir
    topluluk tarafından nasıl yaşanacağının
    ortaya konduğu ve insanı insana köle olmaktan kurtaran, bunu
    bütün insanlığı kucaklayacak şekilde hakim
    kılmanın bir vasıtası olan İslâm’ın devlet
    sisteminin kurulduğu Medine’ye hicretle başlayıp,
    Resulullah (s.a.s)’in ölümüne dek süren on senelik tebliğ ve
    cihat dönemi.
    İslâm, Resulullah (s.a.s)’in yirmi üç yıllık
    bir tevhid mücadelesi sonucunda tamamlanmış, kemale
    ermiştir. Bu tebliğin, ilk ayetin vahyoluşundan
    Resulullah’ın Medine’ye hicretine kadar olan on üç senelik
    bölümü Mekke Dönemi* olarak adlandırılır. Mekke Dönemi,
    müslümanların takibata uğradığı, her türlü
    eziyet ve işkencenin onlara acımasızca reva görüldüğü
    bir dönemdir. Allah Teâlâ, mustaz’aflardan oluşan bu ilk inananlar
    topluluğunu insan tahammülünün ötesinde zorluklarla imtihan
    ediyor, kurulacak İslâm devletinin sarsılmaz temel
    taşları olmaları için ruhî bir hazırlık
    safhasından geçiriyordu. Bu insanlar aynı zamanda kıyamete
    kadar gelecek müslüman nesillere, tağutların
    yıldırma ve her türlü işkencelerine karşı
    nasıl tahammül etmeleri gerektiğinin örneklerini veriyorlardı.
    Mekkeli müşrikler, inananları susturmak için
    bütün yolları denemiş, ancak uyguladıkları zalimce yöntemler
    neticesinde, iman edenlerin dinlerinden vazgeçeceklerini umdukları
    halde, onların imanlarında daha da
    sağlamlaştıklarını ve kendilerine karşı
    koymada dirençlerinden hiç bir şey kaybetmediklerini görmüşlerdi.
    Bu, onların tamamen sertleşmelerine ve müslümanların
    Mekke’de yaşamalarını imkânsız kılacak kararlar
    almalarına sebep olmuştu.
    Bir zaman sonra boykot edilen ve görüldükleri her
    yerde saldırıya uğrayan müslümanlar için Mekke’de barınma
    imkânları tamamen ortadan kalkmıştı. Bu insanlar,
    sırf rabbimiz Allah’tır dedikleri ve onların
    taptıkları saçma ilâhlarına tapınmayı
    reddettikleri için bütün bu zulümlere muhatap oluyorlardı.
    Peygambere tabi olan ve müslümanca yaşamak için her şeyini
    feda etmeye hazır bu insanlar imanlarından dolayı zulüm
    görmeyeceklerini bildikleri Habeşistan gibi uzak ve yabancı bir
    diyara hicret etmek zorunda kalmışlardı. Ancak bu hicret
    Mekke’de dayanılmaz baskılardan bunalan Müslümanların bir
    an olsun rahatlayabilmeleri için, geçici bir çözüm olarak düşünülmüştür.
    Bu arada kendisine iman etmediği halde Resulullah
    (s.a.s)’i müşrik zorbaların bütün saldırılarına
    karşı korumayı, her türlü zorlama ve tehditlere rağmen
    sürdüren amcası Ebu Talib vefat edince onun yerine
    Haşimoğullarının başına İslâm’a karşı
    en acımasız kimselerden biri olan Ebu Leheb geçmişti.
    Artık Resulullah için Mekke yaşanmaz bir hale gelmişti. O,
    Mekke’de ilâhî merhamete karşı, kalpleri mühürlenmiş müşriklerin
    her gün değişik türde saldırılarına maruz
    kalıyordu. Bunun üzerine o, kendisinin tebliğine kulak
    verebilecek başka topluluklara yönelmek zaruretini hissetmişti.
    Bunun için ilk önce Taif’e gitmiş, ancak orada kimseye birşey
    dinletemediği gibi, taşa tutulmuştu. O, Mekke’den
    ayrıldığı zaman Ebu Leheb onu "toplum
    dışı" ilân ederek tekrar Mekke’ye dönmesini de
    engellemek istemişti. Bu durumda birilerinin ona eman hakkı
    tanıması gerekiyordu ki, Mekke’ye girebilsin. Kendisini himayesi
    altına almak için müracat ettiği üçüncü kimse olan Mut’im
    İbn Adiyy bu isteğini kabul etmiş ve tekrar Mekke’ye geri dönebilmişti.
    Tevhidî gerçekleri tebliğ görevine başlamasından sonra
    çektiği onca ızdırablara ve her geçen gün sistematik bir
    şekilde zorlaşan güçlüklere ve kavminin azgınlıklarına
    rağmen o, Allah’ın kelimesini yüceltmek için yılmadan ve
    hiç bir tehlikeden korkmadan sarsılmaz bir kararlılıkla mücadelesini
    sürdürmüştür.
    Resulullah (s.a.s), tevhid akidesini insanlara tebliğ
    etmede; Mekke panayırlarına ticaret ve cahilî âdetler üzere
    haccetmek için gelen yabancıları hedef almaya yöneldi.
    Onlara Allah Tealâ’nın kendisine vadettiği
    gerçekleri bildirerek, kendisine sahip çıkmalarını
    istiyordu. Resulullah onlara şöyle diyordu: "Beni himayeniz altına
    alın ve benim sözlerimi dinleyin; görürsünüz ki, İran ve
    Bizans İmparatorluklarının sahip ve efendileri sizler
    olursunuz". Ancak o, girdiği onbeş çadırdan da red
    cevabı alarak kovulmuştu. Neticede Allah Tealâ’nın takdir
    ettiği ve hidayetine lâyık gördüğü bir grubu Akabe
    mevkiinde İslâm’a davet ettiğinde, onlar hiç tereddüt
    göstermeden iman etmişlerdi. Altı kişilik bu küçük
    topluluk, Medine’de sürekli mücadele halinde olan iki rakip kabileden
    Hazrec kabilesine mensup kimselerden oluşuyordu. Bu altı
    kişi memleketlerine döndüklerinde, büyük bir heyecanla iman
    ettikleri yeni tevhidî dinlerini diğer insanlara anlatmaya
    koyulmuşlardır. Bir sonraki yıl yine Akabe mevkiinde
    Resulullahla buluşan on iki Medineli’den onu Hazrecli ve ikisi de Evs
    kabilesindendi. İşte bu buluşmadadır ki, Medine döneminin
    temellerini oluşturan ve tarihe birinci Akabe bey’atı olarak geçen
    bey’at gerçekleşmişti.
    Resulullah (s.a.s), onlara dinin bir takım temel
    prensiplerini bildirmiş ve bunlara uymaları konusunda onlardan
    kesin söz almıştı. Resulullah (s.a.s), İslâm’ı
    öğretmek için Mus’ab b. Umeyr’i onlara hoca tayin ederek Medine’ye
    göndermişti. Bir yıl sonra Mus’ab, Resulullah’a sunduğu
    raporunda Medine’de İslâm’ın konuşulmadığı
    bir evin kalmadığını bildiriyordu.
    Birinci Akabe Bey’atin’den bir yıl sonra, yine
    aynı mevkide bu sefer, ikisi kadın yetmiş üç kişiden
    oluşan Medineli müslümanlarla buluşmuş ve İkinci
    Akabe Bey’ati olarak adlandırılan bey’at gerçekleştirilmişti.
    Bu bey’atla Resulullah Medinelilere, Medine’ye hicret etmek
    istediğini bildirmiş ve kendisini bütün düşmanlarına
    karşı koruyacaklarına ve emrinden
    ayrılmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istemişti.
    Medineli müslümanlar, Resulullah (s.a.s)’i savaşta ve
    barışta, her türlü tehlike ve tehditlere karşı
    koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
    Resulullah (s.a.s), Medine’de oluşan İslâm
    cemaatini teşkilatlandırmak maksadıyla her sop için bir başkan
    seçmiş ve bunların hepsine birden, Es’ad İbn Zürâre’yi
    başkan tayin etmişti.
    Bu bey’attan sonra Resulullah (s.a.s)’a Medine’ye
    hicret emri verildi (Buharî, Menâkibul-Ensar, 45). Bunun üzerine
    Mekke’de bulunan müslümanlar küçük gruplar halinde Medine’ye gitmeye
    başladı. Kısa zaman sonra Mekke’de, yakınları
    tarafından engellenen kimseler ve Resulullah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir
    ve Hz. Ali’den başka kimse kalmamıştı.
    İslam’ın bu şekilde Mekke dışına
    taşması, Mekke şehir devletini idare edenleri tedirgin
    etmişti. Çünkü onlar, Resulullah (s.a.s)’ın Medine’de meydana
    getireceği gücün ileride kendi müşrik yönetimlerine son
    verecek bir duruma gelmesinden korkuyorlardı. Zaten Hicret, Müslümanlar
    için bir kaçış değildir. Zira onlar Allah’tan başka
    korkulacak bir gücün varlığına inanmıyorlardı.
    Onlar, Allah ve Resulünün emrettiklerine uyarak dinleri uğruna her
    şeylerini feda etmişlerdi. Bu hicret, Allah Teâlâ’nın
    tesbit etmiş olduğu bir hareket stratejisinin uygulanmaya
    konmasından başka bir şey değildir.
    Tehlikenin boyutlarını kavrayan Mekke müşrikleri,
    önemli kararlarını almak için toplandıkları bir
    meclis olan Darü’n-Nedve’de bir araya gelerek Resulullah’ı öldürme
    kararı almışlardı. Ancak onlar, Allah Tealâ’nın
    Resulünü korumakta olduğundan habersizdiler. Onların
    kurduğu komplo hiç bir işe yaramamış, Resulullah
    (s.a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a) ile yaptığı tehlikeli bir
    yolculuktan sonra Medine’ye ulaşmıştı. O, ilk önce
    Medine’nin girişinde Kuba köyünde konaklamış ve burada
    bir mescit inşa etmişti.
    Kuba’da birkaç gün dinlendikten sonra Medine’ye
    hareket eden Resulullah (s.a.s)’i Medineli müslümanlar büyük bir coşku
    içerisinde karşılamış ve herkes, onu evinde konaklama
    şerefine nail olmak için yarışa girmişlerdi. O,
    başını boş bıraktığı devesinin
    çöktüğü boş arsaya en yakın olan Ebu Eyyub el-Ensarî’nin
    evine yerleşmişti.
    Resülullah (s.a.s)’in Kübaya ulaşmasıyla
    İslâm vahyinin Mekke dönemi olarak adlandırılan ve
    kendine has bir özelliği olan dönemi kapanıyor ve İslâm’ı
    insanlara ulaştırıp, onların müşrik
    zorbaların tahakkümünden ve şirkin
    karanlığından kurtarmak için kuvvetin teşkilatlandırılıp,
    devlet şekline sokulmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s)’in
    vefatına kadar on sene sürecek olan yeni bir dönem başlıyordu.
    Resulullah (s.a.s)’in ilk işi devesinin çöktüğü
    arsayı sahiplerinden satın alarak buraya bir mescit inşa
    etmek olmuştur. Mescid-i Nebî adı ile anılan bu mekânın
    İslâm devletinin oluşumu ve yönetilmesinde gördüğü
    fonksiyon oldukça büyüktür (bk. Mescid-i Nebî mad.).
    Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret ettiği zaman,
    burada Mekke’deki gibi bir devlet yoktu. İki büyük Arap kabilesi
    olan Evs ve Hazrec’den başka, varlıklarını bu
    kabileleri birbirine karşı çatıştırarak sürdüren
    Benu Kaynuka, Benu Nadr ve Benu Kureyza adlarında üç yahudi
    kabilesi bulunmaktaydı. Ayrıca bu yahudi kabileleri
    arasında da bir birlik yoktu. Bu anarşi ortamı herkesi
    bıktırmış olduğu için, bütün kabileler
    Abdullah İbn Ubeyy’in Medine’de Kral ilân edilerek bir devlet
    otoritesinin kurulması yolunda bir karar üzerinde anlaşmalarını
    sağlamıştı. Hatta bunun için bir krallık
    tacının yapılması için de sipariş bile
    verilmişti. Ancak henüz devlet teşekkül etmiş
    değildi. Bu durum Resulullah’ın işini
    kolaylaştırıyordu. O, ilk iş olarak, yahudiler ve
    diğer müşrik Araplar da dahil herkesi toplayarak
    hazırladığı anayasa çerçevesinde bir devlet kurulmasını
    sağlama yoluna gitti. Elli iki maddeden oluşan anayasa, herkesin
    hak ve sorumluluklarını belirtirken aynı zamanda idarenin müslümanların
    elinde olmasını öngörüyordu (bu anayasanın maddeleri için
    bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1980, I,
    220 vd.).
    Medine’de müslüman nüfus azınlıkta
    olmasına rağmen, kurulan devlet bir İslâm devleti niteliğinde
    olup, bunun tabii başkanı da Resulullah (s.a.s)’dir. Daha önce
    Medine’de bir devlet yapısının olmayışı,
    Resulullah (s.a.s)’ın İslâm devletini kurup hiç kimse ile bir
    çatışmaya girmeden onu istediği gibi
    teşkilatlandırmasını
    kolaylaştırmıştı. Ancak İslâm devletinin
    kurulmasıyla krallığı suya düşen Abdullah
    İbn Ubeyy zahiren iman etmiş gözükerek, Medine İslâm
    devletini sabote etmek için var gücüyle çalışıyordu. Münafıkların
    lideri konumunda bulunan İbn Ubeyy, Medine dönemi boyunca,
    müslümanları sıkıntıya sokan etkili nifak
    hareketlerinin tezgâhlanmasında oldukça büyük rol oynamıştır.
    Mekke’den her şeylerini terkederek Allah yolunda
    hicret eden muhacirlerin Medine’deki
    yaşayışlarını kolaylaştırmak ve sosyal
    hayata adapte etmek için Resulullah (s.a.s), her bir muhaciri bir Ensarla
    kardeş ilân etmiş ve bu kardeşlik birbirine mirasçı
    olmak kadar ileri götürülmüştü. Bu olay tarihe
    "Muahat" * adıyla geçmiş ve Ensar’ın Allah
    yolunda, din kardeşleri için hiç tereddüt etmeden ne kadar büyük
    fedakârlıklarda bulunduklarını ortaya koymuştur.
    Artık, Mekke’de sadece bir cemaat statüsünde
    olan müslümanlar Medine’ye hicretle devletlerini kurmuş, bu da
    İslâm’ın tebliğ stratejisinde önemli değişiklikleri
    beraberinde getirmişti. Mekke döneminde savaş ferdi olaylara
    itiraz edilmemekle birlikte genel anlamda yasaklanmıştı. Bu
    dönemin tabiatı bunu gerektirdiği için Allah Tealâ, onca işkence
    ve saldırılara rağmen müşriklere karşı
    silahla karşılık verilmesine izin vermemişti.
    İkinci Akabe Bey atının peşinden,
    Ensar’dan Abbas ibn Ubade; "Ya Resulullah, izin ver sana eziyet eden
    müşrikleri kılıçtan geçirelim" dediğinde
    Resulullah (s.a.s): Henüz bununla emrolunmadık,
    arkadaşlarınızın yanına dönün" buyurmuştu
    (Ahmet b. Hanbel, III, 462).
    Hicretle birlikte, devletin kurulmasından hemen
    sonra, Allah Teâlâ inananlara İ’lay-ı Kelimetullah için kıyamete
    kadar sürecek cihatın kapısını açıyordu:
    "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan
    kimselerin karşı koyup savaşmasına izin
    verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir"
    (el-Hac, 22/39).
    Mekkeli müşrikler, hicretten sonra, kendileri açısından
    durumun vahametini anladıkları için Medineliler’den, Resulullah
    (s.a.s)’i öldürmeleri, en azından Medine’den sürmelerini
    istiyorlardı. Bu yapılmadığı takdirde Medine’yi
    işgal edecekleri tehditlerini savuruyorlardı. Resulullah
    (s.a.s), Medine’deki küçük müslüman toplumu teşkilatlandırmaya
    gayret gösterirken, sınırları tespit edilmiş ve henüz
    bir şehir devleti niteliğindeki bölgenin dışında
    kalan gayrimüslim kabilelerle ittifak veya saldırmazlık
    antlaşmaları yaparak dışardan gelebilecek bir
    tehlikeyi karşılayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyordu.
    Ancak burada önemli olan husus, müslümanlar, planlarını
    savunmaya değil, İslâm tebliğinin aktif olarak diğer
    insanlara da ulaştırılması üzerinde yapıldığıdır.
    Bunun için askerî gücün kaçınılmazlığı açıktır.
    Bundan dolayıdır ki Hicret, sadece Mekkeli müslümanların
    Medine’ye intikali ile sınırlı tutulmamış, nerede
    olursa olsun iman eden herkesin Medine’ye hicreti farz
    kılınmıştır. Mekke’nin fethine kadar geçerli
    kalan bu hüküm, Mekke’nin fethiyle artık gerek
    kalmadığı için kaldırılmıştır.
    Resulullah (s.a.s), siyasî, sosyal ve cihatla alakalı
    inen ayetleri, Mescid-i Nebi’de ashabına öğretiyor, ayrıca
    Mescid-i Nebi’ye eklenen ve İslâm öğretiminin ilk
    üniversitesi mahiyetiniz olan Suffa’da yetişmiş ashabın
    katılımıyla bu eğitim faaliyetleri bütün
    müslümanları kapsayacak şekilde yerine getiriliyordu.
    Bu teşkilatlanma ve eğitim çalışmaları
    yanında İslâm devletinin en önemli düşmanı olan
    Mekkeli müşrik güçlere karşı silahlı bir faaliyetin
    hazırlıkları da yapılıyordu. Resulullah (s.a.s),
    Hicretten yedi ay sonra, Mekkeli müşriklere ait ve başında
    Ebu Cehil’in bulunduğu bir ticaret kervanını vurmak için
    Hz. Hamza komutasında otuz kişilik bir birliği Medine’den
    yola çıkardı. Ancak her iki tarafın da müttefiği
    olan Mecdi b. Amr’ın araya girmesiyle, savaş pozisyonu alan
    kuvvetler savaşmadan ayrılmışlardı.
    Bu olaydan bir ay sonra, altmış kişilik
    bir kuvveti Ubeyde b. el-Haris komutasında yine Mekke
    kervanının yolunu kesmek için göndermişti. Seniyyetül-Murre
    mevkiinde karşılaşan kuvvetler arasında yine ciddi bir
    çatışma meydana gelmemişti. Bununla birlikte, Mekke müşrikleri
    ile müslümanlar arasında tam bir savaş hali
    yaşanıyordu. Bunun için, bu kervanlara yapılan
    saldırılar, basit birer yol kesme hareketi değildi. Müşriklere
    ait ticaret kervanlarının İslâm devletinin nüfuz
    bölgelerinden geçmesi engellenerek, savaş halinde bulunan güçlerin
    ekonomilerinin çökertilmesi hedefleniyordu. Ayrıca bu küçük
    çaplı askerî operasyonlarla müslümanların savaş
    yeteneklerinin geliştirilmesi ve tecrübe kazanmalarını
    sağlayarak, ilerdeki büyük savaşlar için İslâm
    ordusunun alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyordu.
    Hicrî birinci senenin sonunda Sa’d b. Ebi Vakkas
    komutan tayin edilerek, yirmi kişilik bir kuvvetle el-Harrar bölgesine
    gönderilmişti. Ancak, Mekke kervanı bir gün önceden burayı
    terkettiği için yine bir çatışma olmadan Medineye dönülmüştü.
    Hicrî ikinci senenin Şevval ayında, ikiyüz
    kişilik bir kuvvetle Resulullah (s.a.s)’ın bizzat askerî sefere
    çıktığı görülmektedir. Bedir yakınlarındaki
    Vaddan bölgesine kadar giden Resulullah (s.a.s), bu bölgede oturan Benu
    Damra kabilesi ile bir saldırmazlık antlaşması
    yapmıştı. Bundan bir ay sonra Resulullah (s.a.s), ikiyüz
    kişilik bir kuvvetle Medine’nin kuzey batı tarafında
    bulunan Buvat bölgesine gitti. Mekke kervanlarını
    sıkı bir takibe alan Resulullah (s.a.s), çıktığı
    seferler esnasında bir takım kabilelerle. antlaşmalar
    akdediyor ve Medine etrafındaki kabileleri Mekkeli müşriklere
    karşı kendi tarafına alıyordu.
    Bu arada, Şam ticaret yolunun müslümanlar tarafından
    kontrol altına alınması Mekke müşriklerinin
    tedirginliğini oldukça artırmıştı. Hicri ikinci
    yılın Cemaziyel-Ahir ayında, Kurz b. Cabir’in
    komutasındaki Mekkeli bir birlik Medine’nin dış
    mahallelerine baskın düzenlemiş ve buraları
    yağmalamıştı. Medine’ye henüz dönmüş bulunan
    Resulullah (s.a.s), bu Mekkeli birliği yakalamak için peşlerine
    düştüyse de, kaçıp gittiklerinden onlara yetişmesi mümkün
    olmamıştı. Bu olay müslümanlar için üzüntü verici
    olmuştu. Bunun üzerine Mekke’den bir kervanın yola çıktığı
    haberi alınınca Resulullah (s.a.s), hemen Medine’nin güney batı
    tarafında bulunan Benu Damra arazisine doğru yola çıktı.
    Burada Müdlic kabilesine mensup olup, hicret esnasında Resulullah
    (s.a.s)’i yakalamak isteyen, ancak sonra iman eden Suraka Resulullah
    (s.a.s)’i kabile mensupları ile birlikte büyük bir coşku ile
    karşılamıştı. Suraka’nın müslümanları
    ağırlaması esnasında Mekke kervanı savuşup
    gitmişti. Bu sefer esnasında savaşçıların
    sayısı yüz elli kişi kadardı.
    Suriye’ye giden kervanın yolunun kesilmesini
    sağlamak için Resulullah (s.a.s) iki kişiyi istihbarat
    maksadı ile Suriye’ye göndermişti. Ayrıca oniki
    kişilik bir birliği Abdullah b. Cahş komutasında,
    Mekke devletinin müslümanlar hakkında tasarladıkları
    planları öğrenmek için tehlikeli bir görevle -Mekke’nin
    güneyinde,. Mekke ile Taif arasında bir yer olan Nahle mevkiine gönderdi.
    Bu birliğin gittiği yerin gizliliğini muhafaza için
    görevlerini bildiren mühürlü talimatın iki gün yol alındıktan
    sonra açılması emredilmişti. Bu birlik Nahle bölgesine
    geldiğinde Mekkelilere ait üzüm ve deri yüklü bir kervanla karşılaştı.
    Görevi sadece haber toplamak olan birliğin komutanı Abdullah
    İbn Cahş, bu kervana saldırı emri vermiş sonuçta
    bir müşrik öldürülmüş, iki esir alınmış ve
    kervandaki mallara ganimet olarak el konmuştu. İslâm devletine
    ait askerî birlikler düşmanla ilk defa ciddi bir çatışmaya
    girmiş oluyordu.
    Şam tarafına gitmiş olan kervanın dönüşte
    ele geçirilmesi için hazırlıklara girişildi. Bu
    kervanın yakalanması çok önemliydi. Çünkü Mekkeli müşrikler,
    Medine’de gün geçtikçe güçlenen İslâm devletine nihai darbeyi
    vurup ortadan kaldırmak için gerekli olan finansı sağlamak
    gayesiyle Ebu Süfyanın liderliğinde bu büyük kervanı
    Suriye’ye göndermişlerdi. Bu kervanın dönüş haberi
    Medine’ye ulaşınca Resulullah (s:a.s), Ebu Lübabe’yi Medine’de
    vekil bırakarak, Hicri ikinci yılın Ramazan ayında
    üçyüz kişiden oluşan ashabıyla birlikte yola çıktı.
    Bunu öğrenen Ebu Süfyan, kervanı kurtarmak için güzergah değiştirirken,
    aynı zamanda durumu Mekke’ye bildirerek acilen yardım
    yetiştirilmesini istemişti.
    Böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyen
    Ebu Cehil Mekke’de dolaşarak halkı galeyana getirmeye çalışıyordu.
    O, topladığı bin kişilik kuvvetin başına geçerek
    Medine’ye doğru yola çıkmıştı. İslâm
    ordusu Zefiran denilen yere geldiğinde, Mekkeliler’in kalabalık
    bir ordu ile yola çıktıkları haberi Peygamber’e
    ulaşmıştı. Diğer taraftan Ebu Süfyan kervanı
    kurtarmış ve tehlikeyi atlattığını yola çıkmış
    bulunan Mekke ordusuna bildirmişti. Ancak Ebu Cehil,
    yakaladığı bu fırsatı değerlendirmek için
    yoluna devam etti. Ashabıyla bir durum değerlendirmesi yapan
    Resulullah (s.a.s), onların Allah yolunda savaşmadaki
    kararlılıklarını görünce kendi ordusundan üç kat
    daha kalabalık müşrik güçlerle savaş kararı
    alınarak yola devam edildi. Bedir mevkiine gelindiğinde, vaziyet
    almış durumdaki düşman ordusuna karşı
    mevzilendi.
    Bu savaş İslâm’ın kaderini belirleyecek
    bir mahiyet arzetmekte idi. Bu savaş ya kazanılacaktı veya
    üç yüz kahraman mücahitle birlikte İslâm risaleti tarihe karışacaktı.
    Durumun ciddiyetini, Resulullah (s.a.s)’in Rabbine yaptığı
    şu tazarru açıkca ortaya koymaktadır: "Allah’ım,
    vadettiğin yardımını bugün lütfet. Ey Rabbim, bugün
    şu küçük ordu yok olup giderse yeryüzünde sana kulluk eden kimse
    kalmayacak".
    Allah Tealâ bu esnada mü’minlere zaferi müjdeleyen
    şu ayeti vahyediyordu:
    "Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete
    uğrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır"
    (el-Kalem, 68/45).
    17 Ramazan günü (13 Mart 624) yapılan
    savaşta Allah Teâlâ’nın vadi gerçekleşmiş ve düşman
    ordusu büyük bir hezimete uğratılmıştı. Ebu
    Cehil ve diğer bir grup ileri gelen müşrikler de dahil
    yetmiş müşrik öldürülmüş, çok sayıda da esir
    alınmıştı. İslâm ordusunun verdiği
    şehit sayısı ise on dört kişiydi (bk. Bedir Gazvesi).
    Bedir savaşı, Medine İslâm devletinin
    temellerini sağlamlaştırmış, inananlara büyük
    moral gücü kazandırmıştı. Artık bu savaşla
    hak batıla üstün gelmiş, küfrün, şirkin ve
    putperestliğin yeryüzünden silinip atılması için
    İslâm cihatı meşalesi tutuşturulmuştu.
    Bedir’den Medine’ye dönüldüğü zaman, İslâm’a
    duydukları düşmanlıktan dolayı içlerini kemiren ve
    müslümanların kazandığı bu büyük zaferi
    hazmedemeyen ve kahrolan yahudiler, düşmanlıklarını açığa
    vurmaya ve değişik yollarla müslümanlara sataşmaya
    başlamışlardı.
    İffetsiz bir kadın şair olan Asma binti
    Mervân ile Ebu Afek adındaki yahudi şairler, İslâma karşı
    haddi aştıkları için öldürülmüşlerdi. Yahudi
    kabileler içinde düşmanlıklarını ilk önce açığa
    vuran Kaynuka yahudileri, Bedir zaferini küçümsüyor, sebebini, Mekkeli
    arapların savaş bilmemelerine bağlayıp; "bizimle
    karşılaşsalar da savaş nasıl olurmuş görseler"
    diyerek müslümanları hafife alıyorlardı.
    Bir müslüman kadının yahudiler
    tarafından saldırıya uğraması üzerine çıkan
    olaydan sonra Resulullah (s.a.s), Kaynukaoğullarına savaş
    ilân etti. Müslümanlara karşı büyüklenen bu yahudi kabile,
    tıynetlerindeki korkaklıklarından, sarfettikleri sözleri
    unutup kalelerine kapanmaktan başka ça! re bulamadılar. Müslümanlarla
    çatışma cesaretini gösteremeyen Kaynukaoğulları
    teslim olmaları üzerine Medine’den sürülüp çıkarıldılar
    (bk. ; Kaynukaoğulları).
    Gelişen olaylar çerçevesinde Allah Teâlâ,
    sosyal, iktisadî, siyasî konulardaki ayetlerini, hikmetine binaen bir
    nüzul sebebi çerçevesinde gönderirken, İslâm savaş hukukuna
    dair teşrii de oluşmaya başlamıştı. İslâm,
    canlı bir hayat dini olduğu için, inen hükümler hemen toplum
    hayatına yansıtılıyor ve müslümanlar tarafından
    hazmedilerek, yaşayışlarını onlara göre düzene
    koyuyorlardı. İslâm tebliğinin Mekke safhası,
    nasıl ki kıyamete kadar sürecek tevhid mücadelesinde insanlara
    örnek teşkil etsin diye Allah tarafından o seçkin topluluğa
    yaşatılmışsa, Medine dönemi de, kıyamete kadar müslümanların
    ferdi yaşayışlarından devlet düzenine kadar her
    şeyleri için örnek olsun diye, yine o seçkin sahabeler topluluğuna
    yaşatılmakta idi.
    Bedir savaşından sonra Resulullah, Mekke müşrikleriyle
    müttefik konumundaki müşrik kabilelere karşı
    akınlara girişmişti. Bedir’de müslümanların elde
    ettiği zafer ve Kaynukaoğullarının ihanetlerine
    karşılık sürülmeleri, geri kalan yahudileri çileden çıkarmıştı.
    Bütün peygamberlere ihanet eden bu kavim, Resulullah (s.a.s).ile yaptığı
    antlaşmaya aykırı olarak Mekke müşrikleriyle gizliden
    gizliye komplolar hazırlamaya girişti. Yahudi liderlerinden
    şair Ka’b b. Eşref, Bedir zaferini duyduğu zaman
    üzüntüsünden;
    "Bugün yerin altı üstünden yeğdir"
    demiştir. Bu adam Mekke’ye gidiyor ve Bedrin intikamını
    almaları için onları harekete geçirmeye çalışıyor,
    yahudilerin kendilerine yardım yapacağına dair taahhütlerde
    bulunuyordu. Düşmanlıkta alenî davranan ve ileri giden bu
    yahudi öldürülerek fesatı engellenmişti.
    Bedir mağlubiyetini bir türlü hazmedemeyen ve
    öfkeden çılgına dönen müşrikler, intikam almak için
    hemen hazırlıklara girişmişlerdi. Bedir öncesi, Ebu
    Süfyan’ın Mekke’ye ulaştırdığı kervandan
    herkes sadece sermayelerini almış, kervanın 250.000 dirhem
    tutarındaki toplam kârı ordu teşkilinde harcanmak için
    ayrılmıştı. Mekke dışındaki bir çok
    kabileye heyetler gönderilerek para karşılığında
    asker toplama yoluna gidildi. Ordunun mümkün olduğu kadar büyük
    ve kalabalık olması gerekiyordu. Zira Medine’ye doğru yürüme
    cesaretini ancak bununla kendilerinde bulabilirlerdi.
    vikipedi de ayrı ayrı konular aldığından özet olarak atmak daha uygun olur



  4. 09.Mayıs.2012, 16:13
    2
    Site Doktoru



    MEDİNE DÖNEMİİnsanlığın, cehaletin, şirkin
    ve putperestliğin karanlığından ilâhi gerçeklerin
    aydınlığına kavuşup, ebedî kurtuluşa
    erebilmesi için gönderilen son din olan İslâm’ın örnek bir
    topluluk tarafından nasıl yaşanacağının
    ortaya konduğu ve insanı insana köle olmaktan kurtaran, bunu
    bütün insanlığı kucaklayacak şekilde hakim
    kılmanın bir vasıtası olan İslâm’ın devlet
    sisteminin kurulduğu Medine’ye hicretle başlayıp,
    Resulullah (s.a.s)’in ölümüne dek süren on senelik tebliğ ve
    cihat dönemi.
    İslâm, Resulullah (s.a.s)’in yirmi üç yıllık
    bir tevhid mücadelesi sonucunda tamamlanmış, kemale
    ermiştir. Bu tebliğin, ilk ayetin vahyoluşundan
    Resulullah’ın Medine’ye hicretine kadar olan on üç senelik
    bölümü Mekke Dönemi* olarak adlandırılır. Mekke Dönemi,
    müslümanların takibata uğradığı, her türlü
    eziyet ve işkencenin onlara acımasızca reva görüldüğü
    bir dönemdir. Allah Teâlâ, mustaz’aflardan oluşan bu ilk inananlar
    topluluğunu insan tahammülünün ötesinde zorluklarla imtihan
    ediyor, kurulacak İslâm devletinin sarsılmaz temel
    taşları olmaları için ruhî bir hazırlık
    safhasından geçiriyordu. Bu insanlar aynı zamanda kıyamete
    kadar gelecek müslüman nesillere, tağutların
    yıldırma ve her türlü işkencelerine karşı
    nasıl tahammül etmeleri gerektiğinin örneklerini veriyorlardı.
    Mekkeli müşrikler, inananları susturmak için
    bütün yolları denemiş, ancak uyguladıkları zalimce yöntemler
    neticesinde, iman edenlerin dinlerinden vazgeçeceklerini umdukları
    halde, onların imanlarında daha da
    sağlamlaştıklarını ve kendilerine karşı
    koymada dirençlerinden hiç bir şey kaybetmediklerini görmüşlerdi.
    Bu, onların tamamen sertleşmelerine ve müslümanların
    Mekke’de yaşamalarını imkânsız kılacak kararlar
    almalarına sebep olmuştu.
    Bir zaman sonra boykot edilen ve görüldükleri her
    yerde saldırıya uğrayan müslümanlar için Mekke’de barınma
    imkânları tamamen ortadan kalkmıştı. Bu insanlar,
    sırf rabbimiz Allah’tır dedikleri ve onların
    taptıkları saçma ilâhlarına tapınmayı
    reddettikleri için bütün bu zulümlere muhatap oluyorlardı.
    Peygambere tabi olan ve müslümanca yaşamak için her şeyini
    feda etmeye hazır bu insanlar imanlarından dolayı zulüm
    görmeyeceklerini bildikleri Habeşistan gibi uzak ve yabancı bir
    diyara hicret etmek zorunda kalmışlardı. Ancak bu hicret
    Mekke’de dayanılmaz baskılardan bunalan Müslümanların bir
    an olsun rahatlayabilmeleri için, geçici bir çözüm olarak düşünülmüştür.
    Bu arada kendisine iman etmediği halde Resulullah
    (s.a.s)’i müşrik zorbaların bütün saldırılarına
    karşı korumayı, her türlü zorlama ve tehditlere rağmen
    sürdüren amcası Ebu Talib vefat edince onun yerine
    Haşimoğullarının başına İslâm’a karşı
    en acımasız kimselerden biri olan Ebu Leheb geçmişti.
    Artık Resulullah için Mekke yaşanmaz bir hale gelmişti. O,
    Mekke’de ilâhî merhamete karşı, kalpleri mühürlenmiş müşriklerin
    her gün değişik türde saldırılarına maruz
    kalıyordu. Bunun üzerine o, kendisinin tebliğine kulak
    verebilecek başka topluluklara yönelmek zaruretini hissetmişti.
    Bunun için ilk önce Taif’e gitmiş, ancak orada kimseye birşey
    dinletemediği gibi, taşa tutulmuştu. O, Mekke’den
    ayrıldığı zaman Ebu Leheb onu "toplum
    dışı" ilân ederek tekrar Mekke’ye dönmesini de
    engellemek istemişti. Bu durumda birilerinin ona eman hakkı
    tanıması gerekiyordu ki, Mekke’ye girebilsin. Kendisini himayesi
    altına almak için müracat ettiği üçüncü kimse olan Mut’im
    İbn Adiyy bu isteğini kabul etmiş ve tekrar Mekke’ye geri dönebilmişti.
    Tevhidî gerçekleri tebliğ görevine başlamasından sonra
    çektiği onca ızdırablara ve her geçen gün sistematik bir
    şekilde zorlaşan güçlüklere ve kavminin azgınlıklarına
    rağmen o, Allah’ın kelimesini yüceltmek için yılmadan ve
    hiç bir tehlikeden korkmadan sarsılmaz bir kararlılıkla mücadelesini
    sürdürmüştür.
    Resulullah (s.a.s), tevhid akidesini insanlara tebliğ
    etmede; Mekke panayırlarına ticaret ve cahilî âdetler üzere
    haccetmek için gelen yabancıları hedef almaya yöneldi.
    Onlara Allah Tealâ’nın kendisine vadettiği
    gerçekleri bildirerek, kendisine sahip çıkmalarını
    istiyordu. Resulullah onlara şöyle diyordu: "Beni himayeniz altına
    alın ve benim sözlerimi dinleyin; görürsünüz ki, İran ve
    Bizans İmparatorluklarının sahip ve efendileri sizler
    olursunuz". Ancak o, girdiği onbeş çadırdan da red
    cevabı alarak kovulmuştu. Neticede Allah Tealâ’nın takdir
    ettiği ve hidayetine lâyık gördüğü bir grubu Akabe
    mevkiinde İslâm’a davet ettiğinde, onlar hiç tereddüt
    göstermeden iman etmişlerdi. Altı kişilik bu küçük
    topluluk, Medine’de sürekli mücadele halinde olan iki rakip kabileden
    Hazrec kabilesine mensup kimselerden oluşuyordu. Bu altı
    kişi memleketlerine döndüklerinde, büyük bir heyecanla iman
    ettikleri yeni tevhidî dinlerini diğer insanlara anlatmaya
    koyulmuşlardır. Bir sonraki yıl yine Akabe mevkiinde
    Resulullahla buluşan on iki Medineli’den onu Hazrecli ve ikisi de Evs
    kabilesindendi. İşte bu buluşmadadır ki, Medine döneminin
    temellerini oluşturan ve tarihe birinci Akabe bey’atı olarak geçen
    bey’at gerçekleşmişti.
    Resulullah (s.a.s), onlara dinin bir takım temel
    prensiplerini bildirmiş ve bunlara uymaları konusunda onlardan
    kesin söz almıştı. Resulullah (s.a.s), İslâm’ı
    öğretmek için Mus’ab b. Umeyr’i onlara hoca tayin ederek Medine’ye
    göndermişti. Bir yıl sonra Mus’ab, Resulullah’a sunduğu
    raporunda Medine’de İslâm’ın konuşulmadığı
    bir evin kalmadığını bildiriyordu.
    Birinci Akabe Bey’atin’den bir yıl sonra, yine
    aynı mevkide bu sefer, ikisi kadın yetmiş üç kişiden
    oluşan Medineli müslümanlarla buluşmuş ve İkinci
    Akabe Bey’ati olarak adlandırılan bey’at gerçekleştirilmişti.
    Bu bey’atla Resulullah Medinelilere, Medine’ye hicret etmek
    istediğini bildirmiş ve kendisini bütün düşmanlarına
    karşı koruyacaklarına ve emrinden
    ayrılmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istemişti.
    Medineli müslümanlar, Resulullah (s.a.s)’i savaşta ve
    barışta, her türlü tehlike ve tehditlere karşı
    koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
    Resulullah (s.a.s), Medine’de oluşan İslâm
    cemaatini teşkilatlandırmak maksadıyla her sop için bir başkan
    seçmiş ve bunların hepsine birden, Es’ad İbn Zürâre’yi
    başkan tayin etmişti.
    Bu bey’attan sonra Resulullah (s.a.s)’a Medine’ye
    hicret emri verildi (Buharî, Menâkibul-Ensar, 45). Bunun üzerine
    Mekke’de bulunan müslümanlar küçük gruplar halinde Medine’ye gitmeye
    başladı. Kısa zaman sonra Mekke’de, yakınları
    tarafından engellenen kimseler ve Resulullah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir
    ve Hz. Ali’den başka kimse kalmamıştı.
    İslam’ın bu şekilde Mekke dışına
    taşması, Mekke şehir devletini idare edenleri tedirgin
    etmişti. Çünkü onlar, Resulullah (s.a.s)’ın Medine’de meydana
    getireceği gücün ileride kendi müşrik yönetimlerine son
    verecek bir duruma gelmesinden korkuyorlardı. Zaten Hicret, Müslümanlar
    için bir kaçış değildir. Zira onlar Allah’tan başka
    korkulacak bir gücün varlığına inanmıyorlardı.
    Onlar, Allah ve Resulünün emrettiklerine uyarak dinleri uğruna her
    şeylerini feda etmişlerdi. Bu hicret, Allah Teâlâ’nın
    tesbit etmiş olduğu bir hareket stratejisinin uygulanmaya
    konmasından başka bir şey değildir.
    Tehlikenin boyutlarını kavrayan Mekke müşrikleri,
    önemli kararlarını almak için toplandıkları bir
    meclis olan Darü’n-Nedve’de bir araya gelerek Resulullah’ı öldürme
    kararı almışlardı. Ancak onlar, Allah Tealâ’nın
    Resulünü korumakta olduğundan habersizdiler. Onların
    kurduğu komplo hiç bir işe yaramamış, Resulullah
    (s.a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a) ile yaptığı tehlikeli bir
    yolculuktan sonra Medine’ye ulaşmıştı. O, ilk önce
    Medine’nin girişinde Kuba köyünde konaklamış ve burada
    bir mescit inşa etmişti.
    Kuba’da birkaç gün dinlendikten sonra Medine’ye
    hareket eden Resulullah (s.a.s)’i Medineli müslümanlar büyük bir coşku
    içerisinde karşılamış ve herkes, onu evinde konaklama
    şerefine nail olmak için yarışa girmişlerdi. O,
    başını boş bıraktığı devesinin
    çöktüğü boş arsaya en yakın olan Ebu Eyyub el-Ensarî’nin
    evine yerleşmişti.
    Resülullah (s.a.s)’in Kübaya ulaşmasıyla
    İslâm vahyinin Mekke dönemi olarak adlandırılan ve
    kendine has bir özelliği olan dönemi kapanıyor ve İslâm’ı
    insanlara ulaştırıp, onların müşrik
    zorbaların tahakkümünden ve şirkin
    karanlığından kurtarmak için kuvvetin teşkilatlandırılıp,
    devlet şekline sokulmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s)’in
    vefatına kadar on sene sürecek olan yeni bir dönem başlıyordu.
    Resulullah (s.a.s)’in ilk işi devesinin çöktüğü
    arsayı sahiplerinden satın alarak buraya bir mescit inşa
    etmek olmuştur. Mescid-i Nebî adı ile anılan bu mekânın
    İslâm devletinin oluşumu ve yönetilmesinde gördüğü
    fonksiyon oldukça büyüktür (bk. Mescid-i Nebî mad.).
    Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret ettiği zaman,
    burada Mekke’deki gibi bir devlet yoktu. İki büyük Arap kabilesi
    olan Evs ve Hazrec’den başka, varlıklarını bu
    kabileleri birbirine karşı çatıştırarak sürdüren
    Benu Kaynuka, Benu Nadr ve Benu Kureyza adlarında üç yahudi
    kabilesi bulunmaktaydı. Ayrıca bu yahudi kabileleri
    arasında da bir birlik yoktu. Bu anarşi ortamı herkesi
    bıktırmış olduğu için, bütün kabileler
    Abdullah İbn Ubeyy’in Medine’de Kral ilân edilerek bir devlet
    otoritesinin kurulması yolunda bir karar üzerinde anlaşmalarını
    sağlamıştı. Hatta bunun için bir krallık
    tacının yapılması için de sipariş bile
    verilmişti. Ancak henüz devlet teşekkül etmiş
    değildi. Bu durum Resulullah’ın işini
    kolaylaştırıyordu. O, ilk iş olarak, yahudiler ve
    diğer müşrik Araplar da dahil herkesi toplayarak
    hazırladığı anayasa çerçevesinde bir devlet kurulmasını
    sağlama yoluna gitti. Elli iki maddeden oluşan anayasa, herkesin
    hak ve sorumluluklarını belirtirken aynı zamanda idarenin müslümanların
    elinde olmasını öngörüyordu (bu anayasanın maddeleri için
    bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1980, I,
    220 vd.).
    Medine’de müslüman nüfus azınlıkta
    olmasına rağmen, kurulan devlet bir İslâm devleti niteliğinde
    olup, bunun tabii başkanı da Resulullah (s.a.s)’dir. Daha önce
    Medine’de bir devlet yapısının olmayışı,
    Resulullah (s.a.s)’ın İslâm devletini kurup hiç kimse ile bir
    çatışmaya girmeden onu istediği gibi
    teşkilatlandırmasını
    kolaylaştırmıştı. Ancak İslâm devletinin
    kurulmasıyla krallığı suya düşen Abdullah
    İbn Ubeyy zahiren iman etmiş gözükerek, Medine İslâm
    devletini sabote etmek için var gücüyle çalışıyordu. Münafıkların
    lideri konumunda bulunan İbn Ubeyy, Medine dönemi boyunca,
    müslümanları sıkıntıya sokan etkili nifak
    hareketlerinin tezgâhlanmasında oldukça büyük rol oynamıştır.
    Mekke’den her şeylerini terkederek Allah yolunda
    hicret eden muhacirlerin Medine’deki
    yaşayışlarını kolaylaştırmak ve sosyal
    hayata adapte etmek için Resulullah (s.a.s), her bir muhaciri bir Ensarla
    kardeş ilân etmiş ve bu kardeşlik birbirine mirasçı
    olmak kadar ileri götürülmüştü. Bu olay tarihe
    "Muahat" * adıyla geçmiş ve Ensar’ın Allah
    yolunda, din kardeşleri için hiç tereddüt etmeden ne kadar büyük
    fedakârlıklarda bulunduklarını ortaya koymuştur.
    Artık, Mekke’de sadece bir cemaat statüsünde
    olan müslümanlar Medine’ye hicretle devletlerini kurmuş, bu da
    İslâm’ın tebliğ stratejisinde önemli değişiklikleri
    beraberinde getirmişti. Mekke döneminde savaş ferdi olaylara
    itiraz edilmemekle birlikte genel anlamda yasaklanmıştı. Bu
    dönemin tabiatı bunu gerektirdiği için Allah Tealâ, onca işkence
    ve saldırılara rağmen müşriklere karşı
    silahla karşılık verilmesine izin vermemişti.
    İkinci Akabe Bey atının peşinden,
    Ensar’dan Abbas ibn Ubade; "Ya Resulullah, izin ver sana eziyet eden
    müşrikleri kılıçtan geçirelim" dediğinde
    Resulullah (s.a.s): Henüz bununla emrolunmadık,
    arkadaşlarınızın yanına dönün" buyurmuştu
    (Ahmet b. Hanbel, III, 462).
    Hicretle birlikte, devletin kurulmasından hemen
    sonra, Allah Teâlâ inananlara İ’lay-ı Kelimetullah için kıyamete
    kadar sürecek cihatın kapısını açıyordu:
    "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan
    kimselerin karşı koyup savaşmasına izin
    verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir"
    (el-Hac, 22/39).
    Mekkeli müşrikler, hicretten sonra, kendileri açısından
    durumun vahametini anladıkları için Medineliler’den, Resulullah
    (s.a.s)’i öldürmeleri, en azından Medine’den sürmelerini
    istiyorlardı. Bu yapılmadığı takdirde Medine’yi
    işgal edecekleri tehditlerini savuruyorlardı. Resulullah
    (s.a.s), Medine’deki küçük müslüman toplumu teşkilatlandırmaya
    gayret gösterirken, sınırları tespit edilmiş ve henüz
    bir şehir devleti niteliğindeki bölgenin dışında
    kalan gayrimüslim kabilelerle ittifak veya saldırmazlık
    antlaşmaları yaparak dışardan gelebilecek bir
    tehlikeyi karşılayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyordu.
    Ancak burada önemli olan husus, müslümanlar, planlarını
    savunmaya değil, İslâm tebliğinin aktif olarak diğer
    insanlara da ulaştırılması üzerinde yapıldığıdır.
    Bunun için askerî gücün kaçınılmazlığı açıktır.
    Bundan dolayıdır ki Hicret, sadece Mekkeli müslümanların
    Medine’ye intikali ile sınırlı tutulmamış, nerede
    olursa olsun iman eden herkesin Medine’ye hicreti farz
    kılınmıştır. Mekke’nin fethine kadar geçerli
    kalan bu hüküm, Mekke’nin fethiyle artık gerek
    kalmadığı için kaldırılmıştır.
    Resulullah (s.a.s), siyasî, sosyal ve cihatla alakalı
    inen ayetleri, Mescid-i Nebi’de ashabına öğretiyor, ayrıca
    Mescid-i Nebi’ye eklenen ve İslâm öğretiminin ilk
    üniversitesi mahiyetiniz olan Suffa’da yetişmiş ashabın
    katılımıyla bu eğitim faaliyetleri bütün
    müslümanları kapsayacak şekilde yerine getiriliyordu.
    Bu teşkilatlanma ve eğitim çalışmaları
    yanında İslâm devletinin en önemli düşmanı olan
    Mekkeli müşrik güçlere karşı silahlı bir faaliyetin
    hazırlıkları da yapılıyordu. Resulullah (s.a.s),
    Hicretten yedi ay sonra, Mekkeli müşriklere ait ve başında
    Ebu Cehil’in bulunduğu bir ticaret kervanını vurmak için
    Hz. Hamza komutasında otuz kişilik bir birliği Medine’den
    yola çıkardı. Ancak her iki tarafın da müttefiği
    olan Mecdi b. Amr’ın araya girmesiyle, savaş pozisyonu alan
    kuvvetler savaşmadan ayrılmışlardı.
    Bu olaydan bir ay sonra, altmış kişilik
    bir kuvveti Ubeyde b. el-Haris komutasında yine Mekke
    kervanının yolunu kesmek için göndermişti. Seniyyetül-Murre
    mevkiinde karşılaşan kuvvetler arasında yine ciddi bir
    çatışma meydana gelmemişti. Bununla birlikte, Mekke müşrikleri
    ile müslümanlar arasında tam bir savaş hali
    yaşanıyordu. Bunun için, bu kervanlara yapılan
    saldırılar, basit birer yol kesme hareketi değildi. Müşriklere
    ait ticaret kervanlarının İslâm devletinin nüfuz
    bölgelerinden geçmesi engellenerek, savaş halinde bulunan güçlerin
    ekonomilerinin çökertilmesi hedefleniyordu. Ayrıca bu küçük
    çaplı askerî operasyonlarla müslümanların savaş
    yeteneklerinin geliştirilmesi ve tecrübe kazanmalarını
    sağlayarak, ilerdeki büyük savaşlar için İslâm
    ordusunun alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyordu.
    Hicrî birinci senenin sonunda Sa’d b. Ebi Vakkas
    komutan tayin edilerek, yirmi kişilik bir kuvvetle el-Harrar bölgesine
    gönderilmişti. Ancak, Mekke kervanı bir gün önceden burayı
    terkettiği için yine bir çatışma olmadan Medineye dönülmüştü.
    Hicrî ikinci senenin Şevval ayında, ikiyüz
    kişilik bir kuvvetle Resulullah (s.a.s)’ın bizzat askerî sefere
    çıktığı görülmektedir. Bedir yakınlarındaki
    Vaddan bölgesine kadar giden Resulullah (s.a.s), bu bölgede oturan Benu
    Damra kabilesi ile bir saldırmazlık antlaşması
    yapmıştı. Bundan bir ay sonra Resulullah (s.a.s), ikiyüz
    kişilik bir kuvvetle Medine’nin kuzey batı tarafında
    bulunan Buvat bölgesine gitti. Mekke kervanlarını
    sıkı bir takibe alan Resulullah (s.a.s), çıktığı
    seferler esnasında bir takım kabilelerle. antlaşmalar
    akdediyor ve Medine etrafındaki kabileleri Mekkeli müşriklere
    karşı kendi tarafına alıyordu.
    Bu arada, Şam ticaret yolunun müslümanlar tarafından
    kontrol altına alınması Mekke müşriklerinin
    tedirginliğini oldukça artırmıştı. Hicri ikinci
    yılın Cemaziyel-Ahir ayında, Kurz b. Cabir’in
    komutasındaki Mekkeli bir birlik Medine’nin dış
    mahallelerine baskın düzenlemiş ve buraları
    yağmalamıştı. Medine’ye henüz dönmüş bulunan
    Resulullah (s.a.s), bu Mekkeli birliği yakalamak için peşlerine
    düştüyse de, kaçıp gittiklerinden onlara yetişmesi mümkün
    olmamıştı. Bu olay müslümanlar için üzüntü verici
    olmuştu. Bunun üzerine Mekke’den bir kervanın yola çıktığı
    haberi alınınca Resulullah (s.a.s), hemen Medine’nin güney batı
    tarafında bulunan Benu Damra arazisine doğru yola çıktı.
    Burada Müdlic kabilesine mensup olup, hicret esnasında Resulullah
    (s.a.s)’i yakalamak isteyen, ancak sonra iman eden Suraka Resulullah
    (s.a.s)’i kabile mensupları ile birlikte büyük bir coşku ile
    karşılamıştı. Suraka’nın müslümanları
    ağırlaması esnasında Mekke kervanı savuşup
    gitmişti. Bu sefer esnasında savaşçıların
    sayısı yüz elli kişi kadardı.
    Suriye’ye giden kervanın yolunun kesilmesini
    sağlamak için Resulullah (s.a.s) iki kişiyi istihbarat
    maksadı ile Suriye’ye göndermişti. Ayrıca oniki
    kişilik bir birliği Abdullah b. Cahş komutasında,
    Mekke devletinin müslümanlar hakkında tasarladıkları
    planları öğrenmek için tehlikeli bir görevle -Mekke’nin
    güneyinde,. Mekke ile Taif arasında bir yer olan Nahle mevkiine gönderdi.
    Bu birliğin gittiği yerin gizliliğini muhafaza için
    görevlerini bildiren mühürlü talimatın iki gün yol alındıktan
    sonra açılması emredilmişti. Bu birlik Nahle bölgesine
    geldiğinde Mekkelilere ait üzüm ve deri yüklü bir kervanla karşılaştı.
    Görevi sadece haber toplamak olan birliğin komutanı Abdullah
    İbn Cahş, bu kervana saldırı emri vermiş sonuçta
    bir müşrik öldürülmüş, iki esir alınmış ve
    kervandaki mallara ganimet olarak el konmuştu. İslâm devletine
    ait askerî birlikler düşmanla ilk defa ciddi bir çatışmaya
    girmiş oluyordu.
    Şam tarafına gitmiş olan kervanın dönüşte
    ele geçirilmesi için hazırlıklara girişildi. Bu
    kervanın yakalanması çok önemliydi. Çünkü Mekkeli müşrikler,
    Medine’de gün geçtikçe güçlenen İslâm devletine nihai darbeyi
    vurup ortadan kaldırmak için gerekli olan finansı sağlamak
    gayesiyle Ebu Süfyanın liderliğinde bu büyük kervanı
    Suriye’ye göndermişlerdi. Bu kervanın dönüş haberi
    Medine’ye ulaşınca Resulullah (s:a.s), Ebu Lübabe’yi Medine’de
    vekil bırakarak, Hicri ikinci yılın Ramazan ayında
    üçyüz kişiden oluşan ashabıyla birlikte yola çıktı.
    Bunu öğrenen Ebu Süfyan, kervanı kurtarmak için güzergah değiştirirken,
    aynı zamanda durumu Mekke’ye bildirerek acilen yardım
    yetiştirilmesini istemişti.
    Böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyen
    Ebu Cehil Mekke’de dolaşarak halkı galeyana getirmeye çalışıyordu.
    O, topladığı bin kişilik kuvvetin başına geçerek
    Medine’ye doğru yola çıkmıştı. İslâm
    ordusu Zefiran denilen yere geldiğinde, Mekkeliler’in kalabalık
    bir ordu ile yola çıktıkları haberi Peygamber’e
    ulaşmıştı. Diğer taraftan Ebu Süfyan kervanı
    kurtarmış ve tehlikeyi atlattığını yola çıkmış
    bulunan Mekke ordusuna bildirmişti. Ancak Ebu Cehil,
    yakaladığı bu fırsatı değerlendirmek için
    yoluna devam etti. Ashabıyla bir durum değerlendirmesi yapan
    Resulullah (s.a.s), onların Allah yolunda savaşmadaki
    kararlılıklarını görünce kendi ordusundan üç kat
    daha kalabalık müşrik güçlerle savaş kararı
    alınarak yola devam edildi. Bedir mevkiine gelindiğinde, vaziyet
    almış durumdaki düşman ordusuna karşı
    mevzilendi.
    Bu savaş İslâm’ın kaderini belirleyecek
    bir mahiyet arzetmekte idi. Bu savaş ya kazanılacaktı veya
    üç yüz kahraman mücahitle birlikte İslâm risaleti tarihe karışacaktı.
    Durumun ciddiyetini, Resulullah (s.a.s)’in Rabbine yaptığı
    şu tazarru açıkca ortaya koymaktadır: "Allah’ım,
    vadettiğin yardımını bugün lütfet. Ey Rabbim, bugün
    şu küçük ordu yok olup giderse yeryüzünde sana kulluk eden kimse
    kalmayacak".
    Allah Tealâ bu esnada mü’minlere zaferi müjdeleyen
    şu ayeti vahyediyordu:
    "Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete
    uğrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır"
    (el-Kalem, 68/45).
    17 Ramazan günü (13 Mart 624) yapılan
    savaşta Allah Teâlâ’nın vadi gerçekleşmiş ve düşman
    ordusu büyük bir hezimete uğratılmıştı. Ebu
    Cehil ve diğer bir grup ileri gelen müşrikler de dahil
    yetmiş müşrik öldürülmüş, çok sayıda da esir
    alınmıştı. İslâm ordusunun verdiği
    şehit sayısı ise on dört kişiydi (bk. Bedir Gazvesi).
    Bedir savaşı, Medine İslâm devletinin
    temellerini sağlamlaştırmış, inananlara büyük
    moral gücü kazandırmıştı. Artık bu savaşla
    hak batıla üstün gelmiş, küfrün, şirkin ve
    putperestliğin yeryüzünden silinip atılması için
    İslâm cihatı meşalesi tutuşturulmuştu.
    Bedir’den Medine’ye dönüldüğü zaman, İslâm’a
    duydukları düşmanlıktan dolayı içlerini kemiren ve
    müslümanların kazandığı bu büyük zaferi
    hazmedemeyen ve kahrolan yahudiler, düşmanlıklarını açığa
    vurmaya ve değişik yollarla müslümanlara sataşmaya
    başlamışlardı.
    İffetsiz bir kadın şair olan Asma binti
    Mervân ile Ebu Afek adındaki yahudi şairler, İslâma karşı
    haddi aştıkları için öldürülmüşlerdi. Yahudi
    kabileler içinde düşmanlıklarını ilk önce açığa
    vuran Kaynuka yahudileri, Bedir zaferini küçümsüyor, sebebini, Mekkeli
    arapların savaş bilmemelerine bağlayıp; "bizimle
    karşılaşsalar da savaş nasıl olurmuş görseler"
    diyerek müslümanları hafife alıyorlardı.
    Bir müslüman kadının yahudiler
    tarafından saldırıya uğraması üzerine çıkan
    olaydan sonra Resulullah (s.a.s), Kaynukaoğullarına savaş
    ilân etti. Müslümanlara karşı büyüklenen bu yahudi kabile,
    tıynetlerindeki korkaklıklarından, sarfettikleri sözleri
    unutup kalelerine kapanmaktan başka ça! re bulamadılar. Müslümanlarla
    çatışma cesaretini gösteremeyen Kaynukaoğulları
    teslim olmaları üzerine Medine’den sürülüp çıkarıldılar
    (bk. ; Kaynukaoğulları).
    Gelişen olaylar çerçevesinde Allah Teâlâ,
    sosyal, iktisadî, siyasî konulardaki ayetlerini, hikmetine binaen bir
    nüzul sebebi çerçevesinde gönderirken, İslâm savaş hukukuna
    dair teşrii de oluşmaya başlamıştı. İslâm,
    canlı bir hayat dini olduğu için, inen hükümler hemen toplum
    hayatına yansıtılıyor ve müslümanlar tarafından
    hazmedilerek, yaşayışlarını onlara göre düzene
    koyuyorlardı. İslâm tebliğinin Mekke safhası,
    nasıl ki kıyamete kadar sürecek tevhid mücadelesinde insanlara
    örnek teşkil etsin diye Allah tarafından o seçkin topluluğa
    yaşatılmışsa, Medine dönemi de, kıyamete kadar müslümanların
    ferdi yaşayışlarından devlet düzenine kadar her
    şeyleri için örnek olsun diye, yine o seçkin sahabeler topluluğuna
    yaşatılmakta idi.
    Bedir savaşından sonra Resulullah, Mekke müşrikleriyle
    müttefik konumundaki müşrik kabilelere karşı
    akınlara girişmişti. Bedir’de müslümanların elde
    ettiği zafer ve Kaynukaoğullarının ihanetlerine
    karşılık sürülmeleri, geri kalan yahudileri çileden çıkarmıştı.
    Bütün peygamberlere ihanet eden bu kavim, Resulullah (s.a.s).ile yaptığı
    antlaşmaya aykırı olarak Mekke müşrikleriyle gizliden
    gizliye komplolar hazırlamaya girişti. Yahudi liderlerinden
    şair Ka’b b. Eşref, Bedir zaferini duyduğu zaman
    üzüntüsünden;
    "Bugün yerin altı üstünden yeğdir"
    demiştir. Bu adam Mekke’ye gidiyor ve Bedrin intikamını
    almaları için onları harekete geçirmeye çalışıyor,
    yahudilerin kendilerine yardım yapacağına dair taahhütlerde
    bulunuyordu. Düşmanlıkta alenî davranan ve ileri giden bu
    yahudi öldürülerek fesatı engellenmişti.
    Bedir mağlubiyetini bir türlü hazmedemeyen ve
    öfkeden çılgına dönen müşrikler, intikam almak için
    hemen hazırlıklara girişmişlerdi. Bedir öncesi, Ebu
    Süfyan’ın Mekke’ye ulaştırdığı kervandan
    herkes sadece sermayelerini almış, kervanın 250.000 dirhem
    tutarındaki toplam kârı ordu teşkilinde harcanmak için
    ayrılmıştı. Mekke dışındaki bir çok
    kabileye heyetler gönderilerek para karşılığında
    asker toplama yoluna gidildi. Ordunun mümkün olduğu kadar büyük
    ve kalabalık olması gerekiyordu. Zira Medine’ye doğru yürüme
    cesaretini ancak bununla kendilerinde bulabilirlerdi.
    vikipedi de ayrı ayrı konular aldığından özet olarak atmak daha uygun olur






+ Yorum Gönder