Konusunu Oylayın.: Komünizm ve Ateizm bağlantısı nedir ?

5 üzerinden 4.00 | Toplam : 4 kişi
Komünizm ve Ateizm bağlantısı nedir ?
  1. 08.Nisan.2012, 21:46
    1
    Misafir

    Komünizm ve Ateizm bağlantısı nedir ?






    Komünizm ve Ateizm bağlantısı nedir ? Mumsema Komünizm ve Ateizm bağlantısı nedir ?


  2. 08.Nisan.2012, 21:46
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 22.Mayıs.2012, 18:00
    2
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Komünizm ve Ateizm bağlantısı nedir ?




    İslama göre Komunizm nedir?

    Özel mülkiyetin kaldırılmasına ve servetin ihtiyaçlara göre paylaştırılmasına dayalı toplumsal düzen ya da siyasal sistem. Önceleri ütopik bir kavram iken Marx ve Engels'in birlikte oluşturdukları bu dünya görüşü için tarafından yeniden yorumlanarak siyasal bir program haline getirildi. Bu nedenle Marksizm ya da Marksizm Leninizm de denilen Komünizm giderek Marksist-Leninist ilkelerden hareketle komünist bir toplum oluşturmayı amaçlayan tüm siyasal hareketleri de belirtmektedir.

    Batı düşüncesinde komünist düşüncenin kökleri çok eskilere uzanır. Üretim araçlarının toplumun mülkiyetinde olduğu, sınıfların ve devletin tümüyle ortadan kalktığı bir toplum ütopyası eski zamanlardan beri insanları etkilemiştir. Eski çağlarda bazı dini grupların oluşturdukları komünist topluluklar olduğu bilinmektedir. Thomas More ve Johan Andreae gibi ütopyacı yazarlarda da komünist bir toplum tasarısının izleri görülür. 19. yüzyılda ABD'de oluşturulan, İndiana'daki New Harmoni (Yeni Uyum- 1825) ve Massachusetts'teki Brook Çiftliği (1841-47) gibi kimi sınıfsız topluluklar ütopyacı amaçlar taşıyordu.

    Komünizm, Karl Marx ve Frederich Engels'in 1847-48 yıllarında birlikte yazdıkları Komünist Manifesto ile yeni bir anlam kazandı. Maddecilik üzerine kurulu bir dünya görüşünü ve siyasal programın ilkelerini içeren yeni anlamıyla komünizmin temelini diyalektik ve tarihsel maddecilik anlayışı oluşturur. Diyalektik maddeciliğe göre evrenin özünü madde oluşturur. Evren öncesiz (ezeli) ve sonrasızdır (ebedi). Maddi dünyamız dışında başka bir dünya yoktur, olması da mümkün değildir. Evren dışında bir yaratıcı güç, Allah da yoktur. Evren ve insan Allah tarafından yaratılmamış, tersine Allah insanın bir yanılsamasının ürünü olarak varsaydığı bir varlıktır.

    Maddi dünyaya egemen olan birtakım değişmez kanunlar vardır. Bunlar bağlılık, hareket, evrim ve çelişkidir. Evren özü bakımından bir birlik içinde bulunduğundan içerdiği tüm nesne ve olaylar da birbirine bağlıdır, yalnız başlarına açıklanmaları mümkün değildir. Bu bağlılık kanunu gereği olaylar karşılıklı bir etkileşim içindedirler. Evrendeki olaylar sürekli bir hareket ve evrim içindedirler. Bu hareket ve evrim, nesne ve olayların özünde varolan çelişkiden kaynaklanır. Çelişkiler sürekli bir çatışma doğurur bu da nesnelerin ve olayların hareketine ve evrimine neden olur. Başka bir deyişle tabiat ve tarihteki belirleyici süreçler kendi içlerindeki karşıtlık ilişkileri yoluyla oluşur. Bütün olaylar ancak bu maddi temelli ilişkilerle açıklanabilir.

    Diyalektik maddeciliğin tarih alanına uygulanması demek olan tarihsel maddeciliğe göre insanın bilincini toplumsal varlık biçimi belirler. İnsanlar yaşamak için önce yiyecek, giyecek, konut ve benzerlerini üretmek, çoğaltmak zorundadırlar. Bu etkinliklerini belirli üretim araçları, teknik bilgiler, malzeme ve doğal kaynaklarla yürütürler. Bunlar toplumun emrindeki üretici güçleri oluştururlar. Üretim etkinliği toplumsal bir süreçtir ve belirli üretim ilişkileri içinde gerçekleştirilir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri toplumun ekonomik temelini oluşturur. Bu ekonomik temel de siyasal, hukuksal ve ideolojik üstyapılar dizisini belirler.

    Belli bir gelişme evresinde toplumun maddi üretici güçleri şimdiye kadar içinde işledikleri üretim ilişkileriyle çatışma içine girerler. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkarak gelişmeyi önleyen engeller haline gelirler. İşte o zaman toplumsal bir devrim süreci başlar. Varlıkları eski üretim ilişkilerinin sürmesine bağlı olan sınıflar, özellikle devlet üzerindeki egemenlikleri sayesinde değişime karşı direnirler. Bu direnişin alt edilmesi için mücadelenin siyasal alana kaydırılması ve siyasal bir devrimin gerçekleştirilmesi gerekir. Siyasal devrimle üstyapıdaki değişimle önü açılan ekonomik temeldeki değişim tamamlanır.

    İnsanlık tarihinin belli başlı dönemleri üretici güçlerin belli bir eşiğine bağlı olarak ortaya çıkan üretim tarzlarının ortaya çıkardığı üstyapılara göre adlandırılır. Buna göre insanlık tarihi beş temel aşamadan oluşmaktadır. Bunlar ilkel komünizm, köleci toplum, feodalizm, kapitalizm ve komünizm aşamalarıdır. Ne var ki kapitalizmin ortadan kalkmasından hemen sonra komünizm gerçekleşemez. Bu nedenle bir geçiş dönemi gereklidir. Bu geçiş dönemi sosyalizm dönemidir. Sosyalizm dönemi kapitalist sömürücü sınıfın ortadan kaldırılmasıyla başlar ve komünist toplumun üzerinde yükseleceği temeller atılır. Bu aşamada özellikle üretimin artırılması için çalışılır. Çünkü komünist aşamada uygulanacak olan "herkese ihtiyacına göre" kuralı ancak bolluk durumunda uygulanabilir.

    Marksizm-Leninizm anlamında komünizm birer üstyapı kurumu olarak gördüğü din, ahlâk ve aile konularındaki görüşlerini de maddecilik anlayışı doğrultusunda belirler. Buna göre din, insanların hayatında egemen olan dış güçlerin vehme dayalı bir yansımasıdır. Kimi yeryüzü güçleri bu yansımada doğa üstü birtakım güçler halini alır. Kökeninde insanın doğayı ve doğaya egemen olan yasalar konusundaki bilgisizlik yatar. Bu özü nedeniyle din egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında etkili bir rol oynar. Ekonomik temelin yansımasından başka birşey olmayan ahlâk kuralları da evrensel bir nitelik ve geçerlilik taşımaz. Kendini ortaya çıkaran temelle birlikte yok olmaya mahkumdur. Evlilik kurumu da tarihsel ve toplumsal şartların bir ürünüdür. Özel mülkiyetin ortadan kalktığı, çocukların bakımlarının ve eğitim giderlerinin toplumca karşılandığı komünist sistemde kadın ve erkeğin birbirine bağımlılığını gerektiren aile kurumu ortadan kalkacak, cinsler arası ilişki kişisel ve özel bir ilişki durumuna gelecektir.

    Marx'ın (1883) ve Engels'in (1895) ölümünden sonra Komünizm II. Enternasyonel'e üye komünist partilerce savunuldu. Lenin'in önderliğindeki ihtilalle Rusya'da iktidara gelen komünizm (1917), Sovyetler Birliği'nin resmi ideolojisi durumuna geldi. Lenin'in ölümünden (1924) sonra komünizm Stalin tarafından yeni bir tanıma kavuşturuldu. Stalin, Sovyetler Birliği'ni hızlandırılmış bir sanayileşme ve zorla kollektivizasyon yoluna soktu. Bu politikaları yürütmek için tarihin tanık olduğu en acımasız bir zorbalığı temsil eden büyük ve merkezi bir devlet aygıtı kuruldu, parti içinde ve toplumda her türlü ve muhalif görüş kanlı biçimde bastırıldı. Katı merkezi planlamayla birlikte büyük ölçüde merkezi şiddet kullanıldı. Komünizmin ilk aşaması olarak sosyalizmin uzun süreliliği kabul edildi. Lenin'in bu dönem için öngördüğü proletarya diktatörlüğü bu uzun dönem boyunca uygulanan baskı ve zulmün gerekçesi ve yöntemi haline getirildi. Sovyetler Birliği dışındaki tüm komünist hareketler ve partiler sosyalist anavatanı koruma gerekçesiyle Sovyet politikasına bağımlı kılındı. Böylece komünizm ya da diğer adıyla Marksizm-Leninizm katı ve totaliter bir devlet doktrini durumuna getirilerek dogmatikleştirildi. Bu aşamadan sonra komünizm Sovyet Komünizmi ya da Komintern Komünizmi adı verilen özel biçimini aldı.

    Sovyet Komünizmi II. Dünya Savaşı sonrasında Çin, Vietnam ve Küba gibi ülkelere ve Kızıl Ordu aracılığı ile Doğu Avrupa ülkelerine zorla yayıldı. Fakat bu arada Yugoslavya'da Tito (1892-1980), Çin'de Mao Zedong (1893-1976) komünizme Sovyetler Birliği modelinden farklı yorumlar getirdiler. Batı Avrupa ülkelerinde faaliyette bulunan komünist partileri ise Stalinist anlayıştan hızla uzaklaşarak daha çok kültürel alanda yoğunlaşan Batı Marksizmini oluşturdular. Bu oluşum 1970'lerde Avrupa Komünizmi olarak anıları yeni bir komünist anlayışın doğmasına neden oldu. Sovyet komünizmi ise Kruşçev ile başlayan "destalinizasyon" süreci sonunda 1985'te Gorbaçov ile yeni bir döneme girdi. Siyasette çoğullaşma, demokratikleşme ve parti tekelinin kırılması; ekonomide piyasaya daha çok yer veren bir planlama, hatta karma ekonomi denemeleri ile başlayan bu yeni Doğu Bloğu ülkeleri hızla bağımsızlıklarını kazanma ve kapitalistleşme sürecine girdiler.

    Bir felsefe, bir dünya görüşü ve siyasal bir hareket olarak komünizm ile İslâm tam bir karşıtlık içindedir. Bu karşıtlığın temelinde evreni vareden yaratıcı güç konusundaki farklı inançları yatar. İslâm'a göre evreni ve insanı Allah yaratmıştır. Komünizm ise evreni ve insanı maddenin, Allah'ı da insanın yarattığını söyler. İslâm evrenin işleyiş yasalarını, insan ve toplum hayatını düzenleyen kuralları Allah'ın koyduğuna inanırken komünizm tüm olayların belirleyicisi olarak maddenin diyalektik yasalarını kabul eder. İslâm'a göre insan içinde ilâhî bir öz taşır ve dünyaya Allah'ın halifesi sıfatıyla, maddi dünyaya egemen olan ilâhi düzeni insan ve toplum hayatında da egemen kılma göreviyle gelmiştir. Komünizm ise insanın özünün madde olduğunu maddi çevrenin bir ürünü olarak var olduğunu ve maddenin diyalektik yasalarına uygun biçimde iradesizce hareket eden bir araç olduğunu savunur. Kısaca İslâm ve komünizm insanın önünde açılan ve ancak birinin inkarı ile diğerini kabul etmenin mümkün olabildiği iki karşıt yoldur. İkbal'in deyişiyle hem İslâm, hem de komünizm insandan sözeder ve onu kendine çağırır. Ama komünizm insanı Allah'tan toprağa çekmek için sancılanırken İslâm tersine topraktan Allah'a yükseltmek amacını güder.

    Bu günlerde komünizmin düşünce ve devlet sistemi olarak iflas ettiği; buna öncülük eden Sovyetler Birliği tarafından pratiğiyle birlikte ilan edildi. İnsanlığa mutluluk getiremeyen bu ilkel düşünce bir yüz yıl dahi varlığını sürdüremeden sona erdi.

    Ahmet ÖZALP

    İslama göre ateizm nedir?

    Hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adı.

    Sistemleştirilmiş bir ekol oluşturulmaksızın filozoflardan bir bölümünce benimsenmiş olan bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de benzer yanlar taşıyor olsa da- tanrının varlığını ya da mahiyetini tartışan doktrinlerden ayrılır; tanrının yokluğunu kesin bir biçimde öne sürer.

    Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm`in kökleri de Eski Yunan`a uzanır. Maddeci yapı belirten çeşitli felsefe okullarının bağlıları, ontolojik yorumları sonucunda ateist bir inanç sergilemişlerdir. "Gölge etme başka ihsan istemem" sözüyle yaygın bir ünü bulunan Diyojen bunlardan biri ve felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir. Atom kuramcısı Demokrit, onun izleyicisi Leocippus, Sofist`lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür, öne sürdükleri materyalist görüşler bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar.

    Rönesans`tan sonra Batı`da varlığını hissettiren din-dışı eğilimler ve özellikle de evrenin, doğanın ve insanın, insan toplumunun dinden bütünüyle soyutlanarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan görüşler, ateist tutumlara büyük katkılarda bulunmuş, onlara bolca kullanabilecekleri veriler sağlamıştır.

    Nitekim, dinden ve törelerden bağımsız bir siyasetin oluşturulması savını öne süren Makyavel, ateizm`i bu alana sokarken; birer ateist olmadıkları hâlde Dekart, David Hume ve Kant gibi kimselerin akılı dinden bağımsız kılma çabaları ve bu doğrultuda öne sürdükleri düşünceler çağdaş ateizm`e tutanaklar hazırlamış oldu. Pozitivist yorumlarla oluşturulan bilimsel kuramlar ve evrene yönelik rasyonalist bakış açılarının oluşturduğu ortam, Feuerbach`ın öne süreceği düşünceler için çok elverişliydi. XIX. Yüzyılın en önemli ve sonraki dönemler bakımından da en etkili ateisti olan bu düşünür, Tanrı`nın insana özgü ülkülerin bir yansıması olduğunu, insanın özgürlüğünün Tanrı`yı inkârla gerçekleşebileceğini öne sürmüş; dini insanın etkinlik alanına indiren bu görüşten yola çıkan Marks ise, ezilenlerin egemenliğiyle birlikte dinin de yok olacağı varsayımıyla ateizm`i doruk noktasına çıkarmıştır. Bu çizgiyi kemâline ulaştıran Nietzsche ise, "Tanrı`nın Ölümü" adlı kitabında, insanın kendisini bütünlemesi ve özünü bulması için göstermesi gereken en insanca tepkinin ateizm olduğunu söylemiştir.

    Darwin, geliştirdiği kuramla Yaratıcı-Tanrı kavramını dışlarken; Freud, Tanrı inancının çaresızlık içindeki insanın çocukluk durumuna dönerek koruyucu bir babaya sığınma ihtiyacından doğduğunu öne sürerek, psikolojik çerçevedeki inkârı gündeme getirmek yoluyla ateizm`e bir başka boyut kazandırmıştır.

    Yüzyılımızdaysa, ateizm`i Jean Paul Şartre, Albert Camus gibi varoluşçular temsil ettiler. Bunlar, insanın evrende bir başına olduğu ve kendi değerlerini belirlemek özgürlüğüne sahip bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak, bu özgürlüğü kabulün kaçınılmaz sonucu olarak Tanrı`nın inkârına gitmektedirler.

    Agnostizm (bilinmezcilik) ve Pozitivizm (olguculuk) gibi ateizm`i andıran görüşler, açıkça "tanrı yoktur" demeyip de "bilinemez" "tartışılması bilimsel değildir" türünden ifadeler kullandıklarından konumuzun dışında kalmaktadır.

    Islâm literatüründe, dehriyye* diye adlandırılan ateizm, kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve Islâm sonrasındaki Dehriyyun...

    Kur`an-ı Kerîm`de: "Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.` Halbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar. " (el-Casiye, 45/24) haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.

    Felsefî anlamdaki Islâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen "herşeyi değiştiren ve herşeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, ilâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır" temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan zurvanig`in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah`ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.

    Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyun, tabiiyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü, dehrilikde, ateizm`de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah`ı açık bir biçimde yok sayma sözkonusudur. Yüce Allah`ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır.


  4. 22.Mayıs.2012, 18:00
    2
    Moderatör



    İslama göre Komunizm nedir?

    Özel mülkiyetin kaldırılmasına ve servetin ihtiyaçlara göre paylaştırılmasına dayalı toplumsal düzen ya da siyasal sistem. Önceleri ütopik bir kavram iken Marx ve Engels'in birlikte oluşturdukları bu dünya görüşü için tarafından yeniden yorumlanarak siyasal bir program haline getirildi. Bu nedenle Marksizm ya da Marksizm Leninizm de denilen Komünizm giderek Marksist-Leninist ilkelerden hareketle komünist bir toplum oluşturmayı amaçlayan tüm siyasal hareketleri de belirtmektedir.

    Batı düşüncesinde komünist düşüncenin kökleri çok eskilere uzanır. Üretim araçlarının toplumun mülkiyetinde olduğu, sınıfların ve devletin tümüyle ortadan kalktığı bir toplum ütopyası eski zamanlardan beri insanları etkilemiştir. Eski çağlarda bazı dini grupların oluşturdukları komünist topluluklar olduğu bilinmektedir. Thomas More ve Johan Andreae gibi ütopyacı yazarlarda da komünist bir toplum tasarısının izleri görülür. 19. yüzyılda ABD'de oluşturulan, İndiana'daki New Harmoni (Yeni Uyum- 1825) ve Massachusetts'teki Brook Çiftliği (1841-47) gibi kimi sınıfsız topluluklar ütopyacı amaçlar taşıyordu.

    Komünizm, Karl Marx ve Frederich Engels'in 1847-48 yıllarında birlikte yazdıkları Komünist Manifesto ile yeni bir anlam kazandı. Maddecilik üzerine kurulu bir dünya görüşünü ve siyasal programın ilkelerini içeren yeni anlamıyla komünizmin temelini diyalektik ve tarihsel maddecilik anlayışı oluşturur. Diyalektik maddeciliğe göre evrenin özünü madde oluşturur. Evren öncesiz (ezeli) ve sonrasızdır (ebedi). Maddi dünyamız dışında başka bir dünya yoktur, olması da mümkün değildir. Evren dışında bir yaratıcı güç, Allah da yoktur. Evren ve insan Allah tarafından yaratılmamış, tersine Allah insanın bir yanılsamasının ürünü olarak varsaydığı bir varlıktır.

    Maddi dünyaya egemen olan birtakım değişmez kanunlar vardır. Bunlar bağlılık, hareket, evrim ve çelişkidir. Evren özü bakımından bir birlik içinde bulunduğundan içerdiği tüm nesne ve olaylar da birbirine bağlıdır, yalnız başlarına açıklanmaları mümkün değildir. Bu bağlılık kanunu gereği olaylar karşılıklı bir etkileşim içindedirler. Evrendeki olaylar sürekli bir hareket ve evrim içindedirler. Bu hareket ve evrim, nesne ve olayların özünde varolan çelişkiden kaynaklanır. Çelişkiler sürekli bir çatışma doğurur bu da nesnelerin ve olayların hareketine ve evrimine neden olur. Başka bir deyişle tabiat ve tarihteki belirleyici süreçler kendi içlerindeki karşıtlık ilişkileri yoluyla oluşur. Bütün olaylar ancak bu maddi temelli ilişkilerle açıklanabilir.

    Diyalektik maddeciliğin tarih alanına uygulanması demek olan tarihsel maddeciliğe göre insanın bilincini toplumsal varlık biçimi belirler. İnsanlar yaşamak için önce yiyecek, giyecek, konut ve benzerlerini üretmek, çoğaltmak zorundadırlar. Bu etkinliklerini belirli üretim araçları, teknik bilgiler, malzeme ve doğal kaynaklarla yürütürler. Bunlar toplumun emrindeki üretici güçleri oluştururlar. Üretim etkinliği toplumsal bir süreçtir ve belirli üretim ilişkileri içinde gerçekleştirilir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri toplumun ekonomik temelini oluşturur. Bu ekonomik temel de siyasal, hukuksal ve ideolojik üstyapılar dizisini belirler.

    Belli bir gelişme evresinde toplumun maddi üretici güçleri şimdiye kadar içinde işledikleri üretim ilişkileriyle çatışma içine girerler. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkarak gelişmeyi önleyen engeller haline gelirler. İşte o zaman toplumsal bir devrim süreci başlar. Varlıkları eski üretim ilişkilerinin sürmesine bağlı olan sınıflar, özellikle devlet üzerindeki egemenlikleri sayesinde değişime karşı direnirler. Bu direnişin alt edilmesi için mücadelenin siyasal alana kaydırılması ve siyasal bir devrimin gerçekleştirilmesi gerekir. Siyasal devrimle üstyapıdaki değişimle önü açılan ekonomik temeldeki değişim tamamlanır.

    İnsanlık tarihinin belli başlı dönemleri üretici güçlerin belli bir eşiğine bağlı olarak ortaya çıkan üretim tarzlarının ortaya çıkardığı üstyapılara göre adlandırılır. Buna göre insanlık tarihi beş temel aşamadan oluşmaktadır. Bunlar ilkel komünizm, köleci toplum, feodalizm, kapitalizm ve komünizm aşamalarıdır. Ne var ki kapitalizmin ortadan kalkmasından hemen sonra komünizm gerçekleşemez. Bu nedenle bir geçiş dönemi gereklidir. Bu geçiş dönemi sosyalizm dönemidir. Sosyalizm dönemi kapitalist sömürücü sınıfın ortadan kaldırılmasıyla başlar ve komünist toplumun üzerinde yükseleceği temeller atılır. Bu aşamada özellikle üretimin artırılması için çalışılır. Çünkü komünist aşamada uygulanacak olan "herkese ihtiyacına göre" kuralı ancak bolluk durumunda uygulanabilir.

    Marksizm-Leninizm anlamında komünizm birer üstyapı kurumu olarak gördüğü din, ahlâk ve aile konularındaki görüşlerini de maddecilik anlayışı doğrultusunda belirler. Buna göre din, insanların hayatında egemen olan dış güçlerin vehme dayalı bir yansımasıdır. Kimi yeryüzü güçleri bu yansımada doğa üstü birtakım güçler halini alır. Kökeninde insanın doğayı ve doğaya egemen olan yasalar konusundaki bilgisizlik yatar. Bu özü nedeniyle din egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında etkili bir rol oynar. Ekonomik temelin yansımasından başka birşey olmayan ahlâk kuralları da evrensel bir nitelik ve geçerlilik taşımaz. Kendini ortaya çıkaran temelle birlikte yok olmaya mahkumdur. Evlilik kurumu da tarihsel ve toplumsal şartların bir ürünüdür. Özel mülkiyetin ortadan kalktığı, çocukların bakımlarının ve eğitim giderlerinin toplumca karşılandığı komünist sistemde kadın ve erkeğin birbirine bağımlılığını gerektiren aile kurumu ortadan kalkacak, cinsler arası ilişki kişisel ve özel bir ilişki durumuna gelecektir.

    Marx'ın (1883) ve Engels'in (1895) ölümünden sonra Komünizm II. Enternasyonel'e üye komünist partilerce savunuldu. Lenin'in önderliğindeki ihtilalle Rusya'da iktidara gelen komünizm (1917), Sovyetler Birliği'nin resmi ideolojisi durumuna geldi. Lenin'in ölümünden (1924) sonra komünizm Stalin tarafından yeni bir tanıma kavuşturuldu. Stalin, Sovyetler Birliği'ni hızlandırılmış bir sanayileşme ve zorla kollektivizasyon yoluna soktu. Bu politikaları yürütmek için tarihin tanık olduğu en acımasız bir zorbalığı temsil eden büyük ve merkezi bir devlet aygıtı kuruldu, parti içinde ve toplumda her türlü ve muhalif görüş kanlı biçimde bastırıldı. Katı merkezi planlamayla birlikte büyük ölçüde merkezi şiddet kullanıldı. Komünizmin ilk aşaması olarak sosyalizmin uzun süreliliği kabul edildi. Lenin'in bu dönem için öngördüğü proletarya diktatörlüğü bu uzun dönem boyunca uygulanan baskı ve zulmün gerekçesi ve yöntemi haline getirildi. Sovyetler Birliği dışındaki tüm komünist hareketler ve partiler sosyalist anavatanı koruma gerekçesiyle Sovyet politikasına bağımlı kılındı. Böylece komünizm ya da diğer adıyla Marksizm-Leninizm katı ve totaliter bir devlet doktrini durumuna getirilerek dogmatikleştirildi. Bu aşamadan sonra komünizm Sovyet Komünizmi ya da Komintern Komünizmi adı verilen özel biçimini aldı.

    Sovyet Komünizmi II. Dünya Savaşı sonrasında Çin, Vietnam ve Küba gibi ülkelere ve Kızıl Ordu aracılığı ile Doğu Avrupa ülkelerine zorla yayıldı. Fakat bu arada Yugoslavya'da Tito (1892-1980), Çin'de Mao Zedong (1893-1976) komünizme Sovyetler Birliği modelinden farklı yorumlar getirdiler. Batı Avrupa ülkelerinde faaliyette bulunan komünist partileri ise Stalinist anlayıştan hızla uzaklaşarak daha çok kültürel alanda yoğunlaşan Batı Marksizmini oluşturdular. Bu oluşum 1970'lerde Avrupa Komünizmi olarak anıları yeni bir komünist anlayışın doğmasına neden oldu. Sovyet komünizmi ise Kruşçev ile başlayan "destalinizasyon" süreci sonunda 1985'te Gorbaçov ile yeni bir döneme girdi. Siyasette çoğullaşma, demokratikleşme ve parti tekelinin kırılması; ekonomide piyasaya daha çok yer veren bir planlama, hatta karma ekonomi denemeleri ile başlayan bu yeni Doğu Bloğu ülkeleri hızla bağımsızlıklarını kazanma ve kapitalistleşme sürecine girdiler.

    Bir felsefe, bir dünya görüşü ve siyasal bir hareket olarak komünizm ile İslâm tam bir karşıtlık içindedir. Bu karşıtlığın temelinde evreni vareden yaratıcı güç konusundaki farklı inançları yatar. İslâm'a göre evreni ve insanı Allah yaratmıştır. Komünizm ise evreni ve insanı maddenin, Allah'ı da insanın yarattığını söyler. İslâm evrenin işleyiş yasalarını, insan ve toplum hayatını düzenleyen kuralları Allah'ın koyduğuna inanırken komünizm tüm olayların belirleyicisi olarak maddenin diyalektik yasalarını kabul eder. İslâm'a göre insan içinde ilâhî bir öz taşır ve dünyaya Allah'ın halifesi sıfatıyla, maddi dünyaya egemen olan ilâhi düzeni insan ve toplum hayatında da egemen kılma göreviyle gelmiştir. Komünizm ise insanın özünün madde olduğunu maddi çevrenin bir ürünü olarak var olduğunu ve maddenin diyalektik yasalarına uygun biçimde iradesizce hareket eden bir araç olduğunu savunur. Kısaca İslâm ve komünizm insanın önünde açılan ve ancak birinin inkarı ile diğerini kabul etmenin mümkün olabildiği iki karşıt yoldur. İkbal'in deyişiyle hem İslâm, hem de komünizm insandan sözeder ve onu kendine çağırır. Ama komünizm insanı Allah'tan toprağa çekmek için sancılanırken İslâm tersine topraktan Allah'a yükseltmek amacını güder.

    Bu günlerde komünizmin düşünce ve devlet sistemi olarak iflas ettiği; buna öncülük eden Sovyetler Birliği tarafından pratiğiyle birlikte ilan edildi. İnsanlığa mutluluk getiremeyen bu ilkel düşünce bir yüz yıl dahi varlığını sürdüremeden sona erdi.

    Ahmet ÖZALP

    İslama göre ateizm nedir?

    Hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adı.

    Sistemleştirilmiş bir ekol oluşturulmaksızın filozoflardan bir bölümünce benimsenmiş olan bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de benzer yanlar taşıyor olsa da- tanrının varlığını ya da mahiyetini tartışan doktrinlerden ayrılır; tanrının yokluğunu kesin bir biçimde öne sürer.

    Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm`in kökleri de Eski Yunan`a uzanır. Maddeci yapı belirten çeşitli felsefe okullarının bağlıları, ontolojik yorumları sonucunda ateist bir inanç sergilemişlerdir. "Gölge etme başka ihsan istemem" sözüyle yaygın bir ünü bulunan Diyojen bunlardan biri ve felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir. Atom kuramcısı Demokrit, onun izleyicisi Leocippus, Sofist`lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür, öne sürdükleri materyalist görüşler bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar.

    Rönesans`tan sonra Batı`da varlığını hissettiren din-dışı eğilimler ve özellikle de evrenin, doğanın ve insanın, insan toplumunun dinden bütünüyle soyutlanarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan görüşler, ateist tutumlara büyük katkılarda bulunmuş, onlara bolca kullanabilecekleri veriler sağlamıştır.

    Nitekim, dinden ve törelerden bağımsız bir siyasetin oluşturulması savını öne süren Makyavel, ateizm`i bu alana sokarken; birer ateist olmadıkları hâlde Dekart, David Hume ve Kant gibi kimselerin akılı dinden bağımsız kılma çabaları ve bu doğrultuda öne sürdükleri düşünceler çağdaş ateizm`e tutanaklar hazırlamış oldu. Pozitivist yorumlarla oluşturulan bilimsel kuramlar ve evrene yönelik rasyonalist bakış açılarının oluşturduğu ortam, Feuerbach`ın öne süreceği düşünceler için çok elverişliydi. XIX. Yüzyılın en önemli ve sonraki dönemler bakımından da en etkili ateisti olan bu düşünür, Tanrı`nın insana özgü ülkülerin bir yansıması olduğunu, insanın özgürlüğünün Tanrı`yı inkârla gerçekleşebileceğini öne sürmüş; dini insanın etkinlik alanına indiren bu görüşten yola çıkan Marks ise, ezilenlerin egemenliğiyle birlikte dinin de yok olacağı varsayımıyla ateizm`i doruk noktasına çıkarmıştır. Bu çizgiyi kemâline ulaştıran Nietzsche ise, "Tanrı`nın Ölümü" adlı kitabında, insanın kendisini bütünlemesi ve özünü bulması için göstermesi gereken en insanca tepkinin ateizm olduğunu söylemiştir.

    Darwin, geliştirdiği kuramla Yaratıcı-Tanrı kavramını dışlarken; Freud, Tanrı inancının çaresızlık içindeki insanın çocukluk durumuna dönerek koruyucu bir babaya sığınma ihtiyacından doğduğunu öne sürerek, psikolojik çerçevedeki inkârı gündeme getirmek yoluyla ateizm`e bir başka boyut kazandırmıştır.

    Yüzyılımızdaysa, ateizm`i Jean Paul Şartre, Albert Camus gibi varoluşçular temsil ettiler. Bunlar, insanın evrende bir başına olduğu ve kendi değerlerini belirlemek özgürlüğüne sahip bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak, bu özgürlüğü kabulün kaçınılmaz sonucu olarak Tanrı`nın inkârına gitmektedirler.

    Agnostizm (bilinmezcilik) ve Pozitivizm (olguculuk) gibi ateizm`i andıran görüşler, açıkça "tanrı yoktur" demeyip de "bilinemez" "tartışılması bilimsel değildir" türünden ifadeler kullandıklarından konumuzun dışında kalmaktadır.

    Islâm literatüründe, dehriyye* diye adlandırılan ateizm, kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve Islâm sonrasındaki Dehriyyun...

    Kur`an-ı Kerîm`de: "Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.` Halbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar. " (el-Casiye, 45/24) haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.

    Felsefî anlamdaki Islâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen "herşeyi değiştiren ve herşeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, ilâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır" temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan zurvanig`in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah`ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.

    Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyun, tabiiyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü, dehrilikde, ateizm`de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah`ı açık bir biçimde yok sayma sözkonusudur. Yüce Allah`ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır.





+ Yorum Gönder