Konusunu Oylayın.: Kur'anı kerimdeki durak işaretleri kim tarafından ne zaman ortaya çıkmıştır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Kur'anı kerimdeki durak işaretleri kim tarafından ne zaman ortaya çıkmıştır?
  1. 28.Mart.2012, 10:25
    1
    Misafir

    Kur'anı kerimdeki durak işaretleri kim tarafından ne zaman ortaya çıkmıştır?






    Kur'anı kerimdeki durak işaretleri kim tarafından ne zaman ortaya çıkmıştır? Mumsema kur'anı kerimdeki durak işaretleri kim tarafından ne zaman ortaya çıkmıştır?


  2. 28.Mart.2012, 10:25
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 28.Mart.2012, 13:06
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: kur'anı kerimdeki durak işaretleri kim tarafından ne zaman ortaya çıkmıştır?




    Arap alfabesinde nokta ve hareke yoktur. Ana dili Arapça olanlar kelime yapısından kelimeleri doğru okuyup, doğru olarak telaffuz ediyorlardı. Arap olmayana Araplar “Acem” derler. İslâmiyet yayıldıkça acemler Müslüman olmaya ve Kur’ân okumaya başladılar. Acemler okurken yanlış okuyarak yanlış anlamalara sebep oluyordu. Bunun üzerine noktalama ve hareke koymaya ihtiyaç duyuldu.Hz. Osman’ın (ra) çoğalttığı nüshalarda nokta ve hareke bulunmuyordu. Hicrî 65 tarihinde Abdulmelik b. Mervan (v.86/705) zamanında Hz. Ali’nin (ra) talebesi ve Arap gramercisi/ nahivcisi, Arap gramerinin temellerini atan Ebu Esved ed-Düelî (v.68/688) halifenin emriyle Kur’ân-ı Kerime ilk olarak noktalama işaretlerini koymuştur. Daha sonra Hasen-i Basri (v.110/728) kıraat imamlarından Nasr b. Âsım (v.89/707) ve Yahyâ b. Ya’mer (v.129/746) tarafından geliştirilmiştir.

    Basra valisi Ziyad resmi bir emirle Ebu Esved ed-Düelî’ye haber göndererek Kur’ân-ı Kerimin okunmasının kolaylaştırılmasını ve bunun için ne yapılması gerekiyorsa yapılmasını istedi.

    Bunun üzerine Ebu Esved bu konuda bilginlerle de görüşerek Kur’ân-ı Kerimde bulunan Arap harflerini birbirinden ayırmak için işaretler koymak için çalışmalara başladı. “Be-te-se” harfleri, “Cim-Hâ-Hî” harfleri, “Sin-Şın-Sad-Dat-Tı ve Zı” “Kaf ve Fe” harfleri biribinin aynı olduğu için bunları Arap olmayanların ayırması ve doğru okuması için üzerlerine ve altlarına nokta koymaya karar verdi. Arap gramerini bilmeyenler için inceltmek için “Ye” harfinin görevini yapacak şekilde harfin altına, yukarı çekmek için “elif” harfinin yanına harfin üzerine çizgi ve “vav” harfini andıran uzatmak ve kalın ses çıkarmak için de “ötre” koydu.

    Ama ne var ki bu çalışmaya “Kur’ana müdahale etmek, ilaveler yapmak ve vahyi değiştirmek” olarak algılayan ve “bidat” diye karşı çıkan radikal gruplar da oldu. Ancak daha sonra faydası görüldüğü için güzel görülüp kabul edilmiştir.

    Daha sonra surelerin başlarına başlık koymak ve “Besmele”yi bunun içine almak, ayet başlarını gösteren işaretler koymak, durak yerlerini belirlemek amacı ile işaretler koymak, cüzlere ve hiziplere ayırmak gibi çalışmalar yapılmıştır. Ancak her zaman olduğu gibi bu durumlara da itiraz eden ve “bidat” diyerek karşı çıkanlar olmuştur. Ama ne var ki peygamberimiz (sav) “Ümmetimin güzel gördüğü Allah katında da güzeldir” (Müsned-i Amed, 1:379) ve “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez” (İbn-i Mâce, Fiten, 8)

    hadisine binaen ümmet tarafından güzel görülüp benimsenince karşı çıkanlar da seslerini çıkarmaz olmuşlardır.
    İslam bilginleri “Nahiv, Kıraat, Tefsir, Lügat ve Fıkıh bilmeyenlerin vakıf yerlerini, yani Kur’ân okurken duracakları yerleri hakkıyla bilmeleri mümkün değildir” görüşünde birleşmişler ve “Tecvit” üzere Kur’ân okumanın “Kur’ân-ı tertil üzere okuyunuz” (Müzemmil, 73:4)
    ayetine göre vacip olduğunu söylemişlerdir. Tertilin ise Hz. Ali’nin (ra) tarifi ile “Tecvidi’l-hurûf ve ma’rifeti’l-vukûf” yani “Harfleri mahrecinden çıkarmak ve durak yerlerini bilmek” şeklinde açıklamışlardır. Bu nedenle durak yerlerini bilmek gerçekten büyük önem kazanmaktadır.
    Bu nedenle ilk olarak Muhammed b. Tayfur es-Secâvendî (v.560/1164) okunan ayetlerin manalarını göz önünde bulundurarak “mim, tı, cim, ze, sad, la” gibi işaretler koymuştur. Daha sonra bu işaretler geliştirilmiş, ancak hepsine birden ilk koyana izafeten “Secâvendî” adı verilmiştir.

    Secavendî’nin koyduğu işaretler şöyledir:

    “Mim” Vakf-ı Lâzımdır. Burada durmak vaciptir.
    “Tı” Vakf-ı Mutlaktır. Burada durmak mutlaka gereklidir.“Cim” Vakf-ı Caizdir. Burada durmak caizdir.“

    Ze” Vakfı bir vecihle caizidir. Burada durmak bazılarına göre caizdir.
    “Sad” Vakf-ı zaruret. Burada durmak zarurete binâen câizdir.“L┠Vakf-ı lâ yecûzu. Burada durmak kesinlikle doğru değildir ve durulmaz demektir. Misal olarak “Feveylün lil musallîn” “Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn.” Maûn Suresinin bu iki ayetinden birincisinde durduğunuz zaman “namaz kılanlara yazıklar olsun” denmiş olur ki bu Kur’ânın amacına tamamen aykırı bir manayı ifade eder. Burada “L┠işareti vardır ve durulmaz. İkinci ayetle beraber manası ise “Namaza önem vermeyerek kılmayanlara, namaz konusunda yanılanlara yazıklar olsun” anlamı çıkar ki doğru olan budur.

    Peygamberimiz (sav) sahabelerine Kur’ân öğretirken durak yerlerini de öğretmekteydi. Sahabeler “peygamberimizin (sav) ayet sonlarında durarak okuduğunu” rivayet ederler. Ancak bu yukarıda örnek olarak verilen ayetlerde peygamberimizin (sav) durduğu manasını çıkarmak doğru değildir. Durak yerlerini bilmek tecvidin, yani Kur’ânı doğru okumanın şartlarından birisidir.
    (Suyutî, El-İtkan, 1:83)

    M. Ali KAYA



  4. 28.Mart.2012, 13:06
    2
    Silent and lonely rains



    Arap alfabesinde nokta ve hareke yoktur. Ana dili Arapça olanlar kelime yapısından kelimeleri doğru okuyup, doğru olarak telaffuz ediyorlardı. Arap olmayana Araplar “Acem” derler. İslâmiyet yayıldıkça acemler Müslüman olmaya ve Kur’ân okumaya başladılar. Acemler okurken yanlış okuyarak yanlış anlamalara sebep oluyordu. Bunun üzerine noktalama ve hareke koymaya ihtiyaç duyuldu.Hz. Osman’ın (ra) çoğalttığı nüshalarda nokta ve hareke bulunmuyordu. Hicrî 65 tarihinde Abdulmelik b. Mervan (v.86/705) zamanında Hz. Ali’nin (ra) talebesi ve Arap gramercisi/ nahivcisi, Arap gramerinin temellerini atan Ebu Esved ed-Düelî (v.68/688) halifenin emriyle Kur’ân-ı Kerime ilk olarak noktalama işaretlerini koymuştur. Daha sonra Hasen-i Basri (v.110/728) kıraat imamlarından Nasr b. Âsım (v.89/707) ve Yahyâ b. Ya’mer (v.129/746) tarafından geliştirilmiştir.

    Basra valisi Ziyad resmi bir emirle Ebu Esved ed-Düelî’ye haber göndererek Kur’ân-ı Kerimin okunmasının kolaylaştırılmasını ve bunun için ne yapılması gerekiyorsa yapılmasını istedi.

    Bunun üzerine Ebu Esved bu konuda bilginlerle de görüşerek Kur’ân-ı Kerimde bulunan Arap harflerini birbirinden ayırmak için işaretler koymak için çalışmalara başladı. “Be-te-se” harfleri, “Cim-Hâ-Hî” harfleri, “Sin-Şın-Sad-Dat-Tı ve Zı” “Kaf ve Fe” harfleri biribinin aynı olduğu için bunları Arap olmayanların ayırması ve doğru okuması için üzerlerine ve altlarına nokta koymaya karar verdi. Arap gramerini bilmeyenler için inceltmek için “Ye” harfinin görevini yapacak şekilde harfin altına, yukarı çekmek için “elif” harfinin yanına harfin üzerine çizgi ve “vav” harfini andıran uzatmak ve kalın ses çıkarmak için de “ötre” koydu.

    Ama ne var ki bu çalışmaya “Kur’ana müdahale etmek, ilaveler yapmak ve vahyi değiştirmek” olarak algılayan ve “bidat” diye karşı çıkan radikal gruplar da oldu. Ancak daha sonra faydası görüldüğü için güzel görülüp kabul edilmiştir.

    Daha sonra surelerin başlarına başlık koymak ve “Besmele”yi bunun içine almak, ayet başlarını gösteren işaretler koymak, durak yerlerini belirlemek amacı ile işaretler koymak, cüzlere ve hiziplere ayırmak gibi çalışmalar yapılmıştır. Ancak her zaman olduğu gibi bu durumlara da itiraz eden ve “bidat” diyerek karşı çıkanlar olmuştur. Ama ne var ki peygamberimiz (sav) “Ümmetimin güzel gördüğü Allah katında da güzeldir” (Müsned-i Amed, 1:379) ve “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez” (İbn-i Mâce, Fiten, 8)

    hadisine binaen ümmet tarafından güzel görülüp benimsenince karşı çıkanlar da seslerini çıkarmaz olmuşlardır.
    İslam bilginleri “Nahiv, Kıraat, Tefsir, Lügat ve Fıkıh bilmeyenlerin vakıf yerlerini, yani Kur’ân okurken duracakları yerleri hakkıyla bilmeleri mümkün değildir” görüşünde birleşmişler ve “Tecvit” üzere Kur’ân okumanın “Kur’ân-ı tertil üzere okuyunuz” (Müzemmil, 73:4)
    ayetine göre vacip olduğunu söylemişlerdir. Tertilin ise Hz. Ali’nin (ra) tarifi ile “Tecvidi’l-hurûf ve ma’rifeti’l-vukûf” yani “Harfleri mahrecinden çıkarmak ve durak yerlerini bilmek” şeklinde açıklamışlardır. Bu nedenle durak yerlerini bilmek gerçekten büyük önem kazanmaktadır.
    Bu nedenle ilk olarak Muhammed b. Tayfur es-Secâvendî (v.560/1164) okunan ayetlerin manalarını göz önünde bulundurarak “mim, tı, cim, ze, sad, la” gibi işaretler koymuştur. Daha sonra bu işaretler geliştirilmiş, ancak hepsine birden ilk koyana izafeten “Secâvendî” adı verilmiştir.

    Secavendî’nin koyduğu işaretler şöyledir:

    “Mim” Vakf-ı Lâzımdır. Burada durmak vaciptir.
    “Tı” Vakf-ı Mutlaktır. Burada durmak mutlaka gereklidir.“Cim” Vakf-ı Caizdir. Burada durmak caizdir.“

    Ze” Vakfı bir vecihle caizidir. Burada durmak bazılarına göre caizdir.
    “Sad” Vakf-ı zaruret. Burada durmak zarurete binâen câizdir.“L┠Vakf-ı lâ yecûzu. Burada durmak kesinlikle doğru değildir ve durulmaz demektir. Misal olarak “Feveylün lil musallîn” “Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn.” Maûn Suresinin bu iki ayetinden birincisinde durduğunuz zaman “namaz kılanlara yazıklar olsun” denmiş olur ki bu Kur’ânın amacına tamamen aykırı bir manayı ifade eder. Burada “L┠işareti vardır ve durulmaz. İkinci ayetle beraber manası ise “Namaza önem vermeyerek kılmayanlara, namaz konusunda yanılanlara yazıklar olsun” anlamı çıkar ki doğru olan budur.

    Peygamberimiz (sav) sahabelerine Kur’ân öğretirken durak yerlerini de öğretmekteydi. Sahabeler “peygamberimizin (sav) ayet sonlarında durarak okuduğunu” rivayet ederler. Ancak bu yukarıda örnek olarak verilen ayetlerde peygamberimizin (sav) durduğu manasını çıkarmak doğru değildir. Durak yerlerini bilmek tecvidin, yani Kur’ânı doğru okumanın şartlarından birisidir.
    (Suyutî, El-İtkan, 1:83)

    M. Ali KAYA






+ Yorum Gönder