Konusunu Oylayın.: Tasavvuf ile ilgili vaazlar

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tasavvuf ile ilgili vaazlar
  1. 26.Mart.2012, 07:14
    1
    Misafir

    Tasavvuf ile ilgili vaazlar






    Tasavvuf ile ilgili vaazlar Mumsema Tasavvuf ahlak ile ilgili vaazlar


  2. 26.Mart.2012, 07:14
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 26.Mart.2012, 14:37
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Tasavvuf ile ilgili vaazlar





    Tasavvuf ile ilgili vaazlar

    Ey şeref-i İman ile müşerref olan ehl-i İman,
    Hutbemiz, Tasavvuf ve Mâneviyyâtın lüzumu hakkında olacaktır.
    Tasavvuf; Cenabı Hakk’ın ahlahıyla ahlaklanmak, ubudiyyet sıfatlarıyla vasıflanmaktan ibarettir. Nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenerek, iyi hallerle bezenip, Allahü Tealaya kavuşmaya çalışmaktır.
    Enbiya A.S hariç kusuru ve kalbi hastalığı olmayan hiç kimse yoktur. Şüphesiz ki maddi hastalıklar gibi, manevi hastalıkların da tedavisi vaciptir. “Bir vacibin ancak kendisiyle olduğu şey de vaciptir” kaidesince, kalp ve diğer letâifin temizlenme ve tasfiyesi için yapılan filleri mevzu alan tasavvuf da, farz-ı ayındır.
    İlm-i Tasavvufun gayesi ve semeresi dörttür. Üslübu değiştirmek, gözleri uyandırmak, kapleri neşelendirmek, ruhları nurlandırmak. .
    Hepimizin bir cihet-i ruhaniyyeti, bir cihet-i cismaniyyeti, diğer bir tabir ile bir batınî bir de zahiri tarafımız mevcuttur. Aynı zamanda cismani tarafımızın yaratılması ve varolması, ruhani tarafımızdan sonra olup, ruhaniyyet daha önce gelir. Hatta ruhaniyyet olmamış olsaydı, cismaniyyetin mahlukıyyet ve mevcudiyyeti imkansız olurdu. Böyle olunca kişi zahirinden önce ve ondan daha fazla batınına dikkat etmesi icabeder.
    Çünkü batın asıl, zahir ise bir elbiseden ibarettir.
    Cenâb-ı Hakk her şeyi bir vesîle ile halketmiştir. Alem, sebepler âlemidir. Allâh(cc)’ın âdet-i ilâhîsi odur ki, çocuğun dünyaya gelmesinde anne ve babayı vesîle kıldığı gibi, kendi başına büyüyen bir ağacın lezzetli, güzel meyve vermesine de aşıyı vesîle kılmıştır.
    İşte bunun gibi insanı küdûrât-ı nefsâniyeden temizleyecek, Ahlâk-ı Muhammedî ile süsleyecek ve Feyz-i Muhammedle alâkadar kılacak bir vasıtaya ihtiyaç vardır.
    Şeytan hiç uyumayan bir düşmandır. İşte bunun için Hz. Allah Kur’an-ı Azimüşşanda (Ona ulaştıracak bir vesile arayın), (Kullarımın kalplerine girin), (Sadıklar ile beraber olun) buyurarak, Allah’ın seçkin kullarıyla zatî, zamânî ve mekânî beraberliği emretmiştir.
    Öyle kamiller vardır ki; bir anda kişinin varlık ve enaniyyetini kırarak, onu en yüce ibadet ve ubudiyyet makamına yükseltir. Varlık ve enaniyyet pisliğinin temizlenmesi mümkün olmayan bir şey olduğunu anlatarak, ona ibadet zevkini tattırır. Kendisinde bulunan sahih ve menfaat veren marifet ile, en güzel ve en doğru işi ayırt edebilme kuvvetini bahşederek, kendisinin haberi dahi olmadan burak süratinyle tarakkisini temin eder...
    Hatta ruhani tasarrufatıyla, sâlikte zuhur edebilecek her fenalığı bertaraf eyler... Her tehlikeyi olmasından önce Allah’ın izniyle kaldırıp izale eder. Fakat bu sıfat ve kemalde olan mürşid enderdir. Mevcudiyyeti kibrit-i ahmerden daha yücedir.
    Cenâb-ı Hakk ayet-i kerîmesinde: “Ey îman edenler! Allah’tan korkun. O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda (nefsinizle) mücadele edin. Tâ ki murâdınıza eresiniz.” buyuruyor.
    “Dünya işlerinizde meşakkate düştüğünüz zaman, kabir ehlinden yardım talep edin.” Hadis-i şerifini Sadruddin Konevî hazretleri şöyle izah buyurur: Cenab-ı Hak Veli kulunun kalbine terbiyesini tamamladıktan sonra rahmetiyle tecelli eder. İşte bu veli kul ehl-i kuburdan olan zat gibidir. Bu veli kula, sıkıntısı için müracaat kişi biiznillah sıkıntısından kurtulur.
    Muhterem Müminler!
    İslâm alimlerinden bir çokları zâhiri ilimler ile kuvvet kazandıktan sonra, bâtınî ilimler ile de meşgul olmuşlardır. Allah dostlarının sohbet ve hizmetlerinde bulunarak, gizli ilim deryasından damla damla içmeye gayret göstermişlerdir. “Bir vâcibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vâciptir” düsturuyla, amellerini ve ibâdetlerini, hem kalıp ve hem de rûhuyla berâber edâ etmeye çalışmışlardır.
    İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri tasavvuf büyüklerine sık sık giderler ve onlarla beraber zikir meclislerine katılırlardı. Onlara, “niçin bu cahillerin yanına gidiyorsunuz” diye sual edildiğinde, buyururlardı ki: “Her işin başı olan Allah Teala’nın takvası, mahabbeti ve marifeti onların yanındadır.”
    Geceleri hiç uyumayıp dâima namaz kılan, böylelikle kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kıldığı bilinen, her gün bir Kur’an-ı kerim hatmi yapmakla, ömrü müddetince, Kur’ân-ı Kerîm’i, yetmiş bin defa hatmettiği rivayet edilen, bir gece Kâ’be-i Muazzamanın içinde Kur’ân-ı Kerîmi iki rek’atte yarısını sağ ayağının üstünde, yarısını da sol ayağının üstünde hatmederek namazını tamamlamış olan mezhebimizin imamı, İmam-ı Azam hazretleri de, ömrünü talebe okutmak ve ilim meclislerinde sabahlara kadar Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerinde tefekkürde bulunmakla geçirdiği halde “Eğer iki senem olmasaydı, Numan helak olmuştu.” Buyurarak, hayatının son iki senesinde üstazı Câfer-i Sâdık(ks) Hazretlerine intisab etmesine ve bu vesîle ile Allâh’ın feyzini ve nûrunu kalbine akıtmış olmasına işaret buyurmuşlardır.
    Ebu Mansur Matirdi hazlerini buyuruyor ki: Bu yol, uzunluğu ve kısalığı yönünden ayak ile katedilen mesafelere benzemez. Çünkü bu ruhani bir yoldur. Kalpler onu süluk edip, fikirlerle katederler. Bu da itikat ve basiretlerine göre değişir. Bunun temeli, semavi bir nur ve ilahi bir nazardır. Bu nazar, kulun kalbine düşer ve onunla dünya ve ahiret işlerini olduğu gibi görür. Ancak bu nuru bazı kullar yüz yıl kadar arayarak, bağırıp ağladıkları halde, onu bulamazlar ve izine de rastlayamazlar.
    ( Kibrit-i Ahmer - ücharfbeşnokta )



  4. 26.Mart.2012, 14:37
    2
    Devamlı Üye




    Tasavvuf ile ilgili vaazlar

    Ey şeref-i İman ile müşerref olan ehl-i İman,
    Hutbemiz, Tasavvuf ve Mâneviyyâtın lüzumu hakkında olacaktır.
    Tasavvuf; Cenabı Hakk’ın ahlahıyla ahlaklanmak, ubudiyyet sıfatlarıyla vasıflanmaktan ibarettir. Nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenerek, iyi hallerle bezenip, Allahü Tealaya kavuşmaya çalışmaktır.
    Enbiya A.S hariç kusuru ve kalbi hastalığı olmayan hiç kimse yoktur. Şüphesiz ki maddi hastalıklar gibi, manevi hastalıkların da tedavisi vaciptir. “Bir vacibin ancak kendisiyle olduğu şey de vaciptir” kaidesince, kalp ve diğer letâifin temizlenme ve tasfiyesi için yapılan filleri mevzu alan tasavvuf da, farz-ı ayındır.
    İlm-i Tasavvufun gayesi ve semeresi dörttür. Üslübu değiştirmek, gözleri uyandırmak, kapleri neşelendirmek, ruhları nurlandırmak. .
    Hepimizin bir cihet-i ruhaniyyeti, bir cihet-i cismaniyyeti, diğer bir tabir ile bir batınî bir de zahiri tarafımız mevcuttur. Aynı zamanda cismani tarafımızın yaratılması ve varolması, ruhani tarafımızdan sonra olup, ruhaniyyet daha önce gelir. Hatta ruhaniyyet olmamış olsaydı, cismaniyyetin mahlukıyyet ve mevcudiyyeti imkansız olurdu. Böyle olunca kişi zahirinden önce ve ondan daha fazla batınına dikkat etmesi icabeder.
    Çünkü batın asıl, zahir ise bir elbiseden ibarettir.
    Cenâb-ı Hakk her şeyi bir vesîle ile halketmiştir. Alem, sebepler âlemidir. Allâh(cc)’ın âdet-i ilâhîsi odur ki, çocuğun dünyaya gelmesinde anne ve babayı vesîle kıldığı gibi, kendi başına büyüyen bir ağacın lezzetli, güzel meyve vermesine de aşıyı vesîle kılmıştır.
    İşte bunun gibi insanı küdûrât-ı nefsâniyeden temizleyecek, Ahlâk-ı Muhammedî ile süsleyecek ve Feyz-i Muhammedle alâkadar kılacak bir vasıtaya ihtiyaç vardır.
    Şeytan hiç uyumayan bir düşmandır. İşte bunun için Hz. Allah Kur’an-ı Azimüşşanda (Ona ulaştıracak bir vesile arayın), (Kullarımın kalplerine girin), (Sadıklar ile beraber olun) buyurarak, Allah’ın seçkin kullarıyla zatî, zamânî ve mekânî beraberliği emretmiştir.
    Öyle kamiller vardır ki; bir anda kişinin varlık ve enaniyyetini kırarak, onu en yüce ibadet ve ubudiyyet makamına yükseltir. Varlık ve enaniyyet pisliğinin temizlenmesi mümkün olmayan bir şey olduğunu anlatarak, ona ibadet zevkini tattırır. Kendisinde bulunan sahih ve menfaat veren marifet ile, en güzel ve en doğru işi ayırt edebilme kuvvetini bahşederek, kendisinin haberi dahi olmadan burak süratinyle tarakkisini temin eder...
    Hatta ruhani tasarrufatıyla, sâlikte zuhur edebilecek her fenalığı bertaraf eyler... Her tehlikeyi olmasından önce Allah’ın izniyle kaldırıp izale eder. Fakat bu sıfat ve kemalde olan mürşid enderdir. Mevcudiyyeti kibrit-i ahmerden daha yücedir.
    Cenâb-ı Hakk ayet-i kerîmesinde: “Ey îman edenler! Allah’tan korkun. O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda (nefsinizle) mücadele edin. Tâ ki murâdınıza eresiniz.” buyuruyor.
    “Dünya işlerinizde meşakkate düştüğünüz zaman, kabir ehlinden yardım talep edin.” Hadis-i şerifini Sadruddin Konevî hazretleri şöyle izah buyurur: Cenab-ı Hak Veli kulunun kalbine terbiyesini tamamladıktan sonra rahmetiyle tecelli eder. İşte bu veli kul ehl-i kuburdan olan zat gibidir. Bu veli kula, sıkıntısı için müracaat kişi biiznillah sıkıntısından kurtulur.
    Muhterem Müminler!
    İslâm alimlerinden bir çokları zâhiri ilimler ile kuvvet kazandıktan sonra, bâtınî ilimler ile de meşgul olmuşlardır. Allah dostlarının sohbet ve hizmetlerinde bulunarak, gizli ilim deryasından damla damla içmeye gayret göstermişlerdir. “Bir vâcibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vâciptir” düsturuyla, amellerini ve ibâdetlerini, hem kalıp ve hem de rûhuyla berâber edâ etmeye çalışmışlardır.
    İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri tasavvuf büyüklerine sık sık giderler ve onlarla beraber zikir meclislerine katılırlardı. Onlara, “niçin bu cahillerin yanına gidiyorsunuz” diye sual edildiğinde, buyururlardı ki: “Her işin başı olan Allah Teala’nın takvası, mahabbeti ve marifeti onların yanındadır.”
    Geceleri hiç uyumayıp dâima namaz kılan, böylelikle kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kıldığı bilinen, her gün bir Kur’an-ı kerim hatmi yapmakla, ömrü müddetince, Kur’ân-ı Kerîm’i, yetmiş bin defa hatmettiği rivayet edilen, bir gece Kâ’be-i Muazzamanın içinde Kur’ân-ı Kerîmi iki rek’atte yarısını sağ ayağının üstünde, yarısını da sol ayağının üstünde hatmederek namazını tamamlamış olan mezhebimizin imamı, İmam-ı Azam hazretleri de, ömrünü talebe okutmak ve ilim meclislerinde sabahlara kadar Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerinde tefekkürde bulunmakla geçirdiği halde “Eğer iki senem olmasaydı, Numan helak olmuştu.” Buyurarak, hayatının son iki senesinde üstazı Câfer-i Sâdık(ks) Hazretlerine intisab etmesine ve bu vesîle ile Allâh’ın feyzini ve nûrunu kalbine akıtmış olmasına işaret buyurmuşlardır.
    Ebu Mansur Matirdi hazlerini buyuruyor ki: Bu yol, uzunluğu ve kısalığı yönünden ayak ile katedilen mesafelere benzemez. Çünkü bu ruhani bir yoldur. Kalpler onu süluk edip, fikirlerle katederler. Bu da itikat ve basiretlerine göre değişir. Bunun temeli, semavi bir nur ve ilahi bir nazardır. Bu nazar, kulun kalbine düşer ve onunla dünya ve ahiret işlerini olduğu gibi görür. Ancak bu nuru bazı kullar yüz yıl kadar arayarak, bağırıp ağladıkları halde, onu bulamazlar ve izine de rastlayamazlar.
    ( Kibrit-i Ahmer - ücharfbeşnokta )






+ Yorum Gönder