Konusunu Oylayın.: İslamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti
  1. 15.Mart.2012, 19:28
    1
    Misafir

    İslamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti






    İslamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti Mumsema islamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti


  2. 16.Mart.2012, 01:24
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: islamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti




    Allâh’a îmân edenlerin umûmî bir ismi olan “mü’min” tâbiri, aynı zamanda Allâh’ın güzel isimlerinden biridir ve O’nun emniyet menbaı oluşunu, kullarına güven vermesini, onları emîn kılmasını ifade eder. Peygamberlerini “emânet” sıfatıyla vasıflandıran, yâni onları güvenilir kılan da O’dur. Bu itibarla mü’min kimse de; îmân eden, emniyet telkin eden, güvenilir kimse demektir.Emânete riâyet duygusu, mü’minlerin îman dokusunu ihyâ eden bir unsurdur. Bu hakîkati dile getiren şu mânidar hadîs-i şerîf, aynı zamanda ne dehşetli bir îkâz-ı peygamberîdir:“Hiç şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah, bir kulu helâk etmeyi murâd ettiği zaman, ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı alınca, o kul gazaba uğrayan biri olur. Gazaba uğradığı zaman, ondan emânet (güvenilirlik) kaldırılır. Emânet kaldırılınca, o ancak hâin olur. Hâin olduğu zaman, kendisinden rahmet kaldırılır. Rahmet kaldırılınca, o ancak lânete uğrar, mel’ûn olur. Lânete uğradığı ve mel’ûn olduğu zaman da, kendisinin İslâm ile olan bağı koparılır!” (İbn-i Mâce, Fiten, 27)Hadîs-i şerîfin de beyân ettiği üzere emânet duygusu, îmânın sıhhat şartlarından biridir. Bu yüzden onu hassâsiyetle muhâfaza etmemiz için Rabbimiz birçok ilâhî îkazda bulunmaktadır. Bunların birkaçında şöyle buyrulur:

    “Birbirinize bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse o emâneti
    (zamânı gelince) sâhibine versin ve bu hususta Allah’tan korksun.” (el-Bakara, 283)“…Kim emânete hıyânet ederse, kıyâmet günü, hâinlik ettiği şeyin günâhı boynuna asılı olarak gelir…” (Âl-i İmrân, 161)“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” (el-Enfâl, 27)“Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmet-tiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor…” (en-Nisâ, 58)“Emânet”,

    peygamberlerin beş fârik vasfından biridir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, câhiliyye Arapları’nın dahî o derecede îtimâdını kazanmıştı ki, O’nu “el-Emîn” ve “es-Sâdık” vasıflarıyla tavsîf etmişlerdi. Hattâ Allah Rasûlü’nün amansız bir düşmanı olan Ebû Cehil bile O’na birgün:“−Yâ Muhammed! Ben sana, Sen yalancısın demiyorum. Fakat şu getirdiğin dâvetini istemiyorum…” diyerek Efendimiz’in doğruluğunu vicdânen kabûl ettiğini, fakat dâvetine icâbet etmekte nefsine mağlûb olduğunu bir bakıma îtirâf etmişti.Nitekim bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilmektedir:“…(Rasûlüm!) Onlar Sen’i yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. ” (el-En’am, 33)Emânete ve ahde riâyet husûsunda hiç kimsenin Peygamber Efendimiz’in kâbına varabilmesi mümkün değildir. Abdullah bin Ebi’l-Hamsâ -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu hâdise O’nun bu hâline ne güzel bir misâldir:“Peygamberliğinden önce Allah Rasûlü ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuştum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, onu aynı yerde beklerken buldum. Allah Rasûlü, bu yaptığım karşısında bana serzenişte bulunmayıp sadece:«−Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996)Peygamber Efendimiz, herkes tarafından, dürüstlüğü, adâleti ve emniyet telkin eden sağlam karakteri ile tanınmıştı. Nitekim Mekke’nin asîl ve şerefli hanımı Hatîce vâlidemiz, O’nun bu husûsiyetine hayran kalarak kendisine evlenme teklifinde bulunmuştu.İslâm düşmanı yahudiler bile kendi aralarında ihtilâfa düştükleri zaman O’nun adâlet ve dürüstlüğünden emîn oldukları için O’na gelirlerdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onların ihtilâflarını çözerdi.Bizans kralı Herakliyus’a İslâm’a dâvet mektubu ulaştığında, o vakitler azılı bir İslâm düşmanı olan Ebû Süfyân da Şam’da bulunuyordu. Herakliyus, Ebû Süfyân’a Peygamber Efendimiz hakkında birçok suâller sordu. Bilhassa O’nun daha önce hiç yalancılıkla ithâm edilip edilmediğini, sözünde durmama gibi bir hâlinin vâkî olup olmadığını merak ediyordu. Ebû Süfyân ise -o zamanlar bir İslâm düşmanı da olsa- O’nun aslâ yalan söylemediğini ve verdiği söze sâdık olduğunu söylemek mecbûriyetinde kalmıştı.İşte bu da gösteriyor ki, Efendimiz’in peygamberliğini tasdîk etmeyenler bile, O’nun dürüstlüğünü ve doğruluğunu kabûl ediyorlardı. Nitekim O, hicret ettiğinde, nezdinde müşriklerin bâzı emânetleri bulunuyordu. Efendimiz, Hazret-i Ali’yi bu emânetleri sâhiplerine vermek üzere vekil bırakmıştı.Velhâsıl; müslim, gayr-i müslim, herkes O’na îtimad hâlindeydi. Allah Rasûlü’nün doğruluk şuuru öyle bir kalbî rikkat hâline gelmişti ki, bir kadının çocuğunu çağırırken:“−Gel bak sana ne vereceğim!” demesi üzerine hemen kadına, ona ne vereceğini sormuş, kadın da birkaç hurma vereceğini söyleyince:“−Şayet ona bir şey vermeyecek olsaydın, yalan söylemiş olacaktın.” buyurmuşlardı. (Kaynak)Peygamber Efendimiz’in bu hassâsiyeti sadece insanları değil, hayvanâtı dahî şümûlüne almaktaydı. Nitekim bir sahâbînin atını yanına çağırmak için sanki elinde atın yiyebileceği bir şey varmış gibi davranması, O’nu öyle rahatsız etmişti ki bu sahâbîyi çağırıp îkaz buyurmuştu. (Bkz. Buhârî, Îmân, 24)Yine bir defâsında seferden dönülüyordu. Bir iki sahâbî, bir kuşun yavrularını yuvadan almış seviyorlardı. Derken ana kuş geldi. Yavrularını yuvada göremeyince acıyla çırpınmaya başladı. Allah Rasûlü durumdan haberdâr olunca derhâl yavruların yerine konulmasını ve ana kuşa eziyet verilmemesini emretti. (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 112)İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- da şöyle anlatıyor:“Birisi, kesmek üzere bir koyunu yatırmış ve hayvanın gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu şahsa:«Onu defâlarca mı öldürmek istiyorsun?! Bıçağını, onu yatırmadan evvel bileseydin ya!» buyurdu.” (Hâkim, IV, 257)Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, mahlûkâta Hâlık’ın şefkat nazarıyla baktıkları için, yaş bir dalın bile kesilmesini men etmiş ve kedisini aç bırakan âbid bir kadının cehenneme gittiğini, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadınınsa ilâhî rahmet tecellîsine nâil olduğunu bildirmiştir. Zîrâ O, bütün mahlûkâtıAllâh’ın bir emâneti biliyor ve mü’minlerin de yeryüzünde emniyet ve huzûrun temsilcileri olmalarını arzu ediyordu.Bu bakımdan her mü’min, “el-Emîn”ve “es-Sâdık” sıfatlarını hâiz bir peygamberin ümmeti olduğu şuuruyla, sözünde ve özünde sâdık, elinden-dilinden insanların ve hattâ diğer mahlûkâtın bile emniyette olduğu bir kimse olmalıdır. Etrafına sağlam bir İslâm karakteri sergileyebilmelidir. Zîrâ insanlar, sağlam karakterli, vakarlı, örnek şahsiyetlere hayran olur ve onların izinden giderler.Emânet duygusunun mü’minlerin bir şahsiyet kimliği hâline gelmesini arzulayan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir hadîs-i şerîflerinde:“Sana emânet bırakanın emânetini (vaktinde) iâde et. Sana ihânet edene (bile) ihânet etme!” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvud, Büyû, 79/3534)Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emânetlerin zâyî edilmesini, dünyâ hayâtını kıyâmet sahnelerine çevirecek derecede büyük bir ifsat sebebi olarak görmüştür. Birgün ashâbıyla konuşurken bir kimsenin:“−Kıyâmet ne zaman kopacak?” suâline:“−Emânet zâyî edildiği zaman kıyâmeti bekle!” cevâbını vermiştir.“−Emânet nasıl zâyî olacak?” diye sorulduğunda ise:“−İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman kıyâmeti bekle!” buyurmuştur. (Buhârî, İlim, 2)İnsanoğluna bahşedilen bütün nîmetler birer emânettir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Hutbesi’nde:“…Size öyle bir emânet bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldığınız müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız. O emânet, Allâh’ın Kitâbı ve Nebîsi’nin Sünnet’idir…” buyurmuştur. (Hâkim, I, 171/318)Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye, Allah ve Rasûlü’nün bizlere tevdî buyurduğu en büyük mukaddes emânetlerdir.Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, mü’minlerin birbirlerine karşı büyük mes’ûliyetlerinin bulunduğunu, bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetli olmaları gerektiğini, bir bedenin âzâları gibi birinin duyduğu acıyı hepsinin hissetmesi lâzım geldiğini, komşusu açken tok uyumanın İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını, velhâsıl mü’minlerin de birbirine emânet olduğunu bildirmiştir.Mübârek ecdâdımızın, o zamanların şartlarında bütün imkânlarını seferber ederek tâ dünyânın öbür ucundaki Açe’de bulunan mü’minlerin imdâdına koşmuş olması, bu İslâm ahlâkının emânet telâkkîsinden başka neyle açıklanabilir ki? Yine onların Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat düstûruyla yirmi altı bin küsur vakıf kurarak insandan hayvanâta ve hattâ nebâtâta kadar, ulaşabildikleri her yere hizmet götürmeleri, bütün mahlûkâtı ilâhî bir emânet telâkkî etmelerinin bir netîcesiydi.Kosova şehîdi Murad Hân’ın emâneti olan Balkanlardaki din kardeşlerimiz, Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’dan on sene sonra fethettiği Bosna’daki evlâd-ı Fâtihân, Filistinli, Ortaasyalı, Kafkasyalı, velhâsıl İslâm coğrafyasındaki bütün kardeşlerimiz bize ecdâdımızın emânetleridir. Zîrâ Çanakkale’de bizim dedelerimizle o diyarlardan gelen dedelerimiz omuz omuza savaşarak aynı gâye uğruna can vermişlerdir.Diğer taraftan, nîmetleriyle perverde olduğumuz aziz vatanımız da çok mühim bir mukaddes emânettir. Dînin yaşanabilmesi, ırzın, nâmusun, mülkiyetin muhâfazası ve bayrağın dalgalanabilmesi, ancak vatanı korumakla mümkündür.Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye hicretinin birçok hikmeti vardır. Bunların biri de dînini yaşayabilmek için bir vatan temin edebilmektir. Şanlı târihimizde, 1071’de Malazgirt’te başlayan îlâ-yı kelimetullâh emânetini kıtalara taşıma heyecânıyla, üzerinde yaşadığımız topraklar asırlar boyunca şehid kanlarıyla sulanarak aziz bir vatan hâline getirilebilmiştir. Bu emâneti muhâfaza şuurunun bir tecellîsi olarak Alparslan Malazgirt’te beyazlara, yâni kefene bürünmüş ve askerlerine; “Bugün ben de sizden biriyim!” diyerek kendisi de şehidliği hedeflemiş ve ordusuna örnek olmuştur.Fatih’in askerlerinin, Rum ateşlerine ve üzerlerine kızgın yağ dökülmesine rağmen surlara tırmanırken birbirlerine; “Bugün şehîd olma sırası bize geldi!” demeleri, onların dîn, îmân ve vatan emânetini yaşatma ve gelecek nesillere taşıma heyecânının ne muhteşem ifadeleridir.Kânûnî Sultan Süleyman’ın, Akdeniz’i bir Türk gölüne çeviren muzaffer donanmayı seyrederken; “−Şimdi övünme ve gururlanma değil, bu nîmeti bize lutfeden Allâh’a şükretme zamanıdır!” demesi; yine sefere giden Osmanlı ordularının geçtikleri bağ ve bahçelerden yedikleri meyvenin parasını ağaçların dallarına asmaları, vatan emânetinin hangi mânevî duygularla bugünlere kadar getirilebildiğinin bir başka ifadesidir.Plevne Gâzisi Osman Paşa’nın esir düştükten sonra, gayr-i müslim teb’aya artık kendilerini muhâfaza edemeyeceği için, onlardan almış olduğu cizyeleri, yâni vergileri iâde etmesi de, emânet ve adâlet telâkkîsinin mânidar bir tezâhürüdür.Çanakkale ve İstiklâl Harbi de, aynı rûh vecdi içinde; dîn, îman, ırz, namus, vatan ve bayrak emânetini muhâfaza azminin şâhikalarıyla doludur. Nitekim Çanakkale’de Binbaşı Lütfü Bey’in; “Yetiş yâ Muhammed! Kitabın elden gidiyor!” diye feryâd etmesi, ne büyük bir emânet şuurunu yansıtmaktadır.Ecdâdımızın vatan müdâfaası esnâsında bulundukları hâlet-i rûhiyeyi ve taşıdıkları îman vecdini yansıtan şu ibret dolu hâdise ne kadar muhteşemdir:Çanakkale harbinin devâm ettiği günlerde bir Ramazan bayramı arefesiydi. Cephe kumandanı Vehip Paşa, 9. Tümen’in genç imamını çağırarak mahzûn bir şekilde istemeye istemeye şöyle dedi:“–Hâfız! Yarın Ramazan bayramı. Asker toplu olarak bayram namazı kılmak istiyor. Ne dediysem vazgeçiremedim. Ancak böyle bir şey, pek tehlikeli, yâni düşmanın arayıp bulamayacağı toplu bir imhâ fırsatı olur. Münâsip bir dille bunu erâta bir de sen anlatıver!..”İmam Efendi, Paşa’nın yanından henüz ayrılmıştı ki, karşısına nûr yüzlü bir zât çıktı ve:“–Oğlum! Sakın ola askerlere bir şey söyleme! Gün ola hayır ola; Allah ne derse, öyle olur.” dedi.Ertesi sabah, herkesi hayrette bırakan ilâhî bir tecellî yaşandı. Gökten hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Allâh’a kulluk aşkıyla dopdolu olan mü’min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle gözetleyen düşman kuvvetleri, artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu. O sabah bambaşka bir mânevî heyecan içinde kılınan bayram namazında alınan gür tekbirler, dalga dalga semâya yükseliyordu. Nûr yüzlü ihtiyar zât, Fetih Sûresi’nden birkısım âyetleri tilâvet ederken askerlerin gönüllerinden taşan kelime-i tevhîd sesleri, birer îman sayhası hâlinde düşman saflarından bile duyulmaktaydı.İşte bu esnâda İngiliz kuvvetleri arasında büyük bir kargaşa başgösterdi. Zîrâ çeşitli İngiliz sömürgelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş bulunan birkısım müslüman askerler, yine kendileri gibi müslüman bir toplulukla savaştıklarını, işittikleri tekbir seslerinden anlamışlar ve bunun üzerine isyân etmişlerdi. Ne yapacağını şaşıran İngilizler, onların bir kısmını kurşuna dizdi, diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kaldı.İşte vatan emâneti, îmanlı sînelerin omuzlarında böyle ilâhî nusret tecellîleriyle günümüze kadar geldi. Gönülleri Allah ve Rasûlü’nün muhabbetiyle yoğrulmuş, kendilerini Hakk’a kurban olmaya adamış Mehmetçik, o dehşetli harp hengâmesinde bile Kur’ân’dan, evrâd ü ezkârdan ayrılmıyor, Rablerine kavuşacakları ânın şehâdetle taçlanan bir vuslata dönüşmesi ümîdiyle cepheden cepheye koşuyorlardı. Zîrâ onlar Kur’ân istikâmetinden ayrılmayıp dînde sebat gösteren ve tevhîdi bayrak edinen milletlerin âbâd olduğunu, bunun aksine Kur’ân’a sırt dönerek kör bir gaflet karanlığına dalanların âkıbetinin de berbâd olduğunu çok iyi biliyorlardı. Nitekim bu husus, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmiştir:“Şüphesiz ki Allah Teâlâ, bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yâni ona bağlılık sâyesinde) birkısım milletleri yüceltir, (bu istikâmetten uzak olan) diğer milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)İşte vaktiyle dört yüz çadırlık bir aşîret iken

    Kur’ân-ı Kerîm’
    e dâsitânî bir hürmetle temeli atılan Osmanlı’nın kıtalara yayılan bir cihan devleti hâline gelmesinin ve bu coğrafyaya “çil çil kubbeler serpen ordular” meydana getirebilmesinin hikmetini bu ilâhî tecellîde aramak gerekir.Ayrıca Yavuz Selim Han zamanında mukaddes emânetlerin de İstanbul’a getirilip onlara Topkapı Sarayı’nda husûsî odalar tahsîs edilerek bu emânetlerin başında asırlarca devâm edecek bir sûrette Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesinin başlatılması ve ilk Kur’ân okuyanın da Yavuz Hân’ın kendisi olması, bu dâsitânî hürmetin başlıca numûnelerindendir. Bunun içindir ki Osmanlı, müstesnâ bir ilâhî lutfa mazhar olarak altı yüz küsûr sene şanla, şerefle hükümrân olmuştur.Unutmamak gerekir ki, milletlerin maddî ve zâhirî sahadaki ihtişâmının da temelinde yatan sır, mâneviyat âlemindeki hikmetlere riâyettir. Osmanlı’nın hiçbir İslâm devletine nasîb olmayan altı yüz küsûr senelik ihtişâmı, asıl mâneviyâta verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır.Bu bakımdan bizim vazifemiz de; îmanlı, mânevî değerlerine bağlı, vatanperver bir nesil yetiştirmektir. Zîrâ îmânı, nâmusu, ırzı, canı ve malı muhâfaza; vatanı muhâfaza ile mümkündür. Nasıl ki bizden evvel bu topraklarda yaşayan ecdâdımız canları ve kanları pahasına onu bizlere armağan etmişler ise, bizler de bu mübârek vatanı, Kur’ân sadâları, ezanları ve hür bayrağı ile bizden sonraki nesillere daha müreffeh bir durumda intikâl ettirmek zorundayız. Zîrâ Cenâb-ı Hak:“Nihayet o gün (dünyâda yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyurmaktadır.

    En büyük nîmet de dînimizi, îmanımızı hür bir vatanda yaşayabilmektir. Bu emânet şuuruna dikkat edilmediği taktirde yaşanacak âkıbete, bugün zulüm ve esâret altında inleyen Filistin ve Mescid-i Aksâ’nın muzdarip hâli acı bir misâldir. Merhum Âkif, bu büyük hakîkati asırlara ve nesillere şöyle hatırlatır:Sâhipsiz olan memleketin batması haktır,Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır!..Diğer taraftan milletler, târih sahnesinde hayâtiyetlerini kendi bünyelerine has“kültür” değerleriyle devâm ettirebilirler. Bu bakımdan kültür de mühim bir emânettir. Bu emânetin âdeta sacayağını da dîn, dil ve târih şuuru oluşturur.Dîn, yaratılışın gâyesi, kundak ile kefen arasındaki hayâtı tanzîm eden, böylece kulu âhiret saâdetine hazırlayan ilâhî kanunlar mecmûasıdır. Dil, onun ortaya koyduğu hakîkatlerin ifade vâsıtası, târih de bu iki unsur çerçevesinde yaşanan hâdiselerin sebep ve neticelerinin tahlîli ile milletlerin istikbâlini aydınlatan bir meş’aledir. Bu yüzden bu üç unsur birbirinden ayrı düşünülemez.Atalarımızın mukaddes emâneti olan dîn, dil ve târih mîrâsına, yâni kültür emânetine lâyıkıyla sâhip olabilmek, sadece harâbe hâline gelmiş olan maddî eserlerinin tâmirinden ibâret değildir. Aslolan, o rûh, heyecan ve medeniyetin canlandırılması ve gelecek nesillere intikâlidir. Milletimizi Osmanlı medeniyetinin temelini oluşturan İslâm kültüründen uzaklaştırmak için, bir kısım nâdanların müdâhalesiyle tahrîb edilmiş olan dilimiz, âdeta ciddî bir tefekküre imkân vermeyecek bir sûrette kısırlaştırılmıştır.1890’da yayınlanan Redhause Türkçe-İngilizce Lügat’te 92 bin Türkçe kelime yer alırken, 1945’te Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı Türkçe Sözlük’te bu sayı 15 bine kadar düşürülmüştür.[63] Günümüzde ise bu sayıdan geriye ne kadar kaldığını tahmin etmek zor değildir. Bu hâl, dildeki erozyonun bâzı mihraklar eliyle ne dehşetli bir sûrette sürdürüldüğünü gözler önüne sermektedir. Halbuki lisânımızı kurtarmadıkça, başımıza musallat olan binbir çeşit gâileden kurtulmamız mümkün değildir. Zîrâ insanlar kelimelerle düşünürler. Mefhumları ve kelimeleri eksiltilmiş ve çarpıtılmış bir “dil” ile derin İslâmî tefekkürün ufuklarına açılmak aslâ mümkün değildir. Bu yapılmadıkça da, hareketlerin temelini teşkil eden tefekkür, ciddî bir seviye kazanamaz. Sıhhatli fikirler üretemeyen sığ ve kısır bir tefekkür ufku ile de millî ve mânevî bünyemize kasteden fikir akımlarına karşı kâfî derecede mukâvemet gösterilemez. Bunun için, millî kültürümüze ve millî şuurumuza zıt olan ve hem mânâ hem de telâffuzu tahrîb ederek meydana getirilmek istenen uydurma dile aslâ îtibâr etmemek gerekir.Öte yandan târihimizi de gerçek mâhiyetiyle öğrenip öğretmemiz şarttır. Yoksa birtakım kasıtlı ve sözde yerli târihçiler ile İslâm ve Türk düşmanı bâzı yabancıların yazdığı târihlerle cihan-şümûl bir medeniyeti doğru olarak îzâh edebilmek mümkün olamaz! Bunun için ecdâdımızın bizlere bıraktığı târih mîrâsının, milletimizin şuur ve idrâkine doğru aksettirilmesi, dînî ve millî bir vazîfedir.Târih şâhittir ki, milletler ve fertler, hayatlarını, geçirdikleri tecrübelerin ışığında tanzîm ederler. Târih, âdeta milletlerin hâfızasıdır. Bu sebepledir ki milletler, târihî hâdiselerin îkaz ve irşâdına dâimâ muhtaçtırlar. Bir millet, gerçek târihini ve maddî-mânevî rehberlerini tanıyıp bunları yerli yerince takdîr ettiği müddetçe ileri ve büyük millet demektir. Yetişen yeni nesiller, kendi târihlerini, yabancılardan daha iyi bilir ve geçmişten gerekli ibretleri alırlarsa, gelecekten endişe edilmez! Mâzîye istinâd etmeyenlerin ise, hiçbir zaman geleceği emniyet altında olmamıştır. Dolayısıyla köklerimiz mâzîye, dallarımız istikbâle uzanmalıdır.Târih ilmini sadece kuru bir hâdiseler yığını sanmak da büyük bir hatâdır. Gerçek târih ilmi, milletlerin çeşitli hâdiselerle dolu mâzîlerinde hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın asıl zeminini gösteren hikmetli bir ilimdir. Milletlerin geleceğine mükemmel bir sûrette düzen verebilmek için bu zemini doğru olarak tanımak ve ondan gerekli ders ve ibretleri çıkarmak şarttır. Merhum Âkif, ne güzel söyler:Târihi tekerrür diye târîf ediyorlar,Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi!..Mâzimiz, bizlere arslanın kafese konulamayacağının telkinidir. Bir arslan nasıl ki kafeslere sığmazsa, bu millet de vasıflarını koruduğu müddetçe esârete dûçâr olmaz.Ecdâdımız, îman zemîninde yücelmiş bir toplum idi. Onlar, maddî ve mânevî duygularını canları pahasına muhâfaza ettiler ve asla zillete düşmediler.Bizler, ecdâdımızın millî ve mânevî değerleriyle bütünleşebildiğimiz zaman, onların bizlere bıraktıkları mukaddes emânetleri şerefle taşıyabilmiş oluruz. Aksi hâlde, millî ve mânevî değerlerimiz talan edilirken sessizce seyretmek, emânetin elden çıkmasıyla neticelenebilecek dehşet verici bir gaflettir. Uğrunda nice canlar verilerek elde edilen emânetleri muhâfaza için bugün lâyıkıyla gayret gösterelim ki, yarın o ağır bedelleri tekrar ödemek mecbûriyetinde kalmayalım. Târihî bir hakîkattir ki, korunmayan emânetler elden çıkmış ve ona lâyık olununcaya kadar da elde edilememiştir.





  3. 16.Mart.2012, 01:24
    2
    Silent and lonely rains



    Allâh’a îmân edenlerin umûmî bir ismi olan “mü’min” tâbiri, aynı zamanda Allâh’ın güzel isimlerinden biridir ve O’nun emniyet menbaı oluşunu, kullarına güven vermesini, onları emîn kılmasını ifade eder. Peygamberlerini “emânet” sıfatıyla vasıflandıran, yâni onları güvenilir kılan da O’dur. Bu itibarla mü’min kimse de; îmân eden, emniyet telkin eden, güvenilir kimse demektir.Emânete riâyet duygusu, mü’minlerin îman dokusunu ihyâ eden bir unsurdur. Bu hakîkati dile getiren şu mânidar hadîs-i şerîf, aynı zamanda ne dehşetli bir îkâz-ı peygamberîdir:“Hiç şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah, bir kulu helâk etmeyi murâd ettiği zaman, ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı alınca, o kul gazaba uğrayan biri olur. Gazaba uğradığı zaman, ondan emânet (güvenilirlik) kaldırılır. Emânet kaldırılınca, o ancak hâin olur. Hâin olduğu zaman, kendisinden rahmet kaldırılır. Rahmet kaldırılınca, o ancak lânete uğrar, mel’ûn olur. Lânete uğradığı ve mel’ûn olduğu zaman da, kendisinin İslâm ile olan bağı koparılır!” (İbn-i Mâce, Fiten, 27)Hadîs-i şerîfin de beyân ettiği üzere emânet duygusu, îmânın sıhhat şartlarından biridir. Bu yüzden onu hassâsiyetle muhâfaza etmemiz için Rabbimiz birçok ilâhî îkazda bulunmaktadır. Bunların birkaçında şöyle buyrulur:

    “Birbirinize bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse o emâneti
    (zamânı gelince) sâhibine versin ve bu hususta Allah’tan korksun.” (el-Bakara, 283)“…Kim emânete hıyânet ederse, kıyâmet günü, hâinlik ettiği şeyin günâhı boynuna asılı olarak gelir…” (Âl-i İmrân, 161)“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” (el-Enfâl, 27)“Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmet-tiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor…” (en-Nisâ, 58)“Emânet”,

    peygamberlerin beş fârik vasfından biridir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, câhiliyye Arapları’nın dahî o derecede îtimâdını kazanmıştı ki, O’nu “el-Emîn” ve “es-Sâdık” vasıflarıyla tavsîf etmişlerdi. Hattâ Allah Rasûlü’nün amansız bir düşmanı olan Ebû Cehil bile O’na birgün:“−Yâ Muhammed! Ben sana, Sen yalancısın demiyorum. Fakat şu getirdiğin dâvetini istemiyorum…” diyerek Efendimiz’in doğruluğunu vicdânen kabûl ettiğini, fakat dâvetine icâbet etmekte nefsine mağlûb olduğunu bir bakıma îtirâf etmişti.Nitekim bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilmektedir:“…(Rasûlüm!) Onlar Sen’i yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. ” (el-En’am, 33)Emânete ve ahde riâyet husûsunda hiç kimsenin Peygamber Efendimiz’in kâbına varabilmesi mümkün değildir. Abdullah bin Ebi’l-Hamsâ -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu hâdise O’nun bu hâline ne güzel bir misâldir:“Peygamberliğinden önce Allah Rasûlü ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuştum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, onu aynı yerde beklerken buldum. Allah Rasûlü, bu yaptığım karşısında bana serzenişte bulunmayıp sadece:«−Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996)Peygamber Efendimiz, herkes tarafından, dürüstlüğü, adâleti ve emniyet telkin eden sağlam karakteri ile tanınmıştı. Nitekim Mekke’nin asîl ve şerefli hanımı Hatîce vâlidemiz, O’nun bu husûsiyetine hayran kalarak kendisine evlenme teklifinde bulunmuştu.İslâm düşmanı yahudiler bile kendi aralarında ihtilâfa düştükleri zaman O’nun adâlet ve dürüstlüğünden emîn oldukları için O’na gelirlerdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onların ihtilâflarını çözerdi.Bizans kralı Herakliyus’a İslâm’a dâvet mektubu ulaştığında, o vakitler azılı bir İslâm düşmanı olan Ebû Süfyân da Şam’da bulunuyordu. Herakliyus, Ebû Süfyân’a Peygamber Efendimiz hakkında birçok suâller sordu. Bilhassa O’nun daha önce hiç yalancılıkla ithâm edilip edilmediğini, sözünde durmama gibi bir hâlinin vâkî olup olmadığını merak ediyordu. Ebû Süfyân ise -o zamanlar bir İslâm düşmanı da olsa- O’nun aslâ yalan söylemediğini ve verdiği söze sâdık olduğunu söylemek mecbûriyetinde kalmıştı.İşte bu da gösteriyor ki, Efendimiz’in peygamberliğini tasdîk etmeyenler bile, O’nun dürüstlüğünü ve doğruluğunu kabûl ediyorlardı. Nitekim O, hicret ettiğinde, nezdinde müşriklerin bâzı emânetleri bulunuyordu. Efendimiz, Hazret-i Ali’yi bu emânetleri sâhiplerine vermek üzere vekil bırakmıştı.Velhâsıl; müslim, gayr-i müslim, herkes O’na îtimad hâlindeydi. Allah Rasûlü’nün doğruluk şuuru öyle bir kalbî rikkat hâline gelmişti ki, bir kadının çocuğunu çağırırken:“−Gel bak sana ne vereceğim!” demesi üzerine hemen kadına, ona ne vereceğini sormuş, kadın da birkaç hurma vereceğini söyleyince:“−Şayet ona bir şey vermeyecek olsaydın, yalan söylemiş olacaktın.” buyurmuşlardı. (Kaynak)Peygamber Efendimiz’in bu hassâsiyeti sadece insanları değil, hayvanâtı dahî şümûlüne almaktaydı. Nitekim bir sahâbînin atını yanına çağırmak için sanki elinde atın yiyebileceği bir şey varmış gibi davranması, O’nu öyle rahatsız etmişti ki bu sahâbîyi çağırıp îkaz buyurmuştu. (Bkz. Buhârî, Îmân, 24)Yine bir defâsında seferden dönülüyordu. Bir iki sahâbî, bir kuşun yavrularını yuvadan almış seviyorlardı. Derken ana kuş geldi. Yavrularını yuvada göremeyince acıyla çırpınmaya başladı. Allah Rasûlü durumdan haberdâr olunca derhâl yavruların yerine konulmasını ve ana kuşa eziyet verilmemesini emretti. (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 112)İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- da şöyle anlatıyor:“Birisi, kesmek üzere bir koyunu yatırmış ve hayvanın gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu şahsa:«Onu defâlarca mı öldürmek istiyorsun?! Bıçağını, onu yatırmadan evvel bileseydin ya!» buyurdu.” (Hâkim, IV, 257)Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, mahlûkâta Hâlık’ın şefkat nazarıyla baktıkları için, yaş bir dalın bile kesilmesini men etmiş ve kedisini aç bırakan âbid bir kadının cehenneme gittiğini, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadınınsa ilâhî rahmet tecellîsine nâil olduğunu bildirmiştir. Zîrâ O, bütün mahlûkâtıAllâh’ın bir emâneti biliyor ve mü’minlerin de yeryüzünde emniyet ve huzûrun temsilcileri olmalarını arzu ediyordu.Bu bakımdan her mü’min, “el-Emîn”ve “es-Sâdık” sıfatlarını hâiz bir peygamberin ümmeti olduğu şuuruyla, sözünde ve özünde sâdık, elinden-dilinden insanların ve hattâ diğer mahlûkâtın bile emniyette olduğu bir kimse olmalıdır. Etrafına sağlam bir İslâm karakteri sergileyebilmelidir. Zîrâ insanlar, sağlam karakterli, vakarlı, örnek şahsiyetlere hayran olur ve onların izinden giderler.Emânet duygusunun mü’minlerin bir şahsiyet kimliği hâline gelmesini arzulayan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir hadîs-i şerîflerinde:“Sana emânet bırakanın emânetini (vaktinde) iâde et. Sana ihânet edene (bile) ihânet etme!” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvud, Büyû, 79/3534)Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emânetlerin zâyî edilmesini, dünyâ hayâtını kıyâmet sahnelerine çevirecek derecede büyük bir ifsat sebebi olarak görmüştür. Birgün ashâbıyla konuşurken bir kimsenin:“−Kıyâmet ne zaman kopacak?” suâline:“−Emânet zâyî edildiği zaman kıyâmeti bekle!” cevâbını vermiştir.“−Emânet nasıl zâyî olacak?” diye sorulduğunda ise:“−İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman kıyâmeti bekle!” buyurmuştur. (Buhârî, İlim, 2)İnsanoğluna bahşedilen bütün nîmetler birer emânettir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Hutbesi’nde:“…Size öyle bir emânet bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldığınız müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız. O emânet, Allâh’ın Kitâbı ve Nebîsi’nin Sünnet’idir…” buyurmuştur. (Hâkim, I, 171/318)Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye, Allah ve Rasûlü’nün bizlere tevdî buyurduğu en büyük mukaddes emânetlerdir.Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, mü’minlerin birbirlerine karşı büyük mes’ûliyetlerinin bulunduğunu, bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetli olmaları gerektiğini, bir bedenin âzâları gibi birinin duyduğu acıyı hepsinin hissetmesi lâzım geldiğini, komşusu açken tok uyumanın İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını, velhâsıl mü’minlerin de birbirine emânet olduğunu bildirmiştir.Mübârek ecdâdımızın, o zamanların şartlarında bütün imkânlarını seferber ederek tâ dünyânın öbür ucundaki Açe’de bulunan mü’minlerin imdâdına koşmuş olması, bu İslâm ahlâkının emânet telâkkîsinden başka neyle açıklanabilir ki? Yine onların Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat düstûruyla yirmi altı bin küsur vakıf kurarak insandan hayvanâta ve hattâ nebâtâta kadar, ulaşabildikleri her yere hizmet götürmeleri, bütün mahlûkâtı ilâhî bir emânet telâkkî etmelerinin bir netîcesiydi.Kosova şehîdi Murad Hân’ın emâneti olan Balkanlardaki din kardeşlerimiz, Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’dan on sene sonra fethettiği Bosna’daki evlâd-ı Fâtihân, Filistinli, Ortaasyalı, Kafkasyalı, velhâsıl İslâm coğrafyasındaki bütün kardeşlerimiz bize ecdâdımızın emânetleridir. Zîrâ Çanakkale’de bizim dedelerimizle o diyarlardan gelen dedelerimiz omuz omuza savaşarak aynı gâye uğruna can vermişlerdir.Diğer taraftan, nîmetleriyle perverde olduğumuz aziz vatanımız da çok mühim bir mukaddes emânettir. Dînin yaşanabilmesi, ırzın, nâmusun, mülkiyetin muhâfazası ve bayrağın dalgalanabilmesi, ancak vatanı korumakla mümkündür.Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye hicretinin birçok hikmeti vardır. Bunların biri de dînini yaşayabilmek için bir vatan temin edebilmektir. Şanlı târihimizde, 1071’de Malazgirt’te başlayan îlâ-yı kelimetullâh emânetini kıtalara taşıma heyecânıyla, üzerinde yaşadığımız topraklar asırlar boyunca şehid kanlarıyla sulanarak aziz bir vatan hâline getirilebilmiştir. Bu emâneti muhâfaza şuurunun bir tecellîsi olarak Alparslan Malazgirt’te beyazlara, yâni kefene bürünmüş ve askerlerine; “Bugün ben de sizden biriyim!” diyerek kendisi de şehidliği hedeflemiş ve ordusuna örnek olmuştur.Fatih’in askerlerinin, Rum ateşlerine ve üzerlerine kızgın yağ dökülmesine rağmen surlara tırmanırken birbirlerine; “Bugün şehîd olma sırası bize geldi!” demeleri, onların dîn, îmân ve vatan emânetini yaşatma ve gelecek nesillere taşıma heyecânının ne muhteşem ifadeleridir.Kânûnî Sultan Süleyman’ın, Akdeniz’i bir Türk gölüne çeviren muzaffer donanmayı seyrederken; “−Şimdi övünme ve gururlanma değil, bu nîmeti bize lutfeden Allâh’a şükretme zamanıdır!” demesi; yine sefere giden Osmanlı ordularının geçtikleri bağ ve bahçelerden yedikleri meyvenin parasını ağaçların dallarına asmaları, vatan emânetinin hangi mânevî duygularla bugünlere kadar getirilebildiğinin bir başka ifadesidir.Plevne Gâzisi Osman Paşa’nın esir düştükten sonra, gayr-i müslim teb’aya artık kendilerini muhâfaza edemeyeceği için, onlardan almış olduğu cizyeleri, yâni vergileri iâde etmesi de, emânet ve adâlet telâkkîsinin mânidar bir tezâhürüdür.Çanakkale ve İstiklâl Harbi de, aynı rûh vecdi içinde; dîn, îman, ırz, namus, vatan ve bayrak emânetini muhâfaza azminin şâhikalarıyla doludur. Nitekim Çanakkale’de Binbaşı Lütfü Bey’in; “Yetiş yâ Muhammed! Kitabın elden gidiyor!” diye feryâd etmesi, ne büyük bir emânet şuurunu yansıtmaktadır.Ecdâdımızın vatan müdâfaası esnâsında bulundukları hâlet-i rûhiyeyi ve taşıdıkları îman vecdini yansıtan şu ibret dolu hâdise ne kadar muhteşemdir:Çanakkale harbinin devâm ettiği günlerde bir Ramazan bayramı arefesiydi. Cephe kumandanı Vehip Paşa, 9. Tümen’in genç imamını çağırarak mahzûn bir şekilde istemeye istemeye şöyle dedi:“–Hâfız! Yarın Ramazan bayramı. Asker toplu olarak bayram namazı kılmak istiyor. Ne dediysem vazgeçiremedim. Ancak böyle bir şey, pek tehlikeli, yâni düşmanın arayıp bulamayacağı toplu bir imhâ fırsatı olur. Münâsip bir dille bunu erâta bir de sen anlatıver!..”İmam Efendi, Paşa’nın yanından henüz ayrılmıştı ki, karşısına nûr yüzlü bir zât çıktı ve:“–Oğlum! Sakın ola askerlere bir şey söyleme! Gün ola hayır ola; Allah ne derse, öyle olur.” dedi.Ertesi sabah, herkesi hayrette bırakan ilâhî bir tecellî yaşandı. Gökten hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Allâh’a kulluk aşkıyla dopdolu olan mü’min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle gözetleyen düşman kuvvetleri, artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu. O sabah bambaşka bir mânevî heyecan içinde kılınan bayram namazında alınan gür tekbirler, dalga dalga semâya yükseliyordu. Nûr yüzlü ihtiyar zât, Fetih Sûresi’nden birkısım âyetleri tilâvet ederken askerlerin gönüllerinden taşan kelime-i tevhîd sesleri, birer îman sayhası hâlinde düşman saflarından bile duyulmaktaydı.İşte bu esnâda İngiliz kuvvetleri arasında büyük bir kargaşa başgösterdi. Zîrâ çeşitli İngiliz sömürgelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş bulunan birkısım müslüman askerler, yine kendileri gibi müslüman bir toplulukla savaştıklarını, işittikleri tekbir seslerinden anlamışlar ve bunun üzerine isyân etmişlerdi. Ne yapacağını şaşıran İngilizler, onların bir kısmını kurşuna dizdi, diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kaldı.İşte vatan emâneti, îmanlı sînelerin omuzlarında böyle ilâhî nusret tecellîleriyle günümüze kadar geldi. Gönülleri Allah ve Rasûlü’nün muhabbetiyle yoğrulmuş, kendilerini Hakk’a kurban olmaya adamış Mehmetçik, o dehşetli harp hengâmesinde bile Kur’ân’dan, evrâd ü ezkârdan ayrılmıyor, Rablerine kavuşacakları ânın şehâdetle taçlanan bir vuslata dönüşmesi ümîdiyle cepheden cepheye koşuyorlardı. Zîrâ onlar Kur’ân istikâmetinden ayrılmayıp dînde sebat gösteren ve tevhîdi bayrak edinen milletlerin âbâd olduğunu, bunun aksine Kur’ân’a sırt dönerek kör bir gaflet karanlığına dalanların âkıbetinin de berbâd olduğunu çok iyi biliyorlardı. Nitekim bu husus, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmiştir:“Şüphesiz ki Allah Teâlâ, bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yâni ona bağlılık sâyesinde) birkısım milletleri yüceltir, (bu istikâmetten uzak olan) diğer milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)İşte vaktiyle dört yüz çadırlık bir aşîret iken

    Kur’ân-ı Kerîm’
    e dâsitânî bir hürmetle temeli atılan Osmanlı’nın kıtalara yayılan bir cihan devleti hâline gelmesinin ve bu coğrafyaya “çil çil kubbeler serpen ordular” meydana getirebilmesinin hikmetini bu ilâhî tecellîde aramak gerekir.Ayrıca Yavuz Selim Han zamanında mukaddes emânetlerin de İstanbul’a getirilip onlara Topkapı Sarayı’nda husûsî odalar tahsîs edilerek bu emânetlerin başında asırlarca devâm edecek bir sûrette Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesinin başlatılması ve ilk Kur’ân okuyanın da Yavuz Hân’ın kendisi olması, bu dâsitânî hürmetin başlıca numûnelerindendir. Bunun içindir ki Osmanlı, müstesnâ bir ilâhî lutfa mazhar olarak altı yüz küsûr sene şanla, şerefle hükümrân olmuştur.Unutmamak gerekir ki, milletlerin maddî ve zâhirî sahadaki ihtişâmının da temelinde yatan sır, mâneviyat âlemindeki hikmetlere riâyettir. Osmanlı’nın hiçbir İslâm devletine nasîb olmayan altı yüz küsûr senelik ihtişâmı, asıl mâneviyâta verdiği ehemmiyetten kaynaklanmıştır.Bu bakımdan bizim vazifemiz de; îmanlı, mânevî değerlerine bağlı, vatanperver bir nesil yetiştirmektir. Zîrâ îmânı, nâmusu, ırzı, canı ve malı muhâfaza; vatanı muhâfaza ile mümkündür. Nasıl ki bizden evvel bu topraklarda yaşayan ecdâdımız canları ve kanları pahasına onu bizlere armağan etmişler ise, bizler de bu mübârek vatanı, Kur’ân sadâları, ezanları ve hür bayrağı ile bizden sonraki nesillere daha müreffeh bir durumda intikâl ettirmek zorundayız. Zîrâ Cenâb-ı Hak:“Nihayet o gün (dünyâda yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyurmaktadır.

    En büyük nîmet de dînimizi, îmanımızı hür bir vatanda yaşayabilmektir. Bu emânet şuuruna dikkat edilmediği taktirde yaşanacak âkıbete, bugün zulüm ve esâret altında inleyen Filistin ve Mescid-i Aksâ’nın muzdarip hâli acı bir misâldir. Merhum Âkif, bu büyük hakîkati asırlara ve nesillere şöyle hatırlatır:Sâhipsiz olan memleketin batması haktır,Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır!..Diğer taraftan milletler, târih sahnesinde hayâtiyetlerini kendi bünyelerine has“kültür” değerleriyle devâm ettirebilirler. Bu bakımdan kültür de mühim bir emânettir. Bu emânetin âdeta sacayağını da dîn, dil ve târih şuuru oluşturur.Dîn, yaratılışın gâyesi, kundak ile kefen arasındaki hayâtı tanzîm eden, böylece kulu âhiret saâdetine hazırlayan ilâhî kanunlar mecmûasıdır. Dil, onun ortaya koyduğu hakîkatlerin ifade vâsıtası, târih de bu iki unsur çerçevesinde yaşanan hâdiselerin sebep ve neticelerinin tahlîli ile milletlerin istikbâlini aydınlatan bir meş’aledir. Bu yüzden bu üç unsur birbirinden ayrı düşünülemez.Atalarımızın mukaddes emâneti olan dîn, dil ve târih mîrâsına, yâni kültür emânetine lâyıkıyla sâhip olabilmek, sadece harâbe hâline gelmiş olan maddî eserlerinin tâmirinden ibâret değildir. Aslolan, o rûh, heyecan ve medeniyetin canlandırılması ve gelecek nesillere intikâlidir. Milletimizi Osmanlı medeniyetinin temelini oluşturan İslâm kültüründen uzaklaştırmak için, bir kısım nâdanların müdâhalesiyle tahrîb edilmiş olan dilimiz, âdeta ciddî bir tefekküre imkân vermeyecek bir sûrette kısırlaştırılmıştır.1890’da yayınlanan Redhause Türkçe-İngilizce Lügat’te 92 bin Türkçe kelime yer alırken, 1945’te Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı Türkçe Sözlük’te bu sayı 15 bine kadar düşürülmüştür.[63] Günümüzde ise bu sayıdan geriye ne kadar kaldığını tahmin etmek zor değildir. Bu hâl, dildeki erozyonun bâzı mihraklar eliyle ne dehşetli bir sûrette sürdürüldüğünü gözler önüne sermektedir. Halbuki lisânımızı kurtarmadıkça, başımıza musallat olan binbir çeşit gâileden kurtulmamız mümkün değildir. Zîrâ insanlar kelimelerle düşünürler. Mefhumları ve kelimeleri eksiltilmiş ve çarpıtılmış bir “dil” ile derin İslâmî tefekkürün ufuklarına açılmak aslâ mümkün değildir. Bu yapılmadıkça da, hareketlerin temelini teşkil eden tefekkür, ciddî bir seviye kazanamaz. Sıhhatli fikirler üretemeyen sığ ve kısır bir tefekkür ufku ile de millî ve mânevî bünyemize kasteden fikir akımlarına karşı kâfî derecede mukâvemet gösterilemez. Bunun için, millî kültürümüze ve millî şuurumuza zıt olan ve hem mânâ hem de telâffuzu tahrîb ederek meydana getirilmek istenen uydurma dile aslâ îtibâr etmemek gerekir.Öte yandan târihimizi de gerçek mâhiyetiyle öğrenip öğretmemiz şarttır. Yoksa birtakım kasıtlı ve sözde yerli târihçiler ile İslâm ve Türk düşmanı bâzı yabancıların yazdığı târihlerle cihan-şümûl bir medeniyeti doğru olarak îzâh edebilmek mümkün olamaz! Bunun için ecdâdımızın bizlere bıraktığı târih mîrâsının, milletimizin şuur ve idrâkine doğru aksettirilmesi, dînî ve millî bir vazîfedir.Târih şâhittir ki, milletler ve fertler, hayatlarını, geçirdikleri tecrübelerin ışığında tanzîm ederler. Târih, âdeta milletlerin hâfızasıdır. Bu sebepledir ki milletler, târihî hâdiselerin îkaz ve irşâdına dâimâ muhtaçtırlar. Bir millet, gerçek târihini ve maddî-mânevî rehberlerini tanıyıp bunları yerli yerince takdîr ettiği müddetçe ileri ve büyük millet demektir. Yetişen yeni nesiller, kendi târihlerini, yabancılardan daha iyi bilir ve geçmişten gerekli ibretleri alırlarsa, gelecekten endişe edilmez! Mâzîye istinâd etmeyenlerin ise, hiçbir zaman geleceği emniyet altında olmamıştır. Dolayısıyla köklerimiz mâzîye, dallarımız istikbâle uzanmalıdır.Târih ilmini sadece kuru bir hâdiseler yığını sanmak da büyük bir hatâdır. Gerçek târih ilmi, milletlerin çeşitli hâdiselerle dolu mâzîlerinde hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın asıl zeminini gösteren hikmetli bir ilimdir. Milletlerin geleceğine mükemmel bir sûrette düzen verebilmek için bu zemini doğru olarak tanımak ve ondan gerekli ders ve ibretleri çıkarmak şarttır. Merhum Âkif, ne güzel söyler:Târihi tekerrür diye târîf ediyorlar,Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi!..Mâzimiz, bizlere arslanın kafese konulamayacağının telkinidir. Bir arslan nasıl ki kafeslere sığmazsa, bu millet de vasıflarını koruduğu müddetçe esârete dûçâr olmaz.Ecdâdımız, îman zemîninde yücelmiş bir toplum idi. Onlar, maddî ve mânevî duygularını canları pahasına muhâfaza ettiler ve asla zillete düşmediler.Bizler, ecdâdımızın millî ve mânevî değerleriyle bütünleşebildiğimiz zaman, onların bizlere bıraktıkları mukaddes emânetleri şerefle taşıyabilmiş oluruz. Aksi hâlde, millî ve mânevî değerlerimiz talan edilirken sessizce seyretmek, emânetin elden çıkmasıyla neticelenebilecek dehşet verici bir gaflettir. Uğrunda nice canlar verilerek elde edilen emânetleri muhâfaza için bugün lâyıkıyla gayret gösterelim ki, yarın o ağır bedelleri tekrar ödemek mecbûriyetinde kalmayalım. Târihî bir hakîkattir ki, korunmayan emânetler elden çıkmış ve ona lâyık olununcaya kadar da elde edilememiştir.





  4. 16.Mart.2012, 01:27
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: islamda emaneti muhafaza ve koruma hassasiyeti

    Resulullah (s.a.v) "Ezd" kabilesinden İbn el-Letbiyye adında birini zekat toplama işiyle görevlendirmişti. Adam Resulullah'a geldiğinde:"Bu size bu da bana hediye edildi." dedi. Hadis ravisi diyor ki bu durum karşısında Resululluh kalktı Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Ben Allah'ın bana emrettiği hususlarda, sizden birine görev veriyorum. O da bana gelip "Bu size bu da bana hediye edildi" diyor. Doğru ise, anne babasının evinde otursun da ona hediye gelsin. Allah'a yemin ederim ki, kim haksız yere bir şey alırsa kıyamet gününde Allah'ın huzuruna onu taşıyarak gelecektir. Sakın kıyamet gününde Allah'ın huzuruna bağıran deve, koyun ve inek taşıyarak gelen kimseyi görmeyeyim. Sonfa da iki koltuk beyazlığı görülünceye kadar ellerini havaya kaldırarak "Allah'ım tebliğ ettim mi?" buyurdu. (119)



    Emanetin bir çeşidi de Allah'ın sana bahşettiği duyu.organ nimetleri, mal ve çocuklardır. Bunları Allah'ın murad ettiği istikâmette görevlendirip bu hususlara dikkat edip, bunların birer emanet olduğunun şuuruna varman gerekir.
    İmtihan gayesiyle Allah (c.c.) bunlardan herhangi birini senden alırsa onlar senin mutlak rnülkünmüş gibi sızlanıp dehşete düşme. Allah (c.c.)'ın bunlarda senden daha fazla hakkı vardır. Cihad yolunda verilmesi gerekiyorsa cimrilik yapmaya hakkın olmadığı gibi diğer hayır yerlerinden esirgeyip onları ma'siyette kullanma hakkın da yoktur. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Ey îman edenler! Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hainlik etmeyin, biliniz ki mallarınız ve evladınız ancak bir fitnedir. Allah katında ise büyük mükafat vardır."(120)



    Emanetin bir çeşidi de içinde bulunduğun meclisin hukukuna muhafaza edip konuşulan sır ve haberleri ifşa etmemendir. Bazı kişilerin dolaşan sözleri, söylenmiş olsun veya olmasın dikkat etmeden ifşa etmeleri yüzünden nice bağlar kopmuş ve maslahatlar yokolmuştur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Biri diğerine bir söz söyleyip ayrılırsa artık bu söylenen söz onun yanında bir emanet sayılır."(121) Meclislerinde söylenen söz edeb ve ahlâk kaideleri çerçevesinde kaldığı müddetçe muhafaza edilmeye lâyıktır. Fakat edeb ve ahlâk kaideleri dışına çıkıyorsa bunun muhafaza edilmesi gerekmez.

    Bir müslüman, bulunduğu bir toplantıda fâsıkların başkalarına zarar gayesiyle komplolar tertiplediklerini görürse imkân dâhilinde bunu önlemeye çalışmalıdır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Üç durum dışında meclislerin içinde söylenen, sizlere emanettir:

    1. Haram yere kan akıtmak,

    2. Başkasının namusunu ihlal etmek,,
    3. Haksız yere mal gasbetmek."(l22)

    İslâm nazarında aile arasında cereyan eden meseleler kutsaldır. Ailede kadın-erkek arasındaki bu hususlar, ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiç kimseye ifşâ edilmemelidir. Bazı kendini bilmezler, aileleri ile olan meselelerini yayar dururlar. Bu, Allah'ın haram kıldığı bir çirkinliktir.



    Yezid'in kızı Esma Resulullah (s.a.v.)'tan yanında kadın ve erkekler bulunduğu halde şöyle rivayet eder:
    "Bezen olur ki erkek hanımıyla yaptığını, hanımı da erkeğiyle yaptığını ifşa eder... (Bu sırada oturanları bir sessizlik kapladı. Ravi: "Evet Allah'a yemin ederim ki bu doğrudur. Bunu, kadın ve erkekler yapıyor" dediğini söyler." Resulullah: Sakın böyle yapmayın, böyle yapanların misali, dişi ve erkek iki şeytanın herkesin önünde cinsî münasebette bulunmaları gibidir."(123) Allah indinde korunması gereken emanetlerden biri de kadın ve erkeğin cinsî ilişkilerinin muhafazası ve ifşa edilmemesidir.
    Belirli bir zaman muhafaza edilmeleri için yanımıza bırakılan eşyalar da sorumlu bulunduğumuz emanet çeşitlerindendir.


    Resulullah (s.a.v.) Hicret esnasında almış bulunduğu bazı emanetleri müşrik olan sahiplerine geri vermesi için Ali (r.a.)'yı yerine vekil tayin etmişti. Halbuki emanetin sahibi olan bu müşrikler O'nu inancı için vatanından hicret etmeye zorlamış ve güç durumda bırakmışlardı. Büyük insana yakışan küçüklerle kendini küçük düşürmemesidir. Meymun b. Mihran şöyle der: Üç şey, iyi- kötü herkese ödenir:
    1. Emanet,
    2. Verilen söz,
    3. Akrabalık hakkı.
    Emanet eşyayı, hazır ganimet olarak kabullenmek çirkin hırsızlıktan sayılır. Abdullah b. Mes'ud şöyle der: "Allah yolunda şehid olmak borç hâriç her şeyin affedilmesine sebep olur. Biri Allah yolunda şehid olmuşsa ona "Emaneti sahibine ver" denilir. O, "Allah'ım tüm dünyalık elimden çıkmış ben nasıl ödiyeyim?" deyince "Onu cehenneme atın" denilir. Daha sonra almış olduğu emanet, teslim aldığı günkü şekliyle kendisine gösterilir. O da onu tanır ve almak için peşine düşer, alır ve omuzuna yükler. Onunla birlikte çıkacağını tahmin ederken omuzundan düşer, yine almak için eğilmek isterken devamlı azap görenlerin içine düşer ve kalır."


    Abdullah bin Mes'ud daha sonra şöyle devam eder: "Namaz emanettir, abdest emanettir, ölçü emanettir, tartı emanettir. Bunlardan başka çok şey saydı. Saydıkları şeylerin en şiddetlisi emanet olarak bırakılan eşyaydı." Bunu rivayet eden der ki: "Berra bin Azib'e gittim ve "Ibn Mes'ud'un söylediklerine ne dersin? dedim. Ibn Mes'ud doğru söylemiştir. Sen şu ayeti hiç duymadın mı? "Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmedeceğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (en-Nisâ: 58)

    Kişiyi haklara riayet ettiren, onu dünyanın kötülüğünden koruyan emanet, onun kanının her damlası ve vücudunun her hücresine işlemiş olan emanettir. Bu da Huzeyfe bin Yemaninin Resulullah (s.a.v.)'dan rivayet ettiği şu hadisin mânâsıdır: "Emanet (şuuru) önce insanların kalbine indi, ondan sonra da Kur'an nazil oldu.... Onlar, hem Kur'an hem de sünnetten bunları öğrenmiş oldular. "(124)
    İslâm'ı öğrenip onu tatbik etmemek yeterli değildir. Emanet Kur'an ve sünnetin anlaşılması için canlı bir rûhî çözüm yoludur. İnsandaki bu ruh öldü mü, yani inancı aksiyona dönüştürmedi mi, emanet şuuru da ölür. Böyle birinin Kur'an âyetlerini okuması veya sünneti öğretmeye çalışması ona ne kazandırır?


    İslâm'ı kabul ettiklerini iddia edenler yani esasta kabul etmeyen mürâilerin bir kısmı emin bulunduklarını da iddia ediyorlar... Heyhat... Hakkı inkâr eden biri nasıl emin olduğunu veya emanetlere riayet ettiğini iddia edebilir?
    Huzeyfe (r.a.) içinde yakîni îmanın bulunmadığı kalplerden, îmanın sarsılmasıyla emanetin de kalkıp gideceğini beyan maksadıyla şu hadisi de rivayet eder:"... Sonra Resulullah (s.a.v.) bize emanetin nasıl kalkacağı hususunda konuştu ve şöyle buyurdu:
    "Bir zaman insanlar uykuya dalarlarken emanet kalplerinden çekilir ve kalplerinde sadece kağıt üzerindeki bir nokta izi kalır... Sonra yine uyurlarken emanet kalblerinden çekilir.


    Bu sefer kalblerinde sert bir maddenin değmesiyle vücut da meydana gelen kaşıntı gibi bir iz bırakır". Resulullah (s.a.v.) devamla şöyle buyurdu: "Daha sonra insanlar alışveriş ederler. Fakat neredeyse, aldığı emaneti verecek kimse bulunmaz. Öyle ki, "Falan kabilede emniyetli bir adam var. Ve o, ne kadar da bahâdır, ne kadar nâzik, ne kadar akıllıdır" denilecek. Halbuki bu kişinin kalbinde hardal tanesi kadar îman olmayacak." Bu hadis hâinlerin kalbinden emanetin nasıl çekileceğini ibretli bir şekilde canlandırmaktadır. Bu durumlar, kötü birine söylenen hayırlı nasihatlar gibidir.


    Bu nasihatlar onun ruhuna girer. Fakat çok kalmadan tekrar çıkıp gider. Sadece (sıcak bir demirin yere değmek suretiyle meydana getireceği) iz gibi bir te'sir bırakır. Ne var ki bu nasihatlar adı geçen demirin geçtiği yeri diriltmediği gibi, ölü kalpleri diriltmez. Böyle vicdan ve kalb sahibi, herkesi zevk ve keyfine göre ölçer, iman ve küfür nedir aldırış etmez.


    Emanet, şüphesiz ki büyük bir fazilettir. Basit insanlar bunu kaldıramamıştır. Allah (c.c.) bunun büyüklüğünü bir mîsal vermek suretiyle îzah edip tüm kainata ağır gelecek bir yük olduğunu beyan etmiştir. Onun için insanın onu hafife alması ve hakkında ihmalkâr davranması caiz olmaz. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Biz, emaneti göklere, arz'a ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu insan yüklendi. (Bu) insan cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor." (125)


    Zulüm ve cehalet insanın fıtratına musallat olmuş iki âfettir. İnsan bu iki âfetle mücadele hususunda imtihana tabi tutulmuştur. Kişinin îmanı, zulümden temizlenmeden ihlaslı bir îman sayılmaz." İman edip de imanlarına zulüm (ve şirk) bulaştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır. "(126)


    İnsan cehaletten arınmadıkça kâmil bir takvaya sahip olamaz. "Allah"ın kulları arasında, Ondan hakkıyla korkanlar, ancak âlimlerdir."(127) İnsana emaneti yükleyen ayeti okuduktan sonra anlarsın ki zulüm ve cehalete mağlup olanlar, hiyanet, nifak ve şirk pisliğine de bulaşmışlar ve azabı hak etmişlerdir.
    Kurtuluş, ancak îman ve emanet ehli içindir.


    "Çünkü Allah, emanete hiyanet eden münafıkların erkeğine, dişisine azab edecek (emanetin hakkını vermeye çalışan) erkek ve dişi mü'minlerin de tevbelerini kabul edecektir. Allah Gafurdur, Rahimdir."(128)
    alıntı.



  5. 16.Mart.2012, 01:27
    3
    Silent and lonely rains
    Resulullah (s.a.v) "Ezd" kabilesinden İbn el-Letbiyye adında birini zekat toplama işiyle görevlendirmişti. Adam Resulullah'a geldiğinde:"Bu size bu da bana hediye edildi." dedi. Hadis ravisi diyor ki bu durum karşısında Resululluh kalktı Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Ben Allah'ın bana emrettiği hususlarda, sizden birine görev veriyorum. O da bana gelip "Bu size bu da bana hediye edildi" diyor. Doğru ise, anne babasının evinde otursun da ona hediye gelsin. Allah'a yemin ederim ki, kim haksız yere bir şey alırsa kıyamet gününde Allah'ın huzuruna onu taşıyarak gelecektir. Sakın kıyamet gününde Allah'ın huzuruna bağıran deve, koyun ve inek taşıyarak gelen kimseyi görmeyeyim. Sonfa da iki koltuk beyazlığı görülünceye kadar ellerini havaya kaldırarak "Allah'ım tebliğ ettim mi?" buyurdu. (119)



    Emanetin bir çeşidi de Allah'ın sana bahşettiği duyu.organ nimetleri, mal ve çocuklardır. Bunları Allah'ın murad ettiği istikâmette görevlendirip bu hususlara dikkat edip, bunların birer emanet olduğunun şuuruna varman gerekir.
    İmtihan gayesiyle Allah (c.c.) bunlardan herhangi birini senden alırsa onlar senin mutlak rnülkünmüş gibi sızlanıp dehşete düşme. Allah (c.c.)'ın bunlarda senden daha fazla hakkı vardır. Cihad yolunda verilmesi gerekiyorsa cimrilik yapmaya hakkın olmadığı gibi diğer hayır yerlerinden esirgeyip onları ma'siyette kullanma hakkın da yoktur. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Ey îman edenler! Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hainlik etmeyin, biliniz ki mallarınız ve evladınız ancak bir fitnedir. Allah katında ise büyük mükafat vardır."(120)



    Emanetin bir çeşidi de içinde bulunduğun meclisin hukukuna muhafaza edip konuşulan sır ve haberleri ifşa etmemendir. Bazı kişilerin dolaşan sözleri, söylenmiş olsun veya olmasın dikkat etmeden ifşa etmeleri yüzünden nice bağlar kopmuş ve maslahatlar yokolmuştur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Biri diğerine bir söz söyleyip ayrılırsa artık bu söylenen söz onun yanında bir emanet sayılır."(121) Meclislerinde söylenen söz edeb ve ahlâk kaideleri çerçevesinde kaldığı müddetçe muhafaza edilmeye lâyıktır. Fakat edeb ve ahlâk kaideleri dışına çıkıyorsa bunun muhafaza edilmesi gerekmez.

    Bir müslüman, bulunduğu bir toplantıda fâsıkların başkalarına zarar gayesiyle komplolar tertiplediklerini görürse imkân dâhilinde bunu önlemeye çalışmalıdır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Üç durum dışında meclislerin içinde söylenen, sizlere emanettir:

    1. Haram yere kan akıtmak,

    2. Başkasının namusunu ihlal etmek,,
    3. Haksız yere mal gasbetmek."(l22)

    İslâm nazarında aile arasında cereyan eden meseleler kutsaldır. Ailede kadın-erkek arasındaki bu hususlar, ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiç kimseye ifşâ edilmemelidir. Bazı kendini bilmezler, aileleri ile olan meselelerini yayar dururlar. Bu, Allah'ın haram kıldığı bir çirkinliktir.



    Yezid'in kızı Esma Resulullah (s.a.v.)'tan yanında kadın ve erkekler bulunduğu halde şöyle rivayet eder:
    "Bezen olur ki erkek hanımıyla yaptığını, hanımı da erkeğiyle yaptığını ifşa eder... (Bu sırada oturanları bir sessizlik kapladı. Ravi: "Evet Allah'a yemin ederim ki bu doğrudur. Bunu, kadın ve erkekler yapıyor" dediğini söyler." Resulullah: Sakın böyle yapmayın, böyle yapanların misali, dişi ve erkek iki şeytanın herkesin önünde cinsî münasebette bulunmaları gibidir."(123) Allah indinde korunması gereken emanetlerden biri de kadın ve erkeğin cinsî ilişkilerinin muhafazası ve ifşa edilmemesidir.
    Belirli bir zaman muhafaza edilmeleri için yanımıza bırakılan eşyalar da sorumlu bulunduğumuz emanet çeşitlerindendir.


    Resulullah (s.a.v.) Hicret esnasında almış bulunduğu bazı emanetleri müşrik olan sahiplerine geri vermesi için Ali (r.a.)'yı yerine vekil tayin etmişti. Halbuki emanetin sahibi olan bu müşrikler O'nu inancı için vatanından hicret etmeye zorlamış ve güç durumda bırakmışlardı. Büyük insana yakışan küçüklerle kendini küçük düşürmemesidir. Meymun b. Mihran şöyle der: Üç şey, iyi- kötü herkese ödenir:
    1. Emanet,
    2. Verilen söz,
    3. Akrabalık hakkı.
    Emanet eşyayı, hazır ganimet olarak kabullenmek çirkin hırsızlıktan sayılır. Abdullah b. Mes'ud şöyle der: "Allah yolunda şehid olmak borç hâriç her şeyin affedilmesine sebep olur. Biri Allah yolunda şehid olmuşsa ona "Emaneti sahibine ver" denilir. O, "Allah'ım tüm dünyalık elimden çıkmış ben nasıl ödiyeyim?" deyince "Onu cehenneme atın" denilir. Daha sonra almış olduğu emanet, teslim aldığı günkü şekliyle kendisine gösterilir. O da onu tanır ve almak için peşine düşer, alır ve omuzuna yükler. Onunla birlikte çıkacağını tahmin ederken omuzundan düşer, yine almak için eğilmek isterken devamlı azap görenlerin içine düşer ve kalır."


    Abdullah bin Mes'ud daha sonra şöyle devam eder: "Namaz emanettir, abdest emanettir, ölçü emanettir, tartı emanettir. Bunlardan başka çok şey saydı. Saydıkları şeylerin en şiddetlisi emanet olarak bırakılan eşyaydı." Bunu rivayet eden der ki: "Berra bin Azib'e gittim ve "Ibn Mes'ud'un söylediklerine ne dersin? dedim. Ibn Mes'ud doğru söylemiştir. Sen şu ayeti hiç duymadın mı? "Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmedeceğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (en-Nisâ: 58)

    Kişiyi haklara riayet ettiren, onu dünyanın kötülüğünden koruyan emanet, onun kanının her damlası ve vücudunun her hücresine işlemiş olan emanettir. Bu da Huzeyfe bin Yemaninin Resulullah (s.a.v.)'dan rivayet ettiği şu hadisin mânâsıdır: "Emanet (şuuru) önce insanların kalbine indi, ondan sonra da Kur'an nazil oldu.... Onlar, hem Kur'an hem de sünnetten bunları öğrenmiş oldular. "(124)
    İslâm'ı öğrenip onu tatbik etmemek yeterli değildir. Emanet Kur'an ve sünnetin anlaşılması için canlı bir rûhî çözüm yoludur. İnsandaki bu ruh öldü mü, yani inancı aksiyona dönüştürmedi mi, emanet şuuru da ölür. Böyle birinin Kur'an âyetlerini okuması veya sünneti öğretmeye çalışması ona ne kazandırır?


    İslâm'ı kabul ettiklerini iddia edenler yani esasta kabul etmeyen mürâilerin bir kısmı emin bulunduklarını da iddia ediyorlar... Heyhat... Hakkı inkâr eden biri nasıl emin olduğunu veya emanetlere riayet ettiğini iddia edebilir?
    Huzeyfe (r.a.) içinde yakîni îmanın bulunmadığı kalplerden, îmanın sarsılmasıyla emanetin de kalkıp gideceğini beyan maksadıyla şu hadisi de rivayet eder:"... Sonra Resulullah (s.a.v.) bize emanetin nasıl kalkacağı hususunda konuştu ve şöyle buyurdu:
    "Bir zaman insanlar uykuya dalarlarken emanet kalplerinden çekilir ve kalplerinde sadece kağıt üzerindeki bir nokta izi kalır... Sonra yine uyurlarken emanet kalblerinden çekilir.


    Bu sefer kalblerinde sert bir maddenin değmesiyle vücut da meydana gelen kaşıntı gibi bir iz bırakır". Resulullah (s.a.v.) devamla şöyle buyurdu: "Daha sonra insanlar alışveriş ederler. Fakat neredeyse, aldığı emaneti verecek kimse bulunmaz. Öyle ki, "Falan kabilede emniyetli bir adam var. Ve o, ne kadar da bahâdır, ne kadar nâzik, ne kadar akıllıdır" denilecek. Halbuki bu kişinin kalbinde hardal tanesi kadar îman olmayacak." Bu hadis hâinlerin kalbinden emanetin nasıl çekileceğini ibretli bir şekilde canlandırmaktadır. Bu durumlar, kötü birine söylenen hayırlı nasihatlar gibidir.


    Bu nasihatlar onun ruhuna girer. Fakat çok kalmadan tekrar çıkıp gider. Sadece (sıcak bir demirin yere değmek suretiyle meydana getireceği) iz gibi bir te'sir bırakır. Ne var ki bu nasihatlar adı geçen demirin geçtiği yeri diriltmediği gibi, ölü kalpleri diriltmez. Böyle vicdan ve kalb sahibi, herkesi zevk ve keyfine göre ölçer, iman ve küfür nedir aldırış etmez.


    Emanet, şüphesiz ki büyük bir fazilettir. Basit insanlar bunu kaldıramamıştır. Allah (c.c.) bunun büyüklüğünü bir mîsal vermek suretiyle îzah edip tüm kainata ağır gelecek bir yük olduğunu beyan etmiştir. Onun için insanın onu hafife alması ve hakkında ihmalkâr davranması caiz olmaz. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Biz, emaneti göklere, arz'a ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu insan yüklendi. (Bu) insan cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor." (125)


    Zulüm ve cehalet insanın fıtratına musallat olmuş iki âfettir. İnsan bu iki âfetle mücadele hususunda imtihana tabi tutulmuştur. Kişinin îmanı, zulümden temizlenmeden ihlaslı bir îman sayılmaz." İman edip de imanlarına zulüm (ve şirk) bulaştırmayanlar (var ya) işte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Ve hidayete erenler de onlardır. "(126)


    İnsan cehaletten arınmadıkça kâmil bir takvaya sahip olamaz. "Allah"ın kulları arasında, Ondan hakkıyla korkanlar, ancak âlimlerdir."(127) İnsana emaneti yükleyen ayeti okuduktan sonra anlarsın ki zulüm ve cehalete mağlup olanlar, hiyanet, nifak ve şirk pisliğine de bulaşmışlar ve azabı hak etmişlerdir.
    Kurtuluş, ancak îman ve emanet ehli içindir.


    "Çünkü Allah, emanete hiyanet eden münafıkların erkeğine, dişisine azab edecek (emanetin hakkını vermeye çalışan) erkek ve dişi mü'minlerin de tevbelerini kabul edecektir. Allah Gafurdur, Rahimdir."(128)
    alıntı.






+ Yorum Gönder