Konusunu Oylayın.: Mecelle birinci madde ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı fıkıh alanlarına ilişkin örnekler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Mecelle birinci madde ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı fıkıh alanlarına ilişkin örnekler
  1. 20.Nisan.2012, 09:55
    1
    Misafir

    Mecelle birinci madde ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı fıkıh alanlarına ilişkin örnekler






    Mecelle birinci madde ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı fıkıh alanlarına ilişkin örnekler Mumsema ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı, fıkıh alanlarına ilişkin örnekler, bu kuralın ilişkili olduğu diğer kurallar. Dönem ödevi hazırlamam gerekiyor kaynak bulamadım lütfenn yardımmm


  2. 20.Nisan.2012, 09:55
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı, fıkıh alanlarına ilişkin örnekler, bu kuralın ilişkili olduğu diğer kurallar. Dönem ödevi hazırlamam gerekiyor kaynak bulamadım lütfenn yardımmm


    Benzer Konular

    - Mecelle'nin Külli Kaideleri [ilk 100 madde]

    - Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye) Ne Demektir?

    - Örneklerle Mecelle Ahkamı - Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye

    - Hanefilere göre madde madde abdest alma kuralları

    - Moğol İstilasından Mecelle'ye Kadar Başlıca Fıkıh Bilginleri ve Eserleri

  3. 20.Nisan.2012, 15:16
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: mecelle birinci madde: ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı, fıkıh alanlarına ilişkin örnekler, bu kuralın ilişkili olduğu diğer kuralla




    Giriş

    İslâm hukukunun aslî kaynakları Kur’ân-ı kerîm, sünnet, icma ve kıyastır Bunun yanında ikinci derecede kaynaklar da vardır Bunlara fer’î deliller de denir Örf, istihsan, istishab, maslahat gibi Bu fer’î deliller çoğu zaman aslî delillere esas teşkil ettiği gibi, bazen de müstakil delil özelliği gösterirler Meselâ, selem akdinin meşruluğu sünnetle sabittir, ancak bunun da esasında örf ve zaruret vardır İşte bütün bu kaynaklardan İslâm hukukuna ait hükümleri çıkartma işine ictihad denir Bunu yapabilecek olan hukukçuya da müctehid adı verilir İslâm hukuku ilahî temele dayalıdır ve müctehid hukukçular tarafından sistematize edilmiş hükümlerden teşekkül eder Hukukçu, önüne gelen bir meselenin çözümünde sırasıyle bu kaynaklara müracaat ederek, ictihadda bulunur ve hüküm verir İşte her müctehid hukukçunun ictihad ederek vardığı hükümlerin tamamına mezheb denir Hukukçu eğer müctehid değilse bir müctehid hukukçunun ictihadına göre hareket eder

    İslâm hukukunun kaynaklarından hüküm çıkartırken takib edilecek metodları, usûl-ifıkh denilen ilim göstermektedir Bugün buna hukuk metodolojisi adı veriliyor Bu sahada dünyada yazılmış ilk eser İmam-ı Şâfi’î’nin er-Risâle adındaki kitabıdır Hukukçular bu ilim yardımıyla kaynaklardan hüküm çıkartmışlar ve bunları mesele mesele kitaplara geçirmişlerdir Böylece İslâm hukuku meseleci (kazuistik) bir manzara arzetmeye başlamıştır Burada her hukukî mesele ayrı ayrı ele alınıp çözüme kavuşturulmuştur Bir başka deyişle, meselâ satım akdinin şartları ve sonuçları ayrı, kira akdinin ayrı, kefâletin ayrı, kısaca bütün akidlerin şart ve sonuçları ayrı ayrı ele alınmıştır Bunun bir sebebi de İslâm hukukunun kaynağı ilahî olduğu için her mesele için ayrı deliller vardır Ve çoğu zaman birbirine benzer müesseseler için müşterek esaslar koymak çok zor, hatta imkânsız olmaktadır Bu usûl, belki çok geniş ve tekrarlarla dolu olmakla beraber, daha ince ve adâletli hükümler getirmeyi elverişlidir

    İslâm hukuku meseleci bir görünüm arzetmekle beraber, her hukukî müessese için müşterek esaslar belirlenmemiş değildir Nitekim çoğu Hanefi mezhebinden olan bir kısım hukukçular bu hükümler için müşterek olan hususları tesbit etmişlerdir Hukukun genel prensipleri de denilebilecek ve hukuk hayatının en önemli esaslarını ifade eden bu kâideler Mecelle’nin ilk yüz maddesini oluşturur Bunlar bazen müstakil bir hukuk prensibini, kimi zaman da fer’î kaynaklardan birisini gösterir

    Bu sahada ilk eser veren Hanefî hukukçusu Ebû Tahir Debbas’tır Debbas, hukukun umumî prensiplerini onyedi madde halinde özetlemiş ve bazı hukukî meseleleri bu prensiplere indirgemiştir Debbas’ın tesbit ettiği kâidelerden bazıları şunlardır: Şek ile yakîn zâil olmaz, meşakkat teysiri celbeder, zarar izâle olunur, âdet muhakkemdir, bir işten maksat neyse hüküm ona göredir, kelâmın i’mali ihmâlinden evlâdır Debbas’dan sonra Kerhî, Debbûsî, İbn Nüceym, Hâdimî gibi Hanefî, Hirevî, Cüveynî, İzzeddin bin Abdüsselâm, Süyûtî gibi Şâfi’î, Karâfî gibi Mâlikî ve İbn Receb gibi Hanbelî mezhebinden hukukçular bu sahada çalışmış ve eser vermişlerdir Bazısı doğrudan bir hadîse dayalı olan bu kâidelerin pekçoğu Molla Hüsrev’in Mir’at, İbn Nüceym’in Eşbah, Kâdihan’ın Hâniyye, Hamza efendinin Fevâid, Hâdimî’nin Mecâmi’ ve Menâfi adlı kitaplarından Mecelle’ye alınmıştır

    Bu küllî kâideler, genellikle İslâm hukukunun tâli, yani ikinci derecede kaynakları içinde mütalaa edilir Ancak bunların tamamını her mezheb kabul etmez Yukarıda geçen altı madde üzerinde hiç ihtilaf yoktur, bunları bütün mezhebler kabul eder, ancak ihtilaf bunların nasıl tatbik edileceğindedir Bunların dışında kalan maddelerde ise ihtilaf vardır, bunlardan her birini bazı mezhebler kabul eder, bazısı kabul etmez Meselâ, “Alâ hilâfi’l-kıyas sâbit olan şey sâire makîsü’n-aleyh olmaz” kâidesi, Hanefîlere göre makbul, diğer mezheblere göre makbul değildir, çünki bunlara göre zaten kıyasa rağmen hiçbirşey sâbit olmaz Yine sözgelişi, “Eşyada asl olan ibahadır” sözü Hanefîlerden Kerhî’ye ve Şâfi’î hukukçularına göre muteberdir Ancak Hanefîlerin çoğunluğuna göre makbul değildir, çünki bunlara göre eşyada asl olan tevakkufdur, yani duraklamadır “Eşyada aslolan tahrimedir, yani helal olduğuna dair bir açık hüküm bildirilmemişse o iş yasaktır” diyen mezheblere göre de hiç muteber değildir İşte bu sebepledir ki Mecellemazbatasında da geçtiği üzere bu küllî kâideler, fıkıh kitaplarında bir nakl-i sarih, yani açık bir hüküm bulunmadıkça hükme esas alınamazlar

    Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, 1851 maddeden oluşan Osmanlı medenî kanunudur Büyük hukukçu, âlim ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında zamanın en önde gelen hukukçularının teşkil ettiği bir heyet tarafından 1869-1875 yılları arasında Hanefî mezhebine göre hazırlanmış ve Sultan Abdülaziz’in fermânıyla kanun olarak ilan edilmiştir İçinde bu yüz maddeye ilâveten, borçlar, ticaret, eşya ve muhakeme hukukuna dâir hükümler bulunan mükemmel bir eserdir O zamana kadar Osmanlı mahkemelerinde fıkıh kitapları kanun olarak uygulanmaktaydı Avrupa, Osmanlı hükümetine herkesin rahatça bilebileceği şekilde bir kanun ortaya koyması için baskı yapmıştı Öte yandan fıkıh kitaplarını tam ma’nâsıyla okuyup anlayacak hâkimlerin sayısı da azalmıştı Bu arada bazı modern düşünceli devlet adamları Fransız medenî kanununu almaya teşebbüs edince, buna engel olmak için diğer sebeplerin de tesiriyle Mecelle hazırlanmıştır

    Bu çalışmada Mecelle’nin ilk yüz maddesini teşkil eden küllî kâideler ele alınmıştır Vaktiyle günlük işlerde İslâm hukukuna uygun davranabilmek için hukukçular, hatta sıradan insanlar, bu yüz maddeyi ezberleyip iyice anlamayı zarurî sayarlardı Biz burada sözkonusu maddeleri önce olduğu gibi yazıp, hemen arkasından kısaca örneklerle açıklamaya çalıştık Bu işi yaparken de bilhassa Ali Haydar Efendi, Atıf Bey, Hacı Reşid Paşa, Abdüssettar Efendi gibi büyük Osmanlı hukukçularınınMecelle’ye yaptığı şerhlerden ve İbn Nüceym’in Eşbah adlı eserinden önemli ölçüde istifade ettik Çoğu maddenin kendi metni içinde açıklaması bulunmakta ve çoğu zaman bir örnek verilmektedir Bizim yaptığımız açıklamalar metnin altında köşeli parantez içinde yapılmıştır Her madde siyah yazıyla belirtilmiş, maddenin kendi metnindeki açıklaması hemen bunun altında yer almıştır Ayrıca her bir maddenin alındığı arapça usul kâidesi de parantez içinde belirtilmiştir

    Her kâide birbiriyle yakından ilgilidir, bazıları bir maddenin çeşitli unsurları gibidir Bazıları neredeyse birbirinin aynısıdır Birkaç kâide ise aynı başlık altında ele alınabilir Bazıları ise birbirinin istisnâsıdır Yeri geldikçe bu özelliklerine işaret edilmiştir

    Toplu Liste
    1. Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.
    2. Ukudda itibar; makasıd ve meânîyedir, elfaz ve mebânîye değildir.
    3. Yakîn, şekk ile zail olmaz.
    4. Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması esastır.
    5. Kadîm kıdemi üzere terk edilir.
    6. Zarar kadîm olmaz.
    7. Beraet-i zimmet asıldır
    8. Sıfât-ı ârızada aslolan ademdir.
    9. Bir zamanda sabit olan şeyin hilâfına delil olmadıkça bekasiyle hükmolunur.
    10. Bir emr-i hâdisin akreb-i evkatına izafesi asıldır.
    11. Kelâmda aslolan manâ-yı hakikîdir.
    12. Tasrih mukabelesinde delâlete itibar yoktur.
    13. Mevrid-i nassta içtihada mesâğ yoktur.
    14. Alâ hilafi’l-kıyas sabit olan şey, sâire makîsun aleyh olmaz.
    15. İçtihad ile içtihad nakzolunmaz.
    16. Meşakkat teysîri celbeder.
    17. Bir iş dayyik olduğunda muttesi’ olur.
    18. Zarar ve mukabele bizzarar yoktur.
    19. Zarar izale olunur.
    20. Zaruretler, memnu olan şeyleri mubah kılar.
    21. Zaruretler, kendi miktarlarınca takdir olunur.
    22. Bir özür için caiz olan şey o özrün zevali ile batıl olur.
    23. Mani zail olduğunda memnû avdet eder.
    24. Bir zarar kendi misli ile izale olunamaz.
    25. Zarar-ı âmmı def’ için zarar-ı hâss ihtiyar olunur.
    26. Zarar-ı eşedd zarar-ı ehaff ile izale olunur.
    27. İki fesad teâruz ettiğinde ehaffı irtikab ile a’zamının çaresine bakılır.
    28. Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.
    29. Def-i mefasid celb-i menâfi’den evlâdır.
    30. Zarar bikadri’l-imkân def’olunur.
    31. Hâcet umumi olsun, hususi olsun zaruret menzilesine tenzil olunur.
    32. Iztırar gayrın hakkını iptal etmez.
    33. Alması memnû olan şeyin vermesi dahi memnûdur.
    34. İşlenmesi memnû olan şeyin istenmesi dahi memnûdur.
    35. Âdet muhakkemdir.
    36. Nâsın istimali bir hüccettir ki onunla amel vacip olur.
    37. Âdeten mümteni’ olan şey, hakikaten mümteni’ gibidir.
    38. Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz.
    39. Âdetin delâletiyle mana-yı hakiki terk olunur.
    40. Âdet ancak muttarid veyahut galib olduğunda muteber olur.
    41. İtibar galib-i şâyie olup, nadire değildir.
    42. Örfen mâruf olan şey, şart kılınmış gibidir.
    43. Beyne’t-tüccar mâruf olan şey, beynlerinde meşrût gibidir.
    44. Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir.
    45. Mani ve muktezî teâruz ettiğinde mani takdim olunur.
    46. Vücudda bir şeye tabi olan, hükümde dahi ona tabi olur.
    47. Tabi olan şeye ayrıca hüküm verilemez.
    48. Bir şeye mâlik olan kimse, o şeyin zaruriyyâtından olan şeye dahi malik olur.
    49. Asıl sâkıt olduğunda fer’ dahi sâkıt olur.
    50. Asıl sabit olmadığı halde fer’in sabit olduğu vardır.
    51. Sâkıt olan şey avdet etmez.
    52. Bir şey batıl olduğunda onun zımnındaki şey dahi batıl olur.
    53. Aslın ifası kabil olmadığı halde bedeli ifa olunur.
    54. Bizzat tecvîz olunmayan şey, bitteba’ tecvîz olunabilir.
    55. İbtidâen tecvîz olunmayan şey, bekaen tecvîz olunabilir.
    56. Beka ibtidâdan esheldir.
    57. Teberru ancak kabz ile tamam olur.
    58. Raiyet yani tebaa üzerine tasarruf maslahata menûttur
    59. Velâyet-i hâssa velâyet-i âmmeden akvâdır.
    60. Kelâmın imali ihmalinden evlâdır.
    61. Mana-yı hakiki müteazzir olduğunda mecaza gidilir.
    62. Bir kelâmın imali mümkün olmaz ise ihmal olunur.
    63. Mütecezzî olmayan bir şeyin bazısını zikretmek, küllünü zikretmek gibidir.
    64. Mutlak ıtlakı üzere cârî olur. Eğer nassan yahut delâleten takyîd delili bulunmaz ise.
    65. Hâzırdaki vasıf lağv ve gâibdeki vasıf muteberdir.
    66. Sual cevapta iade olunmuş addolunur.
    67. Sâkite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma’rız-ı hâcette sükût beyandır.
    68. Bir şeyin umûr-u bâtınada delili o şey makamına kaim olur.
    69. Mükâtebe muhâtabe gibidir.
    70. Dilsizin işaret-i ma’hûdesi, lisan ile beyan gibidir.
    71. Tercümanın kavli her hususta kabul olunur.
    72. Hatası zâhir olan zanna itibar yoktur.
    73. Senede müstenid olan ihtimal ile hüccet yoktur.
    74. Tevehhüme itibar yoktur.
    75. Bürhan ile sabit olan şey, ıyânen sabit gibidir.
    76. Beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir.
    77. Beyyine hilâf-ı zahiri ispat için ve yemin aslı ibka içindir.
    78. Beyyine hüccet-i muteaddiye ve ikrar hüccet-i kasıradır.
    79. Kişi ikrarı ile muaheze olunur.
    80. Tenakuz ile hüccet kalmaz. Lâkin mütenakızın aleyhine olan hükme halel gelmez.
    81. Şartın sübutu indinde ona muallak olan şeyin sübutu lâzım olur.
    82. Bikadri’l-imkân şarta riayet olunmak lâzım gelir.
    83. Vaadler suret-i ta’lîki iktisab ile lâzım olur.
    84. Bir şeyin nef’i, damânı mukabelesindedir.
    85. Ücret ile damân müçtemi’ olmaz.
    86. Mazarrat, menfaat mukabelesindedir.
    87. Külfet nimete ve nimet külfete göredir.
    88. Bir fiilin hükmü failine muzaf kılınır ve mücbir olmadıkça amirine muzaf kılınmaz.
    89. Mübaşir yani bizzat fail ile mütesebbib müçtemi’ olduğunda hüküm ol faile muzaf kılınır.
    90. Cevaz-ı şer’î damâna münâfi olur.
    91. Mübaşir muteammid olmasa da amin olur.
    92. Mutesebbib müteammid olmadıkça dâmin olmaz.
    93. Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir.
    94. Gayrin mülkünde tasarrufla emretmek batıldır.
    95. Bir kimsenin mülkünde onun izni olmadan âhar bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.
    96. Bilâ sebeb-i meşrû birinin malını bir kimsenin ahzeylemesi caiz olmaz.
    97. Bir şeyde sebeb-i temellükün tebeddülü o şeyin tebeddülü makamına kaimdir.
    98. Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti’cal eyler ise mahrumiyetiyle muâteb olur.
    99. Her kim ki kendi tarafından tamam olan şeyi nakzetmeye sa’y ederse sa’yi merduddur.



  4. 20.Nisan.2012, 15:16
    2
    Silent and lonely rains



    Giriş

    İslâm hukukunun aslî kaynakları Kur’ân-ı kerîm, sünnet, icma ve kıyastır Bunun yanında ikinci derecede kaynaklar da vardır Bunlara fer’î deliller de denir Örf, istihsan, istishab, maslahat gibi Bu fer’î deliller çoğu zaman aslî delillere esas teşkil ettiği gibi, bazen de müstakil delil özelliği gösterirler Meselâ, selem akdinin meşruluğu sünnetle sabittir, ancak bunun da esasında örf ve zaruret vardır İşte bütün bu kaynaklardan İslâm hukukuna ait hükümleri çıkartma işine ictihad denir Bunu yapabilecek olan hukukçuya da müctehid adı verilir İslâm hukuku ilahî temele dayalıdır ve müctehid hukukçular tarafından sistematize edilmiş hükümlerden teşekkül eder Hukukçu, önüne gelen bir meselenin çözümünde sırasıyle bu kaynaklara müracaat ederek, ictihadda bulunur ve hüküm verir İşte her müctehid hukukçunun ictihad ederek vardığı hükümlerin tamamına mezheb denir Hukukçu eğer müctehid değilse bir müctehid hukukçunun ictihadına göre hareket eder

    İslâm hukukunun kaynaklarından hüküm çıkartırken takib edilecek metodları, usûl-ifıkh denilen ilim göstermektedir Bugün buna hukuk metodolojisi adı veriliyor Bu sahada dünyada yazılmış ilk eser İmam-ı Şâfi’î’nin er-Risâle adındaki kitabıdır Hukukçular bu ilim yardımıyla kaynaklardan hüküm çıkartmışlar ve bunları mesele mesele kitaplara geçirmişlerdir Böylece İslâm hukuku meseleci (kazuistik) bir manzara arzetmeye başlamıştır Burada her hukukî mesele ayrı ayrı ele alınıp çözüme kavuşturulmuştur Bir başka deyişle, meselâ satım akdinin şartları ve sonuçları ayrı, kira akdinin ayrı, kefâletin ayrı, kısaca bütün akidlerin şart ve sonuçları ayrı ayrı ele alınmıştır Bunun bir sebebi de İslâm hukukunun kaynağı ilahî olduğu için her mesele için ayrı deliller vardır Ve çoğu zaman birbirine benzer müesseseler için müşterek esaslar koymak çok zor, hatta imkânsız olmaktadır Bu usûl, belki çok geniş ve tekrarlarla dolu olmakla beraber, daha ince ve adâletli hükümler getirmeyi elverişlidir

    İslâm hukuku meseleci bir görünüm arzetmekle beraber, her hukukî müessese için müşterek esaslar belirlenmemiş değildir Nitekim çoğu Hanefi mezhebinden olan bir kısım hukukçular bu hükümler için müşterek olan hususları tesbit etmişlerdir Hukukun genel prensipleri de denilebilecek ve hukuk hayatının en önemli esaslarını ifade eden bu kâideler Mecelle’nin ilk yüz maddesini oluşturur Bunlar bazen müstakil bir hukuk prensibini, kimi zaman da fer’î kaynaklardan birisini gösterir

    Bu sahada ilk eser veren Hanefî hukukçusu Ebû Tahir Debbas’tır Debbas, hukukun umumî prensiplerini onyedi madde halinde özetlemiş ve bazı hukukî meseleleri bu prensiplere indirgemiştir Debbas’ın tesbit ettiği kâidelerden bazıları şunlardır: Şek ile yakîn zâil olmaz, meşakkat teysiri celbeder, zarar izâle olunur, âdet muhakkemdir, bir işten maksat neyse hüküm ona göredir, kelâmın i’mali ihmâlinden evlâdır Debbas’dan sonra Kerhî, Debbûsî, İbn Nüceym, Hâdimî gibi Hanefî, Hirevî, Cüveynî, İzzeddin bin Abdüsselâm, Süyûtî gibi Şâfi’î, Karâfî gibi Mâlikî ve İbn Receb gibi Hanbelî mezhebinden hukukçular bu sahada çalışmış ve eser vermişlerdir Bazısı doğrudan bir hadîse dayalı olan bu kâidelerin pekçoğu Molla Hüsrev’in Mir’at, İbn Nüceym’in Eşbah, Kâdihan’ın Hâniyye, Hamza efendinin Fevâid, Hâdimî’nin Mecâmi’ ve Menâfi adlı kitaplarından Mecelle’ye alınmıştır

    Bu küllî kâideler, genellikle İslâm hukukunun tâli, yani ikinci derecede kaynakları içinde mütalaa edilir Ancak bunların tamamını her mezheb kabul etmez Yukarıda geçen altı madde üzerinde hiç ihtilaf yoktur, bunları bütün mezhebler kabul eder, ancak ihtilaf bunların nasıl tatbik edileceğindedir Bunların dışında kalan maddelerde ise ihtilaf vardır, bunlardan her birini bazı mezhebler kabul eder, bazısı kabul etmez Meselâ, “Alâ hilâfi’l-kıyas sâbit olan şey sâire makîsü’n-aleyh olmaz” kâidesi, Hanefîlere göre makbul, diğer mezheblere göre makbul değildir, çünki bunlara göre zaten kıyasa rağmen hiçbirşey sâbit olmaz Yine sözgelişi, “Eşyada asl olan ibahadır” sözü Hanefîlerden Kerhî’ye ve Şâfi’î hukukçularına göre muteberdir Ancak Hanefîlerin çoğunluğuna göre makbul değildir, çünki bunlara göre eşyada asl olan tevakkufdur, yani duraklamadır “Eşyada aslolan tahrimedir, yani helal olduğuna dair bir açık hüküm bildirilmemişse o iş yasaktır” diyen mezheblere göre de hiç muteber değildir İşte bu sebepledir ki Mecellemazbatasında da geçtiği üzere bu küllî kâideler, fıkıh kitaplarında bir nakl-i sarih, yani açık bir hüküm bulunmadıkça hükme esas alınamazlar

    Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, 1851 maddeden oluşan Osmanlı medenî kanunudur Büyük hukukçu, âlim ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında zamanın en önde gelen hukukçularının teşkil ettiği bir heyet tarafından 1869-1875 yılları arasında Hanefî mezhebine göre hazırlanmış ve Sultan Abdülaziz’in fermânıyla kanun olarak ilan edilmiştir İçinde bu yüz maddeye ilâveten, borçlar, ticaret, eşya ve muhakeme hukukuna dâir hükümler bulunan mükemmel bir eserdir O zamana kadar Osmanlı mahkemelerinde fıkıh kitapları kanun olarak uygulanmaktaydı Avrupa, Osmanlı hükümetine herkesin rahatça bilebileceği şekilde bir kanun ortaya koyması için baskı yapmıştı Öte yandan fıkıh kitaplarını tam ma’nâsıyla okuyup anlayacak hâkimlerin sayısı da azalmıştı Bu arada bazı modern düşünceli devlet adamları Fransız medenî kanununu almaya teşebbüs edince, buna engel olmak için diğer sebeplerin de tesiriyle Mecelle hazırlanmıştır

    Bu çalışmada Mecelle’nin ilk yüz maddesini teşkil eden küllî kâideler ele alınmıştır Vaktiyle günlük işlerde İslâm hukukuna uygun davranabilmek için hukukçular, hatta sıradan insanlar, bu yüz maddeyi ezberleyip iyice anlamayı zarurî sayarlardı Biz burada sözkonusu maddeleri önce olduğu gibi yazıp, hemen arkasından kısaca örneklerle açıklamaya çalıştık Bu işi yaparken de bilhassa Ali Haydar Efendi, Atıf Bey, Hacı Reşid Paşa, Abdüssettar Efendi gibi büyük Osmanlı hukukçularınınMecelle’ye yaptığı şerhlerden ve İbn Nüceym’in Eşbah adlı eserinden önemli ölçüde istifade ettik Çoğu maddenin kendi metni içinde açıklaması bulunmakta ve çoğu zaman bir örnek verilmektedir Bizim yaptığımız açıklamalar metnin altında köşeli parantez içinde yapılmıştır Her madde siyah yazıyla belirtilmiş, maddenin kendi metnindeki açıklaması hemen bunun altında yer almıştır Ayrıca her bir maddenin alındığı arapça usul kâidesi de parantez içinde belirtilmiştir

    Her kâide birbiriyle yakından ilgilidir, bazıları bir maddenin çeşitli unsurları gibidir Bazıları neredeyse birbirinin aynısıdır Birkaç kâide ise aynı başlık altında ele alınabilir Bazıları ise birbirinin istisnâsıdır Yeri geldikçe bu özelliklerine işaret edilmiştir

    Toplu Liste
    1. Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.
    2. Ukudda itibar; makasıd ve meânîyedir, elfaz ve mebânîye değildir.
    3. Yakîn, şekk ile zail olmaz.
    4. Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması esastır.
    5. Kadîm kıdemi üzere terk edilir.
    6. Zarar kadîm olmaz.
    7. Beraet-i zimmet asıldır
    8. Sıfât-ı ârızada aslolan ademdir.
    9. Bir zamanda sabit olan şeyin hilâfına delil olmadıkça bekasiyle hükmolunur.
    10. Bir emr-i hâdisin akreb-i evkatına izafesi asıldır.
    11. Kelâmda aslolan manâ-yı hakikîdir.
    12. Tasrih mukabelesinde delâlete itibar yoktur.
    13. Mevrid-i nassta içtihada mesâğ yoktur.
    14. Alâ hilafi’l-kıyas sabit olan şey, sâire makîsun aleyh olmaz.
    15. İçtihad ile içtihad nakzolunmaz.
    16. Meşakkat teysîri celbeder.
    17. Bir iş dayyik olduğunda muttesi’ olur.
    18. Zarar ve mukabele bizzarar yoktur.
    19. Zarar izale olunur.
    20. Zaruretler, memnu olan şeyleri mubah kılar.
    21. Zaruretler, kendi miktarlarınca takdir olunur.
    22. Bir özür için caiz olan şey o özrün zevali ile batıl olur.
    23. Mani zail olduğunda memnû avdet eder.
    24. Bir zarar kendi misli ile izale olunamaz.
    25. Zarar-ı âmmı def’ için zarar-ı hâss ihtiyar olunur.
    26. Zarar-ı eşedd zarar-ı ehaff ile izale olunur.
    27. İki fesad teâruz ettiğinde ehaffı irtikab ile a’zamının çaresine bakılır.
    28. Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.
    29. Def-i mefasid celb-i menâfi’den evlâdır.
    30. Zarar bikadri’l-imkân def’olunur.
    31. Hâcet umumi olsun, hususi olsun zaruret menzilesine tenzil olunur.
    32. Iztırar gayrın hakkını iptal etmez.
    33. Alması memnû olan şeyin vermesi dahi memnûdur.
    34. İşlenmesi memnû olan şeyin istenmesi dahi memnûdur.
    35. Âdet muhakkemdir.
    36. Nâsın istimali bir hüccettir ki onunla amel vacip olur.
    37. Âdeten mümteni’ olan şey, hakikaten mümteni’ gibidir.
    38. Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz.
    39. Âdetin delâletiyle mana-yı hakiki terk olunur.
    40. Âdet ancak muttarid veyahut galib olduğunda muteber olur.
    41. İtibar galib-i şâyie olup, nadire değildir.
    42. Örfen mâruf olan şey, şart kılınmış gibidir.
    43. Beyne’t-tüccar mâruf olan şey, beynlerinde meşrût gibidir.
    44. Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir.
    45. Mani ve muktezî teâruz ettiğinde mani takdim olunur.
    46. Vücudda bir şeye tabi olan, hükümde dahi ona tabi olur.
    47. Tabi olan şeye ayrıca hüküm verilemez.
    48. Bir şeye mâlik olan kimse, o şeyin zaruriyyâtından olan şeye dahi malik olur.
    49. Asıl sâkıt olduğunda fer’ dahi sâkıt olur.
    50. Asıl sabit olmadığı halde fer’in sabit olduğu vardır.
    51. Sâkıt olan şey avdet etmez.
    52. Bir şey batıl olduğunda onun zımnındaki şey dahi batıl olur.
    53. Aslın ifası kabil olmadığı halde bedeli ifa olunur.
    54. Bizzat tecvîz olunmayan şey, bitteba’ tecvîz olunabilir.
    55. İbtidâen tecvîz olunmayan şey, bekaen tecvîz olunabilir.
    56. Beka ibtidâdan esheldir.
    57. Teberru ancak kabz ile tamam olur.
    58. Raiyet yani tebaa üzerine tasarruf maslahata menûttur
    59. Velâyet-i hâssa velâyet-i âmmeden akvâdır.
    60. Kelâmın imali ihmalinden evlâdır.
    61. Mana-yı hakiki müteazzir olduğunda mecaza gidilir.
    62. Bir kelâmın imali mümkün olmaz ise ihmal olunur.
    63. Mütecezzî olmayan bir şeyin bazısını zikretmek, küllünü zikretmek gibidir.
    64. Mutlak ıtlakı üzere cârî olur. Eğer nassan yahut delâleten takyîd delili bulunmaz ise.
    65. Hâzırdaki vasıf lağv ve gâibdeki vasıf muteberdir.
    66. Sual cevapta iade olunmuş addolunur.
    67. Sâkite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma’rız-ı hâcette sükût beyandır.
    68. Bir şeyin umûr-u bâtınada delili o şey makamına kaim olur.
    69. Mükâtebe muhâtabe gibidir.
    70. Dilsizin işaret-i ma’hûdesi, lisan ile beyan gibidir.
    71. Tercümanın kavli her hususta kabul olunur.
    72. Hatası zâhir olan zanna itibar yoktur.
    73. Senede müstenid olan ihtimal ile hüccet yoktur.
    74. Tevehhüme itibar yoktur.
    75. Bürhan ile sabit olan şey, ıyânen sabit gibidir.
    76. Beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir.
    77. Beyyine hilâf-ı zahiri ispat için ve yemin aslı ibka içindir.
    78. Beyyine hüccet-i muteaddiye ve ikrar hüccet-i kasıradır.
    79. Kişi ikrarı ile muaheze olunur.
    80. Tenakuz ile hüccet kalmaz. Lâkin mütenakızın aleyhine olan hükme halel gelmez.
    81. Şartın sübutu indinde ona muallak olan şeyin sübutu lâzım olur.
    82. Bikadri’l-imkân şarta riayet olunmak lâzım gelir.
    83. Vaadler suret-i ta’lîki iktisab ile lâzım olur.
    84. Bir şeyin nef’i, damânı mukabelesindedir.
    85. Ücret ile damân müçtemi’ olmaz.
    86. Mazarrat, menfaat mukabelesindedir.
    87. Külfet nimete ve nimet külfete göredir.
    88. Bir fiilin hükmü failine muzaf kılınır ve mücbir olmadıkça amirine muzaf kılınmaz.
    89. Mübaşir yani bizzat fail ile mütesebbib müçtemi’ olduğunda hüküm ol faile muzaf kılınır.
    90. Cevaz-ı şer’î damâna münâfi olur.
    91. Mübaşir muteammid olmasa da amin olur.
    92. Mutesebbib müteammid olmadıkça dâmin olmaz.
    93. Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir.
    94. Gayrin mülkünde tasarrufla emretmek batıldır.
    95. Bir kimsenin mülkünde onun izni olmadan âhar bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.
    96. Bilâ sebeb-i meşrû birinin malını bir kimsenin ahzeylemesi caiz olmaz.
    97. Bir şeyde sebeb-i temellükün tebeddülü o şeyin tebeddülü makamına kaimdir.
    98. Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti’cal eyler ise mahrumiyetiyle muâteb olur.
    99. Her kim ki kendi tarafından tamam olan şeyi nakzetmeye sa’y ederse sa’yi merduddur.



  5. 20.Nisan.2012, 15:17
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: mecelle birinci madde: ilm-i fıkh mesail-i şer'iyye-i ameliyeyi bilmekdir bu kuralın anlamı, fıkıh alanlarına ilişkin örnekler, bu kuralın ilişkili olduğu diğer kuralla

    MADDE 1 İlm-i fıkh mesail-i şer’iyye-i ameliyyeyi bilmekdir
    (el-fıkh: el-ilmü bi’l-ahkâmi’l-şer’iyyeti’l-ameliyye)


    Mesail-i fıkhiyye ya emr-i âhirete taalluk eder ki ahkâm-ı ibadattır veyahut emr-i dünyaya taalluk eder ki münakehat ve muâmelat ve ukûbat kısımlarına taksim olunur Şöyle ki Cenab-ı Hak bu nizam-ı âlemin vakt-i mukaddere dek bekâsını irade edip bu ise nev’-i insanın bekâsına ve nev’in bekâsı tenasül ve tevalüd içün zükûr ve inasın izdivacına menuttur Ve bir de nev’in bekâsı eşhasın adem-i inkıtaıyladır İnsan ise i’tidal-i mi’zacı hasebiyle bekâda gıda ve libas ve meskence umûr-ı sınaiyyeye muhtac olur bu dahi efradı beyninde teavün ve iştirak husulüne tevakkuf eder Elhasıl insan medeniyyü’t-tab’ olduğundan sair hayvanat gibi münferiden yaşamayıp bast-ı bisat-ı medeniyyet ile yekdiğere muavenet ve müşaârekete muhtacdır Halbuki her şahıs kendüye mülâyim olan şeyi taleb ve müzâhim olan şeye gazab eder olduğundan beynlerinde adl ü nizamın halelden mahfuz kalması için gerek izdivac ve gerek mâ-bihi’t-temeddün olan teavün ve iştirak hususlarında bir takım kavânin-i müeyyide-i şer’iyyeye muhtaç olur ki evvelkisi fıkhın münâkehat kısmı ve ikincisi muâmelat kısmıdır ve emr-i temeddünün bu minval üzere payidar olması için ahkâm-ı ceza tertibi lâzım gelip bu dahi fıkhın ukûbat kısmıdır

    İş bu muâmelat kısmının kesîrü’l-vuku’ olan mesâili, kütüb-i mu’tebereden cem’ ile kitablara ve kitablar bablara ve bablar fasıllara taksim olunmak üzere buMecelle’nin te’lifine ibtidar olunmuştur İşte mehakimde ma’mulun bih olacak mesâil-i fer’iyye bervech-i âti ebvab ve fusûlde zikrolunacak mesâildir Ancak muhakkıkîn-i fukaha mesail-i fıkhıyyeyi bir takım kavaid-i külliyyeye irca etmişlerdir ki her biri nice mesaili muhit ve müştemil olarak kütüb-i fıkhiyyede müsellemattan olmak üzere bu mesâilin isbatı için delil ittihaz olunur Ve evvel-i emirde bu kavaidin tefehhümü mesaile istinas hâsıl eder ve mesailin zihinlerde tekarrürüne vesile olur Binâen alâ zâlik, doksan dokuz kâide-i fıkhiyye cem’ ile maksuda şuru’dan mukaddem bervech-i âti makâle-i sâniye olmak üzere irad olunur ve eğerçi bunlardan bazısı münferiden ahzolundukda bazı müstesneyatı bulunur ise de yekdiğerini tahsis ve takyid ettiklerinden min-hays-il-mecmu’ külliyyet ve umumiyyetlerine halel gelmez

    [İslâm dininin emirleri, yani şeriat, iman, amel ve ahlak olarak üçe ayrılır İşte şeriatin amel denilen kısmını, yani insanların yapması gereken hususları bildiren ilim dalına fıkıh ilmi denir Fıkıh, lugatta bilmek, anlamak, ıstılahta ise beden ile yapılacak şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, fıkhı, kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir, şeklinde tarif etmektedir Daha sonra gelen fakihler bunu “fıkıh, şeriatin, yani İslâmiyetin amelî meselelerini bilmektir” şeklinde tarif etmişlerdir, ki Mecelle’nin ilk maddesinde böyledir

    Fıkhî meseleler, ya âhiret işine dairdir, ki ibâdet hükümleridir, veya dünyaya dairdir ki münâkehat (aile), muâmelat (alış-veriş) ve ukûbat (suç ve ceza) kısımlarına ayrılır Cenâb-ı hak, bu dünya düzeninin takdir edilen zamana kadar devam etmesini irade edip bu ise insan neslinin devamlılığına ve bu da insanın üreyip çoğalmasına ve bu da evliliğe ve şahısların kesilmemesine bağlıdır İnsan ise mizacının itidali dolayısıyla, sürekli gıda, mesken ve elbise bakımından sınaî işlere muhtaçtır Bu da fertler arasında dayanışma ve ortaklık doğmasına bağlıdır Özetle insan medenî yaradılışta olduğundan diğer hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp medeniyet örtüsünün genişlemesi üzerine yekdiğeriyle yardımlaşma ve ortaklığa muhtaçtır

    Halbuki herkes kendine uygun olan şeyi ister ve zahmet veren şeye kızar Bu sebeple aralarında adalet ve düzenin bozulmadan korunması için gerek evlilik ve gerek medeniyet için gerekli olan yardımlaşma ve ortaklık hususlarında bir takım şer’î sağlam kanunlara ihtiyaç vardır ki ilki fıkhın münâkehat kısmı ve ikincisi muâmelat kısmıdır ve medenileşme işinin bu yönde devamlı olması için ceza hükümlerinin düzenlenmesi gerekir, bu da fıkhın ukûbat kısmıdır

    İşte bu muâmelat kısmının çokça meydana gelen meseleleri, muteber kitaplardan toplanıp kitaplara ve kitaplar bablara ve bablar fasıllara taksim olunmak suretiyle bu Mecelle’nin hazırlanmasına başlanmıştır

    İşte mahkemelerde uygulanacak fer’î meseleler, aşağıdaki bablar ve fasıllarda zikrolunacak meselelerdir Ancak derin hukukçular fıkhî meseleleri bir takım küllî kâidelere indirgemişlerdir, ki her biri bir çok meseleleri içine alarak fıkıh kitaplarında genellikle kabul edilmiş esaslardan olmak üzere bu meselelerin isbatı için delil alınırlar

    Ve öncelikle bu kâidelerin anlaşılması meselelere âşinalık hâsıl eder ve meselelerin zihinlerde yerleşmesine vesile olur Dolayısıyla doksan dokuz fıkhî kâide toplanarak maksada başlamadan önce aşağıda zikredilmiştir Gerçi bunlardan bazısı tek başına alındığında bazı istisnaları bulunur ise de yekdiğerini tahsis ve takyid ettiklerinden (kayıtladıklarından ve istisna getirdiklerinden) toptan küllîlik ve genelliklerine halel gelmez]
    alıntı.



  6. 20.Nisan.2012, 15:17
    3
    Silent and lonely rains
    MADDE 1 İlm-i fıkh mesail-i şer’iyye-i ameliyyeyi bilmekdir
    (el-fıkh: el-ilmü bi’l-ahkâmi’l-şer’iyyeti’l-ameliyye)


    Mesail-i fıkhiyye ya emr-i âhirete taalluk eder ki ahkâm-ı ibadattır veyahut emr-i dünyaya taalluk eder ki münakehat ve muâmelat ve ukûbat kısımlarına taksim olunur Şöyle ki Cenab-ı Hak bu nizam-ı âlemin vakt-i mukaddere dek bekâsını irade edip bu ise nev’-i insanın bekâsına ve nev’in bekâsı tenasül ve tevalüd içün zükûr ve inasın izdivacına menuttur Ve bir de nev’in bekâsı eşhasın adem-i inkıtaıyladır İnsan ise i’tidal-i mi’zacı hasebiyle bekâda gıda ve libas ve meskence umûr-ı sınaiyyeye muhtac olur bu dahi efradı beyninde teavün ve iştirak husulüne tevakkuf eder Elhasıl insan medeniyyü’t-tab’ olduğundan sair hayvanat gibi münferiden yaşamayıp bast-ı bisat-ı medeniyyet ile yekdiğere muavenet ve müşaârekete muhtacdır Halbuki her şahıs kendüye mülâyim olan şeyi taleb ve müzâhim olan şeye gazab eder olduğundan beynlerinde adl ü nizamın halelden mahfuz kalması için gerek izdivac ve gerek mâ-bihi’t-temeddün olan teavün ve iştirak hususlarında bir takım kavânin-i müeyyide-i şer’iyyeye muhtaç olur ki evvelkisi fıkhın münâkehat kısmı ve ikincisi muâmelat kısmıdır ve emr-i temeddünün bu minval üzere payidar olması için ahkâm-ı ceza tertibi lâzım gelip bu dahi fıkhın ukûbat kısmıdır

    İş bu muâmelat kısmının kesîrü’l-vuku’ olan mesâili, kütüb-i mu’tebereden cem’ ile kitablara ve kitablar bablara ve bablar fasıllara taksim olunmak üzere buMecelle’nin te’lifine ibtidar olunmuştur İşte mehakimde ma’mulun bih olacak mesâil-i fer’iyye bervech-i âti ebvab ve fusûlde zikrolunacak mesâildir Ancak muhakkıkîn-i fukaha mesail-i fıkhıyyeyi bir takım kavaid-i külliyyeye irca etmişlerdir ki her biri nice mesaili muhit ve müştemil olarak kütüb-i fıkhiyyede müsellemattan olmak üzere bu mesâilin isbatı için delil ittihaz olunur Ve evvel-i emirde bu kavaidin tefehhümü mesaile istinas hâsıl eder ve mesailin zihinlerde tekarrürüne vesile olur Binâen alâ zâlik, doksan dokuz kâide-i fıkhiyye cem’ ile maksuda şuru’dan mukaddem bervech-i âti makâle-i sâniye olmak üzere irad olunur ve eğerçi bunlardan bazısı münferiden ahzolundukda bazı müstesneyatı bulunur ise de yekdiğerini tahsis ve takyid ettiklerinden min-hays-il-mecmu’ külliyyet ve umumiyyetlerine halel gelmez

    [İslâm dininin emirleri, yani şeriat, iman, amel ve ahlak olarak üçe ayrılır İşte şeriatin amel denilen kısmını, yani insanların yapması gereken hususları bildiren ilim dalına fıkıh ilmi denir Fıkıh, lugatta bilmek, anlamak, ıstılahta ise beden ile yapılacak şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, fıkhı, kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir, şeklinde tarif etmektedir Daha sonra gelen fakihler bunu “fıkıh, şeriatin, yani İslâmiyetin amelî meselelerini bilmektir” şeklinde tarif etmişlerdir, ki Mecelle’nin ilk maddesinde böyledir

    Fıkhî meseleler, ya âhiret işine dairdir, ki ibâdet hükümleridir, veya dünyaya dairdir ki münâkehat (aile), muâmelat (alış-veriş) ve ukûbat (suç ve ceza) kısımlarına ayrılır Cenâb-ı hak, bu dünya düzeninin takdir edilen zamana kadar devam etmesini irade edip bu ise insan neslinin devamlılığına ve bu da insanın üreyip çoğalmasına ve bu da evliliğe ve şahısların kesilmemesine bağlıdır İnsan ise mizacının itidali dolayısıyla, sürekli gıda, mesken ve elbise bakımından sınaî işlere muhtaçtır Bu da fertler arasında dayanışma ve ortaklık doğmasına bağlıdır Özetle insan medenî yaradılışta olduğundan diğer hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp medeniyet örtüsünün genişlemesi üzerine yekdiğeriyle yardımlaşma ve ortaklığa muhtaçtır

    Halbuki herkes kendine uygun olan şeyi ister ve zahmet veren şeye kızar Bu sebeple aralarında adalet ve düzenin bozulmadan korunması için gerek evlilik ve gerek medeniyet için gerekli olan yardımlaşma ve ortaklık hususlarında bir takım şer’î sağlam kanunlara ihtiyaç vardır ki ilki fıkhın münâkehat kısmı ve ikincisi muâmelat kısmıdır ve medenileşme işinin bu yönde devamlı olması için ceza hükümlerinin düzenlenmesi gerekir, bu da fıkhın ukûbat kısmıdır

    İşte bu muâmelat kısmının çokça meydana gelen meseleleri, muteber kitaplardan toplanıp kitaplara ve kitaplar bablara ve bablar fasıllara taksim olunmak suretiyle bu Mecelle’nin hazırlanmasına başlanmıştır

    İşte mahkemelerde uygulanacak fer’î meseleler, aşağıdaki bablar ve fasıllarda zikrolunacak meselelerdir Ancak derin hukukçular fıkhî meseleleri bir takım küllî kâidelere indirgemişlerdir, ki her biri bir çok meseleleri içine alarak fıkıh kitaplarında genellikle kabul edilmiş esaslardan olmak üzere bu meselelerin isbatı için delil alınırlar

    Ve öncelikle bu kâidelerin anlaşılması meselelere âşinalık hâsıl eder ve meselelerin zihinlerde yerleşmesine vesile olur Dolayısıyla doksan dokuz fıkhî kâide toplanarak maksada başlamadan önce aşağıda zikredilmiştir Gerçi bunlardan bazısı tek başına alındığında bazı istisnaları bulunur ise de yekdiğerini tahsis ve takyid ettiklerinden (kayıtladıklarından ve istisna getirdiklerinden) toptan küllîlik ve genelliklerine halel gelmez]
    alıntı.






+ Yorum Gönder