Konusunu Oylayın.: Çağımızda yaşanan sorunlar ve bu sorunlara nebevi çözümler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Çağımızda yaşanan sorunlar ve bu sorunlara nebevi çözümler
  1. 18.Mart.2012, 15:42
    1
    Misafir

    Çağımızda yaşanan sorunlar ve bu sorunlara nebevi çözümler






    Çağımızda yaşanan sorunlar ve bu sorunlara nebevi çözümler Mumsema çağımızda yaşanan sorunlar bu sorunlara peygamberimizin güzel ahlaklarından çözümler?


  2. 18.Mart.2012, 17:48
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Çağımızda yaşanan sorunlar ve bu sorunlara nebevi çözümler




    1- İhtilaf ve Çekişmeler
    İslâm'la birlikte kabileler ve fertler arasında öteden beri süregelen kavgalar büyük çapta önlenmişti. Ancak zaman zaman çeşitli sebepler yüzünden Müslümanlar arasında huzur bozucu ihtilaf ve çekişmeler çıktığı da oluyordu. Hz. Peygamber bu tür olayları câhiliye zihniyeti olarak değerlendiriyor ve anında önlemeye çalışıyordu. Bir gün Evs ve Hazrec'e mensup bir grup Müslüman birarada oturup sohbet ederlerken yanlarına uğrayan bir Yahudi, Müslümanların bu şekilde birlik ve beraberlik içinde bulunmalarını kıskanır. Sonra bir Yahudi gence, onların yanına giderek, Evs ve Hazrec arasında meydana gelen Buâs Savaşı'nı ve ondan önce meydana gelmiş olan savaşları hatırlatmasını ve bu savaşlar üzerine birbirleri hakkında söylemiş oldukları şiirleri okumasını ister. Genç adam kendisine verilen görevi yerine getirir. Bunun üzerine Evs ve Hazrec'e mensup Müslümanlar birbiriyle çekişmeye başlarlar. Hatta işi, silaha sarılarak dövüşmek üzere harekete geçmeye kadar götürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber olaya müdahele ederek şunları söyler: "Ey Müslüman topluluğu! Allah'tan sakınınız. Ben aranızda bulunuyorken, Allah sizi İslâm'la şereflendirmiş, onunla size ikramda bulunmuş, câhiliyeden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve kalplerinizi birleştirmiş iken, nasıl oluyor da câhiliye davası güderek birbirinize düşüyorsunuz"? Onun bu sözleri üzerine Müslümanlar derhal kavgaya son verip birbiriyle barışırlar.[897]
    Böyle bir çekişme, Mustalikoğulları Savaşı'ndan sonra muhâcirler ile ensar arasında da meydana gelmiştir. Bu savaş Müslümanların galibiyetiyle sonuçlandıktan sonra,muhâcirlerden ve Hz. Ömer'in ücretli seyisi Cehcâh el-Gıfârî ile ensardan Benî Avf'ın halîfi Sinan b. Vebre arasında Müreysî' kuyusundan su çekerken kavga çıkar. Cehcâh, Sinan'a birkaç defa vurur.Bunun üzerine Sinan b. Vebre "Yetişin ey ensar"!, Cehcâh da "Yetişin eymuhâcirler" diyerek muhâcirleri ve ensarı imdada çağırırlar. Muhâcirlerle ensar birbirine girecekleri sırada ileri gelen kişiler araya girerek yatıştırıcı konuşmalar yaparlar. Bu arada Hz. Peygamber olay yerine gelerek duruma müdahele eder ve bunun câhiliye halkının da'vâsı olduğunu söyler. Olayın mahiyetini öğrenince de "Bırakın bunu! Bu kötü bir şeydir" buyurur.[898]
    2- Şiddet
    İslâm'dan önce ve İslâm'ın doğuşu sırasında dünya şiddete yabancı değildi. Roma İmparatorluğu'nda, Arap Yarımadası'nda, Gassânîler ve Hîreliler gibi Arabistan'ın çevresindeki devletlerde, hatta kabilelerin iç bünyesinde ve kabileler arasında bile şiddet, toplumsal ilişkilerde bilinen ve uygulanan bir yöntemdi. Mekke döneminde Müslümanlar ve hatta bizzat Hz. Peygamber bile, bundan nasiplerini almışlar ve şiddete maruz kalmışlardır. Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler, İslâm'ın yayılışını önlemek için Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot, baskı, keyfî tutuklama, göçe mecbur bırakma, bağlama, zincire vurma, kızgın kumlar üzerine yatırıp üzerlerine taş yığma gibi çeşitli işkence türleri ve hatta öldürme gibi yöntemler uygulamışlardır.Habbâb b. Eret adlı sahâbî, kendilerine müşrikler tarafından şiddet uygulandığını açıkça ifade etmiştir.[899]
    Müşriklerin Müslümanlara karşı şiddet uygulaması, İslâm'ın Mekke döneminin son gününe kadar sürmüştür. Nitekim hicretten önce Dârünnedve'de toplanan müşriklerin, Hz. Peygamber'e uygulamak üzere aralarında tartıştıkları üç husustan (bağlamak, sürgün etmek ve öldürmek)herbiri birer şiddet yöntemidir. Mekkeliler fırsat düştükçe Medine döneminde de ele geçirdikleri Müslümanlara şiddet uygulamaktan geri durmamışlardır. Nitekim hicretin dördüncü yılında Zeyd b. Desinne ve Hubeyb b. Adiy'i çarmıha gerip işkence ile öldürmüşlerdir.
    Müşrikler şiddet yöntemiyle İslâm'ın yayılışını önlemeye muvaffak olamadıkları gibi, bilakis bu konuda başarısızlığa uğradılar. Öte yandan başarıya ulaşan, şiddet uygulayan değil, uygulanan taraf, yani Müslümanlaroldu. Çünkü Hz. Peygamber müşriklere aynı yöntemle karşılık vermedi ve onlardan intikam alma yoluna gitmedi. Müslümanlar çektikleri işkencelerden dolayı kendisine sızlandıklarında sabretmelerini öğütledi. Çünkü kendisi şiddet taraftarı olmadığı gibi, onun asıl hedefi şiddeti önlemekti. Kur'an-ı Kerim'de "Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin"[900] buyrulur; "Her inatçı ve zorbanın hüsrâna uğradığı"[901] bildirilir.
    Şiddeti aile içi ve toplumsal şiddet olarak iki kısımda ele almak mümkündür. Aile içi şiddetten bahsedildiğinde ilk akla gelen, aile reisinin, diğer aile bireyleri ve büyüklerin küçükler üzerinde uyguladığı şiddet ve baskıcı tavırlardır. Bu tür bir uygulamanın ailede huzuru, sevgi ve saygıyı ortadan kaldıracağı gibi, böyle bir ortamda yatıp kalkan çocuklar ve gençler için kötü sonuçlar doğuracağı ve onların karakteri üzerinde olumsuz etkide bulunacağı açıktır. Çünkü şiddeti kanıksayan aile fertlerinin de artık şiddetin bulunmadığı yerde yaşamak istememesi ve kendisinin de ileride aynı yollara başvurması doğaldır. Bunu önlemek de şiddet, baskı ve ezici tavırlar yerine karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir aile yuvası oluşturmakla mümkündür. Çok sayıda bireysel ve toplumsal çatışmanın kaynağı olan şiddet, bir toplumda problemleri çözüm ve iletişim aracı haline geldiği zaman, basit sorunlar dahi üzücü olaylarla sonuçlanabilir.
    Hz. Peygamber gerek aile içi şiddeti ve gerekse toplumsal şiddeti söz ve davranışlarıyla önlemeye çalışmış ve bu konuda gerekli tedbirleri almıştır. Onun evinde her şeyden önce sevgi ve saygıya dayalı bir hayat tarzı hakimdi. Bunun yanında, aile içi problemleri şiddete başvurmaksızın çözme yoluna giderdi. Nitekim hanımlarına, hizmetinde bulunanlara ve evinde büyüyen kimselere hiçbir zaman şiddet uygulamamış; onları dövmemiştir. Hz. Âişe, Hz. Peygamber'in hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmediğini; eliyle hiçbir canlıya vurmadığını söylemiştir.[902] Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce yatıyorsunuz".[903] diyerek kınamıştır. Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması[904] konusunda uyarılarda bulunmuştur. Hz. Peygamber ile hanımları arasında çıkan bir sorun üzerine yanlarına gelen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in, onunla evli olan kızlarını dövmeye kalkışmaları üzerine şiddet konusundaki tavrını şu sözleriyle dile getirmiştir: "Allah Teâlâ beni şiddet uygulayan (muannif) birisi olarak göndermedi; bilakis eğitici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi".[905]
    Hz. Peygamber sadece ailede değil, toplumun tüm bireyleri arasında şiddete yer verilmemesi konusunda da uyarılarda bulunmuştur. Onun bu hususla ilgili bir sözüşöyledir: "...Müslümanlara vurmayınız"![906] Bu sözüyle Hz. Peygamber, kişisel ve toplumsal sorunları vurup kırarak değil; hiddet ve öfkeye kapılmadan, anlaşarak ve uzlaşarak çözmeyi tavsiye etmiş olmaktadır. Keza toplumsal huzuru bozmaya yol açabilecek davranışları daha fiiliyata geçmeden önleme yoluna gitmiştir. İnsanların yaralanmasına ve hatta ölümüne yol açabilecek silahlı saldırılara meydan vermemek, silahla öfke dindirmemek için ikazda bulunmuş, bu tür hareketlerde bulunanları toplumdan dışlarcasına "Bizim aleyhimize silah taşıyan bizden değildir".[907] buyurmuştur.
    Peygamberimiz toplumu zor kullanarak ıslah etmeye çalışan bir ıslahatçı değildi. Nitekim, insanlar için bir sıfat olarak kullanıldığında "Başkasına hak tanımayan, zorba ve zor kullanarak halkı ıslah eden" gibi anlamlara gelen "Cebbâr" sıfatı ile muttasıf olmadığını hem kendisi ifade etmiş; hem de sahâbe bunu dile getirmiştir. Çeşitli vesilelerle "Allah beni cömert bir kul kıldı; zorba ve zâlim kılmadı"[908] demiştir. Yine çeşitli sözlerinde zorbalığı ve zorbaları kötülemiştir. Sahabenin kanaati de onun asla zorba olmadığı yönünde idi. Bir başka vesileyle daha önce de belirttiğimiz gibi, Ficar savaşlarında Kureyş'in komutanlarından biri olan ve daha sonra yetmiş yaşlarında Mekke'nin Fethi'nde İslâmiyeti kabul edip Medine'ye yerleşen Mahreme b. Nevfel bir gün Hz. Peygamber'e elbise geldiğini ve onları halka dağıttığını duyar. Yanına o sırada küçük yaşta bulunan oğlu Misver'i alarak Hz. Peygamber'in evinin önüne gelir. Çocuğa Hz. Peygamber'i çağırmasını söyler. Fakat çocuk çekinir. Bunun üzerine Mahreme b. Nevfel Hz. Peygamber hakkında oğluna şu değerlendirmeyi yapar: "Evlâdım, o bir zorba değildir"! Bunun üzerine Misver Hz. Peygamber'i çağırır. O, sesi duyunca dışarı çıkar ve Mahreme için hazırladığı elbiseyi getirerek takdim eder.[909]
    Hz. Peygamber Müslümanlara yönelik terörü ve saldırıyı henüz hazırlık safhasında iken önceden tespit ederek küçük çaplı bir müdahele ile önlemiştir. Hz. Peygamber Halid b. Süfyan el-Hüzelî'nin Medine üzerine yürümek için adam toplamakla meşgul olduğunu öğrenir. Abdullah b. Üneys adlı sahâbîyi tek başına onu ortadan kaldırmakla görevlendirir. Abdullah b. Üneys, Halid b. Süfyan'ı Urene Vadisi'nde bulur. Kendisini Hz. Muhammed (s.a.s.)'e karşı savaşmak isteyen Huzâalı bir Arap olarak tanıtır ve Halid'in adamları dağıldıktan sonragece vakti onu öldürür. Sağ sâlim Medine'ye gelerek olup biteni Hz. Peygamber'e anlatır. Olay, hicretin dördüncü yılında, Uhud Savaşı'ndan sonra meydana gelmiştir ki bu, müşriklerle ilişkilerin en şiddetli olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla iki kesim arasında bir savaş ortamı sözkonusudur. Halid b. Süfyan hazırlıklarını tamamlayıp Müslümanlar üzerine saldırmayı başarabilseydi, her iki taraftan da çok fazla kan dökülebilirdi.
    Peygamberimiz, rastgele seçilen, ya da tesadüfen olay yerinde bulunan kimselerin zarar görmelerine fırsat vermemiş, bu tür olaylar karşısında üzülmüş ve gerekli uygulamaları yapmıştır. Bi'rimaûne katliamından sağ kurtulan Amr b. Ümeyye'nin, kendisininhimayesine aldığı iki kişiyi bilmeden öldürmesine son derece üzülmüş ve tazminatlarını ailelerine ödemiştir.
    Peygamberimiz en azılı düşmanı bile olsa işkence yapmamış ve kendisine bu yolda yapılan teklifleri kesin bir dille ve prensip haline gelecek sözleri ile reddetmiştir. Bedir Savaşı'nda esir alınanlar arasında Kureyş'in hatiplerinden Süheyl b. Amr da bulunuyordu. Süheyl, bacağından bir okla vurulmuş; yaralı halde kaçmaya teşebbüs etmiş ve fakat yakalanmıştı. Hz. Ömer "Yâ Resûlallah! Onun ön dişlerini sökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmaya kalkmasın" dedi. Fakat Peygamberimiz buna razı olmadı; "Ben dişlerini söktürerek ona işkence yapamam. Allah da beni, peygamber olduğum halde aynı azaba uğratır" şeklinde cevap verdi ve devam etti: "Onun, senin beğeneceğin bir davranışta bulunması da umulur". Süheyl b. Amr Mekke'nin Fethi'nde Müslüman olur. Hz. Peygamber'in vefatından sonra, ridde hareketleri meydana geldiği sırada Mekke halkı irtidat etmemekle birlikte şehirde bir iç karışıklık ortaya çıkar. Hatta Mekke Valisi Attâb b. Esîd bile korkup saklanır. Bu sırada Süheyl b. Amr bir konuşma yaparak halkı yatıştırır. O, şunları söyler: "Ben biliyorum ki bu din, güneşin doğması ve batması devam ettiği sürece pâyidar olacaktır. Aranızdan çıkan bu kişi-Ebû Süfyan b. Harb-sizi aldatmasın. Benim bildiğim bu meseleyi o da bilir. Ancak Benî Hâşim'e olan kıskançlığı onun kalbini mühürlemiştir. Ben Kureyş'in karada ve denizde en çok ulaşım vasıtaları bulunanıyım. Emîrinize boyun eğiniz. Zekatlarınızı ona veriniz...". Süheyl'in bu sözleri kulağına gittiğinde Hz. Ömer, onun hakkında Hz. Peygamber'in kendisine söylediği sözleri hatırlar ve "Ben şehadet ederim ki sen Allah'ın Resûlü'sün" demekten kendini alamaz. Hz. Peygamber'in Süheyl'e karşı bu davranışı; işkenceye müsade etmemesinin yanında, esirlere iyi muamelede bulunması,düşmanını bile İslâm'a kazanmayı ve yeri geldiğinde ondan istifade etmeyi hedeflemesi gibi ömrü boyunca sürdürdüğü politikanın çok güzel bir örneğini teşkil etmektedir.
    Peygamberimiz kendisine duyulan güveni istismar eden ve bu istismarı cinayet işleyecek derecede kötüye kullanan, terör estiren, hâinlik yaparak Müslümanların malına ve canına kıyan şahıslara müstehak oldukları cezayı uygulamaktan geri durmamıştır. Ureyne kabilesine mensup kişilere verdiği cezayı buna örnek gösterebiliriz. Olay şöyle gelişir: Bakımsızlıktan zayıf ve hasta olan bu sekiz kişi Medine'ye Hz. Peygamber'e gelerek İslâmiyetikabul ettiklerini bildirirler.Bu şahıslara Medine'nin havası iyi gelmez ve hastalanırlar. Süt içmeye alışkın olduklarını belirtirek Hz. Peygamber'den kendilerine süt temin etmesini isterler. Peygamberimiz onları şehrin dışındaki bir otlakta yayılan ve azatlı kölesi Yesâr tarafından güdülen develerin bulunduğu yeregönderir. Burada bir müddet kalırlar, sütle beslenirler ve sağlıklarına kavuşurlar. Bu nankör adamlar bir sabah develeri alıp götürmeye kalkışırlar. Yesâr yanına birkaç kişi alarak kendilerine engel olmak ister. Fakat hırsızlar onu yakalarlar; ellerini, ayaklarını kestikten sonra diline ve gözlerine diken batırarak işkence ile öldürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber'in görevlendirdiği Kürz b. Câbir'in komutasında yirmi kişilik bir süvari birliği bu hainleri yakalayarak Medine'ye getirir. Peygamberimiz onlara kısas uygular ve idam ile cezalandırır.[910]
    3- Zararlı Alışkanlıklar ve Ahlâkî Sorunlar
    Zararlı alışkanlıklara önce alkollü içki kullanımından başlamak istiyoruz. Alkollü içkiler hem bireysel ve hem de toplumsal bir sorundur; bunları kullanan bireyin yanında çevresindekiler de olumsuz etkilenir. Daha önce değindiğimiz gibi, İslâm'ın temel amacı dini, aklı, nefsi, nesli ve malı korumaktır. Alkollü içkilerin kullanılması bu beş amaçla çelişmektedir. Her şeyden önce dinin çok değer verdiği ve korumaya çalıştığı akla zarar vermektedir. Öncelikle, bu maddeler bağımlısını aklını kullanamayan, sağlıklı düşünemeyen, karar verme ve muhakeme yeteneğini kaybeden bir kimse haline getirmektedir. Bunun yanında nefse zarar vermektedir. Çünkü insanın psikolojik yapısını bozmaktadır. Utanma duygusunu ortadan kaldırmaktadır. Sarhoşluğun yol açtığı namus kavgalarına sık sık rastlanmaktadır. Nesle zarar vermektedir; alkol kullanan anne ve babanın kendilerinden çok çocuklarına bedensel ve psikolojik açıdan zarar verdiğini bilim adamları söylemektedir. İçki, ailelerin parçalanmasına yol açmaktadır. Çünkü alkollü içkiler kişiyi geçimsiz, kavgacı, saldırgan, suça, kaza yapmaya ve cinayet işlemeye meyyal, özellikle aile bireylerine şiddet uygulayan bir kimse haline getirmektedir.Sindirim sistemine zarar vermektedir. Vücudun çeşitli hastalıklara yakalanma riskini artırmaktadır.Görmeyi, konuşmayı ve daha ileri seviyede işitme duygusunu bozmaktadır.Üzülerek belirtmek gerekir ki, çağdaş bir düşünürün de işaret ettiği gibi "alkolizm bilhassa teknik ve şehirleşme çağında en büyük problem olarak karşımıza çıkmaktadır".[911]
    İçkinin zararlarını özetledikten sonra Hz. Peygamber dönemine ve onun içkiyi önleme konusundaki faaliyetlerine dönmek istiyoruz. Kaynaklarımızda sahabeyi rahatsız eden içki kaynaklı çok sayıda olay anlatılmaktadır. Mesela içki henüz yasaklanmadan içki içen Hz. Hamza sarhoş iken Hz. Ali'ye ait iki deveyi keser. Hz. Ali Hz. Peygamber'e onu şikayet eder. Hz. Peygamber de Hz. Hamza'ya giderek kendisine kızar.[912] Yine içki yasaklanmadan önce Abdurrahman b. Avf ensardan birisinin evinde içkili vaziyette cemaate akşam namazını kıldırırken Kâfirûn Sûresini yanlış okur ve bu arada "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın..."[913] âyeti nâzil olur.[914]
    İslâm'ın doğduğu sırada içki içme alışkanlığı Araplar arasında çok yaygın olduğu için Allah Teâlâ ilk Müslümanları içki yasağına yavaş yavaş alıştırmıştır. Önce, içki ve kumarın her ikisinde de büyük günah ve insanlar için birtakım faydaları olduğunu, ancak her ikisinin de günahının faydasından büyük olduğunu[915] bildirmiş, bir dahaki safhada içkili iken namaz kılmayı yasaklamış,[916] en sonunda ise sarhoşluk veren içkileri içmeyi kesin bir şekilde yasaklamıştır.[917] Hz. Ömer'in içkinin haram kılınmasını şiddetle arzuladığı bilinmektedir. Nitekim o, "Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun" diye dua etmiş, bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur: "Sana şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: her ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. ..."[918] Hz. Ömer çağrılarak inen âyet kendisine okunur. Hz. Ömer tekrar "Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun" diye dua eder. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nazil olur: "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın...".[919] Namaz kılınacağı zaman Hz. Peygamber'in münâdîsi"Sarhoş namaza yaklaşmasın" diye ilan eder. Hz. Ömer çağrılarak inen bu âyet de okunur. O, tekrar "Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun" diye dua eder. Son safhada Mâide Sûresinin içkinin kesin bir şekilde yasaklandığını bildiren âyetleri nâzil olur: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durunuz ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi"?[920] Hz. Ömer "Vazgeçtik" der.[921]
    İçkinin haram kılındığına dair nâzil olan âyetler her tarafa duyurulur. Enes b. Mâlik, Ebû Talha'nın evinde içki içilirken içkinin haram kılındığına dair haberi duyduğunu ve Ebû Talha'nın derhal içki küplerini döktürdüğünü bildirmiştir. Herkes evindeki içkileri dökmüş, dökülen içkiler Medine sokaklarında sel gibi akmıştır.[922] İçki hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı'ndan sonra haram kılınmıştır.
    Hz. Peygamber'in içkinin yasaklanmasından sonraki tavrını ana kaynaklarda yer alan sözleri ve bilgiler ışığında şu şekilde özetlemek mümkündür: O, içkinin tedavi amacıyla kullanılamayacağını söylemiştir.[923] İçki yasağını, İslâm'ın ulaştığı her yere, vilayetlere, mesela Cüreş'e mektuplarla bildirmiştir.[924] Sarhoşluk veren her maddenin haram kılındığını söylemiştir.[925] Yani içkinin haram olmasındaki ölçünün sarhoşluk vermesi olduğunu açıklamıştır. Her sarhoşluk veren maddenin "hamr" olduğunu vurgulamıştır.[926] Çoğu sarhoşluk veren maddenin azının da haram olduğunu açıklamıştır.[927] İçkinin her kötülüğün anahtarı olduğunu ifade etmiştir.[928] Muaz b. Cebel'e yaptığı on maddelik tavsiye demeti arasında "Asla içki içme! Çünkü o her kötülüğün başıdır"[929] demiştir. İçkiyi sızdıranın, sızdırtanın, satanın, taşıyanın, taşınanın, kazancını yiyenin, içenin ve sunanın şiddetli bir şekilde kınanmayı hak ettiğini bildirmiştir.[930] Hz. Peygamber'in meşrubat olaraksu, bal şerbeti, süt ve meyve suyu içtiği bilinmektedir.[931]
    İçkinin haram kılınmasından sonra Hz. Peygamber'in içki kullanan bazı kimseler hakkındaki uygulamalarına temas etmek istiyoruz. Hayber'in fethinde içki bidonları kırılıp içkiler döküldüğü zaman sahabeden mizahı seven Abdullah b. Hammâr (Lakabının Hımâr olduğu da söylenir.) dayanamayıp içki içer. Zaten bu şahsın içki görünce dayanamadığı da bildirilmektedir. Kendisini hemen Hz. Peygamber'in huzuruna götürürler. Hz. Peygamber onun bu davranışından hoşlanmaz ve pabuçlarıyla hafifçe vurur. Orada bulunanlar da vururlar. Hz. Peygamber'in bu şahsı daha önce de bu yüzden defalarca cezalandırdığı kaynaklarda kaydedilmektedir. O sırada Hz. Ömer "Allahım! Ona lanet et, artık çok oldu"! der. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Öyle deme Ömer! O, Allah ve Resûlü'nü sever" buyurur.[932] Buhârî, içki içene lanet etmenin caiz olmadığı, çünkü onun din dışı sayılamayacağı, yani bu hareketiyle dinden çıkmış olmadığı konusuna bir bab ayırmış ve yukarıdaki olayı bu vesileyle anlatmıştır. Mizahı seven Abdullah Hz. Peygamber'i güldürürdü.
    Aynı şekilde Nuayman b. Amr, zaman zaman içki içermiş. Hz. Peygamber'e getirirler, o da pabuçlarıyla vurur, sahabeye de emreder, onlar da pabuçlarıyla vururlar, üzerine toprak saçarlarmış. Bu durum çok tekrarlanınca sahabeden birisi ona "Allah lânet etsin" der. Bunun üzerine Resûlüllah "Öyle deme! O, Allah ve Resûlünü sever" der.[933] Böyle bir başka sarhoş Hz. Peygamber'in huzuruna getirilir. Kimisi eliyle, kimisi pabuçlarıyla ve kimisi elbisesiyle ona vurur. Birisi "Allah rezil etsin" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın" der.[934] Şüphesiz Hz. Peygamber'in bu davranışı içkiyi ve onu içeni hoş gördüğü anlamında değerlendirilmemelidir. Hoş görmemiş, hatta bilakis cezalandırmıştır. Bu da,Hz. Peygamber döneminde bile bazı yasaklaratam olarak uymayanlar bulunduğunu, ancak böylelerinin din dışı ilan edilmediğini ve toplumdan dışlanmadığını göstermektedir.
    Hz. Peygamber döneminde alkollü içkiler yasaklanırken şüphesiz bugünkü gibi alkolün zararlarınıtam anlamıyla tespit edebilecek imkanlar mevcut değildi. Fakat Yüce Yaratıcı, alkolün insan vücudunda yapabileceği tahribatı bildiği için onu yasaklamıştır. İzzetbegoviç'in ifadesiyle "alkolü yasaklarken İslâm din olarak değil, ilim olarak hareket etmiştir".[935] Gelişen teknik imkanlar ve yapılan araştırmalarİslâm'ın bu yasağını yalanlamamış, tam tersine doğrulamıştır. Hz. Peygamber de birkaç münferit olay dışında alkollü içkileri o dönemin inatçı ve tutucu insanlarına terkettirebilmiştir. Bu suretle ileriki yüzyıllarda İslâm dünyasının büyük ölçüde içkiye karşı korunmasını sağlamıştır. Fakat aynı başarıyı zor kullanmaların ve bilimsel çalışmaların sağlayabildiğini söylemek zordur. Amerikalı Profesör Julius Hirsch, Hz. Peygamber'in bu konudaki başarısını şu sözleriyle takdir etmektedir: "Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur'an vasıtasıyla içkiyi yasaklamış ve yüzyıllarca büyük insan kitlelerini içkinin zararlarından koruyabilmiştir. Bu netice XX. yüzyılda münevver Amerika'da her çeşit propagandaya ve fennî yükselmeye rağmen elde edilememiştir".[936]
    İslâm'ın doğduğu sırada Araplar arasında yaygın bir şekilde kumar oynanıyor ve fal okları kullanılıyordu. İçki ve kumar Mekke'de yaygın olduğu gibi Medine'de de yaygındı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği esnada Medineliler de içki içiyorlar, kumardan kazandıklarını yiyorlardı.[937]
    Kumar oyununda on ok kullanılır, bunlardan üç tanesi boş bırakılır, yedi tanesine de hisseler takdir edilip yazılırdı. 1'den 7'ye kadar okların hisseleri, rakamları oranındaydı. On kişi arasında yapılan çekilişte, kendilerine boş ok çıkanlar, ortaya konulan maldan hisse alamazlardı. Ayrıca malın parasını bu boş çıkanlaröderdi. Bu tür kumar daha çok bir deveyi kesip etini 28 hisseye ayırmak suretiyle oynanırdı. Kumar oklarının dışında üçlü ve yedili fal okları vardı. Üçlü fal oklarını herkes yanında taşır, bu oklardan birinde "rabbim bana emretti" veya "yap", diğerinde "rabbim bana yasak etti" veya "yapma" yazılı olurdu. Üçüncüsünde ise yazı bulunmazdı. Araplardan birisi bir yolculuğa çıkıp çıkmama, bir işi yapıp yapmama konusunda karar vermek için bu okları çekerlerdi. Ok olumlu çıkarsa o işi yaparlar, olumsuz çıkarsa yapmaktan vazgeçerlerdi. Yedili fal okları Kâbe'nin yanındaki "Hübel" adlı putun bekçisinin elindeki torbada, kâhinlerin ve hâkimlerin yanında bulunurdu. Bunların herbirinin üzerinde "evet", "hayır", "sizden", "başkasından", "açık değil", "diyet", "su" ifadelerinden biri yazılıydı. Babası şüpheli çocukların nesebini tayin etmek, öldürülen kimsenin diyetini tayin etmek, su kuyusu açmak gibi hususlarda bu fal okları kullanılırdı. Bu tür işlerden biriyle ilgili fal oku çektirmek isteyen bir kimse, hediyelerle birlikte Hübel'in bekçisine veya kâhine giderek ok çektirir ve ona göre hareket ederdi.[938]
    Kur'an ve sünnette kumar ve fal oklarıyla ilgili uygulamalar haram kılınmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de içkinin haram kılındığı âyet-i kerîmede kumar (meysir) da yasaklanmıştır.[939] Bir başka âyet-i kerîmede haram kılınan hususlar arasında "...fal oklarıyla kısmet aramak" da sayılmıştır.[940] Hz. Peygamber içki ile birlikte kumarın da haram kılındığını pek çok sözünde açıklamıştır.[941] Hadislerden, menfaat karşılığı oynanan oyunların hepsinin meysir tabiri içine girdiği anlaşılmaktadır. Kumarda yorulmadan, kolayca ve haksız bir şekilde başkasının malını almak sözkonusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de ve hadîs-i şeriflerde kumar için kullanılan "meysir" kelimesi, kolaylık anlamına gelen "yüsr" kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kumar oynayan kişi başkasının malını yorulmaksızın kolayca aldığı için meysir denilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde geçen meysir, o dönemde et üzerine oklarla oynanan bir çeşit kumardır. Bu tür kumarla kazanılan etler de haram kılınmıştır.
    Kumarda kaybeden tarafın, kazanma ümidiyle tekrar tekrar oynama hırsına kapıldığı, sonunda çeşitli bireysel ve toplumsal huzursuzlukların ortaya çıktığı görülmektedir. Fal okları çekmek suretiyle Allah'a mahsus olan gaybı bilme hususu bu malzemelere isnat edilmiş ve putlara ilahlık atfedilmiş oluyordu. Ayrıca hem Kur'an'a, hem de sünnete göre insanların aklını kullanmaları esastır. Bundan dolayı babası belli olmayan bir çocuğun nesebini, bir yerde su bulunup bulunmadığını, yolculuğun iyi geçip geçmeyeceğini, ticaretin kâr sağlayıp sağlamayacağını fal oklarının bilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber, geçmiş peygamberlerden bazılarının fal okları kullandığına dair kanaatin doğru olmadığını da söylemiştir. Hz. İbrahim ile oğlu İsmail'i ellerinde fal okları ile birlikte tasvir edenbir resimi görünce imha edilmesini istemiş, onların asla fal okları kullanmadığını bildirmiştir.[942]
    Hz. Peygamber bir taraftan güzel ahlâkıyla insanlara örnek olurken, diğer taraftan, ortaya çıkan veya çıkabilecek ahlâkî sorunları önlemek için gayret sarfetmiştir. İslâm'ın amaçlarından birisinin nesli korumak ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak olduğunu biraz evvel kaydetmiştik. Nesli ve aile yapısını bozan sorunların başında fuhuş gelmektedir. Fuhuş ahlâkı çökertmekte, psikolojik bozukluklara, günümüzde AIDS gibi büyük ölçüde cinsel ilişkiye bağlı hastalıkların artmasına, fuhuşla bağlantılı suçların ve kadın ticaretinin yaygınlaşmasına, kadının bir geçim kaynağı olarak kullanılmasının, kadın simsarlarının, kadın sayesinde para kazanan kimselerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Fuhuşu meslekve geçim kaynağı haline getirmek fıtrata aykırı olduğu gibi, annelik vasfı ile de bağdaşmamaktadır. Câhiliye döneminde daha ziyade câriyeler fuhşa itilirdi.Hür kadınlar arasında da zina vak'aları görülüyordu. Erkeklerin zina yapması genellikle ayıp sayılmaz ve bununla övünülürdü.[943] Kur'an'da[944] ve hadislerde[945] fuhuş çeşitleri ve fuhşa götüren çirkin davranışlaryasaklanmış ve cezâî müeyyideler konulmuştur. Hz. Peygamber, fâhişenin zina karşılığında elde ettiği geliri kazançların en kötüleri arasında saymış ve yasaklamıştır.[946] Bîat alırken zina etmemeyi de şart koşmuştur.[947] Fuhşun önlenmesi için eğitim, evliliğin kolaylaştırılması ve aile yapısının güçlendirilmesi gibi hususlar üzerinde durmuş, buna rağmen suç işleyenleri cezalandırmaktan geri kalmamıştır.
    İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, Hz. Peygamber'in önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlak ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâm'ın son derece değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kabul ettiği mal güvenliğini ve meşrû yollardan gelir elde etmenin esas olduğu ilkesini ihlâl etmektedir. Câhiliye döneminde hırsızlık bir hayli yaygındı ve genel olarak ayıp ve suç sayılmaktaydı. Bununla birlikte, merkezî bir siyâsî otorite bulunmadığından suçun düzenli bir şekilde kontrol altında tutulduğu ve suçluların cezalandırıldığı söylenemez. Sözgelimi göçebe Araplar kabile fertlerine, dost kabilelere, mabetlere ve kamuya ait malların çalınmasını suç sayarken, aralarında antlaşma ve himaye bulunmayan diğer kabilelerden güç kullanarak çalınan malı ganimet sayar ve bu tür eylemleri de cesareti simgeleyen davranışlar olarak görürlerdi.[948] Burada biz, hırsızlığın hukûkî boyutu, suçun oluşması, niceliği, niteliği ve cezanın tatbiki ile ilgili tartışmalar üzerinde durmayıp, kısaca sosyal ve ahlâkî boyutuna, Kur'an ve sünnetin bu fiil karşısındakitutumuna temas edeceğiz.
    Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de hırsızlıkla ilgili hukûkî hükümler mevcuttur.[949] Kur'an-ı Kerim'de, üzerine bîat alınması gereken hususlar sayılırken "hırsızlık yapmamak" da zikredilmektedir.[950] Hz. Peygamber'in Akabe'de Müslüman olanlardan bîat aldığı hususlar arasında "hırsızlık yapmamak" yer alıyordu. Hatta bu sözleşmede hırsızlığın "Allah'a ortak koşmamak"tan sonra ikinci sırada yer aldığı görülmektedir[951] ki bu husus son derece dikkat çekicidir. Hadis literatüründe Hz. Peygamber'in hırsızlıkla ilgili sözleri incelendiğinde, bunların içinde en fazla yeri "Hırsız, mü'min olduğu halde hırsızlık etmez" sözüyle, "Hırsızlık yapmayın" veya "hırsızlık yapmamak" üzere bîat aldığı konusu ile ilgili hadislerin tuttuğu görülmektedir.[952] Bu da Hz. Peygamber'in, konunun sık sık iman ile bağlantısını kurarak, hırsızlığın cezâî yönünden ziyade iman ve ahlak boyutu üzerinde durduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber'in sünnetinde hırsızlık, dünyada ve ahirette bir dizi müeyyide ve sorumluluğu gerektiren ağır bir suç vebüyük bir günah olarak nitelendirilmiştir. Suçu sabit görülen hırsızlar dacezalandırılmıştır.Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken husus, hırsızaceza vermenin amaç olmadığıdır. Önemli olan, insanları eğitmek, hırsızlığa sevkeden etkenleri, sosyal ve ekonomik dengesizliği, ahlâkî çöküntüyü ortadan kaldırmaktır. Üstelik Hz. Peygamber suçun oluşmasında, ispatında ve cezanın infazında suçlu lehine titiz davranmış, affetmeyi ve sulhütavsiye etmiş, şikayetçisi bulunmayan veya kamuoyuna mâlolmamış suçları görmezlikten gelmiştir. Onun bu tutumu olumlu sonuç vermiş, döneminde hırsızlık olaylarında düşüş olmuştur.[953]
    İnsanın yalnız kendisiyle ilgilenmesi, ilişkide bulunduğu herkesi ve her şeyi kendi yararına kullanma isteği anlamına gelen bencillik (enâniyet), ahlak sistemlerinde ve insan davranışlarında ciddi bir kusur olarak kabul edilir. Bencillik hemen her konuda ve alanda yardımlaşmaya, dayanışmaya ve işbirliğine engel olur. İnsanları açgözlü hale getirir. Bencillik duygusundan kaynaklanan birtakım olumsuz eğilimler de mevcuttur. Kibir, cimrilik, kin gütme, bireydeki paylaşma ve dayanışma ruhunu öldüren hırs, açgözlülük, tamahkarlık gibi hususlar bunlardan birkaçıdır. Bunların yanlış ve kötü olduğuna, terkedilmeleri ve kontrol altına alınmaları gerektiğine dair İslam literatüründe çok sayıda bilgi mevcuttur.
    Bencilliğin erdem olarak bilinen karşıtı özgeciliktir. Yani başkalarının iyiliğini düşünmek, yararına davranmak; hazlarını artırmak, acılarını dindirmek, başkalarının yararı için kendi isteklerinden özveride bulunmak ve tutkularını sınırlamak. Diğer bütün ahlakî faziletlerde olduğu gibi, özgecilik de insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bunun meleke halini alması da bu alandaki davranışların örnek alınmasına ve güçlü bir irade eğitiminebağlıdır. Yarar ummadan ve karşılık beklemeden bir insanın diğerine yardım etmesi, yani saf özgeci davranış biçimi can, mal ve ırz güvenliğinin teminatıdır. Birey kendi canını, malını, namusunu nasıl kutsal biliyor ve koruyorsa, diğerlerininkini de öyle bilmelidir.
    Kur'an-ı Kerîm'de, insanın en ciddi zaaflarından birisi olan bencilliği yeren, özgeci davranışları öven ve teşvik eden ifadeler bulunmaktadır. Kur'an'da işaret edilen bencillik örneklerinden bazıları şunlardır: Müşriklere "Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden yoksullara infak edin" denildiği zaman onların "Allah'ın geçimini sağlayabileceği kimseleri biz mi besleyeceğiz"?[954] demeleri kınanır. Firavun'un çılgınca bir bencillik duygusuyla halkına "Ben sizin en yüce tanrınızım"[955] demesi eleştirilir. Kârûn'un azgınlıktan kaçınması ve insanlara ihsanda bulunması yönündeki tavsiyelere karşılık elindeki bütün imkanlara kendi bilgisiyle kavuştuğunu iddia etmesi[956] hoş karşılanmaz. Fecr Sûresinde,[957] insanoğlunun, toplumları kötü akibetlere sürükleyen sebepleri teşkil eden zaaflarını dile getiren ayetler mevcuttur. Bu zaaflar insanın bencilliğinden kaynaklanır. Bencillik de yüce Yaratan'a karşı güven eksikliği şeklinde kendisini gösterir. Buna göre Rabbi insanoğlunu denemek için ona bol bol rızık verecek olsa hemen sevinir ve bunu O'nun bir ikramı kabul eder. Fakat rızkı biraz daraldığında hemen Rabbi tarafından kahra uğradığını söylemeye yeltenir, sızlanmaya başlar. Halbuki o, bolluk zamanında da yetimleri ve kimsesizleri kollayıp gözetmez, bunun için önayak olmaz, mirası helal haram demeden yer, mala mülke karşı aşırı düşkünlük gösterir. Burada, azgınlık ve taşkınlıkları sebebiyle helak edilen kavimleri haber veren âyetlerin ardından varlıklı kesimin bencilliğini ve mal hırsını dile getiren âyetlere yer verilmiştir. Bu da, aslında bu zaafların, toplum düzeninin bozulmasının ve toplumlar için birer çöküş nedeni olduğunun vurgulanması amacıyla dile getirilmesi açısından önem arzetmektedir.[958]



  3. 18.Mart.2012, 17:48
    2
    Silent and lonely rains



    1- İhtilaf ve Çekişmeler
    İslâm'la birlikte kabileler ve fertler arasında öteden beri süregelen kavgalar büyük çapta önlenmişti. Ancak zaman zaman çeşitli sebepler yüzünden Müslümanlar arasında huzur bozucu ihtilaf ve çekişmeler çıktığı da oluyordu. Hz. Peygamber bu tür olayları câhiliye zihniyeti olarak değerlendiriyor ve anında önlemeye çalışıyordu. Bir gün Evs ve Hazrec'e mensup bir grup Müslüman birarada oturup sohbet ederlerken yanlarına uğrayan bir Yahudi, Müslümanların bu şekilde birlik ve beraberlik içinde bulunmalarını kıskanır. Sonra bir Yahudi gence, onların yanına giderek, Evs ve Hazrec arasında meydana gelen Buâs Savaşı'nı ve ondan önce meydana gelmiş olan savaşları hatırlatmasını ve bu savaşlar üzerine birbirleri hakkında söylemiş oldukları şiirleri okumasını ister. Genç adam kendisine verilen görevi yerine getirir. Bunun üzerine Evs ve Hazrec'e mensup Müslümanlar birbiriyle çekişmeye başlarlar. Hatta işi, silaha sarılarak dövüşmek üzere harekete geçmeye kadar götürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber olaya müdahele ederek şunları söyler: "Ey Müslüman topluluğu! Allah'tan sakınınız. Ben aranızda bulunuyorken, Allah sizi İslâm'la şereflendirmiş, onunla size ikramda bulunmuş, câhiliyeden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve kalplerinizi birleştirmiş iken, nasıl oluyor da câhiliye davası güderek birbirinize düşüyorsunuz"? Onun bu sözleri üzerine Müslümanlar derhal kavgaya son verip birbiriyle barışırlar.[897]
    Böyle bir çekişme, Mustalikoğulları Savaşı'ndan sonra muhâcirler ile ensar arasında da meydana gelmiştir. Bu savaş Müslümanların galibiyetiyle sonuçlandıktan sonra,muhâcirlerden ve Hz. Ömer'in ücretli seyisi Cehcâh el-Gıfârî ile ensardan Benî Avf'ın halîfi Sinan b. Vebre arasında Müreysî' kuyusundan su çekerken kavga çıkar. Cehcâh, Sinan'a birkaç defa vurur.Bunun üzerine Sinan b. Vebre "Yetişin ey ensar"!, Cehcâh da "Yetişin eymuhâcirler" diyerek muhâcirleri ve ensarı imdada çağırırlar. Muhâcirlerle ensar birbirine girecekleri sırada ileri gelen kişiler araya girerek yatıştırıcı konuşmalar yaparlar. Bu arada Hz. Peygamber olay yerine gelerek duruma müdahele eder ve bunun câhiliye halkının da'vâsı olduğunu söyler. Olayın mahiyetini öğrenince de "Bırakın bunu! Bu kötü bir şeydir" buyurur.[898]
    2- Şiddet
    İslâm'dan önce ve İslâm'ın doğuşu sırasında dünya şiddete yabancı değildi. Roma İmparatorluğu'nda, Arap Yarımadası'nda, Gassânîler ve Hîreliler gibi Arabistan'ın çevresindeki devletlerde, hatta kabilelerin iç bünyesinde ve kabileler arasında bile şiddet, toplumsal ilişkilerde bilinen ve uygulanan bir yöntemdi. Mekke döneminde Müslümanlar ve hatta bizzat Hz. Peygamber bile, bundan nasiplerini almışlar ve şiddete maruz kalmışlardır. Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler, İslâm'ın yayılışını önlemek için Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot, baskı, keyfî tutuklama, göçe mecbur bırakma, bağlama, zincire vurma, kızgın kumlar üzerine yatırıp üzerlerine taş yığma gibi çeşitli işkence türleri ve hatta öldürme gibi yöntemler uygulamışlardır.Habbâb b. Eret adlı sahâbî, kendilerine müşrikler tarafından şiddet uygulandığını açıkça ifade etmiştir.[899]
    Müşriklerin Müslümanlara karşı şiddet uygulaması, İslâm'ın Mekke döneminin son gününe kadar sürmüştür. Nitekim hicretten önce Dârünnedve'de toplanan müşriklerin, Hz. Peygamber'e uygulamak üzere aralarında tartıştıkları üç husustan (bağlamak, sürgün etmek ve öldürmek)herbiri birer şiddet yöntemidir. Mekkeliler fırsat düştükçe Medine döneminde de ele geçirdikleri Müslümanlara şiddet uygulamaktan geri durmamışlardır. Nitekim hicretin dördüncü yılında Zeyd b. Desinne ve Hubeyb b. Adiy'i çarmıha gerip işkence ile öldürmüşlerdir.
    Müşrikler şiddet yöntemiyle İslâm'ın yayılışını önlemeye muvaffak olamadıkları gibi, bilakis bu konuda başarısızlığa uğradılar. Öte yandan başarıya ulaşan, şiddet uygulayan değil, uygulanan taraf, yani Müslümanlaroldu. Çünkü Hz. Peygamber müşriklere aynı yöntemle karşılık vermedi ve onlardan intikam alma yoluna gitmedi. Müslümanlar çektikleri işkencelerden dolayı kendisine sızlandıklarında sabretmelerini öğütledi. Çünkü kendisi şiddet taraftarı olmadığı gibi, onun asıl hedefi şiddeti önlemekti. Kur'an-ı Kerim'de "Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin"[900] buyrulur; "Her inatçı ve zorbanın hüsrâna uğradığı"[901] bildirilir.
    Şiddeti aile içi ve toplumsal şiddet olarak iki kısımda ele almak mümkündür. Aile içi şiddetten bahsedildiğinde ilk akla gelen, aile reisinin, diğer aile bireyleri ve büyüklerin küçükler üzerinde uyguladığı şiddet ve baskıcı tavırlardır. Bu tür bir uygulamanın ailede huzuru, sevgi ve saygıyı ortadan kaldıracağı gibi, böyle bir ortamda yatıp kalkan çocuklar ve gençler için kötü sonuçlar doğuracağı ve onların karakteri üzerinde olumsuz etkide bulunacağı açıktır. Çünkü şiddeti kanıksayan aile fertlerinin de artık şiddetin bulunmadığı yerde yaşamak istememesi ve kendisinin de ileride aynı yollara başvurması doğaldır. Bunu önlemek de şiddet, baskı ve ezici tavırlar yerine karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir aile yuvası oluşturmakla mümkündür. Çok sayıda bireysel ve toplumsal çatışmanın kaynağı olan şiddet, bir toplumda problemleri çözüm ve iletişim aracı haline geldiği zaman, basit sorunlar dahi üzücü olaylarla sonuçlanabilir.
    Hz. Peygamber gerek aile içi şiddeti ve gerekse toplumsal şiddeti söz ve davranışlarıyla önlemeye çalışmış ve bu konuda gerekli tedbirleri almıştır. Onun evinde her şeyden önce sevgi ve saygıya dayalı bir hayat tarzı hakimdi. Bunun yanında, aile içi problemleri şiddete başvurmaksızın çözme yoluna giderdi. Nitekim hanımlarına, hizmetinde bulunanlara ve evinde büyüyen kimselere hiçbir zaman şiddet uygulamamış; onları dövmemiştir. Hz. Âişe, Hz. Peygamber'in hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmediğini; eliyle hiçbir canlıya vurmadığını söylemiştir.[902] Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce yatıyorsunuz".[903] diyerek kınamıştır. Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması[904] konusunda uyarılarda bulunmuştur. Hz. Peygamber ile hanımları arasında çıkan bir sorun üzerine yanlarına gelen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in, onunla evli olan kızlarını dövmeye kalkışmaları üzerine şiddet konusundaki tavrını şu sözleriyle dile getirmiştir: "Allah Teâlâ beni şiddet uygulayan (muannif) birisi olarak göndermedi; bilakis eğitici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi".[905]
    Hz. Peygamber sadece ailede değil, toplumun tüm bireyleri arasında şiddete yer verilmemesi konusunda da uyarılarda bulunmuştur. Onun bu hususla ilgili bir sözüşöyledir: "...Müslümanlara vurmayınız"![906] Bu sözüyle Hz. Peygamber, kişisel ve toplumsal sorunları vurup kırarak değil; hiddet ve öfkeye kapılmadan, anlaşarak ve uzlaşarak çözmeyi tavsiye etmiş olmaktadır. Keza toplumsal huzuru bozmaya yol açabilecek davranışları daha fiiliyata geçmeden önleme yoluna gitmiştir. İnsanların yaralanmasına ve hatta ölümüne yol açabilecek silahlı saldırılara meydan vermemek, silahla öfke dindirmemek için ikazda bulunmuş, bu tür hareketlerde bulunanları toplumdan dışlarcasına "Bizim aleyhimize silah taşıyan bizden değildir".[907] buyurmuştur.
    Peygamberimiz toplumu zor kullanarak ıslah etmeye çalışan bir ıslahatçı değildi. Nitekim, insanlar için bir sıfat olarak kullanıldığında "Başkasına hak tanımayan, zorba ve zor kullanarak halkı ıslah eden" gibi anlamlara gelen "Cebbâr" sıfatı ile muttasıf olmadığını hem kendisi ifade etmiş; hem de sahâbe bunu dile getirmiştir. Çeşitli vesilelerle "Allah beni cömert bir kul kıldı; zorba ve zâlim kılmadı"[908] demiştir. Yine çeşitli sözlerinde zorbalığı ve zorbaları kötülemiştir. Sahabenin kanaati de onun asla zorba olmadığı yönünde idi. Bir başka vesileyle daha önce de belirttiğimiz gibi, Ficar savaşlarında Kureyş'in komutanlarından biri olan ve daha sonra yetmiş yaşlarında Mekke'nin Fethi'nde İslâmiyeti kabul edip Medine'ye yerleşen Mahreme b. Nevfel bir gün Hz. Peygamber'e elbise geldiğini ve onları halka dağıttığını duyar. Yanına o sırada küçük yaşta bulunan oğlu Misver'i alarak Hz. Peygamber'in evinin önüne gelir. Çocuğa Hz. Peygamber'i çağırmasını söyler. Fakat çocuk çekinir. Bunun üzerine Mahreme b. Nevfel Hz. Peygamber hakkında oğluna şu değerlendirmeyi yapar: "Evlâdım, o bir zorba değildir"! Bunun üzerine Misver Hz. Peygamber'i çağırır. O, sesi duyunca dışarı çıkar ve Mahreme için hazırladığı elbiseyi getirerek takdim eder.[909]
    Hz. Peygamber Müslümanlara yönelik terörü ve saldırıyı henüz hazırlık safhasında iken önceden tespit ederek küçük çaplı bir müdahele ile önlemiştir. Hz. Peygamber Halid b. Süfyan el-Hüzelî'nin Medine üzerine yürümek için adam toplamakla meşgul olduğunu öğrenir. Abdullah b. Üneys adlı sahâbîyi tek başına onu ortadan kaldırmakla görevlendirir. Abdullah b. Üneys, Halid b. Süfyan'ı Urene Vadisi'nde bulur. Kendisini Hz. Muhammed (s.a.s.)'e karşı savaşmak isteyen Huzâalı bir Arap olarak tanıtır ve Halid'in adamları dağıldıktan sonragece vakti onu öldürür. Sağ sâlim Medine'ye gelerek olup biteni Hz. Peygamber'e anlatır. Olay, hicretin dördüncü yılında, Uhud Savaşı'ndan sonra meydana gelmiştir ki bu, müşriklerle ilişkilerin en şiddetli olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla iki kesim arasında bir savaş ortamı sözkonusudur. Halid b. Süfyan hazırlıklarını tamamlayıp Müslümanlar üzerine saldırmayı başarabilseydi, her iki taraftan da çok fazla kan dökülebilirdi.
    Peygamberimiz, rastgele seçilen, ya da tesadüfen olay yerinde bulunan kimselerin zarar görmelerine fırsat vermemiş, bu tür olaylar karşısında üzülmüş ve gerekli uygulamaları yapmıştır. Bi'rimaûne katliamından sağ kurtulan Amr b. Ümeyye'nin, kendisininhimayesine aldığı iki kişiyi bilmeden öldürmesine son derece üzülmüş ve tazminatlarını ailelerine ödemiştir.
    Peygamberimiz en azılı düşmanı bile olsa işkence yapmamış ve kendisine bu yolda yapılan teklifleri kesin bir dille ve prensip haline gelecek sözleri ile reddetmiştir. Bedir Savaşı'nda esir alınanlar arasında Kureyş'in hatiplerinden Süheyl b. Amr da bulunuyordu. Süheyl, bacağından bir okla vurulmuş; yaralı halde kaçmaya teşebbüs etmiş ve fakat yakalanmıştı. Hz. Ömer "Yâ Resûlallah! Onun ön dişlerini sökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmaya kalkmasın" dedi. Fakat Peygamberimiz buna razı olmadı; "Ben dişlerini söktürerek ona işkence yapamam. Allah da beni, peygamber olduğum halde aynı azaba uğratır" şeklinde cevap verdi ve devam etti: "Onun, senin beğeneceğin bir davranışta bulunması da umulur". Süheyl b. Amr Mekke'nin Fethi'nde Müslüman olur. Hz. Peygamber'in vefatından sonra, ridde hareketleri meydana geldiği sırada Mekke halkı irtidat etmemekle birlikte şehirde bir iç karışıklık ortaya çıkar. Hatta Mekke Valisi Attâb b. Esîd bile korkup saklanır. Bu sırada Süheyl b. Amr bir konuşma yaparak halkı yatıştırır. O, şunları söyler: "Ben biliyorum ki bu din, güneşin doğması ve batması devam ettiği sürece pâyidar olacaktır. Aranızdan çıkan bu kişi-Ebû Süfyan b. Harb-sizi aldatmasın. Benim bildiğim bu meseleyi o da bilir. Ancak Benî Hâşim'e olan kıskançlığı onun kalbini mühürlemiştir. Ben Kureyş'in karada ve denizde en çok ulaşım vasıtaları bulunanıyım. Emîrinize boyun eğiniz. Zekatlarınızı ona veriniz...". Süheyl'in bu sözleri kulağına gittiğinde Hz. Ömer, onun hakkında Hz. Peygamber'in kendisine söylediği sözleri hatırlar ve "Ben şehadet ederim ki sen Allah'ın Resûlü'sün" demekten kendini alamaz. Hz. Peygamber'in Süheyl'e karşı bu davranışı; işkenceye müsade etmemesinin yanında, esirlere iyi muamelede bulunması,düşmanını bile İslâm'a kazanmayı ve yeri geldiğinde ondan istifade etmeyi hedeflemesi gibi ömrü boyunca sürdürdüğü politikanın çok güzel bir örneğini teşkil etmektedir.
    Peygamberimiz kendisine duyulan güveni istismar eden ve bu istismarı cinayet işleyecek derecede kötüye kullanan, terör estiren, hâinlik yaparak Müslümanların malına ve canına kıyan şahıslara müstehak oldukları cezayı uygulamaktan geri durmamıştır. Ureyne kabilesine mensup kişilere verdiği cezayı buna örnek gösterebiliriz. Olay şöyle gelişir: Bakımsızlıktan zayıf ve hasta olan bu sekiz kişi Medine'ye Hz. Peygamber'e gelerek İslâmiyetikabul ettiklerini bildirirler.Bu şahıslara Medine'nin havası iyi gelmez ve hastalanırlar. Süt içmeye alışkın olduklarını belirtirek Hz. Peygamber'den kendilerine süt temin etmesini isterler. Peygamberimiz onları şehrin dışındaki bir otlakta yayılan ve azatlı kölesi Yesâr tarafından güdülen develerin bulunduğu yeregönderir. Burada bir müddet kalırlar, sütle beslenirler ve sağlıklarına kavuşurlar. Bu nankör adamlar bir sabah develeri alıp götürmeye kalkışırlar. Yesâr yanına birkaç kişi alarak kendilerine engel olmak ister. Fakat hırsızlar onu yakalarlar; ellerini, ayaklarını kestikten sonra diline ve gözlerine diken batırarak işkence ile öldürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber'in görevlendirdiği Kürz b. Câbir'in komutasında yirmi kişilik bir süvari birliği bu hainleri yakalayarak Medine'ye getirir. Peygamberimiz onlara kısas uygular ve idam ile cezalandırır.[910]
    3- Zararlı Alışkanlıklar ve Ahlâkî Sorunlar
    Zararlı alışkanlıklara önce alkollü içki kullanımından başlamak istiyoruz. Alkollü içkiler hem bireysel ve hem de toplumsal bir sorundur; bunları kullanan bireyin yanında çevresindekiler de olumsuz etkilenir. Daha önce değindiğimiz gibi, İslâm'ın temel amacı dini, aklı, nefsi, nesli ve malı korumaktır. Alkollü içkilerin kullanılması bu beş amaçla çelişmektedir. Her şeyden önce dinin çok değer verdiği ve korumaya çalıştığı akla zarar vermektedir. Öncelikle, bu maddeler bağımlısını aklını kullanamayan, sağlıklı düşünemeyen, karar verme ve muhakeme yeteneğini kaybeden bir kimse haline getirmektedir. Bunun yanında nefse zarar vermektedir. Çünkü insanın psikolojik yapısını bozmaktadır. Utanma duygusunu ortadan kaldırmaktadır. Sarhoşluğun yol açtığı namus kavgalarına sık sık rastlanmaktadır. Nesle zarar vermektedir; alkol kullanan anne ve babanın kendilerinden çok çocuklarına bedensel ve psikolojik açıdan zarar verdiğini bilim adamları söylemektedir. İçki, ailelerin parçalanmasına yol açmaktadır. Çünkü alkollü içkiler kişiyi geçimsiz, kavgacı, saldırgan, suça, kaza yapmaya ve cinayet işlemeye meyyal, özellikle aile bireylerine şiddet uygulayan bir kimse haline getirmektedir.Sindirim sistemine zarar vermektedir. Vücudun çeşitli hastalıklara yakalanma riskini artırmaktadır.Görmeyi, konuşmayı ve daha ileri seviyede işitme duygusunu bozmaktadır.Üzülerek belirtmek gerekir ki, çağdaş bir düşünürün de işaret ettiği gibi "alkolizm bilhassa teknik ve şehirleşme çağında en büyük problem olarak karşımıza çıkmaktadır".[911]
    İçkinin zararlarını özetledikten sonra Hz. Peygamber dönemine ve onun içkiyi önleme konusundaki faaliyetlerine dönmek istiyoruz. Kaynaklarımızda sahabeyi rahatsız eden içki kaynaklı çok sayıda olay anlatılmaktadır. Mesela içki henüz yasaklanmadan içki içen Hz. Hamza sarhoş iken Hz. Ali'ye ait iki deveyi keser. Hz. Ali Hz. Peygamber'e onu şikayet eder. Hz. Peygamber de Hz. Hamza'ya giderek kendisine kızar.[912] Yine içki yasaklanmadan önce Abdurrahman b. Avf ensardan birisinin evinde içkili vaziyette cemaate akşam namazını kıldırırken Kâfirûn Sûresini yanlış okur ve bu arada "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın..."[913] âyeti nâzil olur.[914]
    İslâm'ın doğduğu sırada içki içme alışkanlığı Araplar arasında çok yaygın olduğu için Allah Teâlâ ilk Müslümanları içki yasağına yavaş yavaş alıştırmıştır. Önce, içki ve kumarın her ikisinde de büyük günah ve insanlar için birtakım faydaları olduğunu, ancak her ikisinin de günahının faydasından büyük olduğunu[915] bildirmiş, bir dahaki safhada içkili iken namaz kılmayı yasaklamış,[916] en sonunda ise sarhoşluk veren içkileri içmeyi kesin bir şekilde yasaklamıştır.[917] Hz. Ömer'in içkinin haram kılınmasını şiddetle arzuladığı bilinmektedir. Nitekim o, "Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun" diye dua etmiş, bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur: "Sana şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: her ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. ..."[918] Hz. Ömer çağrılarak inen âyet kendisine okunur. Hz. Ömer tekrar "Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun" diye dua eder. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nazil olur: "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayın...".[919] Namaz kılınacağı zaman Hz. Peygamber'in münâdîsi"Sarhoş namaza yaklaşmasın" diye ilan eder. Hz. Ömer çağrılarak inen bu âyet de okunur. O, tekrar "Allahım! İçki konusunda açık ve kesin bir beyanda bulun" diye dua eder. Son safhada Mâide Sûresinin içkinin kesin bir şekilde yasaklandığını bildiren âyetleri nâzil olur: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durunuz ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi"?[920] Hz. Ömer "Vazgeçtik" der.[921]
    İçkinin haram kılındığına dair nâzil olan âyetler her tarafa duyurulur. Enes b. Mâlik, Ebû Talha'nın evinde içki içilirken içkinin haram kılındığına dair haberi duyduğunu ve Ebû Talha'nın derhal içki küplerini döktürdüğünü bildirmiştir. Herkes evindeki içkileri dökmüş, dökülen içkiler Medine sokaklarında sel gibi akmıştır.[922] İçki hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı'ndan sonra haram kılınmıştır.
    Hz. Peygamber'in içkinin yasaklanmasından sonraki tavrını ana kaynaklarda yer alan sözleri ve bilgiler ışığında şu şekilde özetlemek mümkündür: O, içkinin tedavi amacıyla kullanılamayacağını söylemiştir.[923] İçki yasağını, İslâm'ın ulaştığı her yere, vilayetlere, mesela Cüreş'e mektuplarla bildirmiştir.[924] Sarhoşluk veren her maddenin haram kılındığını söylemiştir.[925] Yani içkinin haram olmasındaki ölçünün sarhoşluk vermesi olduğunu açıklamıştır. Her sarhoşluk veren maddenin "hamr" olduğunu vurgulamıştır.[926] Çoğu sarhoşluk veren maddenin azının da haram olduğunu açıklamıştır.[927] İçkinin her kötülüğün anahtarı olduğunu ifade etmiştir.[928] Muaz b. Cebel'e yaptığı on maddelik tavsiye demeti arasında "Asla içki içme! Çünkü o her kötülüğün başıdır"[929] demiştir. İçkiyi sızdıranın, sızdırtanın, satanın, taşıyanın, taşınanın, kazancını yiyenin, içenin ve sunanın şiddetli bir şekilde kınanmayı hak ettiğini bildirmiştir.[930] Hz. Peygamber'in meşrubat olaraksu, bal şerbeti, süt ve meyve suyu içtiği bilinmektedir.[931]
    İçkinin haram kılınmasından sonra Hz. Peygamber'in içki kullanan bazı kimseler hakkındaki uygulamalarına temas etmek istiyoruz. Hayber'in fethinde içki bidonları kırılıp içkiler döküldüğü zaman sahabeden mizahı seven Abdullah b. Hammâr (Lakabının Hımâr olduğu da söylenir.) dayanamayıp içki içer. Zaten bu şahsın içki görünce dayanamadığı da bildirilmektedir. Kendisini hemen Hz. Peygamber'in huzuruna götürürler. Hz. Peygamber onun bu davranışından hoşlanmaz ve pabuçlarıyla hafifçe vurur. Orada bulunanlar da vururlar. Hz. Peygamber'in bu şahsı daha önce de bu yüzden defalarca cezalandırdığı kaynaklarda kaydedilmektedir. O sırada Hz. Ömer "Allahım! Ona lanet et, artık çok oldu"! der. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Öyle deme Ömer! O, Allah ve Resûlü'nü sever" buyurur.[932] Buhârî, içki içene lanet etmenin caiz olmadığı, çünkü onun din dışı sayılamayacağı, yani bu hareketiyle dinden çıkmış olmadığı konusuna bir bab ayırmış ve yukarıdaki olayı bu vesileyle anlatmıştır. Mizahı seven Abdullah Hz. Peygamber'i güldürürdü.
    Aynı şekilde Nuayman b. Amr, zaman zaman içki içermiş. Hz. Peygamber'e getirirler, o da pabuçlarıyla vurur, sahabeye de emreder, onlar da pabuçlarıyla vururlar, üzerine toprak saçarlarmış. Bu durum çok tekrarlanınca sahabeden birisi ona "Allah lânet etsin" der. Bunun üzerine Resûlüllah "Öyle deme! O, Allah ve Resûlünü sever" der.[933] Böyle bir başka sarhoş Hz. Peygamber'in huzuruna getirilir. Kimisi eliyle, kimisi pabuçlarıyla ve kimisi elbisesiyle ona vurur. Birisi "Allah rezil etsin" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın" der.[934] Şüphesiz Hz. Peygamber'in bu davranışı içkiyi ve onu içeni hoş gördüğü anlamında değerlendirilmemelidir. Hoş görmemiş, hatta bilakis cezalandırmıştır. Bu da,Hz. Peygamber döneminde bile bazı yasaklaratam olarak uymayanlar bulunduğunu, ancak böylelerinin din dışı ilan edilmediğini ve toplumdan dışlanmadığını göstermektedir.
    Hz. Peygamber döneminde alkollü içkiler yasaklanırken şüphesiz bugünkü gibi alkolün zararlarınıtam anlamıyla tespit edebilecek imkanlar mevcut değildi. Fakat Yüce Yaratıcı, alkolün insan vücudunda yapabileceği tahribatı bildiği için onu yasaklamıştır. İzzetbegoviç'in ifadesiyle "alkolü yasaklarken İslâm din olarak değil, ilim olarak hareket etmiştir".[935] Gelişen teknik imkanlar ve yapılan araştırmalarİslâm'ın bu yasağını yalanlamamış, tam tersine doğrulamıştır. Hz. Peygamber de birkaç münferit olay dışında alkollü içkileri o dönemin inatçı ve tutucu insanlarına terkettirebilmiştir. Bu suretle ileriki yüzyıllarda İslâm dünyasının büyük ölçüde içkiye karşı korunmasını sağlamıştır. Fakat aynı başarıyı zor kullanmaların ve bilimsel çalışmaların sağlayabildiğini söylemek zordur. Amerikalı Profesör Julius Hirsch, Hz. Peygamber'in bu konudaki başarısını şu sözleriyle takdir etmektedir: "Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur'an vasıtasıyla içkiyi yasaklamış ve yüzyıllarca büyük insan kitlelerini içkinin zararlarından koruyabilmiştir. Bu netice XX. yüzyılda münevver Amerika'da her çeşit propagandaya ve fennî yükselmeye rağmen elde edilememiştir".[936]
    İslâm'ın doğduğu sırada Araplar arasında yaygın bir şekilde kumar oynanıyor ve fal okları kullanılıyordu. İçki ve kumar Mekke'de yaygın olduğu gibi Medine'de de yaygındı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği esnada Medineliler de içki içiyorlar, kumardan kazandıklarını yiyorlardı.[937]
    Kumar oyununda on ok kullanılır, bunlardan üç tanesi boş bırakılır, yedi tanesine de hisseler takdir edilip yazılırdı. 1'den 7'ye kadar okların hisseleri, rakamları oranındaydı. On kişi arasında yapılan çekilişte, kendilerine boş ok çıkanlar, ortaya konulan maldan hisse alamazlardı. Ayrıca malın parasını bu boş çıkanlaröderdi. Bu tür kumar daha çok bir deveyi kesip etini 28 hisseye ayırmak suretiyle oynanırdı. Kumar oklarının dışında üçlü ve yedili fal okları vardı. Üçlü fal oklarını herkes yanında taşır, bu oklardan birinde "rabbim bana emretti" veya "yap", diğerinde "rabbim bana yasak etti" veya "yapma" yazılı olurdu. Üçüncüsünde ise yazı bulunmazdı. Araplardan birisi bir yolculuğa çıkıp çıkmama, bir işi yapıp yapmama konusunda karar vermek için bu okları çekerlerdi. Ok olumlu çıkarsa o işi yaparlar, olumsuz çıkarsa yapmaktan vazgeçerlerdi. Yedili fal okları Kâbe'nin yanındaki "Hübel" adlı putun bekçisinin elindeki torbada, kâhinlerin ve hâkimlerin yanında bulunurdu. Bunların herbirinin üzerinde "evet", "hayır", "sizden", "başkasından", "açık değil", "diyet", "su" ifadelerinden biri yazılıydı. Babası şüpheli çocukların nesebini tayin etmek, öldürülen kimsenin diyetini tayin etmek, su kuyusu açmak gibi hususlarda bu fal okları kullanılırdı. Bu tür işlerden biriyle ilgili fal oku çektirmek isteyen bir kimse, hediyelerle birlikte Hübel'in bekçisine veya kâhine giderek ok çektirir ve ona göre hareket ederdi.[938]
    Kur'an ve sünnette kumar ve fal oklarıyla ilgili uygulamalar haram kılınmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de içkinin haram kılındığı âyet-i kerîmede kumar (meysir) da yasaklanmıştır.[939] Bir başka âyet-i kerîmede haram kılınan hususlar arasında "...fal oklarıyla kısmet aramak" da sayılmıştır.[940] Hz. Peygamber içki ile birlikte kumarın da haram kılındığını pek çok sözünde açıklamıştır.[941] Hadislerden, menfaat karşılığı oynanan oyunların hepsinin meysir tabiri içine girdiği anlaşılmaktadır. Kumarda yorulmadan, kolayca ve haksız bir şekilde başkasının malını almak sözkonusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de ve hadîs-i şeriflerde kumar için kullanılan "meysir" kelimesi, kolaylık anlamına gelen "yüsr" kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kumar oynayan kişi başkasının malını yorulmaksızın kolayca aldığı için meysir denilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde geçen meysir, o dönemde et üzerine oklarla oynanan bir çeşit kumardır. Bu tür kumarla kazanılan etler de haram kılınmıştır.
    Kumarda kaybeden tarafın, kazanma ümidiyle tekrar tekrar oynama hırsına kapıldığı, sonunda çeşitli bireysel ve toplumsal huzursuzlukların ortaya çıktığı görülmektedir. Fal okları çekmek suretiyle Allah'a mahsus olan gaybı bilme hususu bu malzemelere isnat edilmiş ve putlara ilahlık atfedilmiş oluyordu. Ayrıca hem Kur'an'a, hem de sünnete göre insanların aklını kullanmaları esastır. Bundan dolayı babası belli olmayan bir çocuğun nesebini, bir yerde su bulunup bulunmadığını, yolculuğun iyi geçip geçmeyeceğini, ticaretin kâr sağlayıp sağlamayacağını fal oklarının bilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber, geçmiş peygamberlerden bazılarının fal okları kullandığına dair kanaatin doğru olmadığını da söylemiştir. Hz. İbrahim ile oğlu İsmail'i ellerinde fal okları ile birlikte tasvir edenbir resimi görünce imha edilmesini istemiş, onların asla fal okları kullanmadığını bildirmiştir.[942]
    Hz. Peygamber bir taraftan güzel ahlâkıyla insanlara örnek olurken, diğer taraftan, ortaya çıkan veya çıkabilecek ahlâkî sorunları önlemek için gayret sarfetmiştir. İslâm'ın amaçlarından birisinin nesli korumak ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak olduğunu biraz evvel kaydetmiştik. Nesli ve aile yapısını bozan sorunların başında fuhuş gelmektedir. Fuhuş ahlâkı çökertmekte, psikolojik bozukluklara, günümüzde AIDS gibi büyük ölçüde cinsel ilişkiye bağlı hastalıkların artmasına, fuhuşla bağlantılı suçların ve kadın ticaretinin yaygınlaşmasına, kadının bir geçim kaynağı olarak kullanılmasının, kadın simsarlarının, kadın sayesinde para kazanan kimselerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Fuhuşu meslekve geçim kaynağı haline getirmek fıtrata aykırı olduğu gibi, annelik vasfı ile de bağdaşmamaktadır. Câhiliye döneminde daha ziyade câriyeler fuhşa itilirdi.Hür kadınlar arasında da zina vak'aları görülüyordu. Erkeklerin zina yapması genellikle ayıp sayılmaz ve bununla övünülürdü.[943] Kur'an'da[944] ve hadislerde[945] fuhuş çeşitleri ve fuhşa götüren çirkin davranışlaryasaklanmış ve cezâî müeyyideler konulmuştur. Hz. Peygamber, fâhişenin zina karşılığında elde ettiği geliri kazançların en kötüleri arasında saymış ve yasaklamıştır.[946] Bîat alırken zina etmemeyi de şart koşmuştur.[947] Fuhşun önlenmesi için eğitim, evliliğin kolaylaştırılması ve aile yapısının güçlendirilmesi gibi hususlar üzerinde durmuş, buna rağmen suç işleyenleri cezalandırmaktan geri kalmamıştır.
    İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, Hz. Peygamber'in önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlak ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâm'ın son derece değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kabul ettiği mal güvenliğini ve meşrû yollardan gelir elde etmenin esas olduğu ilkesini ihlâl etmektedir. Câhiliye döneminde hırsızlık bir hayli yaygındı ve genel olarak ayıp ve suç sayılmaktaydı. Bununla birlikte, merkezî bir siyâsî otorite bulunmadığından suçun düzenli bir şekilde kontrol altında tutulduğu ve suçluların cezalandırıldığı söylenemez. Sözgelimi göçebe Araplar kabile fertlerine, dost kabilelere, mabetlere ve kamuya ait malların çalınmasını suç sayarken, aralarında antlaşma ve himaye bulunmayan diğer kabilelerden güç kullanarak çalınan malı ganimet sayar ve bu tür eylemleri de cesareti simgeleyen davranışlar olarak görürlerdi.[948] Burada biz, hırsızlığın hukûkî boyutu, suçun oluşması, niceliği, niteliği ve cezanın tatbiki ile ilgili tartışmalar üzerinde durmayıp, kısaca sosyal ve ahlâkî boyutuna, Kur'an ve sünnetin bu fiil karşısındakitutumuna temas edeceğiz.
    Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de hırsızlıkla ilgili hukûkî hükümler mevcuttur.[949] Kur'an-ı Kerim'de, üzerine bîat alınması gereken hususlar sayılırken "hırsızlık yapmamak" da zikredilmektedir.[950] Hz. Peygamber'in Akabe'de Müslüman olanlardan bîat aldığı hususlar arasında "hırsızlık yapmamak" yer alıyordu. Hatta bu sözleşmede hırsızlığın "Allah'a ortak koşmamak"tan sonra ikinci sırada yer aldığı görülmektedir[951] ki bu husus son derece dikkat çekicidir. Hadis literatüründe Hz. Peygamber'in hırsızlıkla ilgili sözleri incelendiğinde, bunların içinde en fazla yeri "Hırsız, mü'min olduğu halde hırsızlık etmez" sözüyle, "Hırsızlık yapmayın" veya "hırsızlık yapmamak" üzere bîat aldığı konusu ile ilgili hadislerin tuttuğu görülmektedir.[952] Bu da Hz. Peygamber'in, konunun sık sık iman ile bağlantısını kurarak, hırsızlığın cezâî yönünden ziyade iman ve ahlak boyutu üzerinde durduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber'in sünnetinde hırsızlık, dünyada ve ahirette bir dizi müeyyide ve sorumluluğu gerektiren ağır bir suç vebüyük bir günah olarak nitelendirilmiştir. Suçu sabit görülen hırsızlar dacezalandırılmıştır.Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken husus, hırsızaceza vermenin amaç olmadığıdır. Önemli olan, insanları eğitmek, hırsızlığa sevkeden etkenleri, sosyal ve ekonomik dengesizliği, ahlâkî çöküntüyü ortadan kaldırmaktır. Üstelik Hz. Peygamber suçun oluşmasında, ispatında ve cezanın infazında suçlu lehine titiz davranmış, affetmeyi ve sulhütavsiye etmiş, şikayetçisi bulunmayan veya kamuoyuna mâlolmamış suçları görmezlikten gelmiştir. Onun bu tutumu olumlu sonuç vermiş, döneminde hırsızlık olaylarında düşüş olmuştur.[953]
    İnsanın yalnız kendisiyle ilgilenmesi, ilişkide bulunduğu herkesi ve her şeyi kendi yararına kullanma isteği anlamına gelen bencillik (enâniyet), ahlak sistemlerinde ve insan davranışlarında ciddi bir kusur olarak kabul edilir. Bencillik hemen her konuda ve alanda yardımlaşmaya, dayanışmaya ve işbirliğine engel olur. İnsanları açgözlü hale getirir. Bencillik duygusundan kaynaklanan birtakım olumsuz eğilimler de mevcuttur. Kibir, cimrilik, kin gütme, bireydeki paylaşma ve dayanışma ruhunu öldüren hırs, açgözlülük, tamahkarlık gibi hususlar bunlardan birkaçıdır. Bunların yanlış ve kötü olduğuna, terkedilmeleri ve kontrol altına alınmaları gerektiğine dair İslam literatüründe çok sayıda bilgi mevcuttur.
    Bencilliğin erdem olarak bilinen karşıtı özgeciliktir. Yani başkalarının iyiliğini düşünmek, yararına davranmak; hazlarını artırmak, acılarını dindirmek, başkalarının yararı için kendi isteklerinden özveride bulunmak ve tutkularını sınırlamak. Diğer bütün ahlakî faziletlerde olduğu gibi, özgecilik de insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bunun meleke halini alması da bu alandaki davranışların örnek alınmasına ve güçlü bir irade eğitiminebağlıdır. Yarar ummadan ve karşılık beklemeden bir insanın diğerine yardım etmesi, yani saf özgeci davranış biçimi can, mal ve ırz güvenliğinin teminatıdır. Birey kendi canını, malını, namusunu nasıl kutsal biliyor ve koruyorsa, diğerlerininkini de öyle bilmelidir.
    Kur'an-ı Kerîm'de, insanın en ciddi zaaflarından birisi olan bencilliği yeren, özgeci davranışları öven ve teşvik eden ifadeler bulunmaktadır. Kur'an'da işaret edilen bencillik örneklerinden bazıları şunlardır: Müşriklere "Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden yoksullara infak edin" denildiği zaman onların "Allah'ın geçimini sağlayabileceği kimseleri biz mi besleyeceğiz"?[954] demeleri kınanır. Firavun'un çılgınca bir bencillik duygusuyla halkına "Ben sizin en yüce tanrınızım"[955] demesi eleştirilir. Kârûn'un azgınlıktan kaçınması ve insanlara ihsanda bulunması yönündeki tavsiyelere karşılık elindeki bütün imkanlara kendi bilgisiyle kavuştuğunu iddia etmesi[956] hoş karşılanmaz. Fecr Sûresinde,[957] insanoğlunun, toplumları kötü akibetlere sürükleyen sebepleri teşkil eden zaaflarını dile getiren ayetler mevcuttur. Bu zaaflar insanın bencilliğinden kaynaklanır. Bencillik de yüce Yaratan'a karşı güven eksikliği şeklinde kendisini gösterir. Buna göre Rabbi insanoğlunu denemek için ona bol bol rızık verecek olsa hemen sevinir ve bunu O'nun bir ikramı kabul eder. Fakat rızkı biraz daraldığında hemen Rabbi tarafından kahra uğradığını söylemeye yeltenir, sızlanmaya başlar. Halbuki o, bolluk zamanında da yetimleri ve kimsesizleri kollayıp gözetmez, bunun için önayak olmaz, mirası helal haram demeden yer, mala mülke karşı aşırı düşkünlük gösterir. Burada, azgınlık ve taşkınlıkları sebebiyle helak edilen kavimleri haber veren âyetlerin ardından varlıklı kesimin bencilliğini ve mal hırsını dile getiren âyetlere yer verilmiştir. Bu da, aslında bu zaafların, toplum düzeninin bozulmasının ve toplumlar için birer çöküş nedeni olduğunun vurgulanması amacıyla dile getirilmesi açısından önem arzetmektedir.[958]



  4. 18.Mart.2012, 17:52
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Çağımızda yaşanan sorunlar ve bu sorunlara nebevi çözümler

    Hz. Peygamber'in faaliyetlerinde ve sözlerinde bencillik kötülenmiştir. Mesela Hz. Peygamber, alışverişlerde bencil duygularla hareket edilmesini yasaklamıştır. Sözgelişi bir kimsenin pazarlığı devam ederken diğerinin araya girmesini, kişinin onda gözü olsa bile, pazarlığı kendi lehine bozmaya çalışmasını açık ve kesin bir ifade ile nehyetmiştir. "Sizden biriniz kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın" [959] buyurmuştur.
    Bencillikle yakından alakalı bir kavram da servettir. İslam düşüncesinde servet edinmek, servetin esiri olunmadığı müddetçe teşvik edilmiştir Buna karşılık insanın sahip olduğu serveti, sahibinin ululanmasını temine, arzularını, ihtiraslarını, bencilliğini tatmine yönelik kullanması ise hoş karşılanmamıştır. Zekat, hac, infak gibi ibadet ve vazifeler, yoksulu korumanın yanında bencilliği yenmeye, özgeci davranışları geliştirmeye, bunları bireyin ve toplumun yaşantısına yerleştirmeye vesile olan uygulamalardır.
    Bencilliğin, insanın kendisinin farkında olduktan sonra başkasının farkında olmaması şeklinde tezahür ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Kendisi siftah ettikten sonra gelen müşteriyi "komşum henüz siftah etmedi" diyerek komşusuna gönderen esnafın tutumu bunun güzel bir örneğidir. Yoksa özgecilik, bireyin kendisini başkasının lehine olarak tüketmesi anlamına gelmemelidir. Kişinin kendine değer vermesi, kendini düşünmesi, kendisi için çalışması doğaldır. Ancak, diğer ahlak ve davranışlarda da dengeyi, ölçüyü (itidali); duyguların, tutum ve davranışların normal ve dengeli olmasını öngören İslam, bu konuda da dengenin sağlanmasını öngörmüştür. Kur'an ve Sünnet, aşırı bireysel tutkuları dizginleyici ve düzenleyici bir ahlak öğretisi ortaya koymuştur. Yukarıda bir başka vesile ile de dile getirilen Hz. Peygamber'in bir sahâbîye tavsiyesi bu konudaki dengeli tutuma da kanaatimizce örnek teşkil etmektedir. Hz. Peygamber, malının tamamını Allah yolunda harcanmak üzere, ölüm döşeğinde vasiyet etmek isteyen Sa'd b. Mâlik'in bu tutumunu hoş karşılamaz, "Çocuklarına ne bıraktın"? diye sorar. Bir şey bırakmadığını öğrenince de malının onda dokuzunu çocuklarına bırakmasını söyler. Ancak Sa'd'ın ısrarı üzerine üçte birini vasiyet etmesini ister ve onu bile çok bulduğunu belirtir.[960] Kanaatimizce bu, bencillik ve özgecilik arasında gözetilmesi gereken dengeye de çok güzel bir örnek teşkil etmektedir.
    Peygamberimiz, insan haklarının en önemlilerinden biri olan ve çoğunlukla ırz kavramıyla ifade edilen insanın kişiliğinin, haysiyet, şeref ve saygınlığının korunmasına büyük önem vermiş, kişilik haklarının çiğnenmesini önlemeye çalışmıştır. Veda Hutbesi'nde insanların kanlarının ve mallarının yanısıra ırzlarının da mukaddes olduğunu vurgulamıştır. Bu üç hususu birarada anmak suretiyle yaşama hakkına, mülkiyete ve manevî kişiliğe ilişkin hakları aynı ölçüde güvence altına aldığını göstermiştir. Bir sözünde, kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görüp aşağılamanın yeteceğini bildirdikten sonra, Müslümanlarınkanlarının, mallarının ve ırzlarının birbirine haram, yani dokunulmaz olduğunu belirtmiştir.[961] Hac ibadetinin kurallarını sırasıyla eda etmekte hata eden bir sahâbîye, bunun fazla bir sakıncası bulunmadığını, herhangi bir Müslümana dil uzatmanın daha büyük bir günah olduğunu söylemiştir.[962] Son olarak zikredilen bu sözünden hareketle Hz. Peygamber'in, kişilik haklarını dinin özüyle alakalandırdığı ve bu haklara riayetin ibadetlerdeki bazı şeklî ihmallerden daha önemli saydığını belirttiği anlaşılmaktadır. Bir başka sözünde, kişinin dinini ve ırzını korumasını birarada zikretmiştir,[963] ki burada, din ile manevî kişilik değerlerini ifade eden ırz kavramını birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. "Bu ifadeden, kişilik değerlerinin dinî değerler için hakiki zemini teşkil ettiğini, sağlam bir dindarlığın sağlam ve korunmuş bir kişilikte daha da mükemmel olacağını anlamak mümkündür."[964]
    Hz. Peygamber insanların kötü sözlerle anılmasını, bir kimsenin gıyâbında kusurlarının anlatılmasını ve insanın elinde olmayan bedenî kusurları hakkında konuşulmasını yasaklamıştır. Çünkü bu tür davranışlar, insan onurunu rencide edip zedelemekte; toplumda dargınlık ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına, sevgi, saygı ve barışın zarar görmesine sebep olmaktadır. Gıybet Kur'an-ı Kerim'de ölmüş bir din kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir.[965] Bu benzetme ile gıybetin kötülüğü vurgulanmıştır. Hz. Peygamber de bir kimseyi kendisinde bulunan kusurla anmanın gıybet, kendisinde bulunmayan bir kusuru ona isnat ederek aleyhinde konuşmanın ise iftira olduğunu bildirmiştir.[966] "Karşılığında bana dünyayı verseler bir insanı hoşlanmayacağı bir şeyle taklit ve tavsif etmeyi kesinlikle sevmem"[967] demiştir. İnsanların gizli hallerinin araştırılmamasını istemiştir.[968] Kesin delile dayanmaksızın sadece şüpheye dayanarak insanların yargılanmasını yasaklamıştır.
    Hz. Peygamber'in en başta gelen hedeflerinden birisi toplum huzurunun korunmasını sağlamaktı. Bu amaçla o, insanların birbirini hor ve hakir görmelerini, dedikoduyu, arabozmak için laf getirip götürmeyi, ikiyüzlülüğü, yalanı, yalancı şahitliği, lânet okumayı, sövmeyi, hakareti, ana-babaya isyankar davranmayı, intiharı, iftirayı, ölüleri kötülemeyi, kıskançlığı, kin beslemeyi, dargınlığı, kusur araştırmayı, aldatmayı, sözünde durmamayı ve yapılan iyiliği başa kakmayı yasaklamıştır.Hz. Peygamber'in yasakladığı bu davranışların fert ve toplum için zararlı olduğu ve işlendiği takdirde toplumda olumsuz tahribat meydana getireceği açıktır. Burada sözü uzatmamak için bunların zararları konusunda detaylı açıklamalara girmek istemiyoruz.




    4-Doğal Olaylar ve Afetler
    Doğal afetler, doğurduğu sonuçlar itibarıyla birtakım toplumsal sorunların ortaya çıkmasına sebep olduğu için bu konuyu Hz. Peygamber'in toplumsal sorunlarla ilgili davranışlarını ele aldığımız bu bölüm altında işlemeyi uygun bulduk. Burada, tedbir alınarak zararın önlenebileceği doğal felâketlerle, insanın müdahelesi dahilinde bulunmayan olaylar karşısında Hz. Peygamber'in tutum ve davranışlarından bazı örnekler sunacağız.
    Hz. Peygamber Tebük Seferi esnasında, Tebük'e varıldığında (veya yolda Hicr mevkiinde) bir akşam vakti, geceleyin şiddetli bir fırtına kopacağını bildirir. O nedenle sahâbeden hiç kimsenin, yanında arkadaşı bulunmadıkça, ayağa kalkmamasını ve develerinin dizlerini bağlamasını tembih eder. Herkes develerinin dizlerini bağlar. Gece vakti çıkan fırtınada onun tavsiyesine uyanlara bir zarar gelmezken, uymayan Benî Sâide kabilesinden iki kişiden birinin boğazı tıkanır, diğerini de fırtına bir taraflara atar. Boğazı tıkanan sahâbî daha sonra iyileşir, diğeri de Tay kabilesi tarafından Medine'ye gönderilir.[969] Bu olayda önemli olan nokta, Hz. Peygamber'in fırtınanın çıkacağını nereden bildiğinden ziyade, doğal bir felâket öncesinde tedbir alınmasını istemesi ve arkadaşlarını uyarmasıdır. Nitekim onun ikazına uyanlar felâketten etkilenmedikleri halde, dinlemeyenlerzarara uğramışlardır. Doğal felâketlerin dinle ilgili yönü de esasında ve büyük ölçüde bu noktada, yani tedbirde düğümlenmektedir. Çünkü doğal bir felaketin vukûunun önlenmesinin imkansız olduğu durumlarda, insana düşen görev tedbir almaktır.
    Aynı şekilde Hz. Peygamber'in salgın hastalıktan korunma konusundaki tavsiyelerinin de o gün için çok güzel ve faydalı sonuçlar alınabilecek bir tedbir olduğu görülmektedir. O bu konuda şu sözü söylemiştir: "Bir yerde vebâ olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyiniz! Bulunduğunuz yerde vebâ ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayınız".[970] Kaynaklarımızda, Hz. Peygamber'in Tebük Seferi esnasında Şam'da veba salgını bulunduğuna dair bir haberin kendisine ulaşması üzerine bu sözü söylediğine dair rivayetler bulunmaktadır.[971]
    Şimdi Hz. Peygamber'in doğal olaylar karşısındaki tutumuna temas etmek istiyoruz. Câhiliye halkı ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumlamakta, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saymakta idiler.[972] Hz. Peygamber, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirmiştir.
    Hz. Peygamber zamanında, birisi Mekke döneminin sonlarında, ikisi de Medine döneminde olmak üzere üç defa güneş tutulması ve iki defa da ay tutulması meydana gelmiştir. Ay tutulması esnasında Yahudiler toplanıp ateş yakmışlar, tas çalmışlar, ayın büyülendiğini söylemişlerdir. Diğer birçok konuda olduğu gibi Hz. Peygamber güneş ve ay tutulmaları konusunda da bu tür gerçek dışı inanç ve telakkileri yıkmıştır.Câhiliye halkının bu konudaki telakkisinin doğru olmadığını belirtmiş, bunlara sadece birer gök olayı olarak bakmıştır. Akıl erdirilemeyen olaylar karşısında akıl dışı yorumlar yerine Allah'a sığınmanın daha sağlıklı yol olduğunu göstermiştir. Nitekim oğlu İbrahim'in vefat ettiği gün güneş tutulmuş, halk bu olayın İbrahim'in ölümünden dolayı gerçekleştiği şeklinde yorumlamışlardır. Fakat Hz. Peygamber "Bir kimsenin ölümü ve doğumu sebebiyle güneş ve ay tutulmaz. Siz bu gibi olayları gördüğünüz zaman namaz kılın ve Allah'a niyazda bulunun"[973] tavsiyesinde bulunmuştur. Bir başka rivayette ise "Hiçbir insanın ölümüyle güneş ve ay tutulmaz. Bunlar Allah'ın kudretinin bir nişanesi olan âyetlerinden iki âyettir. Bu olayları gördüğünüzde namaz kılın"[974] demiştir. Güneş tutulması esnasında Mescid'e çıkarak dört (bazı rivayetlerde iki) rekat namaz kılmıştır.[975] Tamamen insanların gücü ve iradesi dışında meydana gelen güneş ve ay tutulmaları esnasında Hz. Peygamber'in ibadet etmesi, onun, kâinattaki düzeni yaratan Yüce Allah'ın gücünü takdir ve takdiseyönelik bir davranışı olarak değerlendirilmelidir.
    Hz. Peygamber hadislerinde hayatın korunmasıyla ilgili alınması gereken pekçok tedbirden bahsetmiştir. Sözgelimi fırtınalı havada denize açılmama, korkuluğu bulunmayan bir terasta geceleyip uyku sersemliği ile düşmemek için böyle bir mekanda uyumama,[976] yanar durumda bırakılan lambanın yağına tamah eden farenin yanan fitili çekerek yangına yol açmasını önlemek için uyumadan önce lambayı söndürme[977] gibi tedbirler bunlar arasındadır.
    5- Hurafeler/Bâtıl İnanışlar
    Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Bunlar din dışı alanlarda görülmekle birlikte, dinî konularda daha yaygındırlar; ırk ve din ayrımı olmaksızın çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde Yahudiler ve Hristiyanlarda olduğu gibi Müslümanlar arasında da görülmektedirler. Önceki dinlere ait bazı unsurların Müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, ulûhiyet, gayb, uğur - uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi bellibaşlıhurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.[978]
    Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Oysa ilk bakışta, pozitif bilimlerin başdöndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin de geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde, hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülebilir. Ne var ki, satanist hareketler, medyumluk ve fal başta olmak üzere çeşitli amaçlarla çaput bağlamak, mum yakmak, kurşun veya mum dökmek, yanlış kurban adamak, çeşitli nesneleri uğursuz saymak gibi sayısız hurafelerin ve halk inançlarının coğrafî sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Hatta bunlardan bir kısmının birer meslek haline geldiği ve bu alanda modern iletişim araçlarının da kullanıldığı müşahede edilmektedir. Bu tür uygulamalara,başta inanç boşluğu ve sağlıklı din anlayışından yoksunluk olmak üzere, bilgisizlik, dinî temel kaynaklarından öğrenmeme, esrarengize ve bilinmeyene karşı duyulan merak, manevî duyguları tatmin arzusu, ekonomik ve sosyal sorunlar gibi çeşitli faktörler sebep olmaktadır. Hurafelere ilginin, inanç zayıflığının ve bilgisizliğin yanısıra ekonomik ve sosyal sıkıntılarla da alakası bulunmaktadır. Ekonomik ve sosyal problemlerini gerçekçi usullerle çözüme kavuşturamayanların, birtakım hayali yollara başvurarak arzu ve emellerine ulaşmaya, ümit kaynağı aramaya çalışmalarıkaçınılmazdır.
    Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir. O nedenle biz burada Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunu ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bunu yaparken, günümüzde görülen, bilinen ve yaşayan yaygın hurafeleri kaydetmek ve tartışmak amacımız dışındadır. Batıl inançlar vehurafeler üzerinde genel olarak yazılan çok sayıda makale ve kitap bulunmaktadır.[979] Burada bizim için Hz. Peygamber'in hurafelere karşı genel tutumu ve onun bu konudaki davranışlarından çıkarılabilecek ana fikir önemlidir. İslâm'ın doğduğu sıralarda görülen her hurafeyi de değil, Peygamber'in tavrını ve genel bakışını yansıttığını bildiğimiz davranışlarınıortaya koymaya çalışacağız.Hurafelerde bölgesel ve kültürel farklılıklar da bulunabilir. Sözgelimi câhiliye döneminde Araplar arasında yaygın olan bir hurafeye o dönemde dünyanınbaşka bir bölgesinde veya bugün rastlanmaması mümkündür. Bütün bunların tersi durumla da karşılaşılabilir. Yani o dönemde dünyanın başka bir bölgesinde veya günümüzde yaygın olan bir hurafeyeo günkü Arap toplumunda rastlanmayabilir.
    Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah'tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Hz. Peygamber'in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehâneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde bâtıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. O sıralarda Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Câhiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerlefal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber'in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.[980]
    Hz. Peygamber su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanısıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gâibden haber verdiğini iddia eden "arrâf"lara ve"kâhin"lere müracaatı yasaklamıştır. Arrâfa gidip bir şey sormayı yasakladığını açıkça dile getirdiğini görüyoruz.[981] Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahâbî, kendisine "Biz birtakım şeyleri câhiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk" deyince "Kâhinlere gitmeyin" buyurmuştur.[982] Adı geçen şahsın "Uğursuzlukta bulunuyorduk" demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini veniyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya "Kâhinler birşey değildir" demiştir.[983] Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim "Böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkâr etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini" bildirmiştir.[984]
    Hz. Peygamber, İslâm'da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir.[985] Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.[986]
    İslâm öncesinde Araplar, başta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi rûhânî varlıklara taparlardı. Bunun yanısıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun câhiliye inancı olduğunu söylemiştir.[987] Araplar güneşin melek olduğunu,[988] şeytanların putları mekân edindiklerini kabul ederlerdi.[989] Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, veyahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı.[990] Hz. Peygamber bu tür inançların bâtıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabîlerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine câhiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da "Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü" derdik" cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için" der.[991]
    Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne,onları yollarından saptırıp helâk ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsânevî bir varlık olan "ğûl"[992] hakkında Hz. Peygamber "Ğûl yoktur"[993] buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin bâtıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, câhiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayâletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi Müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir. Anılan efsane, çeşitli bölgelerin yanısıra Anadolu'ya cadı, umacı, dev anası ve aynı kökten olmak üzere gulyabani gibi adlarla geçmiştir.[994]
    İslâm'ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekildeputperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslâm buna şiddetle karşı çıkmıştır.[995] Sihir/büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış,[996] hatta bir sözünde bunu Allah'a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir.[997] Sihir yapanın imanının zâyi olacağını bildirmiştir.[998] Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.[999]
    Hz. Peygamber'in 9. ve 10. hicrî yıllarda yoğun bir şekilde Medine'ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslâm'ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamalarıortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu hususla alâkalı örnekleri ilgili bölümde verdiğimiz için burada tekrar etmek istemiyoruz. Câhiliye döneminde insanların ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumladıklarını, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saydıklarını, Hz. Peygamber'in, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirdiğini de biraz evvel kaydetmiştik.
    Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis ve daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir. Batıl inanışların ve hurafelerin inanç boşluğuna, dinî hayatın zayıflamasına, hurafelerin dinî bir görevmiş gibi telakki edilmesine, dolayısıyla dinin tahrifine, hayalciliğe, gerçeklerden, bilimsel davranışlardan ve aklı kullanmaktan uzaklaşmaya, ekonomik ve duygusal açıdan insanların sömürülmesine, bazı insanların haksız kazanç sağlamasına, insanların iyi niyetinin kötü niyetli kişiler tarafından istismar edilmesine, din istismarına, insanların geleceği ve gaybı öğrenme hususundaki zaaflarının kötüye kullanılmasına, ahlâkî çöküntüye ve ruh sağlığının bozulmasına yol açtığı veya açabileceği gerçektir. Bu tür asılsız şeylere rağbeti önlemek için herşeyden evvel dinin, temel kaynaklarından, ehil kimselerden ve tatmin edici bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir. Eğitim kurumlarının yanısıra, iletişim araçlarına da bu hususta büyük görevler düşmektedir. Aksi takdirde bu alandaki boşluk, ehil olmayan bilgisiz kişiler tarafından doldurulacak ve hurafeler daha da yaygınlaşacaktır.
    ________________________________
    [897] İbn Hişâm, I, 555-556.
    [898] Vâkıdî, II, 415; İbn Hanbel, III, 392-393; Buhârî, IV, 160.
    [899] Buhârî, IV, 238-239.
    [900] Ğâşiye Sûresi 23.
    [901] İbrâhîm Sûresi 15.
    [902] İbn Hanbel, VI, 229; Müslim, II, 1814; İbn Mâce, I, 638.
    [903] İbn Hanbel, IV, 17.
    [904] İbn Hanbel, V, 5; Ebû Dâvud, II, 606-607.
    [905] İbn Hanbel, III, 328.
    [906] İbn Hanbel, I, 404.
    [907] İbn Hanbel, II, 185.
    [908] Ebû Dâvud, IV, 143; İbn Mâce, II, 1086.
    [909] Buhârî, VII, 50.
    [910] Vâkıdî, II, 568-571; İbn Hişâm, II, 640-641; İbn Sa'd, II, 93; Buhârî, VIII, 19-20.
    [911] Ali İzzetbegoviç, s. 238.
    [912] Müslim, II, 1568-1570.
    [913] Nisâ Sûresi 43.
    [914] Ebû Dâvud, IV, 80.
    [915] Bakara Sûresi 219.
    [916] Nisâ Sûresi 43.
    [917] Mâide Sûresi 90-91.
    [918] Bakara Sûresi 219.
    [919] Nisâ Sûresi 43.
    [920] Mâide Sûresi 90-91.
    [921] Ebû Dâvud, IV, 79-80; Neseî, VIII, 286-287.
    [922] Buhârî, V, 189-190; Müslim, II, 1570 vd.
    [923] Müslim, II, 1073.
    [924] Müslim, II, 1576.
    [925] Buhârî, V, 245; Müslim, II,1585-1588; İbn Mâce, II, 1123-1124; Ebû Dâvud, IV, 86, 88-91; Neseî, VIII, 327.
    [926] Neseî, VIII, 296.
    [927] İbn Mâce, II, 1124-1125; Ebû Dâvud, IV, 87; Neseî, VIII, 300-301.
    [928] İbn Mâce, II, 1119.
    [929] İbn Hanbel, V, 238.
    [930] İbn Mâce, II, 1122.
    [931] Neseî, VIII, 335.
    [932] Vâkıdî, II, 665; Buhârî, VIII, 14; İbnü'l-Esîr, Üsd, III, 216.
    [933] İbnü'l-Esîr, Üsd, V, 352.
    [934] Buhârî, VIII, 14-15.
    [935] Ali İzzetbegoviç, s. 227.
    [936] Alpaslan Özyazıcı, Alkollü İçkiler, Sıgara ve Diğerleri, Ankara 1996, s.14-16.
    [937] İbn Hanbel, II, 351.
    [938] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 333-335; Alûsî, III, 53-70; Cevad Ali, VI, 776 vd. ; Mustafa Öz, "Ezlâm", DİA, XII, 67.
    [939] Mâide Sûresi 90-90.
    [940] Mâide Sûresi 3.
    [941] Ebû Dâvud, IV, 97; İbn Hanbel, I, 274.
    [942] Buhârî, IV, 111.
    [943] Cevad Ali, V, 133-134.
    [944] Furkân Sûresi 68; İsrâ Sûresi 32.
    [945] Wensick, II, 345-348.
    [946] Buhârî, III, 43; Müslim, II, 1199.
    [947] İbn Hişâm, I, 433; Taberî, III, 62.
    [948] Cevad Ali, V, 605.
    [949] Mâide Sûresi 38-39.
    [950] Mümtehine Sûresi 12.
    [951] Buhârî, I, 10.
    [952] Bk. Wensinck, v. dğr. el-Mu'cemü'l-Müfehres li-Elfâzi'l-Hadîsi'n-Nebevî, Leiden 1936-69, II, 455-457.
    [953] Hırsızlık konusunda geniş bilgi ve meselenin özellikle hukûkî yönü için bk. Ali Bardakoğlu, "Hırsızlık", DİA, XVII, 384-396.
    [954] Yâsîn Sûresi 47.
    [955] Nâziât Sûresi 24.
    [956] Kasas Sûresi 76-79.
    [957] Fecr Sûresi 15-20.
    [958] Hayati Hökelekli, "Enâniyet", DİA, X!, 170-171.
    [959] Buhârî, III, 24.
    [960] Tirmizî, IV, 305-306.
    [961] Müslim, III, 1986.
    [962] Ebû Dâvud, II, 517.
    [963] Buhârî, I, 19.
    [964] Hayati Hökelekli, "Irz", DİA, XIX, 134.
    [965] Hucurât Sûresi 12.
    [966] Müslim, III, 2001; Tirmizî, IV, 329; Ebû Dâvud, V, 192.
    [967] Ebû Dâvud, V, 192-193.
    [968] Ebû Dâvud, V, 194, 199.
    [969] Vâkıdî, III, 106; İbn Hişâm, II, 520-521; İbn Hanbel, V, 424-425; Taberî, III, 105.
    [970] Mâlik, s. 895-897; Buhârî, VII, 20-22; Müslim, II, 1737-1742; Ebû Dâvud, III, 478.
    [971] İbn Hanbel, III, 416.
    [972] Müslim, I, 622; Neseî, III, 136, 141, 145; İbn Mâce, I, 401.
    [973] Buhârî, II, 24.
    [974] Buhârî, II, 24.
    [975] Buhârî, II, 23-31; Müslim, I, 618-630; Neseî, III, 124-154; İbn Mâce, I, 400-402; Mehmet Apaydın, s. 95-98.
    [976] Tirmizî, V, 141.
    [977] İbn Hanbel, V, 82; Buhârî, VII, 143.
    [978] Ali Murat Yel-Yusuf Şevki Yavuz, "Hurâfe", DİA, XVIII, 381-384.
    [979] Bu konuda şu eserlere bakılabilir: Abdülkadir İnan, Hurafeler ve Menşeleri, Ankara 1962; Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurafeler, Ankara 1999; Mustafa Uysal, İslam'a Sokulan Bid'at ve Hurafeler, I-II, İstanbul 1975; Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, çev. Enes Harman-Ufuk Uyan, İstanbul 1980; İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, İstanbul 1981; ; Ali Çelik, "Asr-ı Saadette Halk İnançları", Bütün Yönleriyle Asr-ıSaadette İslam, V, İstanbul 1995, s. 327-443.
    [980] İlyas Çelebi, "Fal", DİA, XII, 138-139.
    [981] Müslim, II, 1751.
    [982] Müslim, II, 1748.
    [983] Müslim, II, 1750.
    [984] İbn Hanbel, II, 429; IV, 68; V, 380; Ebû Dâvud, IV, 226; Müslim, II, 175; Tirmizî, I, 243; İbn Mâce, I, 209.
    [985] Buharî, VII, 17; Müslim, I, 382.
    [986] İbn Hanbel, I, 381; Ebû Dâvud, IV, 212-213.
    [987] Müslim, I, 644.
    [988] Âlûsî, II, 215 vd.
    [989] Âlûsî, II, 197.
    [990] Hamdi Yazır,VII, 4569; Ali Çelik, V, 334 vd.
    [991] Müslim, II, 1750-1751.
    [992] Âlûsî, II, 343 vd.
    [993] Müslim, II, 1744; Ebû Dâvud, IV, 233 .
    [994] İlyas Çelebi, "Gûl", DİA, XIV, 177.
    [995] Büyünün mahiyeti, çeşitleri ve çeşitli kültürlerdeki durumu hakkında özet bilgi için bk. Hikmet Tanyu, "Büyü", DİA, VI, 501-506.
    [996] Buhârî, VII, 34; Nesâî, Sünen, İstanbul 1981, VII, 111.
    [997] Buhârî, VII, 29, 34.
    [998] Nesâî, , VII, 112.
    [999] İbn Hanbel, I, 190-191; Tirmizî, IV, 60.

    diyanet gov.tr



  5. 18.Mart.2012, 17:52
    3
    Silent and lonely rains
    Hz. Peygamber'in faaliyetlerinde ve sözlerinde bencillik kötülenmiştir. Mesela Hz. Peygamber, alışverişlerde bencil duygularla hareket edilmesini yasaklamıştır. Sözgelişi bir kimsenin pazarlığı devam ederken diğerinin araya girmesini, kişinin onda gözü olsa bile, pazarlığı kendi lehine bozmaya çalışmasını açık ve kesin bir ifade ile nehyetmiştir. "Sizden biriniz kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın" [959] buyurmuştur.
    Bencillikle yakından alakalı bir kavram da servettir. İslam düşüncesinde servet edinmek, servetin esiri olunmadığı müddetçe teşvik edilmiştir Buna karşılık insanın sahip olduğu serveti, sahibinin ululanmasını temine, arzularını, ihtiraslarını, bencilliğini tatmine yönelik kullanması ise hoş karşılanmamıştır. Zekat, hac, infak gibi ibadet ve vazifeler, yoksulu korumanın yanında bencilliği yenmeye, özgeci davranışları geliştirmeye, bunları bireyin ve toplumun yaşantısına yerleştirmeye vesile olan uygulamalardır.
    Bencilliğin, insanın kendisinin farkında olduktan sonra başkasının farkında olmaması şeklinde tezahür ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Kendisi siftah ettikten sonra gelen müşteriyi "komşum henüz siftah etmedi" diyerek komşusuna gönderen esnafın tutumu bunun güzel bir örneğidir. Yoksa özgecilik, bireyin kendisini başkasının lehine olarak tüketmesi anlamına gelmemelidir. Kişinin kendine değer vermesi, kendini düşünmesi, kendisi için çalışması doğaldır. Ancak, diğer ahlak ve davranışlarda da dengeyi, ölçüyü (itidali); duyguların, tutum ve davranışların normal ve dengeli olmasını öngören İslam, bu konuda da dengenin sağlanmasını öngörmüştür. Kur'an ve Sünnet, aşırı bireysel tutkuları dizginleyici ve düzenleyici bir ahlak öğretisi ortaya koymuştur. Yukarıda bir başka vesile ile de dile getirilen Hz. Peygamber'in bir sahâbîye tavsiyesi bu konudaki dengeli tutuma da kanaatimizce örnek teşkil etmektedir. Hz. Peygamber, malının tamamını Allah yolunda harcanmak üzere, ölüm döşeğinde vasiyet etmek isteyen Sa'd b. Mâlik'in bu tutumunu hoş karşılamaz, "Çocuklarına ne bıraktın"? diye sorar. Bir şey bırakmadığını öğrenince de malının onda dokuzunu çocuklarına bırakmasını söyler. Ancak Sa'd'ın ısrarı üzerine üçte birini vasiyet etmesini ister ve onu bile çok bulduğunu belirtir.[960] Kanaatimizce bu, bencillik ve özgecilik arasında gözetilmesi gereken dengeye de çok güzel bir örnek teşkil etmektedir.
    Peygamberimiz, insan haklarının en önemlilerinden biri olan ve çoğunlukla ırz kavramıyla ifade edilen insanın kişiliğinin, haysiyet, şeref ve saygınlığının korunmasına büyük önem vermiş, kişilik haklarının çiğnenmesini önlemeye çalışmıştır. Veda Hutbesi'nde insanların kanlarının ve mallarının yanısıra ırzlarının da mukaddes olduğunu vurgulamıştır. Bu üç hususu birarada anmak suretiyle yaşama hakkına, mülkiyete ve manevî kişiliğe ilişkin hakları aynı ölçüde güvence altına aldığını göstermiştir. Bir sözünde, kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görüp aşağılamanın yeteceğini bildirdikten sonra, Müslümanlarınkanlarının, mallarının ve ırzlarının birbirine haram, yani dokunulmaz olduğunu belirtmiştir.[961] Hac ibadetinin kurallarını sırasıyla eda etmekte hata eden bir sahâbîye, bunun fazla bir sakıncası bulunmadığını, herhangi bir Müslümana dil uzatmanın daha büyük bir günah olduğunu söylemiştir.[962] Son olarak zikredilen bu sözünden hareketle Hz. Peygamber'in, kişilik haklarını dinin özüyle alakalandırdığı ve bu haklara riayetin ibadetlerdeki bazı şeklî ihmallerden daha önemli saydığını belirttiği anlaşılmaktadır. Bir başka sözünde, kişinin dinini ve ırzını korumasını birarada zikretmiştir,[963] ki burada, din ile manevî kişilik değerlerini ifade eden ırz kavramını birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. "Bu ifadeden, kişilik değerlerinin dinî değerler için hakiki zemini teşkil ettiğini, sağlam bir dindarlığın sağlam ve korunmuş bir kişilikte daha da mükemmel olacağını anlamak mümkündür."[964]
    Hz. Peygamber insanların kötü sözlerle anılmasını, bir kimsenin gıyâbında kusurlarının anlatılmasını ve insanın elinde olmayan bedenî kusurları hakkında konuşulmasını yasaklamıştır. Çünkü bu tür davranışlar, insan onurunu rencide edip zedelemekte; toplumda dargınlık ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına, sevgi, saygı ve barışın zarar görmesine sebep olmaktadır. Gıybet Kur'an-ı Kerim'de ölmüş bir din kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir.[965] Bu benzetme ile gıybetin kötülüğü vurgulanmıştır. Hz. Peygamber de bir kimseyi kendisinde bulunan kusurla anmanın gıybet, kendisinde bulunmayan bir kusuru ona isnat ederek aleyhinde konuşmanın ise iftira olduğunu bildirmiştir.[966] "Karşılığında bana dünyayı verseler bir insanı hoşlanmayacağı bir şeyle taklit ve tavsif etmeyi kesinlikle sevmem"[967] demiştir. İnsanların gizli hallerinin araştırılmamasını istemiştir.[968] Kesin delile dayanmaksızın sadece şüpheye dayanarak insanların yargılanmasını yasaklamıştır.
    Hz. Peygamber'in en başta gelen hedeflerinden birisi toplum huzurunun korunmasını sağlamaktı. Bu amaçla o, insanların birbirini hor ve hakir görmelerini, dedikoduyu, arabozmak için laf getirip götürmeyi, ikiyüzlülüğü, yalanı, yalancı şahitliği, lânet okumayı, sövmeyi, hakareti, ana-babaya isyankar davranmayı, intiharı, iftirayı, ölüleri kötülemeyi, kıskançlığı, kin beslemeyi, dargınlığı, kusur araştırmayı, aldatmayı, sözünde durmamayı ve yapılan iyiliği başa kakmayı yasaklamıştır.Hz. Peygamber'in yasakladığı bu davranışların fert ve toplum için zararlı olduğu ve işlendiği takdirde toplumda olumsuz tahribat meydana getireceği açıktır. Burada sözü uzatmamak için bunların zararları konusunda detaylı açıklamalara girmek istemiyoruz.




    4-Doğal Olaylar ve Afetler
    Doğal afetler, doğurduğu sonuçlar itibarıyla birtakım toplumsal sorunların ortaya çıkmasına sebep olduğu için bu konuyu Hz. Peygamber'in toplumsal sorunlarla ilgili davranışlarını ele aldığımız bu bölüm altında işlemeyi uygun bulduk. Burada, tedbir alınarak zararın önlenebileceği doğal felâketlerle, insanın müdahelesi dahilinde bulunmayan olaylar karşısında Hz. Peygamber'in tutum ve davranışlarından bazı örnekler sunacağız.
    Hz. Peygamber Tebük Seferi esnasında, Tebük'e varıldığında (veya yolda Hicr mevkiinde) bir akşam vakti, geceleyin şiddetli bir fırtına kopacağını bildirir. O nedenle sahâbeden hiç kimsenin, yanında arkadaşı bulunmadıkça, ayağa kalkmamasını ve develerinin dizlerini bağlamasını tembih eder. Herkes develerinin dizlerini bağlar. Gece vakti çıkan fırtınada onun tavsiyesine uyanlara bir zarar gelmezken, uymayan Benî Sâide kabilesinden iki kişiden birinin boğazı tıkanır, diğerini de fırtına bir taraflara atar. Boğazı tıkanan sahâbî daha sonra iyileşir, diğeri de Tay kabilesi tarafından Medine'ye gönderilir.[969] Bu olayda önemli olan nokta, Hz. Peygamber'in fırtınanın çıkacağını nereden bildiğinden ziyade, doğal bir felâket öncesinde tedbir alınmasını istemesi ve arkadaşlarını uyarmasıdır. Nitekim onun ikazına uyanlar felâketten etkilenmedikleri halde, dinlemeyenlerzarara uğramışlardır. Doğal felâketlerin dinle ilgili yönü de esasında ve büyük ölçüde bu noktada, yani tedbirde düğümlenmektedir. Çünkü doğal bir felaketin vukûunun önlenmesinin imkansız olduğu durumlarda, insana düşen görev tedbir almaktır.
    Aynı şekilde Hz. Peygamber'in salgın hastalıktan korunma konusundaki tavsiyelerinin de o gün için çok güzel ve faydalı sonuçlar alınabilecek bir tedbir olduğu görülmektedir. O bu konuda şu sözü söylemiştir: "Bir yerde vebâ olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyiniz! Bulunduğunuz yerde vebâ ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayınız".[970] Kaynaklarımızda, Hz. Peygamber'in Tebük Seferi esnasında Şam'da veba salgını bulunduğuna dair bir haberin kendisine ulaşması üzerine bu sözü söylediğine dair rivayetler bulunmaktadır.[971]
    Şimdi Hz. Peygamber'in doğal olaylar karşısındaki tutumuna temas etmek istiyoruz. Câhiliye halkı ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumlamakta, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saymakta idiler.[972] Hz. Peygamber, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirmiştir.
    Hz. Peygamber zamanında, birisi Mekke döneminin sonlarında, ikisi de Medine döneminde olmak üzere üç defa güneş tutulması ve iki defa da ay tutulması meydana gelmiştir. Ay tutulması esnasında Yahudiler toplanıp ateş yakmışlar, tas çalmışlar, ayın büyülendiğini söylemişlerdir. Diğer birçok konuda olduğu gibi Hz. Peygamber güneş ve ay tutulmaları konusunda da bu tür gerçek dışı inanç ve telakkileri yıkmıştır.Câhiliye halkının bu konudaki telakkisinin doğru olmadığını belirtmiş, bunlara sadece birer gök olayı olarak bakmıştır. Akıl erdirilemeyen olaylar karşısında akıl dışı yorumlar yerine Allah'a sığınmanın daha sağlıklı yol olduğunu göstermiştir. Nitekim oğlu İbrahim'in vefat ettiği gün güneş tutulmuş, halk bu olayın İbrahim'in ölümünden dolayı gerçekleştiği şeklinde yorumlamışlardır. Fakat Hz. Peygamber "Bir kimsenin ölümü ve doğumu sebebiyle güneş ve ay tutulmaz. Siz bu gibi olayları gördüğünüz zaman namaz kılın ve Allah'a niyazda bulunun"[973] tavsiyesinde bulunmuştur. Bir başka rivayette ise "Hiçbir insanın ölümüyle güneş ve ay tutulmaz. Bunlar Allah'ın kudretinin bir nişanesi olan âyetlerinden iki âyettir. Bu olayları gördüğünüzde namaz kılın"[974] demiştir. Güneş tutulması esnasında Mescid'e çıkarak dört (bazı rivayetlerde iki) rekat namaz kılmıştır.[975] Tamamen insanların gücü ve iradesi dışında meydana gelen güneş ve ay tutulmaları esnasında Hz. Peygamber'in ibadet etmesi, onun, kâinattaki düzeni yaratan Yüce Allah'ın gücünü takdir ve takdiseyönelik bir davranışı olarak değerlendirilmelidir.
    Hz. Peygamber hadislerinde hayatın korunmasıyla ilgili alınması gereken pekçok tedbirden bahsetmiştir. Sözgelimi fırtınalı havada denize açılmama, korkuluğu bulunmayan bir terasta geceleyip uyku sersemliği ile düşmemek için böyle bir mekanda uyumama,[976] yanar durumda bırakılan lambanın yağına tamah eden farenin yanan fitili çekerek yangına yol açmasını önlemek için uyumadan önce lambayı söndürme[977] gibi tedbirler bunlar arasındadır.
    5- Hurafeler/Bâtıl İnanışlar
    Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Bunlar din dışı alanlarda görülmekle birlikte, dinî konularda daha yaygındırlar; ırk ve din ayrımı olmaksızın çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde Yahudiler ve Hristiyanlarda olduğu gibi Müslümanlar arasında da görülmektedirler. Önceki dinlere ait bazı unsurların Müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, ulûhiyet, gayb, uğur - uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi bellibaşlıhurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.[978]
    Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Oysa ilk bakışta, pozitif bilimlerin başdöndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin de geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde, hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülebilir. Ne var ki, satanist hareketler, medyumluk ve fal başta olmak üzere çeşitli amaçlarla çaput bağlamak, mum yakmak, kurşun veya mum dökmek, yanlış kurban adamak, çeşitli nesneleri uğursuz saymak gibi sayısız hurafelerin ve halk inançlarının coğrafî sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Hatta bunlardan bir kısmının birer meslek haline geldiği ve bu alanda modern iletişim araçlarının da kullanıldığı müşahede edilmektedir. Bu tür uygulamalara,başta inanç boşluğu ve sağlıklı din anlayışından yoksunluk olmak üzere, bilgisizlik, dinî temel kaynaklarından öğrenmeme, esrarengize ve bilinmeyene karşı duyulan merak, manevî duyguları tatmin arzusu, ekonomik ve sosyal sorunlar gibi çeşitli faktörler sebep olmaktadır. Hurafelere ilginin, inanç zayıflığının ve bilgisizliğin yanısıra ekonomik ve sosyal sıkıntılarla da alakası bulunmaktadır. Ekonomik ve sosyal problemlerini gerçekçi usullerle çözüme kavuşturamayanların, birtakım hayali yollara başvurarak arzu ve emellerine ulaşmaya, ümit kaynağı aramaya çalışmalarıkaçınılmazdır.
    Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir. O nedenle biz burada Hz. Peygamber'in hurafeler karşısındaki tutumunu ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bunu yaparken, günümüzde görülen, bilinen ve yaşayan yaygın hurafeleri kaydetmek ve tartışmak amacımız dışındadır. Batıl inançlar vehurafeler üzerinde genel olarak yazılan çok sayıda makale ve kitap bulunmaktadır.[979] Burada bizim için Hz. Peygamber'in hurafelere karşı genel tutumu ve onun bu konudaki davranışlarından çıkarılabilecek ana fikir önemlidir. İslâm'ın doğduğu sıralarda görülen her hurafeyi de değil, Peygamber'in tavrını ve genel bakışını yansıttığını bildiğimiz davranışlarınıortaya koymaya çalışacağız.Hurafelerde bölgesel ve kültürel farklılıklar da bulunabilir. Sözgelimi câhiliye döneminde Araplar arasında yaygın olan bir hurafeye o dönemde dünyanınbaşka bir bölgesinde veya bugün rastlanmaması mümkündür. Bütün bunların tersi durumla da karşılaşılabilir. Yani o dönemde dünyanın başka bir bölgesinde veya günümüzde yaygın olan bir hurafeyeo günkü Arap toplumunda rastlanmayabilir.
    Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah'tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Hz. Peygamber'in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehâneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde bâtıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. O sıralarda Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Câhiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerlefal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber'in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.[980]
    Hz. Peygamber su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanısıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gâibden haber verdiğini iddia eden "arrâf"lara ve"kâhin"lere müracaatı yasaklamıştır. Arrâfa gidip bir şey sormayı yasakladığını açıkça dile getirdiğini görüyoruz.[981] Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahâbî, kendisine "Biz birtakım şeyleri câhiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk" deyince "Kâhinlere gitmeyin" buyurmuştur.[982] Adı geçen şahsın "Uğursuzlukta bulunuyorduk" demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini veniyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya "Kâhinler birşey değildir" demiştir.[983] Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim "Böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkâr etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini" bildirmiştir.[984]
    Hz. Peygamber, İslâm'da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir.[985] Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.[986]
    İslâm öncesinde Araplar, başta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi rûhânî varlıklara taparlardı. Bunun yanısıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun câhiliye inancı olduğunu söylemiştir.[987] Araplar güneşin melek olduğunu,[988] şeytanların putları mekân edindiklerini kabul ederlerdi.[989] Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, veyahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı.[990] Hz. Peygamber bu tür inançların bâtıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabîlerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine câhiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da "Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü" derdik" cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için" der.[991]
    Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne,onları yollarından saptırıp helâk ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsânevî bir varlık olan "ğûl"[992] hakkında Hz. Peygamber "Ğûl yoktur"[993] buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin bâtıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, câhiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayâletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi Müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir. Anılan efsane, çeşitli bölgelerin yanısıra Anadolu'ya cadı, umacı, dev anası ve aynı kökten olmak üzere gulyabani gibi adlarla geçmiştir.[994]
    İslâm'ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekildeputperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslâm buna şiddetle karşı çıkmıştır.[995] Sihir/büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış,[996] hatta bir sözünde bunu Allah'a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir.[997] Sihir yapanın imanının zâyi olacağını bildirmiştir.[998] Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.[999]
    Hz. Peygamber'in 9. ve 10. hicrî yıllarda yoğun bir şekilde Medine'ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslâm'ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamalarıortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu hususla alâkalı örnekleri ilgili bölümde verdiğimiz için burada tekrar etmek istemiyoruz. Câhiliye döneminde insanların ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumladıklarını, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saydıklarını, Hz. Peygamber'in, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirdiğini de biraz evvel kaydetmiştik.
    Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis ve daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir. Batıl inanışların ve hurafelerin inanç boşluğuna, dinî hayatın zayıflamasına, hurafelerin dinî bir görevmiş gibi telakki edilmesine, dolayısıyla dinin tahrifine, hayalciliğe, gerçeklerden, bilimsel davranışlardan ve aklı kullanmaktan uzaklaşmaya, ekonomik ve duygusal açıdan insanların sömürülmesine, bazı insanların haksız kazanç sağlamasına, insanların iyi niyetinin kötü niyetli kişiler tarafından istismar edilmesine, din istismarına, insanların geleceği ve gaybı öğrenme hususundaki zaaflarının kötüye kullanılmasına, ahlâkî çöküntüye ve ruh sağlığının bozulmasına yol açtığı veya açabileceği gerçektir. Bu tür asılsız şeylere rağbeti önlemek için herşeyden evvel dinin, temel kaynaklarından, ehil kimselerden ve tatmin edici bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir. Eğitim kurumlarının yanısıra, iletişim araçlarına da bu hususta büyük görevler düşmektedir. Aksi takdirde bu alandaki boşluk, ehil olmayan bilgisiz kişiler tarafından doldurulacak ve hurafeler daha da yaygınlaşacaktır.
    ________________________________
    [897] İbn Hişâm, I, 555-556.
    [898] Vâkıdî, II, 415; İbn Hanbel, III, 392-393; Buhârî, IV, 160.
    [899] Buhârî, IV, 238-239.
    [900] Ğâşiye Sûresi 23.
    [901] İbrâhîm Sûresi 15.
    [902] İbn Hanbel, VI, 229; Müslim, II, 1814; İbn Mâce, I, 638.
    [903] İbn Hanbel, IV, 17.
    [904] İbn Hanbel, V, 5; Ebû Dâvud, II, 606-607.
    [905] İbn Hanbel, III, 328.
    [906] İbn Hanbel, I, 404.
    [907] İbn Hanbel, II, 185.
    [908] Ebû Dâvud, IV, 143; İbn Mâce, II, 1086.
    [909] Buhârî, VII, 50.
    [910] Vâkıdî, II, 568-571; İbn Hişâm, II, 640-641; İbn Sa'd, II, 93; Buhârî, VIII, 19-20.
    [911] Ali İzzetbegoviç, s. 238.
    [912] Müslim, II, 1568-1570.
    [913] Nisâ Sûresi 43.
    [914] Ebû Dâvud, IV, 80.
    [915] Bakara Sûresi 219.
    [916] Nisâ Sûresi 43.
    [917] Mâide Sûresi 90-91.
    [918] Bakara Sûresi 219.
    [919] Nisâ Sûresi 43.
    [920] Mâide Sûresi 90-91.
    [921] Ebû Dâvud, IV, 79-80; Neseî, VIII, 286-287.
    [922] Buhârî, V, 189-190; Müslim, II, 1570 vd.
    [923] Müslim, II, 1073.
    [924] Müslim, II, 1576.
    [925] Buhârî, V, 245; Müslim, II,1585-1588; İbn Mâce, II, 1123-1124; Ebû Dâvud, IV, 86, 88-91; Neseî, VIII, 327.
    [926] Neseî, VIII, 296.
    [927] İbn Mâce, II, 1124-1125; Ebû Dâvud, IV, 87; Neseî, VIII, 300-301.
    [928] İbn Mâce, II, 1119.
    [929] İbn Hanbel, V, 238.
    [930] İbn Mâce, II, 1122.
    [931] Neseî, VIII, 335.
    [932] Vâkıdî, II, 665; Buhârî, VIII, 14; İbnü'l-Esîr, Üsd, III, 216.
    [933] İbnü'l-Esîr, Üsd, V, 352.
    [934] Buhârî, VIII, 14-15.
    [935] Ali İzzetbegoviç, s. 227.
    [936] Alpaslan Özyazıcı, Alkollü İçkiler, Sıgara ve Diğerleri, Ankara 1996, s.14-16.
    [937] İbn Hanbel, II, 351.
    [938] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 333-335; Alûsî, III, 53-70; Cevad Ali, VI, 776 vd. ; Mustafa Öz, "Ezlâm", DİA, XII, 67.
    [939] Mâide Sûresi 90-90.
    [940] Mâide Sûresi 3.
    [941] Ebû Dâvud, IV, 97; İbn Hanbel, I, 274.
    [942] Buhârî, IV, 111.
    [943] Cevad Ali, V, 133-134.
    [944] Furkân Sûresi 68; İsrâ Sûresi 32.
    [945] Wensick, II, 345-348.
    [946] Buhârî, III, 43; Müslim, II, 1199.
    [947] İbn Hişâm, I, 433; Taberî, III, 62.
    [948] Cevad Ali, V, 605.
    [949] Mâide Sûresi 38-39.
    [950] Mümtehine Sûresi 12.
    [951] Buhârî, I, 10.
    [952] Bk. Wensinck, v. dğr. el-Mu'cemü'l-Müfehres li-Elfâzi'l-Hadîsi'n-Nebevî, Leiden 1936-69, II, 455-457.
    [953] Hırsızlık konusunda geniş bilgi ve meselenin özellikle hukûkî yönü için bk. Ali Bardakoğlu, "Hırsızlık", DİA, XVII, 384-396.
    [954] Yâsîn Sûresi 47.
    [955] Nâziât Sûresi 24.
    [956] Kasas Sûresi 76-79.
    [957] Fecr Sûresi 15-20.
    [958] Hayati Hökelekli, "Enâniyet", DİA, X!, 170-171.
    [959] Buhârî, III, 24.
    [960] Tirmizî, IV, 305-306.
    [961] Müslim, III, 1986.
    [962] Ebû Dâvud, II, 517.
    [963] Buhârî, I, 19.
    [964] Hayati Hökelekli, "Irz", DİA, XIX, 134.
    [965] Hucurât Sûresi 12.
    [966] Müslim, III, 2001; Tirmizî, IV, 329; Ebû Dâvud, V, 192.
    [967] Ebû Dâvud, V, 192-193.
    [968] Ebû Dâvud, V, 194, 199.
    [969] Vâkıdî, III, 106; İbn Hişâm, II, 520-521; İbn Hanbel, V, 424-425; Taberî, III, 105.
    [970] Mâlik, s. 895-897; Buhârî, VII, 20-22; Müslim, II, 1737-1742; Ebû Dâvud, III, 478.
    [971] İbn Hanbel, III, 416.
    [972] Müslim, I, 622; Neseî, III, 136, 141, 145; İbn Mâce, I, 401.
    [973] Buhârî, II, 24.
    [974] Buhârî, II, 24.
    [975] Buhârî, II, 23-31; Müslim, I, 618-630; Neseî, III, 124-154; İbn Mâce, I, 400-402; Mehmet Apaydın, s. 95-98.
    [976] Tirmizî, V, 141.
    [977] İbn Hanbel, V, 82; Buhârî, VII, 143.
    [978] Ali Murat Yel-Yusuf Şevki Yavuz, "Hurâfe", DİA, XVIII, 381-384.
    [979] Bu konuda şu eserlere bakılabilir: Abdülkadir İnan, Hurafeler ve Menşeleri, Ankara 1962; Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurafeler, Ankara 1999; Mustafa Uysal, İslam'a Sokulan Bid'at ve Hurafeler, I-II, İstanbul 1975; Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, çev. Enes Harman-Ufuk Uyan, İstanbul 1980; İsmail Lütfi Çakan, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, İstanbul 1981; ; Ali Çelik, "Asr-ı Saadette Halk İnançları", Bütün Yönleriyle Asr-ıSaadette İslam, V, İstanbul 1995, s. 327-443.
    [980] İlyas Çelebi, "Fal", DİA, XII, 138-139.
    [981] Müslim, II, 1751.
    [982] Müslim, II, 1748.
    [983] Müslim, II, 1750.
    [984] İbn Hanbel, II, 429; IV, 68; V, 380; Ebû Dâvud, IV, 226; Müslim, II, 175; Tirmizî, I, 243; İbn Mâce, I, 209.
    [985] Buharî, VII, 17; Müslim, I, 382.
    [986] İbn Hanbel, I, 381; Ebû Dâvud, IV, 212-213.
    [987] Müslim, I, 644.
    [988] Âlûsî, II, 215 vd.
    [989] Âlûsî, II, 197.
    [990] Hamdi Yazır,VII, 4569; Ali Çelik, V, 334 vd.
    [991] Müslim, II, 1750-1751.
    [992] Âlûsî, II, 343 vd.
    [993] Müslim, II, 1744; Ebû Dâvud, IV, 233 .
    [994] İlyas Çelebi, "Gûl", DİA, XIV, 177.
    [995] Büyünün mahiyeti, çeşitleri ve çeşitli kültürlerdeki durumu hakkında özet bilgi için bk. Hikmet Tanyu, "Büyü", DİA, VI, 501-506.
    [996] Buhârî, VII, 34; Nesâî, Sünen, İstanbul 1981, VII, 111.
    [997] Buhârî, VII, 29, 34.
    [998] Nesâî, , VII, 112.
    [999] İbn Hanbel, I, 190-191; Tirmizî, IV, 60.

    diyanet gov.tr






+ Yorum Gönder