Konusunu Oylayın.: Rafızîlerin Ehl-i Sünnet hakkındaki düşünceleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Rafızîlerin Ehl-i Sünnet hakkındaki düşünceleri
  1. 13.Mart.2012, 16:20
    1
    Misafir

    Rafızîlerin Ehl-i Sünnet hakkındaki düşünceleri

  2. 29.Mart.2012, 15:05
    2
    HİZMETKAR
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Mayıs.2011
    Üye No: 86992
    Mesaj Sayısı: 371
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 4
    Bulunduğu yer: Dertlerin Babası

    Cevap: rafızîlerin Ehl-i Sünnet hakkındaki düşünceleri




    Râfızîlerin Ehl-i Sünnet Hakkındaki İnançları Nedir?
    Râfızî akîdesi ehl-i sünnetin mallarını ve kanlarını mubah sayar. es-Sadûk, el-İlel’de, Dâvûd b. Ferkad’a isnâd ederek der ki: “Ebû Abdillah’a şöyle dedim: “Nâsıbe (onlar Ehl-i Sünnet’e böyle derler) hakkında ne diyor-sun?” dedi ki: “Kanı helâldir böylelikle sen-den korkar. Eğer kimse seni görmeden onlar-dan birinin üzerine duvar devirebilirsen veya denizde boğabilirsen bunu yap.” Dedim ki: “Onun malı hakkında ne dersin?” dedi ki: “Gücün yettiği kadarını al.”[1]
    Râfızîler yalnızca kendi doğumlarının dı-şında hiçbir doğanı temiz görmezler. Haşim el-Bahranî, el-Burhan adlı tefsirinde, Meysem b. Yahya’dan o da Cafer b. Muhammed’den rivâyet ediyor: “Hiçbir yeni doğan yoktur ki iblislerden bir iblis onun doğumunda hazır bulunmasın. Eğer doğan çocuğun bizim Şîa-mıza âit olduğunu öğrenirse şeytan uzaklaşır. Şîamızdan değilse şeytan parmağını onun dü-bürüne sokar, zekerinden çıkarır. Eğer kız ise, parmağını fercine yerleştirir ve o facire olur. İşte o anda çocuk annesinin karnından çıktı-ğında şiddetle ağlar.”[2]
    Hatta Râfızîler, Şîa dışında bütün çocuk-ları veled-i zînâ sayarlar!! Nitekim el-Kuleynî, er-Ravdatu Mine’l-Kâfî adlı kitabında Ebû Hamza’dan, o da Ebû Cafer’den diyerek şöyle nakleder: “Ona: “Bazı arkadaşlarımız muhaliflerine iftira atıyorlar” dedim. Bana: “Sussan iyi olur” dedi ve ekledi: “Vallahi ey Ebû Hamza! Şîamız dışında bütün insanlar fahişe çocuklarıdır.”[3]
    Hatta Şîa, Ehl-i Sünnet’i Yahudi ve Hıris-tiyanlardan daha beter tekfir ederler. Zîra on-lara göre Yahudi ve Hıristiyanlar aslen kâfir olup Ehl-i Sünnet ise dinden dönenlerdir. İr-tidad küfrü icma ile daha ileri bir küfürdür. Bu yüzden tarihin de şâhit olduğu gibi, Müs-lümanlara karşı onlarla yardımlaşırlar.[4]
    Vesâilu’ş Şîa adlı kitapta, Fudayl b. Ye-sar’dan şöyle dediği nakledilir:
    “Ebû Cafer’e; kendisi arife (Râfızî) olan fakat kocası nasıb (Sünnî) olan kadını sor-dum. Dedi ki: “Hayır, nasıb (Sünnîler) kâfir-dir.”[5]
    Ehl-i Sünnet’e göre nasıbîler, Ali b. Ebî Tâlib radıyallahu anh’ı sevmeyenlerdir. Lâkin Râfızîler bu ismi Ehl-i Sünnet hakkında kul-lanmaktadırlar. Zîra Ehl-i Sünnet Ebû Bekir, Ömer ve Osman radıyallahu anhum’un imâme-lerini Ali radıyallahu anh’ın önüne geçirmiş-lerdir. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde de Ebû Bekir, Ömer ve Os-man radıyallahu anhum, Ali radıyallahu anh’den üstün tutulmuşlardır. İbn Ömer radıyallahu an-huma’nın şu sözü bunun delilidir: “Biz Pey-gamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında sı-ralama yapardık da; en hayırlılar olarak önce Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman gelir derdik.” Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Ta-berânî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: “Bu-nu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bilirdi de karşı çıkmazdı.” İbn Asakir’in rivâyetinde ise şöyle geçer: “En fazîletlileri; Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali şeklinde sayardık.”
    Ahmed ve başkaları Ali b. Ebî Tâlib radı-yallahu anh’ın şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: “Peygamberlerinden sonra bu ümmetin en üstünleri Ebû Bekir, sonra Ömer’dir. İstesem üçüncünün ismini de verirdim.” İmam Ze-hebî: “Bu söz Ali radıyallahu anh’den mütevâtir olarak gelmiştir” dedi.



    [1] el-Mehâsinu’n-Nefsâniyye (s.166)

    [2] Haşim el-Behrânî; Tefsîru’l-Burhân (2/300)

    [3] el-Kuleynî, er-Ravzatu Mine’l-Kâfî (8/285)

    [4] Şeyhulislâm İbn Teymiyye rahimehullah –ki onun doğru sözlülüğünde Ehl-i Sünnetten iki kişi bile ihtilâf etmez- Râfızîlerin Müslümanlara karşı Yahudî ve Hıristiyanlarla yardımlaşmalarına tarihin şâhitliğini şöyle haber vermektedir: “Râfızîler, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e karşı savaş açanlara dostluk gösterenlerdir. Tatarları ve Hıristiyanları dost edinmiş, onlardan yana tavır almışlardır. Nitekim sahilde Râfızîlerle Haçlılar birbirleri ile yardımlaşmış, hatta, Râfızîler Müslümanlara âit savaş atlarını ve silahları, sultanın uşaklarını ve kölelerini, orduya âit daha bir çok şeyleri ve çocukları kaçırıp Kıbrıs’a (Hıristiyan dostlarına) taşımışlardır. Müslümanlar tatarlar karşısında üstün gelip zafer kazandıklarında üzüntü ve matemlerini dile getirmişler, Tatarlar Müslümanlara karşı üstünlük elde edince de buna oldukça sevinmişlerdir. Halifenin öldürülmesini Tatarlara bir yol olarak gösterenler de onlardır. Bağdat halkının katledilmesini talep edenler de onlardır. Bir Râfızî olan Bağdat veziri İbnu Alkamî Müslümanlar aleyhine Tatarlarla işbirliği yapmış ve onlarla sürekli yazışmıştır. Sonunda hile ve tuzaklarla onları Bağdat’a sokmuş, Müslümanların da onlara mukavemet göstermesini engellemiştir. İslam’ı gereğince bilenler Râfızîlerin dâima din düşmanlarıyla beraber olduğu gerçeğini anlamışlardır. Mesela bunlar Kâhire’de egemenlikleri döneminde bir defasında kendilerine vezir olarak bir Yahudi’yi, bir defasında ise Hıristiyan bir Ermeni’yi getirmişlerdir. Bu Hıristiyan Ermeni yüzünden Hıristiyanlar bayağı güçlenmiştir. Bu münâfık Râfızîler Mısır’da çok sayıda kiliseler yaptılar. İki saray arasında şöyle sesleniyorlardı: Kim sahabeye lânet eder ve dil uzatırsa ona bir dinar ve bir ölçek var! İşte bunların zamanında Hıristiyanlar Şam sahilini ele geçirdiler, Müslümanların elinden Şam sahillerinin çıkması bu dönemde vuku bulmuştur. Ancak Nûreddîn ve Selahaddîn’in yeniden fethetmesi ile tekrar Müslümanların olmuştur.” el-Fetâvâ (23/151) Ayrıca bkz.: Dr. Süleyman b. Ah-med el-Avde/Keyfe Dehale’t Tatar Bilâdi’l-Muslimîn.

    [5] el-Hurr el-Amilî, Vesâilu’ş-Şîa (7/431) et-Tehzib (7/303



  3. 29.Mart.2012, 15:05
    2
    Devamlı Üye



    Râfızîlerin Ehl-i Sünnet Hakkındaki İnançları Nedir?
    Râfızî akîdesi ehl-i sünnetin mallarını ve kanlarını mubah sayar. es-Sadûk, el-İlel’de, Dâvûd b. Ferkad’a isnâd ederek der ki: “Ebû Abdillah’a şöyle dedim: “Nâsıbe (onlar Ehl-i Sünnet’e böyle derler) hakkında ne diyor-sun?” dedi ki: “Kanı helâldir böylelikle sen-den korkar. Eğer kimse seni görmeden onlar-dan birinin üzerine duvar devirebilirsen veya denizde boğabilirsen bunu yap.” Dedim ki: “Onun malı hakkında ne dersin?” dedi ki: “Gücün yettiği kadarını al.”[1]
    Râfızîler yalnızca kendi doğumlarının dı-şında hiçbir doğanı temiz görmezler. Haşim el-Bahranî, el-Burhan adlı tefsirinde, Meysem b. Yahya’dan o da Cafer b. Muhammed’den rivâyet ediyor: “Hiçbir yeni doğan yoktur ki iblislerden bir iblis onun doğumunda hazır bulunmasın. Eğer doğan çocuğun bizim Şîa-mıza âit olduğunu öğrenirse şeytan uzaklaşır. Şîamızdan değilse şeytan parmağını onun dü-bürüne sokar, zekerinden çıkarır. Eğer kız ise, parmağını fercine yerleştirir ve o facire olur. İşte o anda çocuk annesinin karnından çıktı-ğında şiddetle ağlar.”[2]
    Hatta Râfızîler, Şîa dışında bütün çocuk-ları veled-i zînâ sayarlar!! Nitekim el-Kuleynî, er-Ravdatu Mine’l-Kâfî adlı kitabında Ebû Hamza’dan, o da Ebû Cafer’den diyerek şöyle nakleder: “Ona: “Bazı arkadaşlarımız muhaliflerine iftira atıyorlar” dedim. Bana: “Sussan iyi olur” dedi ve ekledi: “Vallahi ey Ebû Hamza! Şîamız dışında bütün insanlar fahişe çocuklarıdır.”[3]
    Hatta Şîa, Ehl-i Sünnet’i Yahudi ve Hıris-tiyanlardan daha beter tekfir ederler. Zîra on-lara göre Yahudi ve Hıristiyanlar aslen kâfir olup Ehl-i Sünnet ise dinden dönenlerdir. İr-tidad küfrü icma ile daha ileri bir küfürdür. Bu yüzden tarihin de şâhit olduğu gibi, Müs-lümanlara karşı onlarla yardımlaşırlar.[4]
    Vesâilu’ş Şîa adlı kitapta, Fudayl b. Ye-sar’dan şöyle dediği nakledilir:
    “Ebû Cafer’e; kendisi arife (Râfızî) olan fakat kocası nasıb (Sünnî) olan kadını sor-dum. Dedi ki: “Hayır, nasıb (Sünnîler) kâfir-dir.”[5]
    Ehl-i Sünnet’e göre nasıbîler, Ali b. Ebî Tâlib radıyallahu anh’ı sevmeyenlerdir. Lâkin Râfızîler bu ismi Ehl-i Sünnet hakkında kul-lanmaktadırlar. Zîra Ehl-i Sünnet Ebû Bekir, Ömer ve Osman radıyallahu anhum’un imâme-lerini Ali radıyallahu anh’ın önüne geçirmiş-lerdir. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde de Ebû Bekir, Ömer ve Os-man radıyallahu anhum, Ali radıyallahu anh’den üstün tutulmuşlardır. İbn Ömer radıyallahu an-huma’nın şu sözü bunun delilidir: “Biz Pey-gamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında sı-ralama yapardık da; en hayırlılar olarak önce Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman gelir derdik.” Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Ta-berânî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: “Bu-nu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bilirdi de karşı çıkmazdı.” İbn Asakir’in rivâyetinde ise şöyle geçer: “En fazîletlileri; Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali şeklinde sayardık.”
    Ahmed ve başkaları Ali b. Ebî Tâlib radı-yallahu anh’ın şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: “Peygamberlerinden sonra bu ümmetin en üstünleri Ebû Bekir, sonra Ömer’dir. İstesem üçüncünün ismini de verirdim.” İmam Ze-hebî: “Bu söz Ali radıyallahu anh’den mütevâtir olarak gelmiştir” dedi.



    [1] el-Mehâsinu’n-Nefsâniyye (s.166)

    [2] Haşim el-Behrânî; Tefsîru’l-Burhân (2/300)

    [3] el-Kuleynî, er-Ravzatu Mine’l-Kâfî (8/285)

    [4] Şeyhulislâm İbn Teymiyye rahimehullah –ki onun doğru sözlülüğünde Ehl-i Sünnetten iki kişi bile ihtilâf etmez- Râfızîlerin Müslümanlara karşı Yahudî ve Hıristiyanlarla yardımlaşmalarına tarihin şâhitliğini şöyle haber vermektedir: “Râfızîler, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e karşı savaş açanlara dostluk gösterenlerdir. Tatarları ve Hıristiyanları dost edinmiş, onlardan yana tavır almışlardır. Nitekim sahilde Râfızîlerle Haçlılar birbirleri ile yardımlaşmış, hatta, Râfızîler Müslümanlara âit savaş atlarını ve silahları, sultanın uşaklarını ve kölelerini, orduya âit daha bir çok şeyleri ve çocukları kaçırıp Kıbrıs’a (Hıristiyan dostlarına) taşımışlardır. Müslümanlar tatarlar karşısında üstün gelip zafer kazandıklarında üzüntü ve matemlerini dile getirmişler, Tatarlar Müslümanlara karşı üstünlük elde edince de buna oldukça sevinmişlerdir. Halifenin öldürülmesini Tatarlara bir yol olarak gösterenler de onlardır. Bağdat halkının katledilmesini talep edenler de onlardır. Bir Râfızî olan Bağdat veziri İbnu Alkamî Müslümanlar aleyhine Tatarlarla işbirliği yapmış ve onlarla sürekli yazışmıştır. Sonunda hile ve tuzaklarla onları Bağdat’a sokmuş, Müslümanların da onlara mukavemet göstermesini engellemiştir. İslam’ı gereğince bilenler Râfızîlerin dâima din düşmanlarıyla beraber olduğu gerçeğini anlamışlardır. Mesela bunlar Kâhire’de egemenlikleri döneminde bir defasında kendilerine vezir olarak bir Yahudi’yi, bir defasında ise Hıristiyan bir Ermeni’yi getirmişlerdir. Bu Hıristiyan Ermeni yüzünden Hıristiyanlar bayağı güçlenmiştir. Bu münâfık Râfızîler Mısır’da çok sayıda kiliseler yaptılar. İki saray arasında şöyle sesleniyorlardı: Kim sahabeye lânet eder ve dil uzatırsa ona bir dinar ve bir ölçek var! İşte bunların zamanında Hıristiyanlar Şam sahilini ele geçirdiler, Müslümanların elinden Şam sahillerinin çıkması bu dönemde vuku bulmuştur. Ancak Nûreddîn ve Selahaddîn’in yeniden fethetmesi ile tekrar Müslümanların olmuştur.” el-Fetâvâ (23/151) Ayrıca bkz.: Dr. Süleyman b. Ah-med el-Avde/Keyfe Dehale’t Tatar Bilâdi’l-Muslimîn.

    [5] el-Hurr el-Amilî, Vesâilu’ş-Şîa (7/431) et-Tehzib (7/303






+ Yorum Gönder