Konusunu Oylayın.: Bir şehrin hikayesi : Yesrib

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bir şehrin hikayesi : Yesrib
  1. 12.Nisan.2012, 14:06
    1
    Misafir

    Bir şehrin hikayesi : Yesrib






    Bir şehrin hikayesi : Yesrib Mumsema Bir şehrin hikayesi : Yesrib


  2. 12.Nisan.2012, 14:06
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 12.Nisan.2012, 14:14
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Bir şehrin hikayesi : Yesrib




    Yesrib : Peygamber efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem’in hicret etmesinden önce bazı büyük Yahudi(Nadiroğulları, Kurayza, Kaynuka) ve Arap (Evs, Hazrec) kabilelerine yurtluk etmiş ve ilk Müslüman site devletine mekan teşkil eden hicret sonrasında adı MEDİNE olarak değiştirilen yere verilen isimdir.

    Yesrib adı "fesat" anlamına gelen bir kökten geldiği için Hz. Peygamber SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem hicretten sonra buraya hoş ve güzel anlamına gelen Tâbe veya Taybe unvanlarını vermiştir. Daha sonra Medine diye isimlendirilmiştir. Çünkü burayı bilinen anlamda bir şehir haline getiren Hz. Peygamber efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem olmuştur. Önce "Medînetü Resûlillah" (ALLAH Resûlü'nün şehri) ve Medînetü'n-Nebî denilmiş ve daha sonra Medine şeklinde kullanılır hâle gelmiştir. Hicretten sonra Adiy b. Neccar oğulları yurduna yerleşen Hz. Peygamber, burayı siyasal, sosyal, kültürel ve medenî bir merkez haline getirmiştir. Şehir, Kur'an-ı Kerim'in Medenî ayetlerinde "Yesrib" ve "Medine" adlarıyla anılmıştır. İklimi güzel, toprağı verimli, fazla derin olmayan tatlı yeraltı sularına sahiptir.

    Hicretten önce Yesrib’de Kurayza, Kaynukâ ve Nadir kabilelerinden oluşan Yahudiler, Güney Arabistan kökenli Evs ve Hazrec Arap kabileleri, Kudâa kabilelerinin ve hatta Amâlika'nın bakiyyelerinden oluşan kabileler ve bunların yanında sayıları az da olsa, daha ziyade köle olan, başka etnik kökenli, meselâ İranlı insanlar bulunuyordu.

    Arabistan Yahudilerinin güvenilir vesikalara dayanan bir tarihi yoktur. Arabistan Yahudilerinin geçmiş tarihine ışık tutacak herhangi bir yazı, kitap veya yazıt seklinde bir bilgi de yoktur. Ayrıca Arabistan dışındaki Yahudiler de Arap dindaşlarıyla fazla ilgilenmemiş ve tarihçiler ile yazarları bunlardan hiç söz etmemişlerdir... Arap Yahudilerinin tarihini incelerken ister istemez Araplar arasında kulaktan kulağa anlatılan rivayetler ve söylenenlere itibar etme zorunluluğu vardır. Bu rivayetlerin pek çoğu da bizzat Yahudiler tarafından ortaya atılmıştır.

    Yahudilerin Yesrib’e yerleşmeleri tarihinin Milâdî 132'den sonra olduğu tahmin edilir. M. 132'de Benu Nadir, Benu Kureyza ve Benu Kaynuka yahudilerinin Yesrib'e yerleştikleri görülmektedir. İlk olarak Nadirogullari ve Kureyzaogullari yerlesmistir. Çünkü bu iki kabile diğer Yahudi kabileleri arasında soy ve itibar bakımından üstün tutulurdu. Bunların çoğunun, kâhin ve rahipler sınıfından gelmesi de ayrı bir avantaj sağlamaktaydı. Bu kabileler Yesrib’e yerleşerek, dini bakımdan üstün bulunmalarının verdiği ayrıcalıkla kısa sürede şehre hâkim olmuşlar ve en iyi yerlere yerleşmişlerdi. M. 45I- 451'de es-Sebe' suresinde sözü edilen büyük sel felâketinden sonra Yesrib'de bulunan birçok kabilenin şehri terk ettiği bilinir. Bu büyük sel felâketiyle boşalan şehre yerleşen Evs ve Hazrec gibi Arap kabileleri, şehrin asil hâkimi bulunan Nadirogullari ve Kureyzaogullari yahudilerini şehrin dış bölgelerinde yerleşmek zorunda bırakmışlardır. Yahudilerin üçüncü büyük kabilesi olan Kaynukaogullari Hazrecliler'e sığınma gereği duydu. Bunun üzerine Nadirogullari ve Kureyzaogullari da Evs kabilesine sığınarak Yesrib şehrinde yerleşmeye hak kazandılar

    Bu arada bazı başka kaynaklarda Güney Araplarına, yani Kahtânîlere mensup bazı kabileler, Yemen'de Me'rib barajının yıkılması üzerine muhtemelen m. s. II. veya III. yüzyılda, önce Tihame'ye, oradan da kuzeye göç ettiler. Sa'lebe b. Amr Müzeykıyâ ve oğulları Yesrib'e yerleştikleri söylenir ve şu şekilde devam eder. Evs ve Hazrec, Hârise b. Sa'lebe'nin iki oğludur. Anneleri Kayle bint Cefne'ye nisbetle bu iki kabile Araplar arasında Benî Kayle adıyla meşhur olmuştur. Evs'in başlıca kolları şunlardır: Avf b. Mâlik (Kuba ahalisi), Ümeyye b. Zeyd, Abdüleşhel, Zaûrâ'. Hazrec'in başlıca kolları ise şunlardır: Neccâr, Sâide, Amr b. Avf, Züreyk, Selime, Beyâza. Evs ve Hazrec Yesrib'e geldikten sonra bir süre Yahudilere tabi olarak yaşadılar. Bu esnada Yahudilerin siyasal, sosyal ve ekonomik baskılarına maruz kaldılar. Bunun üzerine akrabaları olan Gassânîlerden yardım istediler. Gassânîler bu isteğe olumlu cevap vererek Yesrib'e geldiler ve Yahudilerin başkanlarını öldürdüler (m. 492). Yahudilerin bu suretle güç kaybına uğraması üzerine Yesrib'de üstünlük Evs ve Hazrec'in eline geçti. Evs ve Hazrec kabileleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra şehrin iç kısımlarına yerleştiler. Fakat hemen ardından Yahudiler bu iki kardeş kabile arasındaki eski rekabeti körükleyerek onları birbirine düşürmeye çalıştılar. Arap kabileleri birbiriyle savaşırken onlar taraf tuttular. Bu da bize aslında Yahudilerin her dönemde coğrafi yönden küçük ve sayı olarak az olmalarına rağmen sinsilikleriyle ayakta durduklarını ve güçlü kaldıklarını gösterir.

    Yesrib halkı hadarî, yani yerleşik hayat sürmekle birlikte, yönetimde, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda kabile gelenekleri hâkimdi. Kabilelerin reisleri vardı. Kabile nizamının esası asabiyet idi. Kan davaları yaygındı. Merkezî bir otorite mevcut değildi. Bir başka ifade ile şehrin ortak bir yöneticisi yoktu. Arap ve Yahudi kabileleri birbirinden bağımsız bir şekilde ayrı ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Her topluluk, biri diğerinden birkaç kilometre uzaklıkta bir köy oluşturuyordu. Arap ve Yahudi kabileleri arasında zaman zaman ciddî anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bununla birlikte çeşitli siyasal nedenlerle birbiriyle ittifak kurdukları da oluyordu; Arap kabileleri zaman zaman birbirlerine karşı Yahudi kabileleriyle işbirliğine gidiyorlardı. Evs kabilesi, Kurayza ve Nadîr ile, Hazrec kabilesi de Kaynukâ' ile ittifak kurmuştu.

    Evs ve Hazrec reisleri ortak bir kral etrafında birleşmek için çaba sarfettilerse de bunu başaramamışlardı. Reislik konusunda şiddetli rekabet bu projenin uygulama alanına konulmasını imkansız hâle getirmişti. Hatta bu konu ile ilgili olarak bazı kişiler efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem’e biat ederken bu dinin iki topluluk arasında barış sağlayacağı ümidini beslemişlerdir. Bu konu bir kaynakta şöyle nakledilmektedir.

    “İslâm'ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmağa çalışan Resulullah (s.a.v.) özellikle Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)'den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabilesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz. Peygamber, onları İslâm'a davet etti. Peygamberliğinin on birinci yılında onun bu çağrısına adı geçen kabileden altı kişi icabet edip, büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib'teki diğer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib'e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabile Evs'e bahsedip onları da İslâm'a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hac mevsiminde aynı yerde Resulullah'la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar.”

    Diğer bir kaynakta ise bu konuya şu şekilde değinilmiştir. Nitekim Birinci Akabe görüşmesinde İslâm'ı kabul eden Medineliler, Evs ve Hazrec düşmanlığının vahim boyutlarını ve Hz. Peygamber'den nasıl medet umduklarını şu sözleriyle dile getirmişlerdir: "Milletimiz iç savaşlar sebebiyle çok kötü bir durumdadır. Cenâb-ı Hak sizin sayenizde milletimizi savaştan, darmadağınıklıktan belki kurtarır ve onları birleştirir". Gerçekten Evs ve Hazrec arasındaki kan davaları o derece korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, bu iki kabile neredeyse tarih sahnesinden silinecekti. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir: "ALLAH'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı." (Âl-i İmran, 103). Cenâb-ı Hak, Evs ve Hazrec'in Müslüman olmadan önceki durumunu ve içinde bulundukları ortamı ateş çukuruna benzetmektedir. Ateş çukurunun kenarında bulunan kimseler büyük ölçüde yok olmakla karşı karşıyaydılar. Evs ve Hazrec kabileleri de böyleydi; birbirine ateş püskürüyorlardı. Kabileler arası savaşlarda birbirini öldürmek suretiyle tükenecekleri bir sırada ALLAH hidayetini lütfedip İslâm sayesinde onları kurtardı ve kardeş topluluklar haline getirdi. Görüldüğü üzere Evs ve Hazrec, huzur ve istikrara yatkın olmayıp, bilakis savaş ve düşmanlık üzerine kurulu bedevî hayatına Mekkelilerden daha meyilli idiler.

    Siyer-i Nebi (Martin Lings) de Yesrib’in sosyal durumu anlatılırken “Yesrib deki Araplara gelince; onlar ana erkil gelenekleri devam ettiriyorlardı. Atalarından bir kadının ölümünden sonra Kailenin Çocukları adını aldılar fakat kaile’den sonra kabile, oğulları; Evs ve Hazrec arasında ikiye ayrıldı.” Buda bize aslında Evs ve Hazrec döneminde Yesrib’de kadınların doğuştan gelen bir üstünlükle kabilelerde büyük önem arz ettiklerini ve söz sahibi olduklarını gösterir.

    Medine'de Yahudiliğin varlığından yukarıda bahsettik. Bunun yanında, Arap kabileleri arasında putperestlik revaçta idi. Evs ve Hazrec, Müşellel'de, sahilde bulunan Menât adlı puta tapıyorlardı. Medinelilerin asıl putları bu idi. Ona kurbanlar kesiyor, hediyeler sunuyorlardı. Çocuklarına Abdümenât ve Zeydmenât gibi isimler koyuyorlardı. Menât'a diğer kabileler de tapmakla birlikte, ona en fazla saygıyı Evs ve Hazrec gösteriyordu. Bu putun siyah bir taştan ibaret olan mukaddes mahalli bulunuyordu. Evs ve Hazrec dahil olmak üzere birçok kabile, Menât'a tapmanın yanında hac görevini de yapıyorlardı. Fakat Safâ ve Merve arasındaki sa'y görevini yerine getirmiyorlardı. Menât'ın bulunduğu yerde ihrama giriyorlardı. Haccı ifa ettikten sonra da Menât'a gelip putun önünde saçlarını tıraş ediyorlar ve hac ibadetinin bu şekilde tamamlanacağına inanıyorlardı. Yani ihramdan da burada çıkmış oluyorlardı. Onlar Menât'ın yanı sıra Lât adlı puta da tapıyorlardı. Bu putların yanı sıra aile bireylerinin taptıkları aile putları vardı. Ağaçtan yapılmış çok sayıda put heykeli bulunuyordu. Arap kabilelerinin, Yahudiliğin ve Yahudilerin ahlâkî fikirlerinin etkisinde kaldıkları da müşahede edilmektedir.

    Bütün bunların yanında ALLAH'ın isminin anıldığı ve O'nun yaratıcı olarak tanındığı da görülmektedir. En eski müverrihlerimizden İbn Sa'd, Cahiliye döneminde Ebü'l-Heysem (Mâlik b. Teyyihan) ve Es'ad b. Zürâre'nin putlara tapmayı kerih gördüklerini, onlardan nefret ettiklerini ve tevhidi dile getirdiklerini kaydeder. Bazı araştırmacılar bu kayda dayanarak yukarıdaki iki şahsı hanîf olarak nitelendirmişlerdir.

    Hıristiyanlık Medine'de yayılmamıştı. Bununla birlikte Evs kabilesine mensup Ebû Âmir er-Râhib adında bir kişi, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tesiriyle putperestliğe yeni bir şekil vererek Müslüman olan Evslileri kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. Bu faaliyetinden dolayı Hz. Peygamber ona "Fâsık" lakabını takmıştır. Çok karmaşık ve halledilmesi zor meselelerde kendilerine başvurulan kâhinler de mevcuttu.

    Martin Lings’in iddia ettiğinin aksine şehirdeki sosyal yaşam ile ilgili şu şekilde bilgi verilmiştir. “Bölgede çok evlilik hâkimdi. Vefat eden bir adamın sadece hanımı ve kızı değil, küçük çocukları dahi miras alamıyordu; mirası sadece bir savaş esnasında eli silah tutan büluğa ermiş erkek çocukları alabiliyordu. Şayet bütün erkek çocuklar büluğa ermemişlerse, yeğenler ve baba soyundan gelen akrabalar bütün mirası alıyordu. O takdirde zengin olan bir aile, şayet mirasçılarla iyi ilişkiler içinde değilse, ertesi gün parasız ve dilenci durumuna düşebiliyordu. Bayramlarda ve düğünlerde görülen profesyonel şarkıcıların yanında cenazelere ağlayan profesyonel ağlayıcılar da vardı. Bu ağlayıcılar gruplar halinde gelirler, bazıları bir müddet feryat edip ağlarlar, onlar susunca da diğerleri ağıtlara devam ederlerdi. Ahenkli bir şekilde şiir söylemeye önem veren şairler ve hatipler bulunuyordu.” Yukardaki satırlar aslında kadınlara Mekke’de olduğu gibi burada da Efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem’den önce değer verilmediğin gösterir.

    Hicretten önce Medine'de oluşan Müslüman kesime gelince, Birinci Akabe Görüşmesi (620) ile başlayan ve Hicrete (622) kadar devam eden iki yıllık süreçte Evs ve Hazrec kabilelerinden Müslüman olanların sayısı gitgide çoğaldı. Birinci Akabe bîatından sonra Medine'ye İslâm'ı öğretmek üzere gönderilen Mus'ab b. Umeyr'in faaliyetleri sonucu, reisleri Sa'd b. Muaz'ın İslâm'ı kabul etmesi üzerine, Evs'in önemli bir kolu olan Abdüleşhel oğullarının tamamı Müslüman oldu. Bu arada Akabe bîatlarından bir yıl önce Ebû Seleme'nin hicreti ile başlayan Mekke'li Müslümanların Medine'ye hicreti, daha sonra devam etti. Öyle ki, kaynaklarımız Hz. Peygamber'in hicreti esnasında, bizzat Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, bunların aileleri, Hz. Ali, onun annesi ve bunların dışında hapse atılanlardan veya hicret edemeyecek derecede hasta ve güçsüz olanlardan başka Mekke'de Müslüman kalmadığını diğerlerinin kaynaklar Medine'ye hicret ettiğini kaydederler.

    Hz. Peygamber SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem hicretten hemen sonra Medine'de toplumu teşkilatlandırdı. İslâm'ın yayılması için çalıştı. Bireysel ve toplumsal hayatta, ibadet ve muamelât alanlarında nâzil olan âyetleri uygulamaya koydu. Sosyal, kültürel hukukî ve ekonomik düzenlemelerde bulundu. Toplumsal sorunları çözmeye çalıştı. Putları kırdırdı, çekişmeleri önledi, kan davalarını kaldırdı. Medine şehrini, on yıl zarfında tüm Arap yarımadasına hükmedecek bir otoritenin merkezi haline getirdi.

    Son olarak Medine’nin Yesrib iken ne olduğu, Medine olduktan sonra neye dönüştüğü ile ilgili şu alıntıyı eklemek istiyorum. “Merkezinde Beytullah’ın yer aldığı “haram” ve “kutsal” belde olarak Mekke’nin yüz yüze geldiği bu durumla karşılaştırıldığında, gidilen yer olarak Medine’nin durumu tam bir zıtlık arz eder. Mekke’nin Kâbe vesilesiyle sahip olduğu bu “mukaddes” konuma karşılık, o günlerin Medine’si “Yesrib” adıyla anılan orta halli bir şehir hükmündedir. Ona “kutsal”lık kazandıracak özel bir niteliği olmadığı gibi, o günün dünyasında ticareti, jeopolitik durumu, bilimsel ve kültürel konumu vs. açısından da özel bir niteliği haiz değildir. Bilakis, iki kardeş kabilenin, Evs ve Hazrec’in şehri olarak, bu iki kardeş kabile arasındaki yıkıcı savaşlar yüzünden gitgide daha da zayıflamış bir haldedir. Ama işte o Yesrib, bütün dünyanın karşılarında olacağını bile bile Hz. Peygambere ve Mekkeli mü’minlere yüreğini ve kapılarını açarak, bütün dünya şehirleri arasında Mekke’den sonra en şerefli konuma yükselmiştir. Hz. Peygamberin Mekke’den hicret ettiği yeni yurt olarak Yesrib, Medinetü’n-Nebî, yani Peygamberin şehridir artık ve çağlar boyu hep böyle anılacak ve Medine denilince akıllara muhakkak Hz. Peygamber de gelecektir. O Yesrib ki, Peygambere yüreğini ve kapılarını açarak, taşıyla toprağıyla mübarek bir kutsal belde haline gelmiştir.”
    alıntı.



  4. 12.Nisan.2012, 14:14
    2
    Silent and lonely rains



    Yesrib : Peygamber efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem’in hicret etmesinden önce bazı büyük Yahudi(Nadiroğulları, Kurayza, Kaynuka) ve Arap (Evs, Hazrec) kabilelerine yurtluk etmiş ve ilk Müslüman site devletine mekan teşkil eden hicret sonrasında adı MEDİNE olarak değiştirilen yere verilen isimdir.

    Yesrib adı "fesat" anlamına gelen bir kökten geldiği için Hz. Peygamber SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem hicretten sonra buraya hoş ve güzel anlamına gelen Tâbe veya Taybe unvanlarını vermiştir. Daha sonra Medine diye isimlendirilmiştir. Çünkü burayı bilinen anlamda bir şehir haline getiren Hz. Peygamber efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem olmuştur. Önce "Medînetü Resûlillah" (ALLAH Resûlü'nün şehri) ve Medînetü'n-Nebî denilmiş ve daha sonra Medine şeklinde kullanılır hâle gelmiştir. Hicretten sonra Adiy b. Neccar oğulları yurduna yerleşen Hz. Peygamber, burayı siyasal, sosyal, kültürel ve medenî bir merkez haline getirmiştir. Şehir, Kur'an-ı Kerim'in Medenî ayetlerinde "Yesrib" ve "Medine" adlarıyla anılmıştır. İklimi güzel, toprağı verimli, fazla derin olmayan tatlı yeraltı sularına sahiptir.

    Hicretten önce Yesrib’de Kurayza, Kaynukâ ve Nadir kabilelerinden oluşan Yahudiler, Güney Arabistan kökenli Evs ve Hazrec Arap kabileleri, Kudâa kabilelerinin ve hatta Amâlika'nın bakiyyelerinden oluşan kabileler ve bunların yanında sayıları az da olsa, daha ziyade köle olan, başka etnik kökenli, meselâ İranlı insanlar bulunuyordu.

    Arabistan Yahudilerinin güvenilir vesikalara dayanan bir tarihi yoktur. Arabistan Yahudilerinin geçmiş tarihine ışık tutacak herhangi bir yazı, kitap veya yazıt seklinde bir bilgi de yoktur. Ayrıca Arabistan dışındaki Yahudiler de Arap dindaşlarıyla fazla ilgilenmemiş ve tarihçiler ile yazarları bunlardan hiç söz etmemişlerdir... Arap Yahudilerinin tarihini incelerken ister istemez Araplar arasında kulaktan kulağa anlatılan rivayetler ve söylenenlere itibar etme zorunluluğu vardır. Bu rivayetlerin pek çoğu da bizzat Yahudiler tarafından ortaya atılmıştır.

    Yahudilerin Yesrib’e yerleşmeleri tarihinin Milâdî 132'den sonra olduğu tahmin edilir. M. 132'de Benu Nadir, Benu Kureyza ve Benu Kaynuka yahudilerinin Yesrib'e yerleştikleri görülmektedir. İlk olarak Nadirogullari ve Kureyzaogullari yerlesmistir. Çünkü bu iki kabile diğer Yahudi kabileleri arasında soy ve itibar bakımından üstün tutulurdu. Bunların çoğunun, kâhin ve rahipler sınıfından gelmesi de ayrı bir avantaj sağlamaktaydı. Bu kabileler Yesrib’e yerleşerek, dini bakımdan üstün bulunmalarının verdiği ayrıcalıkla kısa sürede şehre hâkim olmuşlar ve en iyi yerlere yerleşmişlerdi. M. 45I- 451'de es-Sebe' suresinde sözü edilen büyük sel felâketinden sonra Yesrib'de bulunan birçok kabilenin şehri terk ettiği bilinir. Bu büyük sel felâketiyle boşalan şehre yerleşen Evs ve Hazrec gibi Arap kabileleri, şehrin asil hâkimi bulunan Nadirogullari ve Kureyzaogullari yahudilerini şehrin dış bölgelerinde yerleşmek zorunda bırakmışlardır. Yahudilerin üçüncü büyük kabilesi olan Kaynukaogullari Hazrecliler'e sığınma gereği duydu. Bunun üzerine Nadirogullari ve Kureyzaogullari da Evs kabilesine sığınarak Yesrib şehrinde yerleşmeye hak kazandılar

    Bu arada bazı başka kaynaklarda Güney Araplarına, yani Kahtânîlere mensup bazı kabileler, Yemen'de Me'rib barajının yıkılması üzerine muhtemelen m. s. II. veya III. yüzyılda, önce Tihame'ye, oradan da kuzeye göç ettiler. Sa'lebe b. Amr Müzeykıyâ ve oğulları Yesrib'e yerleştikleri söylenir ve şu şekilde devam eder. Evs ve Hazrec, Hârise b. Sa'lebe'nin iki oğludur. Anneleri Kayle bint Cefne'ye nisbetle bu iki kabile Araplar arasında Benî Kayle adıyla meşhur olmuştur. Evs'in başlıca kolları şunlardır: Avf b. Mâlik (Kuba ahalisi), Ümeyye b. Zeyd, Abdüleşhel, Zaûrâ'. Hazrec'in başlıca kolları ise şunlardır: Neccâr, Sâide, Amr b. Avf, Züreyk, Selime, Beyâza. Evs ve Hazrec Yesrib'e geldikten sonra bir süre Yahudilere tabi olarak yaşadılar. Bu esnada Yahudilerin siyasal, sosyal ve ekonomik baskılarına maruz kaldılar. Bunun üzerine akrabaları olan Gassânîlerden yardım istediler. Gassânîler bu isteğe olumlu cevap vererek Yesrib'e geldiler ve Yahudilerin başkanlarını öldürdüler (m. 492). Yahudilerin bu suretle güç kaybına uğraması üzerine Yesrib'de üstünlük Evs ve Hazrec'in eline geçti. Evs ve Hazrec kabileleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra şehrin iç kısımlarına yerleştiler. Fakat hemen ardından Yahudiler bu iki kardeş kabile arasındaki eski rekabeti körükleyerek onları birbirine düşürmeye çalıştılar. Arap kabileleri birbiriyle savaşırken onlar taraf tuttular. Bu da bize aslında Yahudilerin her dönemde coğrafi yönden küçük ve sayı olarak az olmalarına rağmen sinsilikleriyle ayakta durduklarını ve güçlü kaldıklarını gösterir.

    Yesrib halkı hadarî, yani yerleşik hayat sürmekle birlikte, yönetimde, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda kabile gelenekleri hâkimdi. Kabilelerin reisleri vardı. Kabile nizamının esası asabiyet idi. Kan davaları yaygındı. Merkezî bir otorite mevcut değildi. Bir başka ifade ile şehrin ortak bir yöneticisi yoktu. Arap ve Yahudi kabileleri birbirinden bağımsız bir şekilde ayrı ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Her topluluk, biri diğerinden birkaç kilometre uzaklıkta bir köy oluşturuyordu. Arap ve Yahudi kabileleri arasında zaman zaman ciddî anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bununla birlikte çeşitli siyasal nedenlerle birbiriyle ittifak kurdukları da oluyordu; Arap kabileleri zaman zaman birbirlerine karşı Yahudi kabileleriyle işbirliğine gidiyorlardı. Evs kabilesi, Kurayza ve Nadîr ile, Hazrec kabilesi de Kaynukâ' ile ittifak kurmuştu.

    Evs ve Hazrec reisleri ortak bir kral etrafında birleşmek için çaba sarfettilerse de bunu başaramamışlardı. Reislik konusunda şiddetli rekabet bu projenin uygulama alanına konulmasını imkansız hâle getirmişti. Hatta bu konu ile ilgili olarak bazı kişiler efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem’e biat ederken bu dinin iki topluluk arasında barış sağlayacağı ümidini beslemişlerdir. Bu konu bir kaynakta şöyle nakledilmektedir.

    “İslâm'ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmağa çalışan Resulullah (s.a.v.) özellikle Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)'den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabilesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz. Peygamber, onları İslâm'a davet etti. Peygamberliğinin on birinci yılında onun bu çağrısına adı geçen kabileden altı kişi icabet edip, büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib'teki diğer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib'e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabile Evs'e bahsedip onları da İslâm'a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hac mevsiminde aynı yerde Resulullah'la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar.”

    Diğer bir kaynakta ise bu konuya şu şekilde değinilmiştir. Nitekim Birinci Akabe görüşmesinde İslâm'ı kabul eden Medineliler, Evs ve Hazrec düşmanlığının vahim boyutlarını ve Hz. Peygamber'den nasıl medet umduklarını şu sözleriyle dile getirmişlerdir: "Milletimiz iç savaşlar sebebiyle çok kötü bir durumdadır. Cenâb-ı Hak sizin sayenizde milletimizi savaştan, darmadağınıklıktan belki kurtarır ve onları birleştirir". Gerçekten Evs ve Hazrec arasındaki kan davaları o derece korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, bu iki kabile neredeyse tarih sahnesinden silinecekti. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir: "ALLAH'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı." (Âl-i İmran, 103). Cenâb-ı Hak, Evs ve Hazrec'in Müslüman olmadan önceki durumunu ve içinde bulundukları ortamı ateş çukuruna benzetmektedir. Ateş çukurunun kenarında bulunan kimseler büyük ölçüde yok olmakla karşı karşıyaydılar. Evs ve Hazrec kabileleri de böyleydi; birbirine ateş püskürüyorlardı. Kabileler arası savaşlarda birbirini öldürmek suretiyle tükenecekleri bir sırada ALLAH hidayetini lütfedip İslâm sayesinde onları kurtardı ve kardeş topluluklar haline getirdi. Görüldüğü üzere Evs ve Hazrec, huzur ve istikrara yatkın olmayıp, bilakis savaş ve düşmanlık üzerine kurulu bedevî hayatına Mekkelilerden daha meyilli idiler.

    Siyer-i Nebi (Martin Lings) de Yesrib’in sosyal durumu anlatılırken “Yesrib deki Araplara gelince; onlar ana erkil gelenekleri devam ettiriyorlardı. Atalarından bir kadının ölümünden sonra Kailenin Çocukları adını aldılar fakat kaile’den sonra kabile, oğulları; Evs ve Hazrec arasında ikiye ayrıldı.” Buda bize aslında Evs ve Hazrec döneminde Yesrib’de kadınların doğuştan gelen bir üstünlükle kabilelerde büyük önem arz ettiklerini ve söz sahibi olduklarını gösterir.

    Medine'de Yahudiliğin varlığından yukarıda bahsettik. Bunun yanında, Arap kabileleri arasında putperestlik revaçta idi. Evs ve Hazrec, Müşellel'de, sahilde bulunan Menât adlı puta tapıyorlardı. Medinelilerin asıl putları bu idi. Ona kurbanlar kesiyor, hediyeler sunuyorlardı. Çocuklarına Abdümenât ve Zeydmenât gibi isimler koyuyorlardı. Menât'a diğer kabileler de tapmakla birlikte, ona en fazla saygıyı Evs ve Hazrec gösteriyordu. Bu putun siyah bir taştan ibaret olan mukaddes mahalli bulunuyordu. Evs ve Hazrec dahil olmak üzere birçok kabile, Menât'a tapmanın yanında hac görevini de yapıyorlardı. Fakat Safâ ve Merve arasındaki sa'y görevini yerine getirmiyorlardı. Menât'ın bulunduğu yerde ihrama giriyorlardı. Haccı ifa ettikten sonra da Menât'a gelip putun önünde saçlarını tıraş ediyorlar ve hac ibadetinin bu şekilde tamamlanacağına inanıyorlardı. Yani ihramdan da burada çıkmış oluyorlardı. Onlar Menât'ın yanı sıra Lât adlı puta da tapıyorlardı. Bu putların yanı sıra aile bireylerinin taptıkları aile putları vardı. Ağaçtan yapılmış çok sayıda put heykeli bulunuyordu. Arap kabilelerinin, Yahudiliğin ve Yahudilerin ahlâkî fikirlerinin etkisinde kaldıkları da müşahede edilmektedir.

    Bütün bunların yanında ALLAH'ın isminin anıldığı ve O'nun yaratıcı olarak tanındığı da görülmektedir. En eski müverrihlerimizden İbn Sa'd, Cahiliye döneminde Ebü'l-Heysem (Mâlik b. Teyyihan) ve Es'ad b. Zürâre'nin putlara tapmayı kerih gördüklerini, onlardan nefret ettiklerini ve tevhidi dile getirdiklerini kaydeder. Bazı araştırmacılar bu kayda dayanarak yukarıdaki iki şahsı hanîf olarak nitelendirmişlerdir.

    Hıristiyanlık Medine'de yayılmamıştı. Bununla birlikte Evs kabilesine mensup Ebû Âmir er-Râhib adında bir kişi, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tesiriyle putperestliğe yeni bir şekil vererek Müslüman olan Evslileri kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. Bu faaliyetinden dolayı Hz. Peygamber ona "Fâsık" lakabını takmıştır. Çok karmaşık ve halledilmesi zor meselelerde kendilerine başvurulan kâhinler de mevcuttu.

    Martin Lings’in iddia ettiğinin aksine şehirdeki sosyal yaşam ile ilgili şu şekilde bilgi verilmiştir. “Bölgede çok evlilik hâkimdi. Vefat eden bir adamın sadece hanımı ve kızı değil, küçük çocukları dahi miras alamıyordu; mirası sadece bir savaş esnasında eli silah tutan büluğa ermiş erkek çocukları alabiliyordu. Şayet bütün erkek çocuklar büluğa ermemişlerse, yeğenler ve baba soyundan gelen akrabalar bütün mirası alıyordu. O takdirde zengin olan bir aile, şayet mirasçılarla iyi ilişkiler içinde değilse, ertesi gün parasız ve dilenci durumuna düşebiliyordu. Bayramlarda ve düğünlerde görülen profesyonel şarkıcıların yanında cenazelere ağlayan profesyonel ağlayıcılar da vardı. Bu ağlayıcılar gruplar halinde gelirler, bazıları bir müddet feryat edip ağlarlar, onlar susunca da diğerleri ağıtlara devam ederlerdi. Ahenkli bir şekilde şiir söylemeye önem veren şairler ve hatipler bulunuyordu.” Yukardaki satırlar aslında kadınlara Mekke’de olduğu gibi burada da Efendimiz SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem’den önce değer verilmediğin gösterir.

    Hicretten önce Medine'de oluşan Müslüman kesime gelince, Birinci Akabe Görüşmesi (620) ile başlayan ve Hicrete (622) kadar devam eden iki yıllık süreçte Evs ve Hazrec kabilelerinden Müslüman olanların sayısı gitgide çoğaldı. Birinci Akabe bîatından sonra Medine'ye İslâm'ı öğretmek üzere gönderilen Mus'ab b. Umeyr'in faaliyetleri sonucu, reisleri Sa'd b. Muaz'ın İslâm'ı kabul etmesi üzerine, Evs'in önemli bir kolu olan Abdüleşhel oğullarının tamamı Müslüman oldu. Bu arada Akabe bîatlarından bir yıl önce Ebû Seleme'nin hicreti ile başlayan Mekke'li Müslümanların Medine'ye hicreti, daha sonra devam etti. Öyle ki, kaynaklarımız Hz. Peygamber'in hicreti esnasında, bizzat Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, bunların aileleri, Hz. Ali, onun annesi ve bunların dışında hapse atılanlardan veya hicret edemeyecek derecede hasta ve güçsüz olanlardan başka Mekke'de Müslüman kalmadığını diğerlerinin kaynaklar Medine'ye hicret ettiğini kaydederler.

    Hz. Peygamber SallALLAHu Aleyhi Ve Sellem hicretten hemen sonra Medine'de toplumu teşkilatlandırdı. İslâm'ın yayılması için çalıştı. Bireysel ve toplumsal hayatta, ibadet ve muamelât alanlarında nâzil olan âyetleri uygulamaya koydu. Sosyal, kültürel hukukî ve ekonomik düzenlemelerde bulundu. Toplumsal sorunları çözmeye çalıştı. Putları kırdırdı, çekişmeleri önledi, kan davalarını kaldırdı. Medine şehrini, on yıl zarfında tüm Arap yarımadasına hükmedecek bir otoritenin merkezi haline getirdi.

    Son olarak Medine’nin Yesrib iken ne olduğu, Medine olduktan sonra neye dönüştüğü ile ilgili şu alıntıyı eklemek istiyorum. “Merkezinde Beytullah’ın yer aldığı “haram” ve “kutsal” belde olarak Mekke’nin yüz yüze geldiği bu durumla karşılaştırıldığında, gidilen yer olarak Medine’nin durumu tam bir zıtlık arz eder. Mekke’nin Kâbe vesilesiyle sahip olduğu bu “mukaddes” konuma karşılık, o günlerin Medine’si “Yesrib” adıyla anılan orta halli bir şehir hükmündedir. Ona “kutsal”lık kazandıracak özel bir niteliği olmadığı gibi, o günün dünyasında ticareti, jeopolitik durumu, bilimsel ve kültürel konumu vs. açısından da özel bir niteliği haiz değildir. Bilakis, iki kardeş kabilenin, Evs ve Hazrec’in şehri olarak, bu iki kardeş kabile arasındaki yıkıcı savaşlar yüzünden gitgide daha da zayıflamış bir haldedir. Ama işte o Yesrib, bütün dünyanın karşılarında olacağını bile bile Hz. Peygambere ve Mekkeli mü’minlere yüreğini ve kapılarını açarak, bütün dünya şehirleri arasında Mekke’den sonra en şerefli konuma yükselmiştir. Hz. Peygamberin Mekke’den hicret ettiği yeni yurt olarak Yesrib, Medinetü’n-Nebî, yani Peygamberin şehridir artık ve çağlar boyu hep böyle anılacak ve Medine denilince akıllara muhakkak Hz. Peygamber de gelecektir. O Yesrib ki, Peygambere yüreğini ve kapılarını açarak, taşıyla toprağıyla mübarek bir kutsal belde haline gelmiştir.”
    alıntı.






+ Yorum Gönder