Konusunu Oylayın.: Kur'an-ı Kerim ve Grammer

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kur'an-ı Kerim ve Grammer
  1. 18.Mart.2012, 00:48
    1
    Misafir

    Kur'an-ı Kerim ve Grammer

  2. 15.Nisan.2012, 15:01
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kur'an-ı Kerim ve Grammer




    Kur'ân-ı Kerim’in ilk muhataplarından Mekkeli müşriklerin ve günümüzde de müsteşriklerin (Oryantalistlerin)1, Kur'ân’ın Alla kelamı değil, Hz. Peygamber’in sözü olduğunu iddia etmeleri bilinen bir gerçektir. Bunun için de eskiden beri Kur'ân’a değişik iftiralarda bulunmuşlar ve bulunmaya da devam etmektedirler. Bu iftiralardan biri de “Kur'ân’da Gramer Hatasının” olduğu meselesidir.2 Ortaya atılan bu iftira yeni bir iddia değildir. Eskilerin “müşkilat-ı nahviyye” dedikleri Arap sarf ve nahvinin Kur'ân’a tatbikinden doğan kaide farklılıkları meselesi, daha önce de bazı İslâm âlimleri tarafından –Kur'ân’a iftira gayesi taşımayan fakat bir gaflet sonucu olarak- dile getirilmiştir. Özellikle değişik kıraatlerin gramer kaidelerine ters düştüğü bazı müfessirler ve gramerciler3 tarafından dile getirilmiştir.

    Müsteşriklerin içinde hakikaten Arapçayı iyi bilenler olabilir ve Arapça gramerine ters zannettikleri yerleri hata olarak ileri sürebilirler. Fakat gramer hatası olduğunu iddia ettikleri ayetler; daha çok İslami kaynaklardan bulup çıkardıkları ve ortaya attıkları, böylece güya Kur'ân’da ve İslâm dininde bir hata bulduklarını iddia ettikleri meselelerdir. Onların her söylediğini hüccet kabul eden bazıları da, bu yalan-yanlış bilgileri alıp, orijinalite yapma meşhur olma hastalığından veya bilemediğimiz daha başka Saiklerden kaynaklanan sebeplerle bunları gündeme getiriyorlar. Özellikle konumuz olan gramer hataları meselesinde, tefsir kitaplarına baktığımızda, müsteşriklerin hata dedikleri ayetlerin çok eski dönemden beri üzerinde tartışılan meseleler olduğu çok açık bir şekilde görülecektir.

    Biz bu kısa çalışmamızda hem kötü niyetli müsteşriklere, hem de –hataya düşen- bazı İslâm âlimlerine cevap vermeye gayret edeceğiz. Bu arada üzülerek ifade etmek gerekir ki, maalesef bugün Türkiye’de kendilerinden müsteşriklerin iftiralarına cevap vermeleri beklenen bazı kimseler, aksi bir davranışla, aynı iftiraları tekrarlayarak, onlara borazanlık etmektedirler. Biz bu arada onlara da cevap vermiş olacağız.

    Bu kısa çalışmamızda, önce kıraatler hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz. Ondan sonra ise, Arapçanın özelliği, kıraatlerin Arap grameri olan irtibatından bahsedeceğiz. Daha sonra da gramer hatası olduğu iddia edilen ayetleri tetkik edeceğiz. Bu ayetler de Londra Üniversitesi’nde Şark Dilleri Mektebi’nin Yakın Şark ve İslâm Şubesi’nin Müdürü Prof. Alfred Guillaume’nin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 1953 seneki 11-17 Mayısında “Garbta İslâm Tetkikleri” mevzuunda verdiği konferanslarında ortaya attığı şüpheler ve John Burton’nun Linguistic Errors in The Qur’an (Kur'ân’da Gramer Hataları) isimli Journal of Semitic Studies dergisinin 1988 sonbahar sayısında yayınlanmış makalesindeki ayetlerdir.

    Son olarak da gramer hatası ile ilgili tashihi gereken uydurma rivayet hakkında İslâm âlimlerinin görüşlerini vererek kritiğini yapacağız.3a

    A. Kıraat, Kıraat İlminin Doğuşu ve Sahîh Kıraatlerde Aranan Şartlar

    1. Kıraat
    Kıraat, el-Kırâe kelimesinin cemisidir4. el-Kırâe, tilâvet mânâsındadır5. el-Kırâe kelimesinin cemisi olan kıraat, ıstılah olarak kıraat imamlarının rivâyetleriyle, onlardan gelen tariklere denilmektedir6.

    İbnü'l-Cezerî'ye göre ise: "Kıraat, Kur'ân kelimelerinin edâ keyfiyetini ve kelimelerdeki ihtilâfı, nakledenlerine, nisbet ederek bildiren bir ilimdir"7. Bu ilim, med, kasr, nakl vb. hususlarda Kur'ân kelimelerini kendine konu edinmiştir8.

    Hz. Osman, mushafları yazdırıp bu hatta muhalif olan diğer şahsî nüshaları terketmeye çağırınca, bazı zatlar muhalif olanları bırakıp, imam mushafın hattına aykırı olmayan ve Hz. Peygamber'den tevâtüren nakledilen diğer yerleri okumaya devam ettiler. Yedi harften geri kalan ve bazı kelimelerde rastlanan bu farklılıklara kıraat denilir9.

    2. Kıraat İlminin Doğuşu
    Hz. Osman (ra), mushafların istinsahından sonra, bu mushaflardan her birini bir beldeye, o mushafın ihtiva ettiği kıraat vecihlerini öğretecek bir zât ile göndermiştir. Kur'ân-ı Kerim'in gönderildiği bu belde sakinleri, Kur'ân'ın kıraatini bizzat Resûlullah (sav)'den öğrenmiş olan ashâbdan aldılar ve öğrendikleri gibi okudular.

    Bu mushafların noktasız ve harekesiz olmaları ve kelimelerinin yazılış şekillerinin de muhtelif kıraat vecihlerini imkân dahiline alması hasebiyle, kıraat ve Kur'ân'ı rivayet ve telâkkide bir umde de, mushafların hattı olmuştur. Ekseriyetle Hz. Osman'ın mushaflarla gönderdiği kimselerin, götürdükleri mushaflarına uygun olan kıraatleri, bulundukları beldede yayılmaya başlamıştır.

    Bilindiği gibi Sahabe (r.anhüm)'ün Resûlullah (sav)’den kıraat elde ediş şekilleri çeşitli idi. Bunlar içerisinde, Resulullah'tan bir kıraat alan olduğu gibi, iki ve daha fazlasını alanlar da vardı işte bu sebebe dayanarak denilebilir ki, kıraati alan Tabiin ve etbâu't-Tâbiînin de kırâatlerindeki farklılık devam etti. Zamanla kıraatler arası ihtilaflar çoğaldı, zabt da azaldı. Neredeyse sahih kıraat ile şâz ve diğer kıraatler birbirine karışacaktı10. Bu esnada İslâm ümmetinin hazık âlimleri ve yüce namları kalktılar, ellerinden geldiği kadar çalıştılar, sahîh ile bâtılın arasını ayırdılar, harfleri ve kıraatleri topladılar; vecihleri ve rivayetleri nisbet ettiler, meşhur ve şâz, sahîh ve şâz kırâatlerin arasını, koydukları usûl ve tercih ettikleri esaslara göre ayırdılar11. Neticede kıraat, kıraatlerin son bulduğu meşhur imamlara vâsıl oldu. Onlar da bu kıraatleri tesbit ettiler, tesbit ettikleri kırâatleriyle isim aldılar ve mensup oldukları kıraatleri yaydılar12.

    İbnü'l-Cezerî (833/1429)'nin13 de dediği gibi kıraatlerin bu imamlara nisbet edilmesi, onların o kıraati en çok zabteden, en çok okuyan ve okutan, ona en çok yönelip ilgilenen olmasındandır. O imam, o kıraati tercih etmiş, ona devam etmiş, nihâyet onunla tanınmış ve meşhur olmuş ve bu kıraat kendisinden alınır olmuştur. Bu bakımdan o kıraat, başkasına değil de ona izafe edilmiştir. Ancak bu izafet ve nisbet, onun o kıraati tercih edip ona devam ettiğini ifâde eden izafettir; yoksa onun kendi îcâdı, re'y ve içtihadı mânâsına gelmez14.

    Kıraatler konusunda, zamanının ünlü bilginlerinden olan Ebû Bekr b. Mücâhid (324/935) hicrî 300 yılı civarında Kitâbü's-Seb'a isimli eseriyle kıraatleri yediye tahsis etmiş ve onun bu tasnifi kabul görerek, Kırâat-ı Seb'a (Yedi Kıraat) tesbit edilmiştir. Daha sonra bu Yedi Kırâat'e ilave üç kıraatin de, aynen Yedi Kırâat'te olduğu gibi meşhur ve mütevâtir olduğu, İbnü'l-Cezerî tarafından isbat edilmiştir15. Esasen ondan önce Beğavî (510/1116), İbnü's-Sübkî (756/1355) de bu üç kıraati sahih kabul etmişlerdir. Böylece bu üç kıraatle birlikte aşağıda kaydedeceğimiz On Kıraat (Kırâat-ı Aşere) bütün Müslümanlar tarafından benimsenip meşhur olmuştur. Bu On Kıraatin imamlarının isimleri şöyledir: 1. Nâfi' b. Abdirrahman (169/785). 2. Abdullah b. Kesîr (120/738). 3. Ebû Amr b. el-Alâ el-Basrî (Zebbân b. Ammâr) (154/771). 4. Abdullah b. Âmir (118/736). 5. Ebubekr Âsım b. Behdele (127/744). 6. Hamzetü'bnü Habîb (156/773). 7. Ali b. Hamze el-Kisâî (189/805). 8. Ebû Ca'fer Yezid b. el-Ka'ka' (132/749). 9. Ya'kûb b. İshâk el-Hadramî (205/820). 10. Halefü'l-Âşir (Halef b. Hişâm) (229/834).

    3. Sahîh Kıraatlerde Aranan Şartlar
    Hz. Peygamber (sav)'den intikâl eden sahîh kıraatler içerisine, bazı bid'at ehlinin kendi bid'atlarına göre Kur'ân-ı Kerimi tilâvet etmeye koyulmalarına karşı, İslâm dininin her cihetten itimâda şayan imamları, sahîh ve doğru olan kıraatlerle, bozuk olan kıraatleri birbirinden ayırmak için, belirli ölçüler koymuşlardır.

    "Sahîh Kıraatlerin şartları dediğimiz bu esaslarla, sahîh kıraat, şâz ve merdûd olan kıraatler, kesin olarak birbirinden ayrılmışlardır.

    Bütün kaynakların ittifakla haber verdiğine göre bu şartlar üçtür:

    1. Kıraat, bir vecihle de olsa muteber bir tarzda, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır.

    2. Kıraat, sahîh ve muttasıl bir senetle Hz. Peygamber (sav)'e ulaşmalıdır16.

    3. Kıraat, takdiren de olsa, Hz. Osman (ra)'a nisbet edilen mushaflardan birinin resm-i hattına uygun olmalıdır17.

    Bu üç şartı hâiz olan kıraatlerin reddedilmesi ve inkârı mümkün değildir. Ayrıca bunlarda gramer hatası olduğunu iddia etmek de doğru değildir, Çünkü bu kıraatler, Hz. Peygamber'e nazil olan ve O'nun da okuduğu ve ashabına öğretmiş olduğu okuyuş şekilleridir. Onun için inkârı ve onlara hata nisbeti helâl olmaz. Öyleyse mü'minlere düşen, bu kıraatleri olduğu gibi kabul etmektir18.

    Biz burada, "Sahîh Kıraatlerin şartlarının her birisini ayrı ayrı incelemeyeceğiz. Yalnız konumuzla irtibatından dolayı sadece birinci şartı kısaca tartışacağız.

    4. Kıraat ve Arap Dili Kaideleri
    Birinci şarta göre; "Kıraat, bir vecihle de olsa Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır". Tarifteki 'bir vecihle de olsa'dan maksat, gramerin vecihlerinden herhangi birisine uygunluktur. Bu vechin, fasîh veya çok fasîh olması, üzerinde fikir birliği edilen veya ihtilâf edilen bir kaide olması, kıraate zarar vermez; yeter ki bu kıraat yaygın ve imamlar tarafından sahîh bir senetle alınmış olsun. İbnu'l-Cezerî ve tahkik ehline göre, şartlar içerisinde en büyük esas, en kuvvetli rükün kıraatin Arap dilinin kaidelerine uygunluğudur. Fakat böyle olmakla beraber, sahîh kıraatleri bazı Arap gramercilerinin inkâr cihetine gitmelerinin de hiçbir kıymeti yoktur19.

    Bazı kıraat imamları, Kur'ân'ın kıraatlerinden herhangi birisinde, dilin yaygınlığına ve Arapçadaki kıyaslara uygunluğuna itimat etmemişlerdir. Bilâkis hadîsin sübûtuna, naklin sıhhatine önem vermişlerdir. Onlara göre, rivayet sabit olunca, Arapçanın kıyası ve lügatin yaygınlığı onu reddedemez. Çünkü kıraat uyulması gereken bir sünnettir, onu kabul etmek lâzımdır ve müracaat da onadır20.

    Ebû Amr ed-Dânî, 'Câmiu'l-Beyân' isimli eserinde demiştir ki: "Kıraat imamları, Kur'ân'ın kıraati ile ilgili hususlarda, dilin yaygın oluşuna ve Arapçadaki kıyaslara göre amel etmemişlerdir. Bilâkis hadîsteki sübût, nakîl ve rivayetteki sıhhati nazar-ı itibara almışlardır. Bu hususlar kendilerince sabit olunca, Arapçanın kıyâsı ve yaygın oluşu, o kıraati reddedemez. Çünkü kıraat, uyulan bir sünnettir, kabul edilmesi gerekir ve ona müracaat edilir"21.

    ez-Zerkânî de şöyle bir mütalâada bulunur: "Bazı gramercilerin mütevâtir kıraatlerden bir kısmını, kendi koydukları kaidelerine uymadığı bahanesiyle inkâra yeltenmelerindeki tutumları büyük bir cür'ettir. Nahiv âlimleri, kaidelerinde Allah Teâlâ'nın kitabından, Resûlü'nün sözlerinden ve Arabın kelâmından faydalanırlar. Kuranın Kur'ân'lığı makbul rivayetle sabit olunca, gramer âlimlerine ve koydukları kaidelerine hakem olan, Kur'ân'dır; ve kâideleriyle Kur'ân'a müracaatları onların vazifeleridir. Yoksa biz, Kur'ân'ı kendileri hakkında hakem seçtiğimiz onların birbirine muhalif olan kaidelerine başvuracak değiliz. (Şayet biz, böyle yapmazsak), bu, âyete zıt olur ve uyulması gereken aslın ihmâli mânâsına gelir"22.

    Subhi es-Sâlih ise şöyle demektedir: "...(kıraatler) hususunda dayanağımız, nakildir. Arap dili kuralları değil. Çünkü biz, bu kuralları Kur'ân'a hakem değil, Kur'ân'ı bu kurallara hakem kabul ediyoruz. Aslında nahivciler, kaidelerine temel kaynak olarak önce Kur'ân ve hadîsi, ikinci planda da Arap sözünü kabul etmişlerdir"23.

    "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" şartı hususunda Abdurrahman Çetin de şöyle demektedir: "...bizce böyle bir şart gerekli değildir; hatta sakıncalıdır. Zira böyle bir şartın konulması sebebiyle, bazı gramerciler; mütevâtir kıraatlerden bazısının, kaidelere uymadığını iddia ederek tenkit etmişler; bu da birçok tartışmalara neden olmuştur. Oysa, diğer iki şartı taşıyan bir kırâat karşısında geçerli olan kurallar değil, kıraat olmalıdır. Çünkü gramercilere ve kurallara hakemlik edecek olan Kur'ân'dır; kaidelerin ona uyması gerekir. Böyle bir ihtilâfa da, maalesef, bu kaideyi koyan kıraat âlimlerimiz sebep olmuş; sonra da bu tür iddialara cevap yetiştirmeye çalışmışlardır24.

    Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus; Arap dilinin kaideleri ile, Arapçanın grameri (sarf-nahiv) olarak yazılan kitaplardaki kaideler birbirinden farklıdır. Çünkü Arapçanın çok geniş ve değişik vecihleri olmasına rağmen, gramer kitaplarında bunların sadece bazıları tesbit edilebilmiştir. Kur'ân, Arap dilinin bu geniş ve değişik vecihlerine göre nazil olmuş ve onlara uygundur25. Nahivcilerin tesbit ettiği ve bu geniş ve değişik vecihlerin hepsini tam olarak tesbit edemeyen kaidelere Kur'ân'ın uymaması, Kur'ân'da gramer hatası olduğunu ebetteki göstermez. Bilakis tesbit edilen kaidelerin, Arap gramerini bütün yönleriyle tam olarak aksettirmediğini, sadece birkaç vechinin tesbit edilebildiğini gösterir.

    5. Kur'ân ve Arap Dili
    Arapça, Kur'ân'ın nüzulü ile fesahat tarihinde en yüksek mevkiye yükseldi. Kur'ân; âlimlerin, beliğ ve fasih kimselerin kendisinden istifade ve iktibas ettikleri en yüce bir örnek oldu. Hatipler, konuşmalarını Kuranla süslediler, içinde Kur'ân âyetlerinin zikredilmediği hutbeleri de çirkin ve hayırsız olarak isimlendirdiler. Kur'ân-ı Kerim, Arapça ilimlerde ders ve araş-tırmaların, doğru ve yanlışın mihveri oldu. Nahiv ve lûgatçilere göre, bir şeyin doğru veya yanlış oluşunda istişhad için en önemli ve birinci kaynak Kur'ân oldu. Bir ibarenin doğru olup olmadığı Kur'ân ile anlaşılıyordu. Çünkü Kur'ân en doğru ve doğruların en doğrusu idi. Ondan sonra hadis-i şerif, daha sonra da derecesine göre şiir ve nesir olarak Arap kelâmı gelir. Bürün bu saydıklarımız, nahiv ve lügatçiler gelmeden evvel de vardı.

    Lügat ve nahivcilerin istifade edeceği en birinci kaynak, kendisine hiçbir şaibe ve şüphenin karışmadığı Kur'ân olmalıdır. Çünkü o, 'Apaçık Arapça' olmanın yanı sıra, yer ve göklerin ve bütün lügatların Yaratıcısının kelâmıdır. Onun için âlimler, -araştırma ve ihtisaslarının farklılığına rağmen- Kur'ân'ı, ihtilaflarında hakem olarak almışlar ve hep ona müracaat etmişlerdir. Onu asıl kabul etmiş ve hükümlerini onun üzerine bina etmişlerdir. Böylece, Arapça ilimler; lügat, nahiv, sarf, belagat hep Kur'ân'dan ve Kur'ân'ı anlamada yardımcı olmak için çıkmıştır. Çünkü Kur’ân gelmeden önce sarf ve nahvin yazılı ve belli kaideleri yoktu. Âlimler bu ilimleri Kur'ân'ın suyu ile sulayarak geliştirdiler. Ayrıca Arap kelâmından da istifade ettiler. Kur'ân ve Arap kelâmını, kendilerinden istifade ile ortaya koydukları kaidelerde, doğru ve yanlış, kabul ve red hususunda ölçü kabul ettiler.

    Öyleyse; Arap gramerinin -sarf ve nahvinin- kaynağı olan Kur'ân'da; gramer hatası var demenin tarîhen ne kadar büyük bir hata ve iftira olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Arap gramerinin kaynağı olan ve olmasaydı, Arap gramerinin de olmayacağı Kur'ân için böyle bir iddia nasıl ortaya atılabilir?26.

    Biraz önce de söylediğimiz gibi, Kur'ân gelmezden evvel Arap grameri tedvin edilmemişti. Arap gramerinin tedvinini çeşitli sebeplere bağlamak mümkündür. Bunlardan bir kısmı dinî, diğer bir kısmı da din dışı sebeplerdir. Dinî sebep olarak, Kur'ân'ı doğru ve fasih okumak sayılabilir.

    Müslümanlığın Arap olmayanlar arasında da yayılmasından sonra, Arap dilinde yavaş yavaş bozulma başladı. Hatta bu dil hataları Müslümanların hayatında en önemli yeri işgal eden Kur'ân'ın okunuşuna da aksedince ileri gelen kişiler dillerini ve özellikle de Kur'ân'ı koruyucu önlemler almanın gereğine inandılar ve böylelikle dilin kurallarını tesbit için kolları sıvadılar. Nahvi ilk tedvin eden kişi ve tarihi hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden kesin bir sonuca varılamamakla beraber, rivayetler Ebu'l-Esved ed-Düelî üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yine Ebu'l-Esved'i bu işe iten ve bu ilmin çekirdeğini oluşturan çabaları ile ilgili farklı rivayetler vardır.

    Bunlardan konumuzla yakından ilgili olan ve mantıken Kur'ân'ı hatadan korumak gibi bir niyeti de beraberinde getiren bir rivayet önem kazanmaktadır. Bu rivayet şöyledir:

    "Bir gün Ebu'l-Esved, birinin Kur'ân okurken “İnnellahe berîün minel müşrikine ve rasulühü” âyetinde (Tevbe, 9/3) “Rasulühü” kelimesini kesreli okuyarak mânâ açısından büyük bir hataya düştüğünü27 görür ve "İnsanların bu duruma düşebileceği aklıma gelmezdi" diyerek üzülür ve derhal Basra valisi Ziyad b. Ebih'e gider. Ondan insanların uyacağı kaideler ortaya koymak hususunda izin ister"28, Böylece Kur'ân ile ilgili gözüken bu gayretler, aslında nahiv ilminin ilk aşamasını oluşturmuştur29.

    Kur'ân ile nahiv arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur; bir yandan nahvin kaidelerini tespit etmek için kaynak olarak kullanılırken, öte yandan tespit edilen nahiv kaidelerinin uygulandığı ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir metin olarak kabul edilmiştir. Ancak ortaya atılan ve Kur'ân'a uygulanan bu kaideler bazen Kur'ân'ın ortaya koyduğu gramer yapısı ile ters düşünce nahiv uleması çeşitli tevil yollarına gitmiştir. Ancak bu hareket fesahat ve belagatın zirvesinde olan Kur'ân âyetlerinin tevile gidilmeden örnek alınmasını savunanlar tarafından tenkit edilmiştir. Buna ek olarak Kur'ân'ın kıraatleri, birden fazla i'rab edilmeye müsait yerleri de farklı görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur30.

    Nahivcilerden bazıları bir kıraatin Arapçaya uygun olduğunu kabul ederken, diğerleri uymadığını söyleyerek tenkit yoluna gitmişlerdir. Önceki nahivciler, kıraatleri tenkit etmede katı davranırken, sonra gelenler daha da yumuşak ifadeler kullanarak nahvin sınırlarını geniş tutmuş ve tenkit edilen kıraatlerin Arapçaya uygunluğunu söylemişlerdir31.

    Bazı gramercilerin mütevâtir kıraatlerden bir kısmını, kendi koydukları kaidelerine uymadığı bahanesiyle inkâra yeltenmelerine ve özellikle Asım, Hamza ve İbn Amirin kıraatlerinin Arapçadan uzak ve hatalı olduklarını iddia etmelerine şöyle cevap verilmiştir: "Bu zatlar hata ediyorlar. Çünkü hatalı olduğunu iddia ettikleri kıraatler mütevâtir sahih kıraatlerdir. Mütevâtir olması da Arapçada caiz olduğunun delilidir. Onun için onlara hata isnat edilemez. Nahivciler, Arapçanın fasih olanıyla ve olmayanıyla bütün yönlerini tesbit ettiklerini zannediyorlar. Halbuki bu mümkün olmamıştır"32. Çünkü Ebu Hayyân'ın da dediği gibi, bu kaidelerin hepsini bilmek ve onları zabtetmek çok zor bir iştir: "Biz Basralıların söylediklerini veya onlara muhalefet edenlerin söylediklerini tek doğru olarak kabul edemeyiz. Çünkü Kûfelilerin Araplardan naklettiği ve kabul ettiği nice gramer kaideleri var ki, Basralıların bunlardan haberi yoktur. Aynı şekilde Basralıların naklettiklerinden de, Kûfelilerin haberi yoktur. Bunların hepsini, ilimde çok derinleşenler ancak bilebilir"33. Öyleyse, Arapçanın gramerini tamamen tesbit edemeyenlerin, kıraatlerde hata bulması, "bu kıraat gramer kaidesine uymuyor, yanlıştır" demesi hiç de aklî ve mantıkî değildir.

    Arapça, tesbit edilen gramer kaidelerinden çok daha geniştir. Arapça grameri tesbit edenler, birçok kaideyi tesbit etmekle beraber birçoğunu da tesbit edememişlerdir. Çünkü Arap câhiliyye şiirinin birçoğu zayi olmuştur. Biz bunu ikinci halife Hz. Ömer (ra)'dan öğreniyoruz: "(Arap şiirinin) azı ezberlendi, çoğu ise gitti; zayi oldu"34. Bunu bilen bir kimse 'bazı kırâatler, gramer kaidelerine uymuyor, öyleyse yanlıştır' demeye cesaret edemez. Çünkü Allah, Kur'ân'ı apaçık bir Arapça ile inzal etmiştir. Fakat Arap gramerini tam olarak bilemeyen bazı kimseler, dolayısıyla kıraatleri hatalı bulacaklardır. İnsaflı kimseler ise şöyle diyeceklerdir: Her ne kadar bu kıraat, bugün elimizde bulunan ve nahiv âlimleri tarafından tedvin edilen kurallara uymasa da doğrudur. Demek ki, nahiv âlimlerinin ulaşıp bilemediği başka bir lehçe veya lügatte bu kaide var ki, kıraat ona göredir. Öyleyse, sahih kıraatlerde hata bulmak yerine, kıraatlere göre nahiv kaidelerini yeniden gözden geçirmek daha uygun olacaktır. Çünkü sahih kıraatlerin hepsi, Arap gramerinin sahih bir kaidesine uymaktadır. İbn Teymiye ve el-Mehdî'nin de dediği gibi; 'Kur'ân'da hiçbir kıraat yoktur ki, onun Arap gramerinde sahih bir yönü bulunmasın'35. Nitekim nahiv âlimlerinden İbn Mâlik gibi hak ve hakikate karşı insaflı olanlar da çıkmıştır. Yani, koydukları kaideleri kıraatlere göre tekrar düzelten âlimler; yoksa, kıraatleri kendi koydukları kaidelere uydurmaya çalışanlar değil36.

    Bazı kıraatlerin hatalı olduğunu iddia eden nahiv âlimlerinin hataya düşme sebeplerinden birisi de; gramer kaidelerini vaz'ederken, çok ciddî ve derin bir araştırma yapmadan kaide koymalarıdır. Daha sonra da bu konuda karşılarına çıkan, ister şiir isterse nesir olsun, hatta Kur'ân âyeti olsun koydukları kaideye uymayınca hatadır deyip, onun Arap gramerine uygun olmadığını söylemeleridir. Halbuki bu ilmî bir metod değildir.

    Sahih kıraatlerde gramer yönünden hata olduğunu söyleyen ve bu kapıyı açanların ilkleri, Halil b, Ahmed, Sîbeveyh38 ve Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ'dır39. Kıraatlerde hata bulduğunu söyleyen, kabih diyen, böyle okumak caiz değildir vs. diyenlere karşı el-Kuşeyrî şöyle cevap veriyor:"... bunların sözleri kabul edilecek gibi değildir. Çünkü sahih kıraatler Hz. Peygamber (sav)'den tevâtüren sabit olmuştur. Bunları reddeden, Hz. Peygamberin okuyuşunu da reddetmiş, çirkin görmüş olur. Bu da dinen tehlikeli bir durumdur"40.

    Nahiv kaidelerini vaz' eden ve bazı kıraatlerde hata var diyenlere karşı el-Fahru'r-Râzî şöyle demektedir: "Ben, Kur'ân'da bulunan sahih bazı kıraatlerde hata bulan ve bu kıraatleri koydukları kaidelere delil olarak almaktan çekinen nahivcilere hayret ediyorum. Çünkü onlar, çoğu kere söyleyeni meçhul Arap şiiri ile istişhadda bulunuyorlar, fakat nedense kıraatlerin bazısını terkediyorlar. Halbuki sahih kıraatler ile istişhadda bulunmaları daha doğru olurdu"41.

    Bütün bu zikrettiklerimizden sonra, "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" kaidesini kabul etmeyenleri göz önünde bulundurarak, müsteşriklerin "Kur'ân'da gramer hatası var" şeklindeki iftiralarına cevap vermeye lüzum yoktur. Çünkü Kur'ân asıl, gramer kaideleri ise ona tâbidir. Dolayısıyla Kur'ân'da gramer hatası diye bir şey söz konusu olamaz.

    Fakat "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" kaidesini kabul edenlere göre müsteşriklerin iddialarına cevap vermek gerekir. Biz de buradan hareketle cevap vermeye gayret edeceğiz.

    Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce Arapçanın i'râbı ve hususiliği ile umumî bazı kaideler üzerinde kısaca duralım.

    6. Arapçanın İ'râbı ve Hususiliği
    Arapçada kelimelerin sonlarına, cümledeki yerlerine göre verilen harekelere i'râb denir. İ'râb, ref, nasb, cer ve cezm halleri olup ötre, üstün veya esre denilen harekelerle, bazen de harflerle gösterilir. Gayr-ı munsarif denilen bazı kelimelerin i'râbı başka türlü olur. Lafzî, takdirî ya da mahallî i'râblar vardır.

    Gramerciler, bu kaideleri vaz' ederken ayrı ayrı gruplara ayırmışlardır. Lisan kaidelerini inzibat altına alırken, lisanın bünyesi icabı, muhtelif lehçe (diyalekt)lere göre muhtelif kaideler vaz' etmişlerdir. Arap nahivcileri, Kûfeliler ve Basralılar mektebi olmak üzere iki büyük kola bölünmüştür. Birine göre gramer hatası sayılan bir husus, diğerine göre kaideye uygun düşebilmektedir.

    Arapça kadar kaideleri bol, grameri müşkil bir lisan yoktur. Yığın yığın kaideler ve kaide-dışı haller, şazlar vardır. Kelimede bazen harf kaybolur, sonra yine meydana çıkar. İ'lâl ve idgam bahisleri çeşitli kaidelerin kurulmasına rağmen, yine bir türlü bitmez. Müstesnalarla doludur. Bazen müstesnanın müstesnası da vardır.

    Bu lisan, çöller kadar serazat, zapt ü rapt altına alınması güç bir kavmin lisanıdır. Edebiyat, hayatın ifadesi olduğuna göre bu hâl, lisanda da kendini gösterir. Muhtelif kabilelerde lehçeler değişir. Kaideler de bittabi ona göre olur.

    Göz önünde tutulması gereken diğer bir nokta daha var. Dil kaideden değil, kaide dilden çıkar. Şüphesiz ki kaide yokken lisan vardı. Kaideler lisanın kullanılışına bakılarak kurulmuştur. Münakaşa bile taşımayacak kadar açık olan bu cihet anlaşıldıktan sonra, neden her lisanda müstesnaların, kural dışı şazların bulunduğunun izahı kolaylaşır.

    Kur'ân'da gramer hatası var demek: En iyimser bir yaklaşımla Kur'ân'ın mânâ olarak Allah'a, lafız olarak Allah Resulü'ne ait olduğu fikrini işmam ediyor. Neticede de Allah Resulü'nün ifadeleri(l) ile Arap şairlerinin şiirleri mukayese ediliyor.

    Allah kelâmı, kurallarını dilcilerin kurdukları bir kaideye uymaya ne ile mecbur tutulacak? İlmi, her şeyi muhît olan Allah'ın kelâmı, beşer idrakinin koyduğu kaidenin üstünde kalmaz mı? İnsanların sözlerinde bile herkesin kavrayamayacağı bir incelik gözetilerek, bir nükteye işaret edilerek bir kaide terk olunmuyor mu? Ve bunda edebî bir güzellik, bir zevk inceliği aranmıyor mu?.

    Arap edebiyatının en yüksek zirvesine ulaştığı bir devirde, üstün i'câzıyle bütün büleğayı dize getiren Kur'ân'da gramer hatası aramak, beyhude uğraşmak olur.

    Bazen lisanın bünyesi, sun'î kaidelerin dar çerçevesini kırarak, serpilip boy atmak ister. Bu hâl lisanın yeni bir devreye girmesine delil olabilir. Lisan tabiîliğe doğru akar, sun'îliğe değil. Her dilin kendine göre bir hususiyeti vardır. İşte gramer hatası gibi gösterilmek istenen misaller böyle bir incelik ve hususiyet için, umumî kaideden ayrılmış olabilir.

    Arapça gayet geniş ve lehçeleri muhtelif bir lisan olduğundan onun derinliğine ve inceliğine tamamıyla vâkıf olabilmek için, yıllarca uğraşanlar var. İmam eş-Şâfiî'den Fîrûzâbâdî'ye varıncaya kadar Arap edebiyatının ve lisanının söz sahibi salahiyetli edipleri, onun inceliğine hakkıyla vâkıf olabilmek için, yıllarca çöllerde dolaşıp bedevî kabileler arasında kalmışlardır. Ve her gün yeni bir şey işiterek hayretle tetkiklerine devam etmişlerdir.

    Arap edebiyatı kitapları, nice çekici kelimeler, istisna misalleri ile doludur. Bu lisanın hususiyetine çeşitli lehçe ve örneklerine en büyük edipleri ve beliğleri bile kolayca ve hakkıyla vâkıf olamıyor. Nerede kaldı ki, sathî bir derecede Arapça öğrenenler bu lisanda hüküm vermek salâhiyetini hâiz olacaklar42.

    yeni Ümit dergisi/ Prof.Dr.Davut Aydüz



  3. 15.Nisan.2012, 15:01
    2
    Silent and lonely rains



    Kur'ân-ı Kerim’in ilk muhataplarından Mekkeli müşriklerin ve günümüzde de müsteşriklerin (Oryantalistlerin)1, Kur'ân’ın Alla kelamı değil, Hz. Peygamber’in sözü olduğunu iddia etmeleri bilinen bir gerçektir. Bunun için de eskiden beri Kur'ân’a değişik iftiralarda bulunmuşlar ve bulunmaya da devam etmektedirler. Bu iftiralardan biri de “Kur'ân’da Gramer Hatasının” olduğu meselesidir.2 Ortaya atılan bu iftira yeni bir iddia değildir. Eskilerin “müşkilat-ı nahviyye” dedikleri Arap sarf ve nahvinin Kur'ân’a tatbikinden doğan kaide farklılıkları meselesi, daha önce de bazı İslâm âlimleri tarafından –Kur'ân’a iftira gayesi taşımayan fakat bir gaflet sonucu olarak- dile getirilmiştir. Özellikle değişik kıraatlerin gramer kaidelerine ters düştüğü bazı müfessirler ve gramerciler3 tarafından dile getirilmiştir.

    Müsteşriklerin içinde hakikaten Arapçayı iyi bilenler olabilir ve Arapça gramerine ters zannettikleri yerleri hata olarak ileri sürebilirler. Fakat gramer hatası olduğunu iddia ettikleri ayetler; daha çok İslami kaynaklardan bulup çıkardıkları ve ortaya attıkları, böylece güya Kur'ân’da ve İslâm dininde bir hata bulduklarını iddia ettikleri meselelerdir. Onların her söylediğini hüccet kabul eden bazıları da, bu yalan-yanlış bilgileri alıp, orijinalite yapma meşhur olma hastalığından veya bilemediğimiz daha başka Saiklerden kaynaklanan sebeplerle bunları gündeme getiriyorlar. Özellikle konumuz olan gramer hataları meselesinde, tefsir kitaplarına baktığımızda, müsteşriklerin hata dedikleri ayetlerin çok eski dönemden beri üzerinde tartışılan meseleler olduğu çok açık bir şekilde görülecektir.

    Biz bu kısa çalışmamızda hem kötü niyetli müsteşriklere, hem de –hataya düşen- bazı İslâm âlimlerine cevap vermeye gayret edeceğiz. Bu arada üzülerek ifade etmek gerekir ki, maalesef bugün Türkiye’de kendilerinden müsteşriklerin iftiralarına cevap vermeleri beklenen bazı kimseler, aksi bir davranışla, aynı iftiraları tekrarlayarak, onlara borazanlık etmektedirler. Biz bu arada onlara da cevap vermiş olacağız.

    Bu kısa çalışmamızda, önce kıraatler hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz. Ondan sonra ise, Arapçanın özelliği, kıraatlerin Arap grameri olan irtibatından bahsedeceğiz. Daha sonra da gramer hatası olduğu iddia edilen ayetleri tetkik edeceğiz. Bu ayetler de Londra Üniversitesi’nde Şark Dilleri Mektebi’nin Yakın Şark ve İslâm Şubesi’nin Müdürü Prof. Alfred Guillaume’nin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 1953 seneki 11-17 Mayısında “Garbta İslâm Tetkikleri” mevzuunda verdiği konferanslarında ortaya attığı şüpheler ve John Burton’nun Linguistic Errors in The Qur’an (Kur'ân’da Gramer Hataları) isimli Journal of Semitic Studies dergisinin 1988 sonbahar sayısında yayınlanmış makalesindeki ayetlerdir.

    Son olarak da gramer hatası ile ilgili tashihi gereken uydurma rivayet hakkında İslâm âlimlerinin görüşlerini vererek kritiğini yapacağız.3a

    A. Kıraat, Kıraat İlminin Doğuşu ve Sahîh Kıraatlerde Aranan Şartlar

    1. Kıraat
    Kıraat, el-Kırâe kelimesinin cemisidir4. el-Kırâe, tilâvet mânâsındadır5. el-Kırâe kelimesinin cemisi olan kıraat, ıstılah olarak kıraat imamlarının rivâyetleriyle, onlardan gelen tariklere denilmektedir6.

    İbnü'l-Cezerî'ye göre ise: "Kıraat, Kur'ân kelimelerinin edâ keyfiyetini ve kelimelerdeki ihtilâfı, nakledenlerine, nisbet ederek bildiren bir ilimdir"7. Bu ilim, med, kasr, nakl vb. hususlarda Kur'ân kelimelerini kendine konu edinmiştir8.

    Hz. Osman, mushafları yazdırıp bu hatta muhalif olan diğer şahsî nüshaları terketmeye çağırınca, bazı zatlar muhalif olanları bırakıp, imam mushafın hattına aykırı olmayan ve Hz. Peygamber'den tevâtüren nakledilen diğer yerleri okumaya devam ettiler. Yedi harften geri kalan ve bazı kelimelerde rastlanan bu farklılıklara kıraat denilir9.

    2. Kıraat İlminin Doğuşu
    Hz. Osman (ra), mushafların istinsahından sonra, bu mushaflardan her birini bir beldeye, o mushafın ihtiva ettiği kıraat vecihlerini öğretecek bir zât ile göndermiştir. Kur'ân-ı Kerim'in gönderildiği bu belde sakinleri, Kur'ân'ın kıraatini bizzat Resûlullah (sav)'den öğrenmiş olan ashâbdan aldılar ve öğrendikleri gibi okudular.

    Bu mushafların noktasız ve harekesiz olmaları ve kelimelerinin yazılış şekillerinin de muhtelif kıraat vecihlerini imkân dahiline alması hasebiyle, kıraat ve Kur'ân'ı rivayet ve telâkkide bir umde de, mushafların hattı olmuştur. Ekseriyetle Hz. Osman'ın mushaflarla gönderdiği kimselerin, götürdükleri mushaflarına uygun olan kıraatleri, bulundukları beldede yayılmaya başlamıştır.

    Bilindiği gibi Sahabe (r.anhüm)'ün Resûlullah (sav)’den kıraat elde ediş şekilleri çeşitli idi. Bunlar içerisinde, Resulullah'tan bir kıraat alan olduğu gibi, iki ve daha fazlasını alanlar da vardı işte bu sebebe dayanarak denilebilir ki, kıraati alan Tabiin ve etbâu't-Tâbiînin de kırâatlerindeki farklılık devam etti. Zamanla kıraatler arası ihtilaflar çoğaldı, zabt da azaldı. Neredeyse sahih kıraat ile şâz ve diğer kıraatler birbirine karışacaktı10. Bu esnada İslâm ümmetinin hazık âlimleri ve yüce namları kalktılar, ellerinden geldiği kadar çalıştılar, sahîh ile bâtılın arasını ayırdılar, harfleri ve kıraatleri topladılar; vecihleri ve rivayetleri nisbet ettiler, meşhur ve şâz, sahîh ve şâz kırâatlerin arasını, koydukları usûl ve tercih ettikleri esaslara göre ayırdılar11. Neticede kıraat, kıraatlerin son bulduğu meşhur imamlara vâsıl oldu. Onlar da bu kıraatleri tesbit ettiler, tesbit ettikleri kırâatleriyle isim aldılar ve mensup oldukları kıraatleri yaydılar12.

    İbnü'l-Cezerî (833/1429)'nin13 de dediği gibi kıraatlerin bu imamlara nisbet edilmesi, onların o kıraati en çok zabteden, en çok okuyan ve okutan, ona en çok yönelip ilgilenen olmasındandır. O imam, o kıraati tercih etmiş, ona devam etmiş, nihâyet onunla tanınmış ve meşhur olmuş ve bu kıraat kendisinden alınır olmuştur. Bu bakımdan o kıraat, başkasına değil de ona izafe edilmiştir. Ancak bu izafet ve nisbet, onun o kıraati tercih edip ona devam ettiğini ifâde eden izafettir; yoksa onun kendi îcâdı, re'y ve içtihadı mânâsına gelmez14.

    Kıraatler konusunda, zamanının ünlü bilginlerinden olan Ebû Bekr b. Mücâhid (324/935) hicrî 300 yılı civarında Kitâbü's-Seb'a isimli eseriyle kıraatleri yediye tahsis etmiş ve onun bu tasnifi kabul görerek, Kırâat-ı Seb'a (Yedi Kıraat) tesbit edilmiştir. Daha sonra bu Yedi Kırâat'e ilave üç kıraatin de, aynen Yedi Kırâat'te olduğu gibi meşhur ve mütevâtir olduğu, İbnü'l-Cezerî tarafından isbat edilmiştir15. Esasen ondan önce Beğavî (510/1116), İbnü's-Sübkî (756/1355) de bu üç kıraati sahih kabul etmişlerdir. Böylece bu üç kıraatle birlikte aşağıda kaydedeceğimiz On Kıraat (Kırâat-ı Aşere) bütün Müslümanlar tarafından benimsenip meşhur olmuştur. Bu On Kıraatin imamlarının isimleri şöyledir: 1. Nâfi' b. Abdirrahman (169/785). 2. Abdullah b. Kesîr (120/738). 3. Ebû Amr b. el-Alâ el-Basrî (Zebbân b. Ammâr) (154/771). 4. Abdullah b. Âmir (118/736). 5. Ebubekr Âsım b. Behdele (127/744). 6. Hamzetü'bnü Habîb (156/773). 7. Ali b. Hamze el-Kisâî (189/805). 8. Ebû Ca'fer Yezid b. el-Ka'ka' (132/749). 9. Ya'kûb b. İshâk el-Hadramî (205/820). 10. Halefü'l-Âşir (Halef b. Hişâm) (229/834).

    3. Sahîh Kıraatlerde Aranan Şartlar
    Hz. Peygamber (sav)'den intikâl eden sahîh kıraatler içerisine, bazı bid'at ehlinin kendi bid'atlarına göre Kur'ân-ı Kerimi tilâvet etmeye koyulmalarına karşı, İslâm dininin her cihetten itimâda şayan imamları, sahîh ve doğru olan kıraatlerle, bozuk olan kıraatleri birbirinden ayırmak için, belirli ölçüler koymuşlardır.

    "Sahîh Kıraatlerin şartları dediğimiz bu esaslarla, sahîh kıraat, şâz ve merdûd olan kıraatler, kesin olarak birbirinden ayrılmışlardır.

    Bütün kaynakların ittifakla haber verdiğine göre bu şartlar üçtür:

    1. Kıraat, bir vecihle de olsa muteber bir tarzda, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır.

    2. Kıraat, sahîh ve muttasıl bir senetle Hz. Peygamber (sav)'e ulaşmalıdır16.

    3. Kıraat, takdiren de olsa, Hz. Osman (ra)'a nisbet edilen mushaflardan birinin resm-i hattına uygun olmalıdır17.

    Bu üç şartı hâiz olan kıraatlerin reddedilmesi ve inkârı mümkün değildir. Ayrıca bunlarda gramer hatası olduğunu iddia etmek de doğru değildir, Çünkü bu kıraatler, Hz. Peygamber'e nazil olan ve O'nun da okuduğu ve ashabına öğretmiş olduğu okuyuş şekilleridir. Onun için inkârı ve onlara hata nisbeti helâl olmaz. Öyleyse mü'minlere düşen, bu kıraatleri olduğu gibi kabul etmektir18.

    Biz burada, "Sahîh Kıraatlerin şartlarının her birisini ayrı ayrı incelemeyeceğiz. Yalnız konumuzla irtibatından dolayı sadece birinci şartı kısaca tartışacağız.

    4. Kıraat ve Arap Dili Kaideleri
    Birinci şarta göre; "Kıraat, bir vecihle de olsa Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır". Tarifteki 'bir vecihle de olsa'dan maksat, gramerin vecihlerinden herhangi birisine uygunluktur. Bu vechin, fasîh veya çok fasîh olması, üzerinde fikir birliği edilen veya ihtilâf edilen bir kaide olması, kıraate zarar vermez; yeter ki bu kıraat yaygın ve imamlar tarafından sahîh bir senetle alınmış olsun. İbnu'l-Cezerî ve tahkik ehline göre, şartlar içerisinde en büyük esas, en kuvvetli rükün kıraatin Arap dilinin kaidelerine uygunluğudur. Fakat böyle olmakla beraber, sahîh kıraatleri bazı Arap gramercilerinin inkâr cihetine gitmelerinin de hiçbir kıymeti yoktur19.

    Bazı kıraat imamları, Kur'ân'ın kıraatlerinden herhangi birisinde, dilin yaygınlığına ve Arapçadaki kıyaslara uygunluğuna itimat etmemişlerdir. Bilâkis hadîsin sübûtuna, naklin sıhhatine önem vermişlerdir. Onlara göre, rivayet sabit olunca, Arapçanın kıyası ve lügatin yaygınlığı onu reddedemez. Çünkü kıraat uyulması gereken bir sünnettir, onu kabul etmek lâzımdır ve müracaat da onadır20.

    Ebû Amr ed-Dânî, 'Câmiu'l-Beyân' isimli eserinde demiştir ki: "Kıraat imamları, Kur'ân'ın kıraati ile ilgili hususlarda, dilin yaygın oluşuna ve Arapçadaki kıyaslara göre amel etmemişlerdir. Bilâkis hadîsteki sübût, nakîl ve rivayetteki sıhhati nazar-ı itibara almışlardır. Bu hususlar kendilerince sabit olunca, Arapçanın kıyâsı ve yaygın oluşu, o kıraati reddedemez. Çünkü kıraat, uyulan bir sünnettir, kabul edilmesi gerekir ve ona müracaat edilir"21.

    ez-Zerkânî de şöyle bir mütalâada bulunur: "Bazı gramercilerin mütevâtir kıraatlerden bir kısmını, kendi koydukları kaidelerine uymadığı bahanesiyle inkâra yeltenmelerindeki tutumları büyük bir cür'ettir. Nahiv âlimleri, kaidelerinde Allah Teâlâ'nın kitabından, Resûlü'nün sözlerinden ve Arabın kelâmından faydalanırlar. Kuranın Kur'ân'lığı makbul rivayetle sabit olunca, gramer âlimlerine ve koydukları kaidelerine hakem olan, Kur'ân'dır; ve kâideleriyle Kur'ân'a müracaatları onların vazifeleridir. Yoksa biz, Kur'ân'ı kendileri hakkında hakem seçtiğimiz onların birbirine muhalif olan kaidelerine başvuracak değiliz. (Şayet biz, böyle yapmazsak), bu, âyete zıt olur ve uyulması gereken aslın ihmâli mânâsına gelir"22.

    Subhi es-Sâlih ise şöyle demektedir: "...(kıraatler) hususunda dayanağımız, nakildir. Arap dili kuralları değil. Çünkü biz, bu kuralları Kur'ân'a hakem değil, Kur'ân'ı bu kurallara hakem kabul ediyoruz. Aslında nahivciler, kaidelerine temel kaynak olarak önce Kur'ân ve hadîsi, ikinci planda da Arap sözünü kabul etmişlerdir"23.

    "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" şartı hususunda Abdurrahman Çetin de şöyle demektedir: "...bizce böyle bir şart gerekli değildir; hatta sakıncalıdır. Zira böyle bir şartın konulması sebebiyle, bazı gramerciler; mütevâtir kıraatlerden bazısının, kaidelere uymadığını iddia ederek tenkit etmişler; bu da birçok tartışmalara neden olmuştur. Oysa, diğer iki şartı taşıyan bir kırâat karşısında geçerli olan kurallar değil, kıraat olmalıdır. Çünkü gramercilere ve kurallara hakemlik edecek olan Kur'ân'dır; kaidelerin ona uyması gerekir. Böyle bir ihtilâfa da, maalesef, bu kaideyi koyan kıraat âlimlerimiz sebep olmuş; sonra da bu tür iddialara cevap yetiştirmeye çalışmışlardır24.

    Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus; Arap dilinin kaideleri ile, Arapçanın grameri (sarf-nahiv) olarak yazılan kitaplardaki kaideler birbirinden farklıdır. Çünkü Arapçanın çok geniş ve değişik vecihleri olmasına rağmen, gramer kitaplarında bunların sadece bazıları tesbit edilebilmiştir. Kur'ân, Arap dilinin bu geniş ve değişik vecihlerine göre nazil olmuş ve onlara uygundur25. Nahivcilerin tesbit ettiği ve bu geniş ve değişik vecihlerin hepsini tam olarak tesbit edemeyen kaidelere Kur'ân'ın uymaması, Kur'ân'da gramer hatası olduğunu ebetteki göstermez. Bilakis tesbit edilen kaidelerin, Arap gramerini bütün yönleriyle tam olarak aksettirmediğini, sadece birkaç vechinin tesbit edilebildiğini gösterir.

    5. Kur'ân ve Arap Dili
    Arapça, Kur'ân'ın nüzulü ile fesahat tarihinde en yüksek mevkiye yükseldi. Kur'ân; âlimlerin, beliğ ve fasih kimselerin kendisinden istifade ve iktibas ettikleri en yüce bir örnek oldu. Hatipler, konuşmalarını Kuranla süslediler, içinde Kur'ân âyetlerinin zikredilmediği hutbeleri de çirkin ve hayırsız olarak isimlendirdiler. Kur'ân-ı Kerim, Arapça ilimlerde ders ve araş-tırmaların, doğru ve yanlışın mihveri oldu. Nahiv ve lûgatçilere göre, bir şeyin doğru veya yanlış oluşunda istişhad için en önemli ve birinci kaynak Kur'ân oldu. Bir ibarenin doğru olup olmadığı Kur'ân ile anlaşılıyordu. Çünkü Kur'ân en doğru ve doğruların en doğrusu idi. Ondan sonra hadis-i şerif, daha sonra da derecesine göre şiir ve nesir olarak Arap kelâmı gelir. Bürün bu saydıklarımız, nahiv ve lügatçiler gelmeden evvel de vardı.

    Lügat ve nahivcilerin istifade edeceği en birinci kaynak, kendisine hiçbir şaibe ve şüphenin karışmadığı Kur'ân olmalıdır. Çünkü o, 'Apaçık Arapça' olmanın yanı sıra, yer ve göklerin ve bütün lügatların Yaratıcısının kelâmıdır. Onun için âlimler, -araştırma ve ihtisaslarının farklılığına rağmen- Kur'ân'ı, ihtilaflarında hakem olarak almışlar ve hep ona müracaat etmişlerdir. Onu asıl kabul etmiş ve hükümlerini onun üzerine bina etmişlerdir. Böylece, Arapça ilimler; lügat, nahiv, sarf, belagat hep Kur'ân'dan ve Kur'ân'ı anlamada yardımcı olmak için çıkmıştır. Çünkü Kur’ân gelmeden önce sarf ve nahvin yazılı ve belli kaideleri yoktu. Âlimler bu ilimleri Kur'ân'ın suyu ile sulayarak geliştirdiler. Ayrıca Arap kelâmından da istifade ettiler. Kur'ân ve Arap kelâmını, kendilerinden istifade ile ortaya koydukları kaidelerde, doğru ve yanlış, kabul ve red hususunda ölçü kabul ettiler.

    Öyleyse; Arap gramerinin -sarf ve nahvinin- kaynağı olan Kur'ân'da; gramer hatası var demenin tarîhen ne kadar büyük bir hata ve iftira olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Arap gramerinin kaynağı olan ve olmasaydı, Arap gramerinin de olmayacağı Kur'ân için böyle bir iddia nasıl ortaya atılabilir?26.

    Biraz önce de söylediğimiz gibi, Kur'ân gelmezden evvel Arap grameri tedvin edilmemişti. Arap gramerinin tedvinini çeşitli sebeplere bağlamak mümkündür. Bunlardan bir kısmı dinî, diğer bir kısmı da din dışı sebeplerdir. Dinî sebep olarak, Kur'ân'ı doğru ve fasih okumak sayılabilir.

    Müslümanlığın Arap olmayanlar arasında da yayılmasından sonra, Arap dilinde yavaş yavaş bozulma başladı. Hatta bu dil hataları Müslümanların hayatında en önemli yeri işgal eden Kur'ân'ın okunuşuna da aksedince ileri gelen kişiler dillerini ve özellikle de Kur'ân'ı koruyucu önlemler almanın gereğine inandılar ve böylelikle dilin kurallarını tesbit için kolları sıvadılar. Nahvi ilk tedvin eden kişi ve tarihi hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden kesin bir sonuca varılamamakla beraber, rivayetler Ebu'l-Esved ed-Düelî üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yine Ebu'l-Esved'i bu işe iten ve bu ilmin çekirdeğini oluşturan çabaları ile ilgili farklı rivayetler vardır.

    Bunlardan konumuzla yakından ilgili olan ve mantıken Kur'ân'ı hatadan korumak gibi bir niyeti de beraberinde getiren bir rivayet önem kazanmaktadır. Bu rivayet şöyledir:

    "Bir gün Ebu'l-Esved, birinin Kur'ân okurken “İnnellahe berîün minel müşrikine ve rasulühü” âyetinde (Tevbe, 9/3) “Rasulühü” kelimesini kesreli okuyarak mânâ açısından büyük bir hataya düştüğünü27 görür ve "İnsanların bu duruma düşebileceği aklıma gelmezdi" diyerek üzülür ve derhal Basra valisi Ziyad b. Ebih'e gider. Ondan insanların uyacağı kaideler ortaya koymak hususunda izin ister"28, Böylece Kur'ân ile ilgili gözüken bu gayretler, aslında nahiv ilminin ilk aşamasını oluşturmuştur29.

    Kur'ân ile nahiv arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur; bir yandan nahvin kaidelerini tespit etmek için kaynak olarak kullanılırken, öte yandan tespit edilen nahiv kaidelerinin uygulandığı ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir metin olarak kabul edilmiştir. Ancak ortaya atılan ve Kur'ân'a uygulanan bu kaideler bazen Kur'ân'ın ortaya koyduğu gramer yapısı ile ters düşünce nahiv uleması çeşitli tevil yollarına gitmiştir. Ancak bu hareket fesahat ve belagatın zirvesinde olan Kur'ân âyetlerinin tevile gidilmeden örnek alınmasını savunanlar tarafından tenkit edilmiştir. Buna ek olarak Kur'ân'ın kıraatleri, birden fazla i'rab edilmeye müsait yerleri de farklı görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur30.

    Nahivcilerden bazıları bir kıraatin Arapçaya uygun olduğunu kabul ederken, diğerleri uymadığını söyleyerek tenkit yoluna gitmişlerdir. Önceki nahivciler, kıraatleri tenkit etmede katı davranırken, sonra gelenler daha da yumuşak ifadeler kullanarak nahvin sınırlarını geniş tutmuş ve tenkit edilen kıraatlerin Arapçaya uygunluğunu söylemişlerdir31.

    Bazı gramercilerin mütevâtir kıraatlerden bir kısmını, kendi koydukları kaidelerine uymadığı bahanesiyle inkâra yeltenmelerine ve özellikle Asım, Hamza ve İbn Amirin kıraatlerinin Arapçadan uzak ve hatalı olduklarını iddia etmelerine şöyle cevap verilmiştir: "Bu zatlar hata ediyorlar. Çünkü hatalı olduğunu iddia ettikleri kıraatler mütevâtir sahih kıraatlerdir. Mütevâtir olması da Arapçada caiz olduğunun delilidir. Onun için onlara hata isnat edilemez. Nahivciler, Arapçanın fasih olanıyla ve olmayanıyla bütün yönlerini tesbit ettiklerini zannediyorlar. Halbuki bu mümkün olmamıştır"32. Çünkü Ebu Hayyân'ın da dediği gibi, bu kaidelerin hepsini bilmek ve onları zabtetmek çok zor bir iştir: "Biz Basralıların söylediklerini veya onlara muhalefet edenlerin söylediklerini tek doğru olarak kabul edemeyiz. Çünkü Kûfelilerin Araplardan naklettiği ve kabul ettiği nice gramer kaideleri var ki, Basralıların bunlardan haberi yoktur. Aynı şekilde Basralıların naklettiklerinden de, Kûfelilerin haberi yoktur. Bunların hepsini, ilimde çok derinleşenler ancak bilebilir"33. Öyleyse, Arapçanın gramerini tamamen tesbit edemeyenlerin, kıraatlerde hata bulması, "bu kıraat gramer kaidesine uymuyor, yanlıştır" demesi hiç de aklî ve mantıkî değildir.

    Arapça, tesbit edilen gramer kaidelerinden çok daha geniştir. Arapça grameri tesbit edenler, birçok kaideyi tesbit etmekle beraber birçoğunu da tesbit edememişlerdir. Çünkü Arap câhiliyye şiirinin birçoğu zayi olmuştur. Biz bunu ikinci halife Hz. Ömer (ra)'dan öğreniyoruz: "(Arap şiirinin) azı ezberlendi, çoğu ise gitti; zayi oldu"34. Bunu bilen bir kimse 'bazı kırâatler, gramer kaidelerine uymuyor, öyleyse yanlıştır' demeye cesaret edemez. Çünkü Allah, Kur'ân'ı apaçık bir Arapça ile inzal etmiştir. Fakat Arap gramerini tam olarak bilemeyen bazı kimseler, dolayısıyla kıraatleri hatalı bulacaklardır. İnsaflı kimseler ise şöyle diyeceklerdir: Her ne kadar bu kıraat, bugün elimizde bulunan ve nahiv âlimleri tarafından tedvin edilen kurallara uymasa da doğrudur. Demek ki, nahiv âlimlerinin ulaşıp bilemediği başka bir lehçe veya lügatte bu kaide var ki, kıraat ona göredir. Öyleyse, sahih kıraatlerde hata bulmak yerine, kıraatlere göre nahiv kaidelerini yeniden gözden geçirmek daha uygun olacaktır. Çünkü sahih kıraatlerin hepsi, Arap gramerinin sahih bir kaidesine uymaktadır. İbn Teymiye ve el-Mehdî'nin de dediği gibi; 'Kur'ân'da hiçbir kıraat yoktur ki, onun Arap gramerinde sahih bir yönü bulunmasın'35. Nitekim nahiv âlimlerinden İbn Mâlik gibi hak ve hakikate karşı insaflı olanlar da çıkmıştır. Yani, koydukları kaideleri kıraatlere göre tekrar düzelten âlimler; yoksa, kıraatleri kendi koydukları kaidelere uydurmaya çalışanlar değil36.

    Bazı kıraatlerin hatalı olduğunu iddia eden nahiv âlimlerinin hataya düşme sebeplerinden birisi de; gramer kaidelerini vaz'ederken, çok ciddî ve derin bir araştırma yapmadan kaide koymalarıdır. Daha sonra da bu konuda karşılarına çıkan, ister şiir isterse nesir olsun, hatta Kur'ân âyeti olsun koydukları kaideye uymayınca hatadır deyip, onun Arap gramerine uygun olmadığını söylemeleridir. Halbuki bu ilmî bir metod değildir.

    Sahih kıraatlerde gramer yönünden hata olduğunu söyleyen ve bu kapıyı açanların ilkleri, Halil b, Ahmed, Sîbeveyh38 ve Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ'dır39. Kıraatlerde hata bulduğunu söyleyen, kabih diyen, böyle okumak caiz değildir vs. diyenlere karşı el-Kuşeyrî şöyle cevap veriyor:"... bunların sözleri kabul edilecek gibi değildir. Çünkü sahih kıraatler Hz. Peygamber (sav)'den tevâtüren sabit olmuştur. Bunları reddeden, Hz. Peygamberin okuyuşunu da reddetmiş, çirkin görmüş olur. Bu da dinen tehlikeli bir durumdur"40.

    Nahiv kaidelerini vaz' eden ve bazı kıraatlerde hata var diyenlere karşı el-Fahru'r-Râzî şöyle demektedir: "Ben, Kur'ân'da bulunan sahih bazı kıraatlerde hata bulan ve bu kıraatleri koydukları kaidelere delil olarak almaktan çekinen nahivcilere hayret ediyorum. Çünkü onlar, çoğu kere söyleyeni meçhul Arap şiiri ile istişhadda bulunuyorlar, fakat nedense kıraatlerin bazısını terkediyorlar. Halbuki sahih kıraatler ile istişhadda bulunmaları daha doğru olurdu"41.

    Bütün bu zikrettiklerimizden sonra, "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" kaidesini kabul etmeyenleri göz önünde bulundurarak, müsteşriklerin "Kur'ân'da gramer hatası var" şeklindeki iftiralarına cevap vermeye lüzum yoktur. Çünkü Kur'ân asıl, gramer kaideleri ise ona tâbidir. Dolayısıyla Kur'ân'da gramer hatası diye bir şey söz konusu olamaz.

    Fakat "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" kaidesini kabul edenlere göre müsteşriklerin iddialarına cevap vermek gerekir. Biz de buradan hareketle cevap vermeye gayret edeceğiz.

    Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce Arapçanın i'râbı ve hususiliği ile umumî bazı kaideler üzerinde kısaca duralım.

    6. Arapçanın İ'râbı ve Hususiliği
    Arapçada kelimelerin sonlarına, cümledeki yerlerine göre verilen harekelere i'râb denir. İ'râb, ref, nasb, cer ve cezm halleri olup ötre, üstün veya esre denilen harekelerle, bazen de harflerle gösterilir. Gayr-ı munsarif denilen bazı kelimelerin i'râbı başka türlü olur. Lafzî, takdirî ya da mahallî i'râblar vardır.

    Gramerciler, bu kaideleri vaz' ederken ayrı ayrı gruplara ayırmışlardır. Lisan kaidelerini inzibat altına alırken, lisanın bünyesi icabı, muhtelif lehçe (diyalekt)lere göre muhtelif kaideler vaz' etmişlerdir. Arap nahivcileri, Kûfeliler ve Basralılar mektebi olmak üzere iki büyük kola bölünmüştür. Birine göre gramer hatası sayılan bir husus, diğerine göre kaideye uygun düşebilmektedir.

    Arapça kadar kaideleri bol, grameri müşkil bir lisan yoktur. Yığın yığın kaideler ve kaide-dışı haller, şazlar vardır. Kelimede bazen harf kaybolur, sonra yine meydana çıkar. İ'lâl ve idgam bahisleri çeşitli kaidelerin kurulmasına rağmen, yine bir türlü bitmez. Müstesnalarla doludur. Bazen müstesnanın müstesnası da vardır.

    Bu lisan, çöller kadar serazat, zapt ü rapt altına alınması güç bir kavmin lisanıdır. Edebiyat, hayatın ifadesi olduğuna göre bu hâl, lisanda da kendini gösterir. Muhtelif kabilelerde lehçeler değişir. Kaideler de bittabi ona göre olur.

    Göz önünde tutulması gereken diğer bir nokta daha var. Dil kaideden değil, kaide dilden çıkar. Şüphesiz ki kaide yokken lisan vardı. Kaideler lisanın kullanılışına bakılarak kurulmuştur. Münakaşa bile taşımayacak kadar açık olan bu cihet anlaşıldıktan sonra, neden her lisanda müstesnaların, kural dışı şazların bulunduğunun izahı kolaylaşır.

    Kur'ân'da gramer hatası var demek: En iyimser bir yaklaşımla Kur'ân'ın mânâ olarak Allah'a, lafız olarak Allah Resulü'ne ait olduğu fikrini işmam ediyor. Neticede de Allah Resulü'nün ifadeleri(l) ile Arap şairlerinin şiirleri mukayese ediliyor.

    Allah kelâmı, kurallarını dilcilerin kurdukları bir kaideye uymaya ne ile mecbur tutulacak? İlmi, her şeyi muhît olan Allah'ın kelâmı, beşer idrakinin koyduğu kaidenin üstünde kalmaz mı? İnsanların sözlerinde bile herkesin kavrayamayacağı bir incelik gözetilerek, bir nükteye işaret edilerek bir kaide terk olunmuyor mu? Ve bunda edebî bir güzellik, bir zevk inceliği aranmıyor mu?.

    Arap edebiyatının en yüksek zirvesine ulaştığı bir devirde, üstün i'câzıyle bütün büleğayı dize getiren Kur'ân'da gramer hatası aramak, beyhude uğraşmak olur.

    Bazen lisanın bünyesi, sun'î kaidelerin dar çerçevesini kırarak, serpilip boy atmak ister. Bu hâl lisanın yeni bir devreye girmesine delil olabilir. Lisan tabiîliğe doğru akar, sun'îliğe değil. Her dilin kendine göre bir hususiyeti vardır. İşte gramer hatası gibi gösterilmek istenen misaller böyle bir incelik ve hususiyet için, umumî kaideden ayrılmış olabilir.

    Arapça gayet geniş ve lehçeleri muhtelif bir lisan olduğundan onun derinliğine ve inceliğine tamamıyla vâkıf olabilmek için, yıllarca uğraşanlar var. İmam eş-Şâfiî'den Fîrûzâbâdî'ye varıncaya kadar Arap edebiyatının ve lisanının söz sahibi salahiyetli edipleri, onun inceliğine hakkıyla vâkıf olabilmek için, yıllarca çöllerde dolaşıp bedevî kabileler arasında kalmışlardır. Ve her gün yeni bir şey işiterek hayretle tetkiklerine devam etmişlerdir.

    Arap edebiyatı kitapları, nice çekici kelimeler, istisna misalleri ile doludur. Bu lisanın hususiyetine çeşitli lehçe ve örneklerine en büyük edipleri ve beliğleri bile kolayca ve hakkıyla vâkıf olamıyor. Nerede kaldı ki, sathî bir derecede Arapça öğrenenler bu lisanda hüküm vermek salâhiyetini hâiz olacaklar42.

    yeni Ümit dergisi/ Prof.Dr.Davut Aydüz






+ Yorum Gönder