Konusunu Oylayın.: Farsça yazılan ilk kitap nedir ?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Farsça yazılan ilk kitap nedir ?
  1. 18.Nisan.2012, 23:11
    1
    Misafir

    Farsça yazılan ilk kitap nedir ?

  2. 24.Mayıs.2012, 00:21
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Farsça yazılan ilk kitap nedir ?




    İslam dünyasının toprakları genişledikçe birçok kültürle, medeniyetle ve dinle karşılaştılar. Müslümanlar fethettikleri ülkelere büyük ilgi duyuyorlardı ve onları tanımak istiyorlardı. Fethedilen bölgeleri tanıma çalışmaları ilk olarak kütüphanelerine açılarak gerçekleştirilmişti. Birçok kütüphaneyi ve dolayısıyla bilim mirasını sınırları içerisinde taşıyan Müslümanlar, var olan birikimden faydalanmak istemişlerdi. Bu amaçla ilk olarak Abbasi halifeliği döneminde tercüme büroları (Beyt’ül Hikme) kuruldu.
    Tercüme bürolarının kurulması ile birlikte kütüphane raflarındaki kitaplar büyük bir hızla Arapçaya çevrilmeye başlanmıştı. Bilim dünyasının kapılarını aralamışlardı. Abbasi Halifeliği çalışmalara büyük bir destek veriyordu, bilim adamlarına sarayda verdiği önemli konumlar bilimsel çalışmalara teveccühü artırmıştı. Halifeler, sahip oldukları kütüphanelerle yetinmeyerek Bizans krallarına dahi mektuplar ve elçiler göndererek ellerindeki kitapları para karşılığında ülkesine göndermelerini talep ediyordu. Bu kitaplar tercüme bürolarında Arapçaya çevriliyor, Müslümanlar çevrilen kitapları özümsüyor ve bunlar üzerine araştırmalar yapıyorlardı. Bu dönemde dünya ülkelerinin birçoğun da bilimsel çalışmalar, Müslümanlarda duyulan heyecanı uyandırmıyordu. Bizans, elindeki birçok kitabın diline dahi yabancı kalmıştı. Birçoğu anlaşılmıyor ve sadece kütüphane raflarında bekletiliyordu.
    Müslümanların bilim dünyasındaki etkinlikleri 700’lü yıllarda başlamıştı ancak 800’lü yıllardan itibaren ayrı bir canlanma dönemi yalanmıştı. Zira uzun yıllar tercümelerle uğraşan ve tercüme edilmiş eserler üzerine çalışan Müslümanlar, artık bu çalışmaları özümseyerek 800’lü yıllardan itibaren üretim safhasına geçmişlerdi. Kendi kitaplarını kaleme almaya başlamış bunun yanı sıra tercüme edilen kitaplardaki yanlışları tespit ederek doğrularını da ortaya koyma çabası içerisine girmişlerdi. Bu dönemdeki canlılık matematikten astronomiye, felsefeden coğrafya ve haritacılığa kadar birçok alanda kendini göstermişti. Abbasi halifelerinden Halife Me’mun gibi bazı halifeler, bilime o derece ilgi duymakta ve desteklemekteydi ki, zaman zaman kendileri de rasathanelere giderek gözlemler ve çalışmalar yapmaktaydı.
    Müslümanların topraklarını genişletmeleri, onları tanıma ve keşfetme merakını da beraberinde getirmişti. Müslümanlar, fethedilen toprakları sınırlara dahil edip bırakma niyetinde değildiler, onlardan haberdar olmak istiyorlardı. Dolayısıyla fethettikleri bölgelerin topografik verilerini, geleneklerini, coğrafyalarını, bitki örtülerini dinlerini, ekonomilerini öğrenmeleri gerektiriyordu. Fethedilen ülkeleri tanıma çalışması Müslümanlarda coğrafya biliminin gelişmesinde en etkin rol oynadı.
    Müslümanların önünde dünya coğrafyası adına; Ptoleme (Batlamyus) ve Marinos’un eserleri bulunmaktaydı. Bilinen en eski dünya haritaları onların kitaplarında yer almaktaydı. Ancak onların haritasında da birçok yanlışlıklar yer almaktaydı. Örneğin Ptoleme, Atlas okyanusu ve hint okyanusu iç deniz olarak kabul edilmekteydi. Güneş’in dünya etrafında döndüğünü ifade ediyordu, dünyanın büyüklüğünü asıl değerinin ¾ büyüklüğünde hatalı hesaplamıştı. Ptoleme’den sonra bu alanda çok önemli bir çalışma ortaya koyabilen olmamıştı. Ancak Müslümanlar Ptoleme’nin haritalarından ve verdiği bilgilerden yararlanmış bunu kitaplarında açıkça belirterek kaynak göstermiş olmakla birlikte onun verdiği bilgilerle ve dünya haritası ile yetinmemişlerdi. Müslümanlar, fetihlerin başladığı yıllarda İslam coğrafyasının her yerine dağılmışlardır. Özellikle ticaret alanındaki hakimiyetleri, onların sadece İslam ülkelerinin coğrafyasında kalmayarak Çin’e kadar ulaşmışlardı. Üstelik hem kara hem de deniz yolunu kullanmaları daha çok coğrafya tanımalarına vesile olmuştu. Müslümanlar, gerek tüccarlar gerek seyyahlar gerekse ilim adamları vesilesi ile dünyanın pek çok yeri hakkında coğrafi bilgi birikimine sahipti ve bunları sürekli kaleme alıyorlardı. 9.yüzyılda Halife Me’mun’un yeni bir dünya haritası yapılmasını istemesi, Müslümanların bu gayretlerini daha çok hızlandırmıştı. Bu emir astronomi, matematik, doğa felsefecisi ve coğrafyacıları bir araya getirmiş, Yunanlıların eserlerinden de yararlanmak kaydıyla, yepyeni bir dünya haritası ortaya koymalarına vesile olmuştu. Avrupalıların, Müslüman alimler için “onlar sadece Yunanlıları taklit etti” cümleleri, Ptoleme’nin haritası ve Müslümanların ortaya koyduğu dünya haritasının karşılaştırılmasında ne kadar büyük bir yanlış olduğunu ortaya koyar niteliktedir.
    Ptoleme’nin Dünya haritası:
    Me’mūn coğrafyasının aksine burada Hint Okyanusu ve Atlantik hala iç denizler olarak sunulmaktadırlar.(Mavi renkler denizi, kahverengi renkler karaları göstermektedir.)
    Halife Memun’un çizdirdiği Dünya haritası :
    Halife Memun’un dünya haritasında; yeryüzü ana karalarını kuşatan okyanustur. Bu okyanus, Afrika’yı deniz yoluyla dolaşılabilir ve Hint Okyanusu’nu, bir iç deniz olarak gösteren Ptoleme tasvirine karşın, bir açık deniz olarak göstermektedir.
    Müslümanlar, Ploteme ve Marinos’un coğrafya anlayışından bağımsız olarak kendi coğrafya anlayışlarınıda oluşturmuşlardı. 8. yüzyıldan 9. yüzyıla geçiş döneminde beşeri coğrafya ve tarihsel coğrafya alanında Arap-İslam coğrafya yazımı başlamıştı. Bu tür kartografik tasvirlerin muhtemelen Sasani İran’ın İslam öncesi coğrafya geleneğine bağlı bulunuyordu ve bir dönem sonra coğrafi eserler genellikle Farsça kaleme alınmaya başlamıştı.
    Müslüman coğrafyacıların çalışmaları 900’lü yıllarda büyük bir birikime sahip olmuştu. Coğrafi alandaki çalışmalar önceleri; Abbasi sarayında ve özellikle Bağdat’ta gerçekleştirilirken zamanla diğer ülkelerde de çalışmalar yapılmaya başlanmıştı. Genellikle Müslüman tüccar ve seyyahların beşeri coğrafya hakkında çok daha fazla bilgiler sunarak etkili olduğu, matematikçilerin ve astronomi alimlerinin ise dünyanı nizamının anlaşılmasında önemli katkılar sağladığı bir dönem başlamıştı. Bu dönemin günümüze kadar ulaşabilmiş önemli eserlerinden biride 982 yılında Fergana’da, Kuzey Afganistan’ın yöneticisi olan Ferigüni hanedanı Emir Ebu’l Haris Muhammed b.Ahmed’e sunulmuş olan “Hudud el-Alem”di. Farsça yazılmış ilk coğrafya kitabı olarak bilinen Hudud el-Alem’in, kim tarafından yazıldığı tartışmalı olmakla birlikte bazı araştırmacılar Süleyman Tacir tarafından kaleme alındığını, bazıları ise İbn Ferügün tarafından yazılmış olabileceğini düşünmektedir. Eserin tam ismi “Hudûd el-âlem minel meşrik ile mağrib”dir. Günümüze ulaşan tek nüshayı hazırlamış olan müellif ise Ebu’l-Müeyyed Abdülkayyüm b. Hüseyin b. Ali el Farisi (1258)’dir.
    “Hudud el-Alem” Müslümanların coğrafya alanında sahip oldukları bilgi birikimini bizlere gösteren önemli bir coğrafya kitabıdır. Eserin yazarı, yazdığı mukaddimede önceki coğrafyacılardan yararlandığını açıkça dile getirerek şöyle yazmıştır :
    “Atalarımızın yazdığı kitaplardan, bilge kişilerin anılarından bulduğumuz bilgilerle, dünyanın her bir ülkesini, özellikle bunların büyüklüğü ve küçüklüğü, nimetlerinin bolluğunu ya da kıtlığını, büyüklüklerini ya da küçüklüklerini, ürünlerinin eksikliğini ve bolluklarını, zenginliklerini, nüfuslarını, topraklarının islenmişliğini ya da islenmemişliğini anlattık”




  3. 24.Mayıs.2012, 00:21
    2
    Silent and lonely rains



    İslam dünyasının toprakları genişledikçe birçok kültürle, medeniyetle ve dinle karşılaştılar. Müslümanlar fethettikleri ülkelere büyük ilgi duyuyorlardı ve onları tanımak istiyorlardı. Fethedilen bölgeleri tanıma çalışmaları ilk olarak kütüphanelerine açılarak gerçekleştirilmişti. Birçok kütüphaneyi ve dolayısıyla bilim mirasını sınırları içerisinde taşıyan Müslümanlar, var olan birikimden faydalanmak istemişlerdi. Bu amaçla ilk olarak Abbasi halifeliği döneminde tercüme büroları (Beyt’ül Hikme) kuruldu.
    Tercüme bürolarının kurulması ile birlikte kütüphane raflarındaki kitaplar büyük bir hızla Arapçaya çevrilmeye başlanmıştı. Bilim dünyasının kapılarını aralamışlardı. Abbasi Halifeliği çalışmalara büyük bir destek veriyordu, bilim adamlarına sarayda verdiği önemli konumlar bilimsel çalışmalara teveccühü artırmıştı. Halifeler, sahip oldukları kütüphanelerle yetinmeyerek Bizans krallarına dahi mektuplar ve elçiler göndererek ellerindeki kitapları para karşılığında ülkesine göndermelerini talep ediyordu. Bu kitaplar tercüme bürolarında Arapçaya çevriliyor, Müslümanlar çevrilen kitapları özümsüyor ve bunlar üzerine araştırmalar yapıyorlardı. Bu dönemde dünya ülkelerinin birçoğun da bilimsel çalışmalar, Müslümanlarda duyulan heyecanı uyandırmıyordu. Bizans, elindeki birçok kitabın diline dahi yabancı kalmıştı. Birçoğu anlaşılmıyor ve sadece kütüphane raflarında bekletiliyordu.
    Müslümanların bilim dünyasındaki etkinlikleri 700’lü yıllarda başlamıştı ancak 800’lü yıllardan itibaren ayrı bir canlanma dönemi yalanmıştı. Zira uzun yıllar tercümelerle uğraşan ve tercüme edilmiş eserler üzerine çalışan Müslümanlar, artık bu çalışmaları özümseyerek 800’lü yıllardan itibaren üretim safhasına geçmişlerdi. Kendi kitaplarını kaleme almaya başlamış bunun yanı sıra tercüme edilen kitaplardaki yanlışları tespit ederek doğrularını da ortaya koyma çabası içerisine girmişlerdi. Bu dönemdeki canlılık matematikten astronomiye, felsefeden coğrafya ve haritacılığa kadar birçok alanda kendini göstermişti. Abbasi halifelerinden Halife Me’mun gibi bazı halifeler, bilime o derece ilgi duymakta ve desteklemekteydi ki, zaman zaman kendileri de rasathanelere giderek gözlemler ve çalışmalar yapmaktaydı.
    Müslümanların topraklarını genişletmeleri, onları tanıma ve keşfetme merakını da beraberinde getirmişti. Müslümanlar, fethedilen toprakları sınırlara dahil edip bırakma niyetinde değildiler, onlardan haberdar olmak istiyorlardı. Dolayısıyla fethettikleri bölgelerin topografik verilerini, geleneklerini, coğrafyalarını, bitki örtülerini dinlerini, ekonomilerini öğrenmeleri gerektiriyordu. Fethedilen ülkeleri tanıma çalışması Müslümanlarda coğrafya biliminin gelişmesinde en etkin rol oynadı.
    Müslümanların önünde dünya coğrafyası adına; Ptoleme (Batlamyus) ve Marinos’un eserleri bulunmaktaydı. Bilinen en eski dünya haritaları onların kitaplarında yer almaktaydı. Ancak onların haritasında da birçok yanlışlıklar yer almaktaydı. Örneğin Ptoleme, Atlas okyanusu ve hint okyanusu iç deniz olarak kabul edilmekteydi. Güneş’in dünya etrafında döndüğünü ifade ediyordu, dünyanın büyüklüğünü asıl değerinin ¾ büyüklüğünde hatalı hesaplamıştı. Ptoleme’den sonra bu alanda çok önemli bir çalışma ortaya koyabilen olmamıştı. Ancak Müslümanlar Ptoleme’nin haritalarından ve verdiği bilgilerden yararlanmış bunu kitaplarında açıkça belirterek kaynak göstermiş olmakla birlikte onun verdiği bilgilerle ve dünya haritası ile yetinmemişlerdi. Müslümanlar, fetihlerin başladığı yıllarda İslam coğrafyasının her yerine dağılmışlardır. Özellikle ticaret alanındaki hakimiyetleri, onların sadece İslam ülkelerinin coğrafyasında kalmayarak Çin’e kadar ulaşmışlardı. Üstelik hem kara hem de deniz yolunu kullanmaları daha çok coğrafya tanımalarına vesile olmuştu. Müslümanlar, gerek tüccarlar gerek seyyahlar gerekse ilim adamları vesilesi ile dünyanın pek çok yeri hakkında coğrafi bilgi birikimine sahipti ve bunları sürekli kaleme alıyorlardı. 9.yüzyılda Halife Me’mun’un yeni bir dünya haritası yapılmasını istemesi, Müslümanların bu gayretlerini daha çok hızlandırmıştı. Bu emir astronomi, matematik, doğa felsefecisi ve coğrafyacıları bir araya getirmiş, Yunanlıların eserlerinden de yararlanmak kaydıyla, yepyeni bir dünya haritası ortaya koymalarına vesile olmuştu. Avrupalıların, Müslüman alimler için “onlar sadece Yunanlıları taklit etti” cümleleri, Ptoleme’nin haritası ve Müslümanların ortaya koyduğu dünya haritasının karşılaştırılmasında ne kadar büyük bir yanlış olduğunu ortaya koyar niteliktedir.
    Ptoleme’nin Dünya haritası:
    Me’mūn coğrafyasının aksine burada Hint Okyanusu ve Atlantik hala iç denizler olarak sunulmaktadırlar.(Mavi renkler denizi, kahverengi renkler karaları göstermektedir.)
    Halife Memun’un çizdirdiği Dünya haritası :
    Halife Memun’un dünya haritasında; yeryüzü ana karalarını kuşatan okyanustur. Bu okyanus, Afrika’yı deniz yoluyla dolaşılabilir ve Hint Okyanusu’nu, bir iç deniz olarak gösteren Ptoleme tasvirine karşın, bir açık deniz olarak göstermektedir.
    Müslümanlar, Ploteme ve Marinos’un coğrafya anlayışından bağımsız olarak kendi coğrafya anlayışlarınıda oluşturmuşlardı. 8. yüzyıldan 9. yüzyıla geçiş döneminde beşeri coğrafya ve tarihsel coğrafya alanında Arap-İslam coğrafya yazımı başlamıştı. Bu tür kartografik tasvirlerin muhtemelen Sasani İran’ın İslam öncesi coğrafya geleneğine bağlı bulunuyordu ve bir dönem sonra coğrafi eserler genellikle Farsça kaleme alınmaya başlamıştı.
    Müslüman coğrafyacıların çalışmaları 900’lü yıllarda büyük bir birikime sahip olmuştu. Coğrafi alandaki çalışmalar önceleri; Abbasi sarayında ve özellikle Bağdat’ta gerçekleştirilirken zamanla diğer ülkelerde de çalışmalar yapılmaya başlanmıştı. Genellikle Müslüman tüccar ve seyyahların beşeri coğrafya hakkında çok daha fazla bilgiler sunarak etkili olduğu, matematikçilerin ve astronomi alimlerinin ise dünyanı nizamının anlaşılmasında önemli katkılar sağladığı bir dönem başlamıştı. Bu dönemin günümüze kadar ulaşabilmiş önemli eserlerinden biride 982 yılında Fergana’da, Kuzey Afganistan’ın yöneticisi olan Ferigüni hanedanı Emir Ebu’l Haris Muhammed b.Ahmed’e sunulmuş olan “Hudud el-Alem”di. Farsça yazılmış ilk coğrafya kitabı olarak bilinen Hudud el-Alem’in, kim tarafından yazıldığı tartışmalı olmakla birlikte bazı araştırmacılar Süleyman Tacir tarafından kaleme alındığını, bazıları ise İbn Ferügün tarafından yazılmış olabileceğini düşünmektedir. Eserin tam ismi “Hudûd el-âlem minel meşrik ile mağrib”dir. Günümüze ulaşan tek nüshayı hazırlamış olan müellif ise Ebu’l-Müeyyed Abdülkayyüm b. Hüseyin b. Ali el Farisi (1258)’dir.
    “Hudud el-Alem” Müslümanların coğrafya alanında sahip oldukları bilgi birikimini bizlere gösteren önemli bir coğrafya kitabıdır. Eserin yazarı, yazdığı mukaddimede önceki coğrafyacılardan yararlandığını açıkça dile getirerek şöyle yazmıştır :
    “Atalarımızın yazdığı kitaplardan, bilge kişilerin anılarından bulduğumuz bilgilerle, dünyanın her bir ülkesini, özellikle bunların büyüklüğü ve küçüklüğü, nimetlerinin bolluğunu ya da kıtlığını, büyüklüklerini ya da küçüklüklerini, ürünlerinin eksikliğini ve bolluklarını, zenginliklerini, nüfuslarını, topraklarının islenmişliğini ya da islenmemişliğini anlattık”




  4. 24.Mayıs.2012, 00:21
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Farsça yazılan ilk kitap nedir ?

    Ayrıca bazı yerlerde Batlamyus’dan da alıntılar yapmış ve ondan aldığı kısımlarda Batlamyus’un ismini açıkça zikretmeyi de ihmal etmemiştir.Müellifin, Mesudi ve Hemadani gibi daha önceden önemli eserler bırakan coğrafyacılardan, bazı seyyahlardan ve tüccarların yazdığı bilgilerden de faydalandığı anlaşılmaktadır.
    Farsça olarak yazılmış ilk dünya coğrafyası kitabı niteliğini taşıyan Hudud el-Alem, dünya üzerindeki bilinen denizler, adalar, dağlar, nehirler, çöller hakkında bilgi verdikten sonra ve dünya ülkelerinin tanıtmaktadır. Eserin yazarı kendi döneminde dünya üzerinde bilinen 52 ülkeyi belirleyerek, bunların bilinen şehirlerini ve kasabalarını açıklamaya çalışmıştır. Bu ülkelerden bazıları şunlardır:
    Çin, Hindistan, Tibet, Dokuzoğuz, Tatar, Yağma, Kırgız, Karluk, Çiğil, Tuhsiler, Kimek, Peçenek, Kıpçak, Macar, Horasan, Maveraünnehir, Sind, Kirman, Fars, Huzistan, Cibal, Deylemistan, Irak, Cezire, Azerbaycan, Ermenistan, Arabistan, SuriyeMısır, Magrib, Endülüs, Rum (Bizans), Slâv, Rus, Bulgar, Alan, Hazar, Buradus, Burtas, Vanandar, Afrika (Zencistan, Zâbec, Habesistan, Buca, Nubya, Sudan)
    Fakat eser sadece yeryüzü şekilleri, ülkeler ve şehirler hakkında bilgi vermekle yetinmemiştir. Farklı coğrafyada yasayan toplumların yasam şekilleri de açıklamıştır. Eserin bu yönü ona kültür-tarihi kitabı olma niteliği de kazandırmıştır. Hudud el-Alem’in bir diğer önemli özelliği, dünya ülkelerinden bahsederken Türk ülkelerinin coğrafyası hakkında en ayrıntılı bilgi veren eser niteliğini taşıyor olmasıdır.
    Mukaddimede ,“Bu kitapta dünya üzerindeki bölgeleri ve dünyanın nizamını, bu bölgelerin gelişimlerini ve eksikliklerini anlattık. Dünya üzerinde bulunan ve su ana kadar bilinen bütün ülkeleri ve hükümdarlıkları, bu topraklarda yasayan her bir halkın durumunu, hala hüküm süren hükümdarlarının adetlerini ve bu topraklarda olan biten her seyi açıkladık”, diyerek kitabnı tanıtan müellifin eseri incelendiğinde: Toplumların yasam şekilleri, diğer toplumlar ile ilişkileri, askeri kuvvetleri, silahları, savaşçılıkları, savaş taktikleri, bölgelerin güvenliği ve bunu sağlamak için yaptıkları çalışmalar, halkın mizacı (uyumlu, iyiliksever, barışçı, kötü,huylu) toplumların yabancılara davranışları açıklanmaya çalışılmıştır. Toplumların, şehirlerin yöneticilerinin aldıkları unvanlar, özellikleri, halka davranışları hakkında bilgi vermiştir. Geçim kaynakları, para birimleri hakkında açıklamalar yapılmıştır; ticaret ürünleri (aldıkları sattıkları mallar), yetiştirdikleri ürünler(tarımsal faaliyetleri), çıkardıkları ve isledikleri madenler, kimyasal ürünler, yaptıkları ilaçlar, el sanatları, doğal örtüsü (ağaçları, bitkileri, meyveleri….), her bölgeye ait hayvanlar, hayvan yetiştiriciliği hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
    Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilgisi, her ne kadar 1500’lü yıllarda Galileo’nun iddiası üzerine ortaya çıkan bir gerçek gibi yansıtılmaya çalışılsa da yazarın şu satırları ile bu bilginin 900’lü yıllarda çok yaygın bir bilgi olduğunu anlıyoruz:
    “Dünya bir küre gibi yuvarlaktır ve gök kubbesi dünyanın iki kutup üzerinde döndüğünü gösterir. Bunların birisine Kuzey Kutbu diğerine ise Güney Kutbu denir. Herhangi bir küre üzerinde, birbirini dik kesen iki büyük daire çizerseniz, bu daireler küreyi dört eşit parçaya bölecektir. Bunun gibi Dünya da iki daire tarafından dört eşit parçaya bölünür. Bu dairelerden birisi Ufuk, diğeri Ekvator’dur
    Burada olduğu gibi Müslümanların sahip olduğu matematiksel coğrafya bilgileri hakkında da bilgiler yer almaktadır. Müslümanlar, dünyayı düz bir tepsi gibi düşünmediğinden Çin’in sonrasın da büyük bir okyanusun bulunduğunu bilinmekle birlikte, Amerika kıtasının henüz bilmedikleri anlaşılmaktadır. Batı sınırını Endülüs’te bitirdiklerini ve büyük okyanus da ise çok fazla ilerleyemediklerini anlıyoruz. Dünyanın kıtalar dışında kalan büyük kısmını saran bu okyanusun,( doğu ile batı arasında) aynı okyanus olduğunu düşünmektedirler. Bunu ise her iki tarafın sularının incelendiğinde renk koku ve tatlarının aynı olarak tespit etmelerine dayandırmaktadırlar. Kıtaların dünya yüzeyinde kapladığı alanının ise dünya yüzeyinin dokuzda birlik kısmı olduğunu düşünmektedirler.
    “Batı Okyanusu’nun suyu renk, tat ve koku bakımından Dogu Okyanusu’nu andırır. Aynı sekilde, batıdaki yerlim alanları güney ve kuzeyinden denizle birleşir. Bu bölgede yasayanlar, meskûn yerlere yakın kıyılarda gemiyle yolculuk yapabilirler. Sonuç olarak, kıyaslama yaparak değerlendirmede bulunanlar, bu iki denizin, doğudan ve batıdan dünyayı saran, iki kutuptan geçen, aynı deniz olduğunu söyler. Fakat bu okyanusun görünmeyen yarısında ne olup bittiği bilinmez.”
    Eserden anladığımız bir diğer önemli bilgi ise Müslümanların, Afrika kıtasının belli bir bölümü hakkında bilgi sahibi oldukları, güney Afrika hakkında çok fazla bilgilerinin bulunmadığı, burayı güney kutbu olarak değerlendirmekle birlikte çok sıcak olduğu için kimsenin yaşayamadığı yerler olarak nitelendirmeleridir. Habeşliler ve Zengiler ise insanlıktan uzak kalmış milletler olarak değerlendirilmiştir.
    982 yılında kaleme alınmış olan Hudud el-Alem, bizlere Müslüman coğrafyacıların sahip olduğu bilgi birikiminin boyutlarını göstermektedir. O dönemde bilinen dünyanın 52 ülkesi hakkında beşeri, tarihi ve kültürel bilgiler sunan eser, günümüze kadar ulaşabilmiş önemli dünya coğrafyası kitaplarından biridir.
    Kaynakça:
    Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, Cilt: 1-3, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İstanbul,2008.
    Sezin Orhan Kurulay, Hudud el-Alem’e göre 10.Asır’da Türk Boyları, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Yüksek Lisans tezi, İstanbul,2007.

    Esra Çifci - Dünya Bülteni / Tarih Dosyası



  5. 24.Mayıs.2012, 00:21
    3
    Silent and lonely rains
    Ayrıca bazı yerlerde Batlamyus’dan da alıntılar yapmış ve ondan aldığı kısımlarda Batlamyus’un ismini açıkça zikretmeyi de ihmal etmemiştir.Müellifin, Mesudi ve Hemadani gibi daha önceden önemli eserler bırakan coğrafyacılardan, bazı seyyahlardan ve tüccarların yazdığı bilgilerden de faydalandığı anlaşılmaktadır.
    Farsça olarak yazılmış ilk dünya coğrafyası kitabı niteliğini taşıyan Hudud el-Alem, dünya üzerindeki bilinen denizler, adalar, dağlar, nehirler, çöller hakkında bilgi verdikten sonra ve dünya ülkelerinin tanıtmaktadır. Eserin yazarı kendi döneminde dünya üzerinde bilinen 52 ülkeyi belirleyerek, bunların bilinen şehirlerini ve kasabalarını açıklamaya çalışmıştır. Bu ülkelerden bazıları şunlardır:
    Çin, Hindistan, Tibet, Dokuzoğuz, Tatar, Yağma, Kırgız, Karluk, Çiğil, Tuhsiler, Kimek, Peçenek, Kıpçak, Macar, Horasan, Maveraünnehir, Sind, Kirman, Fars, Huzistan, Cibal, Deylemistan, Irak, Cezire, Azerbaycan, Ermenistan, Arabistan, SuriyeMısır, Magrib, Endülüs, Rum (Bizans), Slâv, Rus, Bulgar, Alan, Hazar, Buradus, Burtas, Vanandar, Afrika (Zencistan, Zâbec, Habesistan, Buca, Nubya, Sudan)
    Fakat eser sadece yeryüzü şekilleri, ülkeler ve şehirler hakkında bilgi vermekle yetinmemiştir. Farklı coğrafyada yasayan toplumların yasam şekilleri de açıklamıştır. Eserin bu yönü ona kültür-tarihi kitabı olma niteliği de kazandırmıştır. Hudud el-Alem’in bir diğer önemli özelliği, dünya ülkelerinden bahsederken Türk ülkelerinin coğrafyası hakkında en ayrıntılı bilgi veren eser niteliğini taşıyor olmasıdır.
    Mukaddimede ,“Bu kitapta dünya üzerindeki bölgeleri ve dünyanın nizamını, bu bölgelerin gelişimlerini ve eksikliklerini anlattık. Dünya üzerinde bulunan ve su ana kadar bilinen bütün ülkeleri ve hükümdarlıkları, bu topraklarda yasayan her bir halkın durumunu, hala hüküm süren hükümdarlarının adetlerini ve bu topraklarda olan biten her seyi açıkladık”, diyerek kitabnı tanıtan müellifin eseri incelendiğinde: Toplumların yasam şekilleri, diğer toplumlar ile ilişkileri, askeri kuvvetleri, silahları, savaşçılıkları, savaş taktikleri, bölgelerin güvenliği ve bunu sağlamak için yaptıkları çalışmalar, halkın mizacı (uyumlu, iyiliksever, barışçı, kötü,huylu) toplumların yabancılara davranışları açıklanmaya çalışılmıştır. Toplumların, şehirlerin yöneticilerinin aldıkları unvanlar, özellikleri, halka davranışları hakkında bilgi vermiştir. Geçim kaynakları, para birimleri hakkında açıklamalar yapılmıştır; ticaret ürünleri (aldıkları sattıkları mallar), yetiştirdikleri ürünler(tarımsal faaliyetleri), çıkardıkları ve isledikleri madenler, kimyasal ürünler, yaptıkları ilaçlar, el sanatları, doğal örtüsü (ağaçları, bitkileri, meyveleri….), her bölgeye ait hayvanlar, hayvan yetiştiriciliği hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
    Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilgisi, her ne kadar 1500’lü yıllarda Galileo’nun iddiası üzerine ortaya çıkan bir gerçek gibi yansıtılmaya çalışılsa da yazarın şu satırları ile bu bilginin 900’lü yıllarda çok yaygın bir bilgi olduğunu anlıyoruz:
    “Dünya bir küre gibi yuvarlaktır ve gök kubbesi dünyanın iki kutup üzerinde döndüğünü gösterir. Bunların birisine Kuzey Kutbu diğerine ise Güney Kutbu denir. Herhangi bir küre üzerinde, birbirini dik kesen iki büyük daire çizerseniz, bu daireler küreyi dört eşit parçaya bölecektir. Bunun gibi Dünya da iki daire tarafından dört eşit parçaya bölünür. Bu dairelerden birisi Ufuk, diğeri Ekvator’dur
    Burada olduğu gibi Müslümanların sahip olduğu matematiksel coğrafya bilgileri hakkında da bilgiler yer almaktadır. Müslümanlar, dünyayı düz bir tepsi gibi düşünmediğinden Çin’in sonrasın da büyük bir okyanusun bulunduğunu bilinmekle birlikte, Amerika kıtasının henüz bilmedikleri anlaşılmaktadır. Batı sınırını Endülüs’te bitirdiklerini ve büyük okyanus da ise çok fazla ilerleyemediklerini anlıyoruz. Dünyanın kıtalar dışında kalan büyük kısmını saran bu okyanusun,( doğu ile batı arasında) aynı okyanus olduğunu düşünmektedirler. Bunu ise her iki tarafın sularının incelendiğinde renk koku ve tatlarının aynı olarak tespit etmelerine dayandırmaktadırlar. Kıtaların dünya yüzeyinde kapladığı alanının ise dünya yüzeyinin dokuzda birlik kısmı olduğunu düşünmektedirler.
    “Batı Okyanusu’nun suyu renk, tat ve koku bakımından Dogu Okyanusu’nu andırır. Aynı sekilde, batıdaki yerlim alanları güney ve kuzeyinden denizle birleşir. Bu bölgede yasayanlar, meskûn yerlere yakın kıyılarda gemiyle yolculuk yapabilirler. Sonuç olarak, kıyaslama yaparak değerlendirmede bulunanlar, bu iki denizin, doğudan ve batıdan dünyayı saran, iki kutuptan geçen, aynı deniz olduğunu söyler. Fakat bu okyanusun görünmeyen yarısında ne olup bittiği bilinmez.”
    Eserden anladığımız bir diğer önemli bilgi ise Müslümanların, Afrika kıtasının belli bir bölümü hakkında bilgi sahibi oldukları, güney Afrika hakkında çok fazla bilgilerinin bulunmadığı, burayı güney kutbu olarak değerlendirmekle birlikte çok sıcak olduğu için kimsenin yaşayamadığı yerler olarak nitelendirmeleridir. Habeşliler ve Zengiler ise insanlıktan uzak kalmış milletler olarak değerlendirilmiştir.
    982 yılında kaleme alınmış olan Hudud el-Alem, bizlere Müslüman coğrafyacıların sahip olduğu bilgi birikiminin boyutlarını göstermektedir. O dönemde bilinen dünyanın 52 ülkesi hakkında beşeri, tarihi ve kültürel bilgiler sunan eser, günümüze kadar ulaşabilmiş önemli dünya coğrafyası kitaplarından biridir.
    Kaynakça:
    Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, Cilt: 1-3, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İstanbul,2008.
    Sezin Orhan Kurulay, Hudud el-Alem’e göre 10.Asır’da Türk Boyları, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Yüksek Lisans tezi, İstanbul,2007.

    Esra Çifci - Dünya Bülteni / Tarih Dosyası






+ Yorum Gönder