Konusunu Oylayın.: İnsanın insana yaptığı değer nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İnsanın insana yaptığı değer nedir?
  1. 17.Mart.2012, 10:13
    1
    Misafir

    İnsanın insana yaptığı değer nedir?






    İnsanın insana yaptığı değer nedir? Mumsema insanın insana yaptığı deyer nedir ve niye herkez dünyada birbirine ayrımcılık yapıyor


  2. 17.Mart.2012, 10:13
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 02.Nisan.2012, 21:44
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: insanın insana yaptığı değer nedir?




    insanın içerisinde herkez eşit değildir bu biz insanların fıtratında vardır,kimisini az sever ve az değer verirsiniz ,kimisinide çok sever ve onun değeri ölçülmez olur.


  4. 02.Nisan.2012, 21:44
    2
    Özel Üye



    insanın içerisinde herkez eşit değildir bu biz insanların fıtratında vardır,kimisini az sever ve az değer verirsiniz ,kimisinide çok sever ve onun değeri ölçülmez olur.


  5. 18.Ocak.2013, 20:38
    3
    find
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Mayıs.2007
    Üye No: 802
    Mesaj Sayısı: 732
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: insanın insana yaptığı değer nedir?

    Dinimiz islamın insana verdiği değer hakkında güzel bir yazı

    Yüce Allah insanı en güzel şekilde yaratmış , yeryüzünün halifesi ilan etmiş ve her ümmete, "Allah'a kulluk edin, aldırıcılardan kaçının" diyen peygamberler göndermiştir. Ancak, kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, onda ayrılığa düşmüşlerdir. Nitekim geçmiş milletlerden pek çoğu; ya peygamberlerinin sözüne kulak vermeyip dinlerini inkâr etmiş veya zamanla kitaplarını ve dolayısıyla dinlerini tahrif etmişlerdir. Bunun üzerine son din olarak İslâm, son kitap olarak Kur'ân, son peygamber olarak da Peygamberimiz (sav) gönderilmiştir. Bu gerçek, bir âyette şöyle ifade edilmiştir: "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur."

    İşte gelişi ile dünyanın çehresini değiştiren ve susamış gönüllere kıyamete kadar rahmet sunacak olan İslâm; gelir gelmez insanın elinden tutmuş, inananlara sunmuş olduğu tevhid nizamı ile, yalnız Allah'a kul olma ve sadece O'ndan yardım isteme esasını getirmiştir. Böylece insan, kime kulluk edeceğini öğrenmiş ve kâinattaki yerini ve değerini anlamıştır.

    Esasen İslâm'ın insana verdiği değeri, gereği gibi kavrayabilmek için o günkü toplum yaşayışını iyi bilmek gerekmektedir. İslâm'ın nurlu güneşi, Hira ufuklarında parlamaya başladığı sırada, her yönüyle derin bir çöküntü içinde bulunan câhiliye toplumu bütün değerlerini yitirmişti. Ahlâkı ve yaşayışı ile örnek alınacak kimseler hemen hemen yok gibiydi. Diğer dünya milletlerinin durumu da Araplarınkinden daha iyi değildi. Hz. Peygamber'in (sav) doğduğu asırda dünya, karışıklıklar, felaketler içinde kaynıyordu. Avrupa'da Vizigotlar, İspanyol ve Fransızlarla devamlı savaş halindeydiler. İngilizler, Saksonlarla mücadele ediyor; İngiltere vahşet ve cehâlet içinde yüzüyordu. Roma eski heybetini kaybetmiş, "her tarafı parçalanarak başı kalan bir heykel" halini almıştı. İskandinavlar ve Danimarkalılar, İtalya ve civarındaki ülkelerle boğuşuyordu. Asya'da da huzur yoktu: Tibet, Hindistan, Çin çetin savaşlar içindeydi. Hâsılı her tarafı düşmanlık hisleri kaplamıştı. İnsanlar hayırdan çok şerre güveniyorlardı. Başkanlar içinde hangisi savaşa en çok taraftar ise, halkın güvenini o kazanıyor ve ganimet umuduyla peşine takılanların haddi hesabı olmuyordu.

    Her hâliyle kokuşmuş dünyaya İslâm yeni bir nefes gibi geldi. Canlı, diri, yapıcı müesseseler getirdi. "Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti" hadisinin ifade ettiği üzere, yıllardır husûsî bir terbiye ile yetiştirdiği Resulünün diliyle Allah, bu yeni görüşleri cihana ilân etti. Köhnemiş bütün değerleri yerle bir eden bu yeni inkılapçının hedefi, insanları, insanca yaşayacakları bir düzene kavuşturmak, "ahlâkî güzellikleri tamamlamak ve kemâle erdirmekti." Rabbinden öğrendiği din ve ahlâk esaslarını müslümanlara, bizzat yaşayarak öğretti. İyiliği, doğruluğu, insanlığı, iffeti, hayayı unutmuş olan insanlar, bunları ondan öğrendiler. Daha dün vahşetler içinde yaşayanlar, İslâm'ın diriltici soluğuyla şahsiyetlerine ve yitirdikleri değerlere kavuştular. İşte bu şartlar altında ve böyle bir ortamda bütün insanlığa gönderilen İslâm, ferde üç yönden değer vermiştir:

    A- Her şeyden önce kişi, insan olması itibariyle tabiî bir değere sahiptir. Çünkü onun hakkında Yüce Allah şöyle demiştir: "And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün tuttuk."

    İnsanın, doğumuyla hatta ana rahminde teşekkül etmeye başladığı andan itibaren sahip olduğu bu değer; bütün değerlerin ilki, en yaygını ve devamlı olanıdır. Buna sahip olurken maddî-manevî hiçbir karşılık ödememiştir. Bu, tamamen Yaratıcısının bir lütuf ve ihsanıdır. Öyle bir ihsan ki; kadın-erkek, siyah-beyaz, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir demeksizin ve herhangi bir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığı kuşatmıştır. Ayrıca İslâm, şahıslar arasındaki sınıf farklarını da ortadan kaldırmış ve Hz. Peygamber'in ifadesiyle "İnsanlar Adem'in çocuklarıdır, Adem'i de Allah topraktan yaratmıştır" buyurularak insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk farkına zerre kadar önem verilmediği belirtilmiştir. Böylece İslâm, insanların birbirine eşit olduğunu, eşit hak ve hürriyetlere sahip bulunduğunu bildirmiş ve ferdin kanını dökülmekten, ırzını çiğnenmekten, malını gasbedilmekten, meskenini tecavüzden, nesebini bozulmaktan ve vicdanını tahakkümden korumuştur.

    İslâm, hiçbir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün din mensuplarına, hatta düşmanlarına bile bu insânî değeri bahşetmiş ve onları hayatlarında da, ölümlerinde de korumuş; savaşı önce onlar başlatmadıkça, bizzat müslümanlara düşmanlık yapmadıkça ve ahidlerini bozmadıkça onlarla savaşmaya izin vermemiştir. Onları harp meydanlarında da korumuş; soygun, hakaret, ölüme terk ve helâk tehlikesine karşı güvenliklerini teminat altına almıştır. Ayrıca onların ölülerini de korumuş, cesetlerinin her türlü işkence ve tahribata maruz bırakılmasını, parçalanıp dağıtılmalarını haram kılmıştır.

    İslâm, insanlar arasındaki ilişkilerin insanî esaslar dahilinde kurulabileceğini bildiği için, herkesi bu insanî değere kavuşturmuştur. İslâm'ın insana verdiği bu değer sayesinde insanlık, zâlimlerin, cebbarların taşkınlığına; zulüm ve işkencelerine karşı korunmuştur. Bu esası koymakla da daima zayıftan ve haklıdan yana olduğunu göstermiştir.

    İslâm'ın insana sırf insan olması itibariyle vermiş olduğu değerin sayısız örneğine Kur'ân-ı Kerîm'de, hadislerde ve İslâm tarihinde ve özellikle de Hz. Peygamber'in hayatında rastlamak mümkündür. Onlardan biri ve belki de en çarpıcı olanı şudur: Bir gün Hz. Peygamber Ashâbtan bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamber (sav) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir müslüman cenazesi olmadığını, yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, 'ayağa kalkmanız gerekmezdi' demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber: "Müslüman değilse insan da mı değil?" cevabını vermişti.

    Peygamberimiz (sav) bu davranışıyla, her fırsatta Filistin'deki müslümanlara işkence edip onların kolunu bacağını kırmaktan; kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden onları öldürmekten çekinmeyen yahudilerin; her fırsatta demokrasiden, insan haklarından bahsedilen yirmibirinci asra yaklaştığımız şu günlerde bile hâlâ siyah-beyaz ayırımı yapan, zencilerle aynı otobüste seyahat etmeyen, aynı lokantada yemek yemeyen ve onların çocuklarının okuduğu okullara çocuklarını göndermek istemeyen, bütün bunlara rağmen insanımıza ve özellikle de gençlerimize örnek alınması gereken medenî bir millet gibi lanse edilen Amerika'nın; Alaska'da buzlar arasında kalan Balina'nın kurtarılması için her türlü çabayı sarfeden, nesli tükenmeye yüz tutan Kelaynaklara ve deniz kaplumbağalarına karşı ilgi duyan, fakat dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Bosna Hersek'te ve Azerbaycan'da, Çeçenistan'da, Keşmir'de ve diğer İslâm ülkelerinde, haksızlığa ve işkenceye uğrayan, her gün oluk oluk kanları akıtılan müslümanlara karşı duyarsız davranan Avrupa'nın tutumunu mukayese etmek gerekir.

    İslâm'a göre insana değer vermek başka şey, insan değerini kabul etmek başka şeydir. Hele insana üstünlük tanımak' ise bambaşka bir şeydir. "Her hak sahibine hakkını vermek" ve onun sınırlarını belirtmek elbette güzeldir. Fakat daha güzel olanı; ona o hakkı verdikten sonra, onu sevdirmek, onu korumaya teşvik etmek, ona koruma yollarını sağlamak ve bunu bir inanç meselesi haline getirmektir. İşte bunun içindir ki İslâm Peygamberi: "Malı uğrunda öldürülen şehittir. Dini uğrunda öldürülen şehittir. Canını müdafaa ederken öldürülen şehittir. Ailesi uğrunda öldürülen şehittir" demiştir. Böylece İslâm, kişinin şeref ve haysiyetini korumuş, ona dokunulmazlık hakkını vermiş ve bu uğurda ölmesini de kutsal saymıştır.

    B- İslâm nazarında fert, inancı sebebiyle de değer kazanır. Bu gerçek, Kur'ân'da şöyle açıklanmıştır: "... Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir..." "...Şeref Allah'ın, Peygamberi'nin ve inananlarındır..." ''İnanan bir köle, puta tapan (hoşunuza gitmiş olsa da, hür) bir erkekten daha iyidir."

    Bu noktada İslâm'a göre inanan insan, inanmayanlardan üstündür. Allah katındaki üstünlük ise, "O'na karşı gelmekten sakınmak" anlamına gelen 'Takva1 esasına bağlanmış ve şöyle denilmiştir: "Ey inananlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır..." Hz. Peygamber de aynı gerçeğe şu şekilde işaret etmiştir: "Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Yine dikkat edin, Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab'a; keza beyazın siyaha, siyahın da beyaza 'Takva' dışında hiçbir üstünlüğü yoktur "

    Görüldüğü gibi İslâm, kişinin dış görünüşüne, derisinin rengine değil, inancına değer vermektedir. Nitekim Bilâl-ı Habeşî ile Ebu Zer el-Gifârî arasında çıkan bir tartışmada Ebu Zer, Bilâl'e "siyah kadının oğlu" diye hitap etmiş ve Bilâl buna çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber, Ebu Zer'e: "Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum" demişti. Söylediği sözden pişmanlık duyan Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: "Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam" diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. Yine bir gün Hz. Peygamber, Kureyş'in ileri gelenleri ile konuşurken, Ashâbdan Abdullah İbn Ümmi Mektûm söze karışarak; "Ya Rasûlallah! Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret" demişti. Bu sözü bir iki defa da tekrar etmişti. O sırada Hz. Peygamber, Velid veya Ümeyye b. Halef'i ikna etmeye çalışıyordu. Bu kişiler, kendilerinin yanında fakir kimselerin bulunup söze karışmasından hoşlanmazlardı. Bundan dolayı Allah Rasûlü'nün, Abdullah İbn Ümmi Mektûm'un gelip sözünü kesmesine canı sıkılmıştı. Fazla sorması üzerine de yüzünü, gayr-i memnun bir şekilde çevirmiş, ötekiyle meşgul olmuştu. Velid yahud Ümeyye b. Halef de kalkıp gitmişti. Hz. Peygamber'in, böyle yüzünü o tarafa çevirmesi, gerçekte O'nun âlemlere rahmet olan rûhuna ağır gelmişti. Yüce Allah bu olay üzerine Abese sûresini indirmiş ve Rasûlü'nü şöyle uyarmıştı: "Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak; yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne! Sen, Allah'tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun..." Bu hâdise de gösteriyor ki inanan bir âmâ, inanmayan bir müşrikten Allah katında daha değerlidir. Velev ki bu kimse ileri gelen biri bile olsa.

    İnanmış olmak, insana sadece bir üstünlük veya ayrıcalık kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda ona, dünya ve âhirete taalluk eden birtakım yararlar da sağlar. Bunun en güzel örneğini yine Hz. Peygamber'in hayatında ve sözlerinde görmek mümkündür. Şöyle ki: Mikdâd b, Esved (bu Mikdâd b. Amr el-Kindî'dir) bir gün Hz. Peygamber'e şöyle bir soru sormuştu: "Ey Allah'ın Rasûlü! Şayet kâfirlerden bir adamla karşılaşsam, onunla vuruşup da kollarımdan birini kılıcıyla koparsa, sonra da benden korkusundan bir ağaca sığınsa ve müslüman oldum dese, bu sözü söyledikten sonra onu öldürebilir miyim?", Rasulullah (sav) "onu öldürme" cevabını verdi. Bunun üzerine Mikdâd dedi ki: "Ya Rasûlallah! Bu adam kollarımdan birini kesti. Üstelik bu sözü, kolumu kestikten sonra söyledi ?" Hz. Peygamber ona tekrar: "Onu öldürme, eğer onu öldürürsen o, senin onu öldürmeden önceki yerine geçer; sen de onun, bu sözü söylemeden önceki durumuna düşersin" cevabını verdi. Üsâme b. Zeyd de konuyla ilgili olarak şöyle demiştir: "Rasulullah (sav) bizi Huraka'ya gönderdi. Oradaki kavme sabah baskını yaptık ve onları hezimete uğrattık. Ben ve Ensar'dan bir arkadaşım, onlardan bir adama yetiştik. Tam üzerine çullandığımız sırada adam 'La ilahe illallah' dedi. Bunun üzerine Ensârî arkadaşım ona dokunmadı. Ben ise onu mızrağımla yaraladım ve neticede ölümüne sebep oldum. Döndüğümüzde Nebî (sav) durumdan haberdar oldu ve bana, 'Ey Üsâme, demek "Lâ ilahe illallah" dedikten sonra onu öldürdün öyle mi?' dedi. Ben de, 'korktuğu için bu sözü söyledi' dedim. Rasulullah (sav) bu soruyu o kadar tekrarladı ki, sonunda içimden, keşke o günden önce müslüman olmamış olsaydım diye geçirdim." Bazı hadislerde de, "kalbini yarıp baktın mı kî onun korku sebebiyle müslüman olduğunu söylüyorsun?" ifadesi geçer.

    Bu iki örnek, inancın insana sağlamış olduğu dünyevî faydayı göstermektedir. Şu örnekler ise, inancın âhirete taalluk eden yararlarını gösterir. Abdullah b. Mes'ûd, konuyla ilgi olarak şöyle demiştir:

    "Rasulullah (sav), 'Allah'a şirk koşarak ölen kimse cehenneme girer' dedi. Ben de: 'Allah'a şirk koşmaksızın ölen kişi de cennete girer', dedim." Ebu Zer de, Rasulullah'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Rabbimin katından biri geldi ve bana; ümmetimden Allah'a şirk koşmaksızın ölen kimsenin cennete gireceği müjdesini verdi." Ben, 'zina ve hırsızlık yapmış olsa da mı?' diye sordum. "Her ne kadar zina ve hırsızlık yapmış olsa da" cevabını verdi.

    İmandan sonra küfre dönmenin ise Allah katında büyük bir vebal ve sorumluluğu gerektirdiği âyetlerde şöyle açıklanmıştır: "Onlar ki, inandıktan sonra inkâr ettiler, sonra inkârları arttı, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir ve İşte onlar sapıkların tâ kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir..."

    C- İslâm kişiye ameli ve yaşayışı ile de ayrı bir değer verir. İnancının gereğini yapanla yapmayanı eşit saymaz. Bu gerçek, âyetlerde şöyle dile getirilmiştir: "İşlediklerine karşılık her birinin dereceleri vardır." "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyar ise, ancak misliyle cezalandırılır, onlara haksızlık yapılmaz." "Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz 'tâne' olmak üzere yedi başak veren 'dâne'nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir." Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi Allah, bir iyilik yapana kat kat sevap verdiği halde, kötülükleri yalnız misliyle cezalandırmak suretiyle insana ne derece değer verdiğini göstermiştir.

    İslâm nazarında dış görünüşün ve dünya malının da fazla bir kıymeti yoktur. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Şüphesiz Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar."

    İslâm'a göre inanç ve inancın gereğini yapmak demek olan amel arasında da sıkı bir ilişki vardır. Çünkü bu ikisi birbirinin tamamlayıcısı durumunda olan ve biri olmadan diğerinin tek başına yeterli olmayacağı iki önemli unsurdur. İslâm'da imansız amelin bir değeri olmayacağı gibi, amelsiz iman da kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde imanla salih amelin birlikte zikredilmiş olması da bunu göstermektedir.

    Netice itibariyle söylemek gerekirse İslâm'a göre her şey insanın, özellikle de inanan ve inancının gereğini yaşayan insanın lehinedir. Bunun en güzel ifadesini Hz. Peygamber'in şu sözlerinde buluyoruz: "Müminin durumu doğrusu hayret vericidir; çünkü yaptığı her iş onun hayrına olmaktadır. Bu özellik de yalnız mümine mahsustur. Mü'min bîr şeye sevinirse şükreder; bu onun için hayır olur. Felâkete uğrarsa sabreder; bu da onun için hayır olur."

    DİPNOTLAR
    1) Tin, 95/4.
    2) Bakara, 2/30. 3) Nahl,16/36.
    4) Bakara, 2/213.
    5) Fetih, 48/28.
    6) Fatiha, 1/5.
    7) Milâdi 6. asırda dünya milletlerinin durumu hakkında Jul Labom'un değerlendirmesi için bkz. Abdülaziz Caviş, Anglikan Kilisesi'ne Cevap (çev. M. Âkif, sadeleştiren S. Ateş, Ankara, 1985), s. 139-140.
    8) Bkz. Aclûni, Keşfu'l-Hafâ, 1, 70.
    9) Mâlik b. Enes, Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 1.
    10) Bkz. Kandemir, M. Yaşar, Örneklerle İslâm Ahlâkı, İstanbul, 1980, s. 93-94.
    11)İsrâ, 17/70.
    12) Bkz. Draz, M. Abdullah, İslâm'ın İnsana Verdiği Değer (çev. Nureddin Demir), İstanbul, 1983, s. 45.
    13)Ebû Davud, Edeb, 111; Tirmizî, Menâkıb, 73.
    14) Draz, a.g.e., s. 46-47.
    15) Buhârî, Cenâiz, 50.
    16) Buhârî, Savm, 51; Tirmizî, Zühd, 64.
    17) Tirmizî, Diyât, 22.
    18) Mücâdele, 58/11.
    19) Münâfıkûn, 63/8.
    20) Bakara, 2/221.
    21) Hucurât, 49/13.
    22) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
    23) Bkz. Buhârî, Îman, 22.
    24) Abese, 80/1-10. Abese sûresinin sebeb-i nüzûlünde nakledilen bu senaryonun böyle gerçekleşmediği, bunun Kütüb-ü Sitte'de yer almadığı hk. bak. (Sonsuz Nur-2, 209-215 (Zaman). (Y. Ü.) M. Fethullah Gülen.
    25) Buhârî, Megâzî, 12.
    26) Buhârî, Megâzî, 45.
    27) Bkz. Müslim, îman, 158; Ebû Davud, Cihâd, 95; İbn Mâce, Fiten, 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 439, V, 207.
    28) Buhârî, Cenâiz, 1.
    29) Buhârî, a. yer.
    30) Âl-i İmrân, 3/90-91.
    31) En'âm, 6/132.
    32) En'âm, 6/160.
    33) Bakara, 2/261.
    34) Müslim, Birr, 34.
    35) Bkz. Bakara, 2/62; Mâide, 5/59; Nahl, 16/ 97; Kehf, 18/88; Meryem, 19/60; Tâhâ, 20/75, 82; Furkan, 25/70-71; Kasas, 28/ 67, 70.
    36) Müslim, Zühd, 64.
    * Dr. Ahmet Güç, U. Ü. İlahiyat Fak. Öğretim Görevlisi



  6. 18.Ocak.2013, 20:38
    3
    Devamlı Üye
    Dinimiz islamın insana verdiği değer hakkında güzel bir yazı

    Yüce Allah insanı en güzel şekilde yaratmış , yeryüzünün halifesi ilan etmiş ve her ümmete, "Allah'a kulluk edin, aldırıcılardan kaçının" diyen peygamberler göndermiştir. Ancak, kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, onda ayrılığa düşmüşlerdir. Nitekim geçmiş milletlerden pek çoğu; ya peygamberlerinin sözüne kulak vermeyip dinlerini inkâr etmiş veya zamanla kitaplarını ve dolayısıyla dinlerini tahrif etmişlerdir. Bunun üzerine son din olarak İslâm, son kitap olarak Kur'ân, son peygamber olarak da Peygamberimiz (sav) gönderilmiştir. Bu gerçek, bir âyette şöyle ifade edilmiştir: "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur."

    İşte gelişi ile dünyanın çehresini değiştiren ve susamış gönüllere kıyamete kadar rahmet sunacak olan İslâm; gelir gelmez insanın elinden tutmuş, inananlara sunmuş olduğu tevhid nizamı ile, yalnız Allah'a kul olma ve sadece O'ndan yardım isteme esasını getirmiştir. Böylece insan, kime kulluk edeceğini öğrenmiş ve kâinattaki yerini ve değerini anlamıştır.

    Esasen İslâm'ın insana verdiği değeri, gereği gibi kavrayabilmek için o günkü toplum yaşayışını iyi bilmek gerekmektedir. İslâm'ın nurlu güneşi, Hira ufuklarında parlamaya başladığı sırada, her yönüyle derin bir çöküntü içinde bulunan câhiliye toplumu bütün değerlerini yitirmişti. Ahlâkı ve yaşayışı ile örnek alınacak kimseler hemen hemen yok gibiydi. Diğer dünya milletlerinin durumu da Araplarınkinden daha iyi değildi. Hz. Peygamber'in (sav) doğduğu asırda dünya, karışıklıklar, felaketler içinde kaynıyordu. Avrupa'da Vizigotlar, İspanyol ve Fransızlarla devamlı savaş halindeydiler. İngilizler, Saksonlarla mücadele ediyor; İngiltere vahşet ve cehâlet içinde yüzüyordu. Roma eski heybetini kaybetmiş, "her tarafı parçalanarak başı kalan bir heykel" halini almıştı. İskandinavlar ve Danimarkalılar, İtalya ve civarındaki ülkelerle boğuşuyordu. Asya'da da huzur yoktu: Tibet, Hindistan, Çin çetin savaşlar içindeydi. Hâsılı her tarafı düşmanlık hisleri kaplamıştı. İnsanlar hayırdan çok şerre güveniyorlardı. Başkanlar içinde hangisi savaşa en çok taraftar ise, halkın güvenini o kazanıyor ve ganimet umuduyla peşine takılanların haddi hesabı olmuyordu.

    Her hâliyle kokuşmuş dünyaya İslâm yeni bir nefes gibi geldi. Canlı, diri, yapıcı müesseseler getirdi. "Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti" hadisinin ifade ettiği üzere, yıllardır husûsî bir terbiye ile yetiştirdiği Resulünün diliyle Allah, bu yeni görüşleri cihana ilân etti. Köhnemiş bütün değerleri yerle bir eden bu yeni inkılapçının hedefi, insanları, insanca yaşayacakları bir düzene kavuşturmak, "ahlâkî güzellikleri tamamlamak ve kemâle erdirmekti." Rabbinden öğrendiği din ve ahlâk esaslarını müslümanlara, bizzat yaşayarak öğretti. İyiliği, doğruluğu, insanlığı, iffeti, hayayı unutmuş olan insanlar, bunları ondan öğrendiler. Daha dün vahşetler içinde yaşayanlar, İslâm'ın diriltici soluğuyla şahsiyetlerine ve yitirdikleri değerlere kavuştular. İşte bu şartlar altında ve böyle bir ortamda bütün insanlığa gönderilen İslâm, ferde üç yönden değer vermiştir:

    A- Her şeyden önce kişi, insan olması itibariyle tabiî bir değere sahiptir. Çünkü onun hakkında Yüce Allah şöyle demiştir: "And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün tuttuk."

    İnsanın, doğumuyla hatta ana rahminde teşekkül etmeye başladığı andan itibaren sahip olduğu bu değer; bütün değerlerin ilki, en yaygını ve devamlı olanıdır. Buna sahip olurken maddî-manevî hiçbir karşılık ödememiştir. Bu, tamamen Yaratıcısının bir lütuf ve ihsanıdır. Öyle bir ihsan ki; kadın-erkek, siyah-beyaz, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir demeksizin ve herhangi bir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığı kuşatmıştır. Ayrıca İslâm, şahıslar arasındaki sınıf farklarını da ortadan kaldırmış ve Hz. Peygamber'in ifadesiyle "İnsanlar Adem'in çocuklarıdır, Adem'i de Allah topraktan yaratmıştır" buyurularak insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk farkına zerre kadar önem verilmediği belirtilmiştir. Böylece İslâm, insanların birbirine eşit olduğunu, eşit hak ve hürriyetlere sahip bulunduğunu bildirmiş ve ferdin kanını dökülmekten, ırzını çiğnenmekten, malını gasbedilmekten, meskenini tecavüzden, nesebini bozulmaktan ve vicdanını tahakkümden korumuştur.

    İslâm, hiçbir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün din mensuplarına, hatta düşmanlarına bile bu insânî değeri bahşetmiş ve onları hayatlarında da, ölümlerinde de korumuş; savaşı önce onlar başlatmadıkça, bizzat müslümanlara düşmanlık yapmadıkça ve ahidlerini bozmadıkça onlarla savaşmaya izin vermemiştir. Onları harp meydanlarında da korumuş; soygun, hakaret, ölüme terk ve helâk tehlikesine karşı güvenliklerini teminat altına almıştır. Ayrıca onların ölülerini de korumuş, cesetlerinin her türlü işkence ve tahribata maruz bırakılmasını, parçalanıp dağıtılmalarını haram kılmıştır.

    İslâm, insanlar arasındaki ilişkilerin insanî esaslar dahilinde kurulabileceğini bildiği için, herkesi bu insanî değere kavuşturmuştur. İslâm'ın insana verdiği bu değer sayesinde insanlık, zâlimlerin, cebbarların taşkınlığına; zulüm ve işkencelerine karşı korunmuştur. Bu esası koymakla da daima zayıftan ve haklıdan yana olduğunu göstermiştir.

    İslâm'ın insana sırf insan olması itibariyle vermiş olduğu değerin sayısız örneğine Kur'ân-ı Kerîm'de, hadislerde ve İslâm tarihinde ve özellikle de Hz. Peygamber'in hayatında rastlamak mümkündür. Onlardan biri ve belki de en çarpıcı olanı şudur: Bir gün Hz. Peygamber Ashâbtan bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamber (sav) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir müslüman cenazesi olmadığını, yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, 'ayağa kalkmanız gerekmezdi' demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber: "Müslüman değilse insan da mı değil?" cevabını vermişti.

    Peygamberimiz (sav) bu davranışıyla, her fırsatta Filistin'deki müslümanlara işkence edip onların kolunu bacağını kırmaktan; kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden onları öldürmekten çekinmeyen yahudilerin; her fırsatta demokrasiden, insan haklarından bahsedilen yirmibirinci asra yaklaştığımız şu günlerde bile hâlâ siyah-beyaz ayırımı yapan, zencilerle aynı otobüste seyahat etmeyen, aynı lokantada yemek yemeyen ve onların çocuklarının okuduğu okullara çocuklarını göndermek istemeyen, bütün bunlara rağmen insanımıza ve özellikle de gençlerimize örnek alınması gereken medenî bir millet gibi lanse edilen Amerika'nın; Alaska'da buzlar arasında kalan Balina'nın kurtarılması için her türlü çabayı sarfeden, nesli tükenmeye yüz tutan Kelaynaklara ve deniz kaplumbağalarına karşı ilgi duyan, fakat dünyanın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Bosna Hersek'te ve Azerbaycan'da, Çeçenistan'da, Keşmir'de ve diğer İslâm ülkelerinde, haksızlığa ve işkenceye uğrayan, her gün oluk oluk kanları akıtılan müslümanlara karşı duyarsız davranan Avrupa'nın tutumunu mukayese etmek gerekir.

    İslâm'a göre insana değer vermek başka şey, insan değerini kabul etmek başka şeydir. Hele insana üstünlük tanımak' ise bambaşka bir şeydir. "Her hak sahibine hakkını vermek" ve onun sınırlarını belirtmek elbette güzeldir. Fakat daha güzel olanı; ona o hakkı verdikten sonra, onu sevdirmek, onu korumaya teşvik etmek, ona koruma yollarını sağlamak ve bunu bir inanç meselesi haline getirmektir. İşte bunun içindir ki İslâm Peygamberi: "Malı uğrunda öldürülen şehittir. Dini uğrunda öldürülen şehittir. Canını müdafaa ederken öldürülen şehittir. Ailesi uğrunda öldürülen şehittir" demiştir. Böylece İslâm, kişinin şeref ve haysiyetini korumuş, ona dokunulmazlık hakkını vermiş ve bu uğurda ölmesini de kutsal saymıştır.

    B- İslâm nazarında fert, inancı sebebiyle de değer kazanır. Bu gerçek, Kur'ân'da şöyle açıklanmıştır: "... Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir..." "...Şeref Allah'ın, Peygamberi'nin ve inananlarındır..." ''İnanan bir köle, puta tapan (hoşunuza gitmiş olsa da, hür) bir erkekten daha iyidir."

    Bu noktada İslâm'a göre inanan insan, inanmayanlardan üstündür. Allah katındaki üstünlük ise, "O'na karşı gelmekten sakınmak" anlamına gelen 'Takva1 esasına bağlanmış ve şöyle denilmiştir: "Ey inananlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır..." Hz. Peygamber de aynı gerçeğe şu şekilde işaret etmiştir: "Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Yine dikkat edin, Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab'a; keza beyazın siyaha, siyahın da beyaza 'Takva' dışında hiçbir üstünlüğü yoktur "

    Görüldüğü gibi İslâm, kişinin dış görünüşüne, derisinin rengine değil, inancına değer vermektedir. Nitekim Bilâl-ı Habeşî ile Ebu Zer el-Gifârî arasında çıkan bir tartışmada Ebu Zer, Bilâl'e "siyah kadının oğlu" diye hitap etmiş ve Bilâl buna çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber, Ebu Zer'e: "Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum" demişti. Söylediği sözden pişmanlık duyan Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: "Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam" diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. Yine bir gün Hz. Peygamber, Kureyş'in ileri gelenleri ile konuşurken, Ashâbdan Abdullah İbn Ümmi Mektûm söze karışarak; "Ya Rasûlallah! Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret" demişti. Bu sözü bir iki defa da tekrar etmişti. O sırada Hz. Peygamber, Velid veya Ümeyye b. Halef'i ikna etmeye çalışıyordu. Bu kişiler, kendilerinin yanında fakir kimselerin bulunup söze karışmasından hoşlanmazlardı. Bundan dolayı Allah Rasûlü'nün, Abdullah İbn Ümmi Mektûm'un gelip sözünü kesmesine canı sıkılmıştı. Fazla sorması üzerine de yüzünü, gayr-i memnun bir şekilde çevirmiş, ötekiyle meşgul olmuştu. Velid yahud Ümeyye b. Halef de kalkıp gitmişti. Hz. Peygamber'in, böyle yüzünü o tarafa çevirmesi, gerçekte O'nun âlemlere rahmet olan rûhuna ağır gelmişti. Yüce Allah bu olay üzerine Abese sûresini indirmiş ve Rasûlü'nü şöyle uyarmıştı: "Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak; yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne! Sen, Allah'tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun..." Bu hâdise de gösteriyor ki inanan bir âmâ, inanmayan bir müşrikten Allah katında daha değerlidir. Velev ki bu kimse ileri gelen biri bile olsa.

    İnanmış olmak, insana sadece bir üstünlük veya ayrıcalık kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda ona, dünya ve âhirete taalluk eden birtakım yararlar da sağlar. Bunun en güzel örneğini yine Hz. Peygamber'in hayatında ve sözlerinde görmek mümkündür. Şöyle ki: Mikdâd b, Esved (bu Mikdâd b. Amr el-Kindî'dir) bir gün Hz. Peygamber'e şöyle bir soru sormuştu: "Ey Allah'ın Rasûlü! Şayet kâfirlerden bir adamla karşılaşsam, onunla vuruşup da kollarımdan birini kılıcıyla koparsa, sonra da benden korkusundan bir ağaca sığınsa ve müslüman oldum dese, bu sözü söyledikten sonra onu öldürebilir miyim?", Rasulullah (sav) "onu öldürme" cevabını verdi. Bunun üzerine Mikdâd dedi ki: "Ya Rasûlallah! Bu adam kollarımdan birini kesti. Üstelik bu sözü, kolumu kestikten sonra söyledi ?" Hz. Peygamber ona tekrar: "Onu öldürme, eğer onu öldürürsen o, senin onu öldürmeden önceki yerine geçer; sen de onun, bu sözü söylemeden önceki durumuna düşersin" cevabını verdi. Üsâme b. Zeyd de konuyla ilgili olarak şöyle demiştir: "Rasulullah (sav) bizi Huraka'ya gönderdi. Oradaki kavme sabah baskını yaptık ve onları hezimete uğrattık. Ben ve Ensar'dan bir arkadaşım, onlardan bir adama yetiştik. Tam üzerine çullandığımız sırada adam 'La ilahe illallah' dedi. Bunun üzerine Ensârî arkadaşım ona dokunmadı. Ben ise onu mızrağımla yaraladım ve neticede ölümüne sebep oldum. Döndüğümüzde Nebî (sav) durumdan haberdar oldu ve bana, 'Ey Üsâme, demek "Lâ ilahe illallah" dedikten sonra onu öldürdün öyle mi?' dedi. Ben de, 'korktuğu için bu sözü söyledi' dedim. Rasulullah (sav) bu soruyu o kadar tekrarladı ki, sonunda içimden, keşke o günden önce müslüman olmamış olsaydım diye geçirdim." Bazı hadislerde de, "kalbini yarıp baktın mı kî onun korku sebebiyle müslüman olduğunu söylüyorsun?" ifadesi geçer.

    Bu iki örnek, inancın insana sağlamış olduğu dünyevî faydayı göstermektedir. Şu örnekler ise, inancın âhirete taalluk eden yararlarını gösterir. Abdullah b. Mes'ûd, konuyla ilgi olarak şöyle demiştir:

    "Rasulullah (sav), 'Allah'a şirk koşarak ölen kimse cehenneme girer' dedi. Ben de: 'Allah'a şirk koşmaksızın ölen kişi de cennete girer', dedim." Ebu Zer de, Rasulullah'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Rabbimin katından biri geldi ve bana; ümmetimden Allah'a şirk koşmaksızın ölen kimsenin cennete gireceği müjdesini verdi." Ben, 'zina ve hırsızlık yapmış olsa da mı?' diye sordum. "Her ne kadar zina ve hırsızlık yapmış olsa da" cevabını verdi.

    İmandan sonra küfre dönmenin ise Allah katında büyük bir vebal ve sorumluluğu gerektirdiği âyetlerde şöyle açıklanmıştır: "Onlar ki, inandıktan sonra inkâr ettiler, sonra inkârları arttı, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir ve İşte onlar sapıkların tâ kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -dünya dolusu altını fidye olarak verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir..."

    C- İslâm kişiye ameli ve yaşayışı ile de ayrı bir değer verir. İnancının gereğini yapanla yapmayanı eşit saymaz. Bu gerçek, âyetlerde şöyle dile getirilmiştir: "İşlediklerine karşılık her birinin dereceleri vardır." "Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyar ise, ancak misliyle cezalandırılır, onlara haksızlık yapılmaz." "Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz 'tâne' olmak üzere yedi başak veren 'dâne'nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir." Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi Allah, bir iyilik yapana kat kat sevap verdiği halde, kötülükleri yalnız misliyle cezalandırmak suretiyle insana ne derece değer verdiğini göstermiştir.

    İslâm nazarında dış görünüşün ve dünya malının da fazla bir kıymeti yoktur. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Şüphesiz Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar."

    İslâm'a göre inanç ve inancın gereğini yapmak demek olan amel arasında da sıkı bir ilişki vardır. Çünkü bu ikisi birbirinin tamamlayıcısı durumunda olan ve biri olmadan diğerinin tek başına yeterli olmayacağı iki önemli unsurdur. İslâm'da imansız amelin bir değeri olmayacağı gibi, amelsiz iman da kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde imanla salih amelin birlikte zikredilmiş olması da bunu göstermektedir.

    Netice itibariyle söylemek gerekirse İslâm'a göre her şey insanın, özellikle de inanan ve inancının gereğini yaşayan insanın lehinedir. Bunun en güzel ifadesini Hz. Peygamber'in şu sözlerinde buluyoruz: "Müminin durumu doğrusu hayret vericidir; çünkü yaptığı her iş onun hayrına olmaktadır. Bu özellik de yalnız mümine mahsustur. Mü'min bîr şeye sevinirse şükreder; bu onun için hayır olur. Felâkete uğrarsa sabreder; bu da onun için hayır olur."

    DİPNOTLAR
    1) Tin, 95/4.
    2) Bakara, 2/30. 3) Nahl,16/36.
    4) Bakara, 2/213.
    5) Fetih, 48/28.
    6) Fatiha, 1/5.
    7) Milâdi 6. asırda dünya milletlerinin durumu hakkında Jul Labom'un değerlendirmesi için bkz. Abdülaziz Caviş, Anglikan Kilisesi'ne Cevap (çev. M. Âkif, sadeleştiren S. Ateş, Ankara, 1985), s. 139-140.
    8) Bkz. Aclûni, Keşfu'l-Hafâ, 1, 70.
    9) Mâlik b. Enes, Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 1.
    10) Bkz. Kandemir, M. Yaşar, Örneklerle İslâm Ahlâkı, İstanbul, 1980, s. 93-94.
    11)İsrâ, 17/70.
    12) Bkz. Draz, M. Abdullah, İslâm'ın İnsana Verdiği Değer (çev. Nureddin Demir), İstanbul, 1983, s. 45.
    13)Ebû Davud, Edeb, 111; Tirmizî, Menâkıb, 73.
    14) Draz, a.g.e., s. 46-47.
    15) Buhârî, Cenâiz, 50.
    16) Buhârî, Savm, 51; Tirmizî, Zühd, 64.
    17) Tirmizî, Diyât, 22.
    18) Mücâdele, 58/11.
    19) Münâfıkûn, 63/8.
    20) Bakara, 2/221.
    21) Hucurât, 49/13.
    22) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
    23) Bkz. Buhârî, Îman, 22.
    24) Abese, 80/1-10. Abese sûresinin sebeb-i nüzûlünde nakledilen bu senaryonun böyle gerçekleşmediği, bunun Kütüb-ü Sitte'de yer almadığı hk. bak. (Sonsuz Nur-2, 209-215 (Zaman). (Y. Ü.) M. Fethullah Gülen.
    25) Buhârî, Megâzî, 12.
    26) Buhârî, Megâzî, 45.
    27) Bkz. Müslim, îman, 158; Ebû Davud, Cihâd, 95; İbn Mâce, Fiten, 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 439, V, 207.
    28) Buhârî, Cenâiz, 1.
    29) Buhârî, a. yer.
    30) Âl-i İmrân, 3/90-91.
    31) En'âm, 6/132.
    32) En'âm, 6/160.
    33) Bakara, 2/261.
    34) Müslim, Birr, 34.
    35) Bkz. Bakara, 2/62; Mâide, 5/59; Nahl, 16/ 97; Kehf, 18/88; Meryem, 19/60; Tâhâ, 20/75, 82; Furkan, 25/70-71; Kasas, 28/ 67, 70.
    36) Müslim, Zühd, 64.
    * Dr. Ahmet Güç, U. Ü. İlahiyat Fak. Öğretim Görevlisi






+ Yorum Gönder