Konusunu Oylayın.: Lakap takmanın günahı ve ahretteki cezası nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Lakap takmanın günahı ve ahretteki cezası nedir?
  1. 12.Mart.2012, 04:43
    1
    Misafir

    Lakap takmanın günahı ve ahretteki cezası nedir?






    Lakap takmanın günahı ve ahretteki cezası nedir? Mumsema Lakap takmanın günahı ve ahretteki cezası nedir?


  2. 12.Mart.2012, 04:43
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 13.Mart.2012, 23:24
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Lakap takmanın günahı ve ahretteki cezası nedir?




    Müslümanları birbirine yaklaştıran, onları sarsılmaz bir güç ve kuvvet olarak muhafaza eden bazı sırlar vardır. Bunlar daha çok ferdhi plânda olsa da, münasebetlerin sıklığı ölçüsünde doğrudan doğruya toplumi, Müslümanları alâkadar etmektedir. Bu da iman ehlinin birbirine şefkatle yaklaşması, sevgi ve müsamaha ile davranması, şeref ve haysiyetlerine hürmetkâr bulunmasıdır. Bu güzel vasıfların muhafazası, bunların zıddı olan huyların terkiyle mümkündür.

    Bu huyların bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de şöyle sıralanır:

    “Ey mü’minler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha iyidir. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın.”1

    Âyet-i kerimede üç husus dikkate veriliyor:
    insanları alaya almak, insanın kendikendini ayıplayıp kötülemesi, hoşlanmayan lâkaplarla çağrılması.

    Mü’minlerin birbirlerini kötü lâkapla, sonradan uydurulan adlarla çağırmamaları istenmektedir. İbni Cerir, âyetin yasakladığı lâkapların, muhatabın sevmediği ve hoşlanmadığı lâkaplar olduğunu açıklamaktadır. Buna göre, hakareti andıran bütün sözler bu yasaklamanın içine girmektedir. O halde, bir insan, Müslüman kardeşini çağırırken ve sohbet ederken onun hoşlanmadığı bir isimle veya bir lâkapla hitap etmemeli, seslenmemelidir. Meselâ fikir bir insana fakirliğini îmâ eden bir lâkap kullanılamayacağı gibi, sakat bir insana da hoşlanmadığı şekilde sakatlığını, eksikliğini belirtecek bir ifade sarf edilmemelidir.2

    Bir insan daha önce günahkâr iken sonra tevbe ederse, onu eski hatâlarıyla tevsif ederek Kur’ân’ın tasvip etmediği hususlardandır. Bir kısım müfessirler, âyet-i kerimenin, bazı mü’minlerin câhiliye zamanında kalma isim ve sıfatlarla çağrılmaları üzerine nhazil olduğunu ifade ederler.

    Bir hadîs-i şerifte ifâde buyurulduğu gibi, “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahcup etmez ve onu küçük düşürmez. Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük düşürmesi kâfidir.”3

    Baş tarafta meâlini verdiğimiz âyet-i kerimenin izahında Fahri Râzî bu hadîs-i şerifte geçen “Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük düşürmesi kâfidir” ifâdesini açıklamış olmaktadır. insanın başkasını hoşlanmadığı şeylerle ayıplaması, lâkaplandırması aslında kendi kendini ayıplaması demektir. Zira kötü lâkapla lâkaplandırdığı arkadaşının yerine kendisi düşer.

    Burada bir hususa dikkat etmek lâzımdır. Âyet-i kerime hoş olmayanve kötülüğü andıran lâkaplarla atışlamayı yasaklamaktadır. Fakat güzel ve medhi ifade eden lâkaplar yasaklananlar kısmına girmez. Bu hususu ifade eden Elmalılı merhum, “Mü’min kardeşini güzel lâkaplarla ve isimlerle çağırmak, mü’minin mü’min üzerindeki hakkıdır” mealindeki hadisi zikretmekte ve Müslümanların birirlerini güzel lâkapla isimlendirmelerinin teşvik edildiğini açıklamaktadır. O halde güzel lâkapla çağırmak, isimlendirmek teşvike şâyandır.4

    Meselâ Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e “Cehennemden âzad olunmuş” mânâsına “Atîk”, Hz. Ömer’e “hak ile bâtılı birbirinden ayırıp adaletle hükmeden” mânâsında “el-Fâruk”, Hz. Osman’ iki kızını nikâhladığı için ‘Zinnûreyn (iki nur sahibi), Hz. Ali’ye “Ebû Turab” (toprak babası) ve Halid bin Velid’e “Seyfullah” lâkaplarını vererek onları taltif etmiştir.

    Bunun yanında, bir insanı kolayca tarif etmek maksadıyla, çağırıldığı zaman rahatsız olmayacağı bir isimle anmak ve seslenmek de yasaklanan kısma girmemektedir. Meselâ bir topluluk içinde birden fazla “Ali” isminde şahıs varsa, yaşı küçük olan tanıdığımızı “Küçük Ali” diye çağırmak, mesleği berber olan “Ahmet” ismindeki zâta “Berber Ahmet” diye seslenmek gibi.

    Bütün bu meselelerde gözden uzak tutulmaması gereken husus, muhatabın hissî durumudur. Onun haysiyet ve izzetinin korunmasıdır. Bir insanbaşkaları tarafından takılan bir lâkapla çağrılmaktan rahatsız oluyorsa, onu artık o isimle çağırmak mü’mine eziyet olacağından, dikkatli olmak lâzımdır. Esas olan, “Kendimiz için istemediğimizi, başkaları için de istememektir.”

    1. Hucurât Sûresi, 11.
    2. et-Tefsîrül-Kebir, 26: 85.
    3. A.g.e., 28: 132.
    4. Hak Dini Kur’ân Dili, 6: 4470.



  4. 13.Mart.2012, 23:24
    2
    Editör



    Müslümanları birbirine yaklaştıran, onları sarsılmaz bir güç ve kuvvet olarak muhafaza eden bazı sırlar vardır. Bunlar daha çok ferdhi plânda olsa da, münasebetlerin sıklığı ölçüsünde doğrudan doğruya toplumi, Müslümanları alâkadar etmektedir. Bu da iman ehlinin birbirine şefkatle yaklaşması, sevgi ve müsamaha ile davranması, şeref ve haysiyetlerine hürmetkâr bulunmasıdır. Bu güzel vasıfların muhafazası, bunların zıddı olan huyların terkiyle mümkündür.

    Bu huyların bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de şöyle sıralanır:

    “Ey mü’minler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha iyidir. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın.”1

    Âyet-i kerimede üç husus dikkate veriliyor:
    insanları alaya almak, insanın kendikendini ayıplayıp kötülemesi, hoşlanmayan lâkaplarla çağrılması.

    Mü’minlerin birbirlerini kötü lâkapla, sonradan uydurulan adlarla çağırmamaları istenmektedir. İbni Cerir, âyetin yasakladığı lâkapların, muhatabın sevmediği ve hoşlanmadığı lâkaplar olduğunu açıklamaktadır. Buna göre, hakareti andıran bütün sözler bu yasaklamanın içine girmektedir. O halde, bir insan, Müslüman kardeşini çağırırken ve sohbet ederken onun hoşlanmadığı bir isimle veya bir lâkapla hitap etmemeli, seslenmemelidir. Meselâ fikir bir insana fakirliğini îmâ eden bir lâkap kullanılamayacağı gibi, sakat bir insana da hoşlanmadığı şekilde sakatlığını, eksikliğini belirtecek bir ifade sarf edilmemelidir.2

    Bir insan daha önce günahkâr iken sonra tevbe ederse, onu eski hatâlarıyla tevsif ederek Kur’ân’ın tasvip etmediği hususlardandır. Bir kısım müfessirler, âyet-i kerimenin, bazı mü’minlerin câhiliye zamanında kalma isim ve sıfatlarla çağrılmaları üzerine nhazil olduğunu ifade ederler.

    Bir hadîs-i şerifte ifâde buyurulduğu gibi, “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahcup etmez ve onu küçük düşürmez. Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük düşürmesi kâfidir.”3

    Baş tarafta meâlini verdiğimiz âyet-i kerimenin izahında Fahri Râzî bu hadîs-i şerifte geçen “Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük düşürmesi kâfidir” ifâdesini açıklamış olmaktadır. insanın başkasını hoşlanmadığı şeylerle ayıplaması, lâkaplandırması aslında kendi kendini ayıplaması demektir. Zira kötü lâkapla lâkaplandırdığı arkadaşının yerine kendisi düşer.

    Burada bir hususa dikkat etmek lâzımdır. Âyet-i kerime hoş olmayanve kötülüğü andıran lâkaplarla atışlamayı yasaklamaktadır. Fakat güzel ve medhi ifade eden lâkaplar yasaklananlar kısmına girmez. Bu hususu ifade eden Elmalılı merhum, “Mü’min kardeşini güzel lâkaplarla ve isimlerle çağırmak, mü’minin mü’min üzerindeki hakkıdır” mealindeki hadisi zikretmekte ve Müslümanların birirlerini güzel lâkapla isimlendirmelerinin teşvik edildiğini açıklamaktadır. O halde güzel lâkapla çağırmak, isimlendirmek teşvike şâyandır.4

    Meselâ Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e “Cehennemden âzad olunmuş” mânâsına “Atîk”, Hz. Ömer’e “hak ile bâtılı birbirinden ayırıp adaletle hükmeden” mânâsında “el-Fâruk”, Hz. Osman’ iki kızını nikâhladığı için ‘Zinnûreyn (iki nur sahibi), Hz. Ali’ye “Ebû Turab” (toprak babası) ve Halid bin Velid’e “Seyfullah” lâkaplarını vererek onları taltif etmiştir.

    Bunun yanında, bir insanı kolayca tarif etmek maksadıyla, çağırıldığı zaman rahatsız olmayacağı bir isimle anmak ve seslenmek de yasaklanan kısma girmemektedir. Meselâ bir topluluk içinde birden fazla “Ali” isminde şahıs varsa, yaşı küçük olan tanıdığımızı “Küçük Ali” diye çağırmak, mesleği berber olan “Ahmet” ismindeki zâta “Berber Ahmet” diye seslenmek gibi.

    Bütün bu meselelerde gözden uzak tutulmaması gereken husus, muhatabın hissî durumudur. Onun haysiyet ve izzetinin korunmasıdır. Bir insanbaşkaları tarafından takılan bir lâkapla çağrılmaktan rahatsız oluyorsa, onu artık o isimle çağırmak mü’mine eziyet olacağından, dikkatli olmak lâzımdır. Esas olan, “Kendimiz için istemediğimizi, başkaları için de istememektir.”

    1. Hucurât Sûresi, 11.
    2. et-Tefsîrül-Kebir, 26: 85.
    3. A.g.e., 28: 132.
    4. Hak Dini Kur’ân Dili, 6: 4470.






+ Yorum Gönder