Konusunu Oylayın.: Kur'anın insan ilişkilerinde esas aldığı ilkeler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 5 kişi
Kur'anın insan ilişkilerinde esas aldığı ilkeler
  1. 11.Mart.2012, 23:04
    1
    Misafir

    Kur'anın insan ilişkilerinde esas aldığı ilkeler

  2. 27.Mart.2012, 11:08
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: kur'anın insan ilişkilerinde esas aldığı ilkeler




    Genel anlamda bütün insanlığa[1] özelde ise müttakîlere[2] yol gösterici olarak indirilen Kur’ân-ı Kerîm, Allah, insan ve âlem merkezli bir kitaptır Kur’ân’a göre Allah, insanı ahlakî doğruyu görebilecek güçte yaratmıştır Bununla birlikte insanın hevâ ve hevesi, çeşitli içgüdü ve arzuları onun doğruyu, iyiyi ve güzeli görmesini engellemiştir Ancak Allah, ahlaklı, erdemli insan ve toplumların oluşmasını istediğinden dolayı zaman zaman tarihe müdahale etmiş, rahmetinin bir nişanesi olarak kendi içlerinden gönderdiği peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanların hem bu dünyada hem de âhirette mutlu olacakları ahlakî ilke ve yasalar sunmuştur


    Kur’ân, ahlakî kavramların bilgisel tanımlarını yapmaz Bunun nedeni ise, bu ahlakî kavramların içeriklerinin insan tarafından bilindiği ve bunların insanın doğasında bulunduğudur Ahlakî davranışı değerli ve istenilir yapan ise, genellikle, insanlığa verdiği sevinç, mutluluk ve/veya faydadır Bununla birlikte kişi, Allah rızası için veya hiçbir etmen gözetmeksizin de ahlakî erdemler serimleyebilir


    Kur’ân öğretisi, insanın, hem Allah’a hem de insanlara karşı ahlakî sorumluluklarını yerine getirmesine bir çağrıdır Kur’ân bu öğretisini pek çok âyetinde “iman” ve “salih amel” formülüyle takdim eder Kur’ân’da “iman”, insanla Allah arasında gerçekleşen bir olgu iken; “salih amel” ise, Allah’ın rızasına dayalı olarak insanlar arasında gerçekleşen davranışlar bütünüdür Aslında bu iki olgu birbiriyle sıkı bir ilişki içindedir Dolayısıyla, insanın, kendisine ve diğer insanlara karşı ahlakî sorumluluklarının aynı zamanda Allah’a karşı da birer sorumluluk olduğunu söyleyebiliriz Kur’ân’da bunu okumak hiç de zor değildir Buradan hareketle Kur’ân’ın bütün çabasının, insanların bildikleri ahlakî faziletleri yaşamlarında pratize etmeleri için muhataplarını ikna ve teşvik etmeye yönelik olduğunu ifade edebiliriz


    1 Sözlük ve Terim Anlamı


    Ahd, sözlükte, fiil olarak “bir şeyi korumak, bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, her durumda muhafaza etmek, talimat vermek, söz vermek, tavsiye etmek” anlamlarına geldiği gibi, isim olarak da, “yemin, mîsâk, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz, vasiyyet, eman, zimmet, yemin” anlamlarında kullanılır[1][iii][3] İki taraf arasında yapılan sözleşmelere de ahd ve ahidleşme denir ki, çoğul formu, uhûd’dur Ahidleşmenin insanlar arasında inşa edilen biçimine “muâhede” denir Ahid, hem yemin hem de kesin söz verme anlamina sahiptir Yemin, ahdin dinî yönünü, söz verme ise, ahlâkî boyutunu ihtiva eder Allah ile İsrâiloğulları arasında yapılan ahdin hükümlerini muhtevi olduğundan dolayı, Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd denilmiştir İslâm toplumunun hâkimiyeti altında yaşamak üzere kendileriyle antlaşma yapılan gayrimüslimler için “ehl-i zimme” yerine “ehl-i ahd” terimi de kullanılmıştır[4]


    2 Kur’ân’da Ahit Kelimesiyle Eş Anlamlı Olarak Kullanılan Terimler


    Kur’ân’da ahit kelimesiyle çok yakın anlama sahip başka terimler de mevcuttur: Mîsâk, yemin, akt, zimmet ve ill


    a) Mîsâk:Bu sözcük, Kur’ân’da 25 yerde geçer[5] Mîsâk, güvenmek ve inanmak anlamındaki “sika” kökünden türemiş bir isimdir Terim olarak ise, “yeminle pekiştirilerek verilen söz” anlamında olup ahitten daha kuvvetlidir[1][vi][6] Kur’ân, bu kavramla, Allah’la kulları arasındaki antlaşmayı anlatır Mîsâk kavramı, ahit sözcüğü ile içiçe girmiş bulunduğundan, mîsâkla ilgili âyetleri, ahit bağlamı içerisinde işleyeceğimizi belirtmek isteriz


    b) Yemîn: Kur’ân’da çokça geçen bir kavram olup, “sağ el, âzâ, bereket, güzel mevki, güç, kuvvet, kasem, ant, mîsâk, yaralayıcı”[1][vii][7] gibi oldukça zengin anlama sahiptir Terim olarak ise, kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azim ve iddiaya güç vermek için Allah’a ant ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamındadır Fîrûzâbâdî (ö 817/1428), yemin teriminin Kur’ân’da on anlamda kullanıldığını söyler[8]


    c) Akt: Çeşitli türevleriyle Kur’ân’da 7 yerde geçen[1][ix][9] bu kavram, “bağlamak, düğümlemek, bir şeyi diğerine sağlamca tutturmak, sağlamlaştırılmış sözleşme, ipi bağlamak, alış-verişi bitirmek, taahhütte bulunmak”gibi anlamlara gelir Bu sözlük anlamı aynı zamanda terim anlamını da içerir Çoğul formu “ukûd”dur[10] “Ey imân edenler! Antlaşmaları yerine getirin”[11] âyetindeki “evfû bi’l-ukûd” ifadesini Zemahşerî (ö 538/1144) “verilen sağlam söz, ahit” şeklinde yorumlar[12]


    d) İll ve zimmet: Bu terimler, iki âyette birlikte kullanılmaktadır[13] İll ve zimmet sözcükleri “ahd, yakınlık, yemin, antlaşma, ittifak, eman, hak, hurmet”[14] gibi anlamlara gelir Terim olarak ise, “bir sözleşmeden ya da kan bağından doğan ve her iki tarafı birbirini koruma yükümlülüğü altına sokan bir bağlanmayı” ifade etmektedirler[15] Sözcüklerin geçtiği âyetlerde “ant ve antlaşma” anlamina gelmektedir[16]


    3 Allah-İnsan İlişkisinde Ahit


    Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ile insan arasında birçok ahdin gerçekleştiğini, bunlardan bazısının genel bir kısmının da özel ahitler olduğunu ilgili âyet ve âyet pasajlarından öğrenmekteyiz Genel ahitle, Allah’ın belirli bir toplulukla değil, bütün insanlıkla yaptığı antlaşmayı kastetmekteyiz Özel ahite gelince, Allah’ın peygamberlerle ve Ehl-i Kitap’la yaptığı ahittir


    a) Genel Ahit: Allah’ın insanları yaratırken aldığı genel ahit şu âyette ifadesini bulmaktadır: “Kıyamet günü: ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ veya ‘Daha önce babalarımız ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik, (hakkı) batıl sayanların yaptıklarından ötürü bizi yok mu edeceksin?’ demeyesiniz diye, Rabbin Ademoğullarının bellerinden soylarını alıp onları kendilerine tanık tutmuş ve: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti) Onlar da: ‘Evet (biz buna) tanığız’ demişlerdi (Hakka) dönsünler diye âyetleri böyle açık açık anlatıyoruz”[17]


    Bu âyetin yorumunda temelde iki görüş ileri sürülür Birincisi, halk dilinde “kâlû belâ’dan beri müslümanım” şeklinde kullanılan ve daha sonraları Elest Bezmi veya Bezm-i Elest şeklinde formüle edilen bu olay bizzat ayniyle gerçekleşmiştir Diğer bir ifadeyle, âyetin zahirî manası ve mîsâk ile ilgili rivâyetlerin delâletine göre [18] Allah, bütün insan neslini Adem’in sırtından çıkararak söz almıştır Bu olay, Hz Adem’in yaratılışı esnasında olmuştur Allah, başlangıçtan kıyamete kadar doğacak olan bütün insanları bir kerede ve bir yerde toplamış, akletme yetkilerini kendilerine vererek Allah’ın huzurunda O’nun kendilerinin Rabbi olduğunu itiraf etmelerini istemiştir[19] Ancak bu yorumun Platoncu felsefenin ruh-beden ayırımına dayandığını söyleyebiliriz[20] Çünkü, Kun’ân’a dayanarak ruh-beden ayırımı yapmak pek mümkün gözükmemektedir Ayrıca, âyet dikkatlice incelenecek olursa, insanların ruhları alınıp ta onlara hitap edilmediği, bellerinden soyları alınıp, onlara hitap edildiği açıkça görülmektedirDiğer görüşe göre ise, bu âyet gerçekleşmiş bir olayı değil, temsilî/sembolik bir anlatım tarzıdır Diğer bir ifadeyle, Allah, insan nesillerinin, atalarının bellerinden alındığını, bundan sonra insanların fıtratına Allah’ı tanıma duygusunun yerleştirildiğini, insanın fıtratından[1][xxi][21] gelen bu duygu ve sezgi ile Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ve itiraf ettiğini anlatmaktadır Buna göre, her insanda Allah inancı vardır[22] Hz Peygamber’in “her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar” [23] hadisi de bu inancın insanın doğasında olduğunu gösterir [24] Bu olayın temsilî bir tarzda anlatıldığı hususu Kur’ân’a aykırı bir durum olmadığı gibi, aksine Kur’ân’da sık sık görüldüğü üzere, Allah’ın “konuşması, söylemesi ya da sorması” insanın da “cevap vermesi” gerçekte Allah’ın yaratıcılığını ve insanın da buna ontolojik cevabını, tepkisini dile getirmek için kullanılan temsilî ifadedir


    Aslında bu âyette, her insanın yaratılışı sırasında böyle bir ahdin söz konusu olduğu bildirilmektedir Ayetteki “Adem oğullarının bellerinden” ifadesindeki çoğul formları bunu göstermekte olup, yaratma eyleminin tekerrür ettiğini bildirmektedir Zira Hz Adem’in bizzat kendisinden bahsedilmemektedir[25]


    Bu âyet pasajının vermek istediği mesaj şu olabilir: İnsanoğlu Allah’ın varlığını ve birliğini bilme, kısaca, tevhidî bir inanca sahip olabilme ve en temel ahlâkî gerçekleri görebilme yetisine sahiptir Allah insana bu yetiyi yaratılıştan vermiştir Dolayısıyla, peygamberlerle karşılaşmasa da, her insan imtihanın konusu olan en temel hakikatleri aklı ve vicdanıyla görebilecek donanıma sahiptir ve bunlardan âhirette hesaba çekilecektir


    Sonuç olarak, Allah’ın insanlardan aldığı bu mîsâk, insanın kendisine yaratılıştan verilen aklî ve fıtrî nimetleri Allah’ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlakî sorumluluğuna işaret etmektedir Ayrıca bu ifadenin herhangi bir şekilde açıklanmaması, insanın hem bilinçli tecrübe yoluyla hem de içgüdüsel olarak bunu algılayabileceğini gösterir[26]


    Kur’ân’da geçen genel ahitlerden biri de insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibadet etmesidir: “Ey Adem oğulları! Ben sizinle, Şeytan’a tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır Ve bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur diye sözleşmedim mi?”[27]


    Bu âyet, kıyamet günü Allah ile insan oğlu arasında olacak olan bir diyalogdan bahsetmektedir Çünkü bu âyetin öncesinde “Ey suçlular, siz bugün şöyle ayrılın!”[1][xxviii][28] buyrulmaktadır Allah Teâlâ, insanoğlunun kendisini Rabb olarak kabul ettiği halde Allah’a verdikleri söze sadık kalmadıklarını ve insanoğlunun apaçık düşmanı olan şeytanın yolundan gittiklerini yüzlerine vuracaktır Bu ifade, genel insan cinsine özgü olup, onun bütün fertlerinin mutlaka böyle olduğu anlamina gelmez “Şeytana tapma” ifadesi, dolaylı olarak Allah’tan başka varlıklara tanrısal vasıflar yakıştırmaktaki akıl dışı davranışın, Allah’a karşı benimsenen bütün akıl dışı ve nankörce tutum ve davranışların sembolü olarak, Yaratıcı’sına baş kaldıran Şeytan’a tapınmakla aynı anlama geldiği belirtiliyor[29]


    Râğıb Isfehânî (ö 502/1108), yukarıdaki âyettten de hareketle Allah’ın ahdinin şu üç şekilde olabileceğini söyler: a) Yaratılışta akıllarımıza yerleştirmekle b) Kitap ve peygamberler aracılığı ile bize emretmekle c) Dinin aslında olmadığı halde kendi üzerimize gerekli kıldığımız bir şeyle (Adaklar gibi) [30]


    Kur’ân’da genel ahitler bağlamında değerlendirebileceğimiz bir başka husus ta, “emanet”in insan oğlu tarafından alınması, yüklenilmesidir Allah Teâlâ, ilahi mesajında bu hususa ilişkin olarak şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etmişizdir de, onlar bunu yüklenmekten çekinmiş ve ondan korkup titremişlerdir Onu insan yüklenmiştirGerçekten insan pek zâlim ve çok cahildir”[31] Bu âyet hakkında çeşitli yorumlar yapılmış ve buradaki “emanet”e, “farzlar, namazları kılma, zekatı verme, ramazan orucunu tutma, haccetme, borcu ödeme, ölçü ve tartıyı tam yapma, ruhî ve bedenî yetenekler, akıl, sorumluluk, taat, mârifetullah, dinî vecibeler, uzuvlar” gibi anlamlar yüklenmiştir[32] Taberî (ö 310/922), âyetteki emanetin Allah’ın insanlara gönderdiği hak din, bu dinin yüklediği vecibe ve hükümler olduğunu ifade eden bir çok rivâyet naklettikten sonra âyetteki emanetle hem dinî vecibe ve yükümlülüklerin hem de insanlar arasındaki emanetlerin, daha açık ifadeyle, bütün emanet çeşitlerinin kastedildiğini belirten görüşün en isabetli yorum olduğunu ifade etmiştir[33] Zemahşerî ve FRâzî (ö 606/1209) gibi bazı müfessirler buradaki emanetin “yükümlülük” (teklif) anlamina geldiği görüşündedirler Çünkü onlara göre, birini yükümlü kılmak demek ondan kendi doğasına aykırı davranmasını istemek demektir Ayette göklerin, yerin ve dağların kabul etmediği emanet budur Zira insan dışındaki varlıklar yaratıldıkları amaç doğrultusunda hareket etmek durumundadırlar Mesela, meleklerin ibadetleri bile bir yükümlülük sonucu olmayıp insandaki yeme-içme gibi kendi doğalarının bir gereğidir[34]


    Bu âyet, insanın yeryüzünde denenirken tâbi tutulduğu sorumluluğun büyüklüğünün sembolik bir ifade biçimidir Bu “emanet”, Kur’ân’ın başka yerinde “hilafet” yani Allah’ın yeryüzünde temsil edilmesi olarak nitelenir[35]


    b) Özel Ahit: Kur’ân-ı Kerîm’de, yukarıdaki genel ahitlerden başka, Allah Teâlâ’nın, Hz Adem, Hz Nuh, Hz İbrâhim, Hz İsmâil, Hz Mûsâ, Hz İsâ ve Hz Muhammed[1][xxxvi][36] gibi bizzat adlarını zikrederek bazı peygamberlerden özel söz aldığı çeşitli âyetlerde ifade edilmektedir Hz Muhammed’in ismi açıkça zikredilmeyip “senden” zamiri ile ifade edilmiştir ki, bütün yorumcuların ittifakına göre, bu zamirle kastedilen Hz Peygamber’dir Ancak alınan bu ahitlerin hangi konulara ilişkin olduğu açık değildir Fakat Allah’ın peygamberlerden aldığı bu ahitler genellikle “emir veya tâlimat verme” şeklinde yorumlanmıştır[37]


    Allah’ın isim zikrederek peygamberlerinden ahit aldığı gibi, isimlerini anmadan genel olarak bütün peygamberlerinden de özel ahit almıştır: “Allah peygamberlerden: ‘Ben size Kitab’ı ve hikmeti verdikten sonra size, sizde bulunanı doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona inanacaksınız ve ona yardım edeceksiniz’ diye söz aldığında onlara: ‘Kabul ediyor ve buna dair bana söz veriyor musunuz?’ demiş, (onlar da ‘Kabul ettik’ demişlerdi (Allah ‘O halde, Benim de sizinle beraber şahitlerden olduğuma tanıklık edin’ dedi Kim bundan yüz çevirirse, işte onlar yoldan çıkanlardır”[38] Bu âyete ilişkin olarak tefsirlerde pek çok spekülatif yorumlar mevcuttur [39] Burada şu soru sorulabilir: Bir peygamber kendinden sonra gelecek bir peygambere nasıl yardım edebilir? Bu ahit her peygamber için geçerli midir? Bir başka problem de 3 Al-i İmrân 82 âyetinin içeriği ile ilgilidir Eğer kendilerinden söz alınanlar peygamberler ise, “Kim bundan yüz çevirirse, işte onlar fasıklardır” ifadesi de peygamberlere yönelik bir ifade olmaktadır Bütün peygamberlerin ismet sıfatına sahip oldukları bilinen bir hakikattir Halbuki Übeyy b Ka’b ve İbn Mes’ûd kıraati benimsenirse bu zorluklar ortadan kaldırılabilir Çünkü bu okuyuş biçimine göre kendilerinden söz alınanlar peygamberler değil, Ehl-i Kitap’tır Yani bu okuyuş biçimi “mîsâkallezîne ûtû’l-kitâb” şeklindedir[1][xl][40] Şayet âyet önyargısız okunacak olursa, peygamberlerden, kendilerinden sonra gelecek bir peygamberi desteklemeleri değil, tam aksine kendi dönemlerinde bir peygamber gelmesi durumunda onu desteklemelerinin istendiği görülür Zira, Kur’ân’da bunun örneklerini görmek mümkündür: Hz İbrâhim ile Hz Lut [41] ve Hz Mûsâ ile Hz Hârûn [42] vb


    Özel ahitlerden bir başkası Allah’ın Ehl-i Kitap’tan aldığı ahittir: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacak, gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı Fakat onlar, verdikleri sözü kulak ardı ettiler ve onu az bir kazançla değiştirdiler Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü”[43] Bu âyette Allah’ın Ehl-i Kitap’tan insanlara açıklamalarını istediği şeyin ne olduğu belli olmamakla birlikte tefsîrlerde genel olarak şu şekilde izah edilmiştir: Son Peygamber’in gelişi ki, hem Tevrat’ta hem de İncil’de önceden haber verilmişti ve kitap ehlinden, bu haberi, fiilen yaptıkları gibi örtbas etmemeleri değil, onu insanlara yaymaları istenmiştir[44]


    Allah Teâlâ, genel olarak Ehl-i Kitap’tan ahit aldığını bildirmekle birlikte Ehl-i Kitab’ın her iki kanadı olan yahudiler ve hiristiyanlardan da ayrı ayrı ahit aldığından bahseder


    “Ey İsrâiloğulları size verdiğim nimetimi hatırlayın Siz bana verdiğiniz sözde durun ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim”[45] Ayette geçen “Allah’ın ahdi” ve “İsrâiloğulları’nın ahdi”nin neliğinden bahsedilmemektedir Çeşitli âyet pasajlarından öğrendiğimize göre, Allah’ın İsrâiloğulları’ndan şu sözleri aldığını öğrenmekteyiz: Namazı kılmaları, zekatı vermeleri, peygamberlere inanmaları ve onlara yardım etmeleri ve Allah’a güzel borç vermeleri; [46] Allah’tan başkasına kulluk etmemeleri, akrabaya, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere ve fakirlere iyilik etmeleri, bütün insanlarla güzellikle konuşmaları, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri; [47] birbirlerinin kanlarını dökmemeleri, birbirlerini yurtlarından çıkarmamaları[1][xlviii][48] ve Allah’a yalnızca doğru ve gerçek olanı isnat etmeleri[49]


    Allah’ın onlara verdiği söz ise, 5 Mâide 12’de, Allah’ın onların günahlarını bağışlayacağı ve içinden ırmaklar akan cennetlere girdireceği şeklinde izah edilmektedir[1][l][50] Sözlerinde durmadıkları takdirde ise hak yoldan sapmış olacakları ifade edilmektedir


    Ehl-i Kitab’ın bir diğer kanadı olan Hıristiyanlardan da söz alındığı, ancak onların da Yahudiler gibi, Allah’a verdikleri sözleri unuttukları şu âyette anlatılmaktadır: “’Biz Hıristiyanlarız’ diyenlerden de kesin söz almıştık; ama onlar da akıllarından çıkarmamaları emredilen şeylerin önemli bir bölümünü unuttular Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldıkYakında Allah, onlara ne yaptıklarını haber verecektir” [51] Hıristiyanların buradaki akıllarından çıkarmamaları emredilen hususlar tefsirlerde şöyle sıralanmaktadır: Allah’a iman ve itaat, farzları eda, peygamberlere tâbi olma, onları tasdik etme ve hayır işler yapma, Hz Muhammed’e iman ve itaat[52]


    4 Uluslararası İlişkilerde Ahit


    Ahde Vefa ilkesi, modern uluslararası ilişkilerin en temel kavramlarındandır Bu kavram uluslararası hukuk literatüründe “pacta sunt servanda” olarak geçmektedir[53] Bu ilke, Uluslararası hukukun esasını oluşturduğu gibi, aynı zamanda bağlayıcı bir özelliğe de sahiptir[54] Bunun anlamı şudur: Antlaşmalar hukukunun temelini oluşturan bu bağlayıcı ve ahlakî ilke, şartlar ne olursa olsun yapılan antlaşmaya sadık kalınmasını talep eden bir ilkedir


    Birçok Batılı müellif de, devletler hukukunun temelini “pacta sunt servanda” yani ahde vefa ilkesiyle “Bona Fide” yani anlaşmaların iyi niyetle uygulanması ilkesine dayandırmaktadır[55] Kur’ân, Müslüman topluluklarla diğer topluluklar arasındaki siyasî ilişkileri tanzim hususunda antlaşmaları meşru ve genel bir esas olarak telakki etmiştir[56] Antlaşmalar Hukukunun en temel kurallarından olan “pacta sunt servanda” (Ahde Vefa) ilkesi, Kur’ân’da birçok yerde zikredilir[57]


    Kur’ân-ı Kerîm açısından da uluslararası ilişkilerin barış içinde devamını temin açısından uyulması gereken en önemli ilke, “ahde vefa” ilkesidir Kur’ân-ı Kerîm’e göre, ahid konusunda, uluslararası ilişkilerde takip edilmesi gereken yöntem, muhataplara göre üçe ayrılır: Müslümanlar, sözleşmeliler ve antlaşma yapılmayanlar Müslümanlar tek bir ümmettir Aralarında ırk, renk ve coğrafya farkı gözetilmeden tam bir kardeşlik ve dostluk hakim olmalıdır Sözleşmelilerle olan ilişkiler, sözleşmedeki şartlara uygun olarak cereyan etmelidir Anlaşma yapılmayanlara karşı izlenecek tutum ise, karşı taraftan bir düşmanca tutum görülmedikçe dostluk üzere cereyan etmelidir Hiçbir sebep yokken onlara karşı saldırıda bulunmak, Kur’ân-ı Kerîm ilkelerine uymayacağı için doğru değildir Verdiği sözü yerine getirmek, Müslümanın şahsen görevi olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de sözleşmelere riâyet etmek bir devletin devlet olabilme şartının gereğidir


    Kur’ân’da büyük bir ahlâkî fazilet olan ahde vefaya ilişkin âyetlerde, kendileriyle yapılmış anlaşmaların hükümlerine riâyet ettikleri müddetçe, Müslümanların, gayrimüslimlere verdikleri söz doğrultusunda hareket etmeleri emredilmektedir: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar bu hükmün dışındadır Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız Şüphesiz Allah, korunanları sever” [58]Ayetteki “müşriklerden hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar bu hükmün dışındadır” ifadesi, kendileriyle Müslümanlar arasındaki antlaşmaları kuvvete başvurarak ihlal eden müşriklere, antlaşmanın öngördüğü bütün sorumlulukların Müslümanlar lehine geçersiz kılındığını ifade etmektedir


    Müslümanların, verdikleri söz doğrultusunda hareket etmeleri istenen bir başka âyette şu ifade yeralmaktadır: “Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız hariç, diğer müşriklerin Allah ve Rasûlü yanında nasıl sözleşmesi olabilir? Antlaşma sahipleri size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın Allah sakınanları sever”[59] Buradaki istisna, yanlış anlamaya meydan vermemek anlamında bir istisnadır Ahde vefa gösterip onu bozmayanların ahitlerini, süresi [60] bitinceye kadar tamamlayın Onları diğerleriyle aynı muameleye tâbi tutmayın Verdiği sözde duranla durmayanı bir tutmayın demektir [61] Ayetin sonundaki “Allah sakınanları sever” cümlesi de verilen sözü yerine getirmenin gerekçesini gösteren ve bunun “takv┠boyutlu olduğuna dikkat çeken bir cümledir[62]


    Görüldüğü üzere, Kur’ân, uluslararası ilişkilerde, düşman bile olsa insanlar arasında ayırım yapmadan hem adaletin tatbikini hem de ahde vefayı iki temel ilke olarak kabul edip, uluslararası ilişkileri sağlam esaslara oturtmuştur Kur’ân’ın, düşmanlara karşı bile ahde vefa hususunda kesin ve açık olan hükümlerini tarih boyunca Müslümanlar uygularken; papazlar, “kâfirlere” (yani onlara göre Müslümanlar) verilen sözün asla muteber olmadığını İncil adına Hıristiyan hükümdarlara telkin etmişlerdir Hıristiyanlar tarafından Müslümanlara verilen sözün bir değerinin olmadığına ilişkin bu prensip nesilden nesile intikal ederek sürüp gelmiştir[63]


    Devletin bizzat kendi iradesiyle taahhüt ettiği uluslararası görevleri/sorumlulukları yerine getirmemesi halinde, bir arada karşılıklı anlayış, işbirliği ve yardımlaşma içinde yaşamanın gerektireceği esaslara da uyacağı beklenemez Ulusların ve devletlerin birbirlerine güvenleri sarsılınca, barış içinde yaşamak da sözde kalır Kur’ân, muhataplarından, verilen sözlerin, yapılan antlaşmaların ve taahhüt edilen görevlerin yerine getirilmesinde azami derecede duyarlı davranmalarını ister


    Aslında, Kur’ân, ahde vefa gösterilmesini bütün hayatın esası ve erdemli bir yaşamın ön şartı kabul eder: “Ey iman edenler, antlaşmalarınıza sadık kalın”[64] Çeşitli rivâyet ve yorumlar âyette zikredilen “akitler”in insanın, Allah’la, diğer insanlar ve toplumlarla olan her çeşit söz, ahit ve anlaşma gibi karşılıklı taahhüdü gerektiren her davranışı içerdiğini belirtmektedir[65] Âyet, insanın bizzat kendisiyle, diğer insanlarla ve düşmanla olan ilişkilerinde, kısacası dinî, ferdî, ailevî, sosyal ve uluslararası hayatta uyulması gereken bir ilkeyi sunmaktadır Bu ilke, herhangi bir fert, toplum ve devletin geçici çıkarları için asla ihlal edilemez İnsanın faydalı zannettiği şeye aykırı bile görünse, her durumda ahde vefa göstermek maslahatın bizzat kendisidir[66]


    Kur’ân-ı Kerîm, genellikle, gayrimüslimlerin uluslararası ilişkilerdeki özelliklerinden birinin de, Müslümanlarla yaptıkları anlaşmaları her defasında bozmaları olduğuna işaret eder ve bu hususa şöyle dikkat çeker: “Allah katında yürüyen canlıların en şerlisi kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar Sen kendileriyle anlaşma yaptığın halde onlar, hiç çekinmeden her defa anlaşmalarını bozarlar Savaşta onları yakalarsan, onlara vereceğin ceza ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar”[67] Bu âyetlerde kimin kastedildiğine ilişkin farklı rivâyetler nakledilmiştir Bazılarına göre, Kurayza oğulları, [68] bazılarına göre Nadir oğulları, [69] bazılarına göre Kaynuka oğulları, [70] bazılarına göre de Kureyş’ten Abdüddâr oğullarıdır [71] Âyetler ve tarihi vakıa, bunların hepsini doğrular Yahudilerin grup grup Peygamberle yaptıkları anlaşmaları bozdukları gibi, müşrikler de bu anlaşmaları bozdular Âyetler, Bedir Savaşı (m 624)’ndan önce ve sonra, bu âyetlerin inişine kadar olan süreçte mevcut olan bir vakıadan bahsetmektedir Aynı zamanda yaptıkları anlaşmaların neticesini hiç düşünmeden bozanların karakterlerini, daimî durumlarını ve kendilerinden ayrılmayan vasıflarını zikretmektedir: “Onlar iman etmezler” Onlar, böylelikle doğuştan sahip oldukları temiz fıtratlarını bozmuş olmaktadırlar Fıtratları bozulmuş olunca da, yaptıkları her ahdi bozar, verdikleri her söze ihanet eder, insani özelliklerin en mühimlerinden olan ahde vefa ilkesini çiğnerler[72]


    Kur’ân-ı Kerîm, yapılan antlaşmaları bozan tarafın her zaman müşrikler olduğunu ifade ederek mevcut antlaşmayı bozanlara, ahde vefa göstermeyenlere yapılacak muamelenin ne olduğunu da şöyle bildirir: “Onlar kendileriyle antlaşma yaptığında hiç çekinmeden her defasında antlaşmalarını bozan kimselerdir Eğer savaşta onlara galip gelirsen ibret almaları için onlar ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt” [73] Âyette işaret edilen antlaşma ya da sözleşmeler Müslüman toplumla gayrimüslim gruplar arasındaki antlaşmalardır Ayrıca âyetten; barışçı ilişkiler kurmak için gayrimüslimlerle antlaşmalar yapmak tercih edilen bir durum ve Müslümanlar ancak karşı taraf açıkça düşmanca tavırlar sergiledikleri zaman savaşın açılabileceği çıkarsamasında bulunabiliriz Bununla birlikte, karşı tarafın davranışlarından ve bir kısım emarelerden antlaşmayı bozacağı anlaşılırsa, mukabil aldatma ve hıyanete başvurmadan antlaşma açıkça bozulabilir: “Bir kavmin, (antlaşmaya) ihanet etmesinden korkarsan, sen de (onlarla yaptığın anlaşmayı) aynı şekilde geçersiz say; çünkü Allah, hainleri sevmez” [74] Âyette “ihanet etmesinden korkarsan” ifadesi, sadece zanna dayanan belirtiler değil, açık ve nesnel deliller olmalıdır [75] “Onlara misilleme olarak sen de anlaşmayı geçersiz say” ifadesi, karşı tarafla savaşa girmeden önce, ihanetlerini ortaya koyan açık delillere dayanarak onlarla Müslümanlar aranda mevcut anlaşmanın geçersiz sayıldığının onlara duyurulmasıdır Böylece hem Müslümanlar hem de onlar savaş hali içinde olduklarını bilirler [76] Âyetin son cümlesi olan “Allah hainleri sevmez” ibaresi, hem Müslümanlar hem de diğerleri için bir ikaz niteliğindedir[77]


    Özetle, Kur’ân, ahdi korumak için sulh masasına oturur Müslümanlar, karşı tarafın ihanet edeceğinden korkarsa, mevcut antlaşmayı bozduğunu karşı tarafa açıkça ilan eder Müslümanlar asla ihanet etmemeli, hile yapmamalı, dolaplar çevirmemeli, aldatma yollarına başvurmamalıdır Bu ilkesiyle Kur’ân, insanlığı doğruluk, emniyet ve güvenin en üstüne çıkarmış olmaktadır


    Şu hususa da açıklık getirmek istiyoruz: Kur’ân bütün müşriklerin öldürülmesini hiçbir zaman istemez Söz konusu âyetlerde öldürülmesi istenen müşrikler, Müslümanlarla yaptığı antlaşmayı bozanlardır Müslümanların bizzat kendilerine veya dinlerine saldırmayan insanlara -müşrik de olsalar- saldırılmaz Onlar Müslümanlara sadık kaldıkları sürece Müslümanların da onlara sadık kalmaları Allah’ın emridir[78]


    Fakat, Müslümanlar, tarih boyunca karşı taraftan aynı sadakat ve samimiyet görmemiş, aksine entrika ve ihanetlerine maruz kalmışlardır Allah, onların bu karakteristik özelliklerini ve hareket tarzlarını ise şöyle belirtmektedir: “Onların nasıl antlaşmaları olabilir; onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit ne de antlaşma gözetirlerdi Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri buna karşı çıkıyor Onların çoğu yoldan çıkmıştır”[79] “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma Çünkü onlar saldırganların kendileridir”[1][lxxx][80] Ayetlerde müşriklerin saldırgan kişiliklerine işaret edilmektedir Onlar ancak aciz kaldıkları ve Müslümanlara galip gelemeyeceklerini anladıkları anlarda Müslümanlarla antlaşma imzalarlar Şayet galip geleceklerine inansalar, Müslümanlarla kendileri arasındaki hiçbir antlaşmaya veya sözleşmeye itibar etmeden veya Müslümanlara olan kötü niyetlerini gerçekleştirmek için mevcut antlaşmayı engel kabul etmeden yapacaklarını yaparlar Onlar hiçbir antlaşmaya riayet etmezler[81]


    Onların bu tutumuna karşı Müslümanın uyması gereken Kur’ânî ilke şudur: “Onlar size karşı dürüst davrandığı sürece siz de onlara dürüst davranın Çünkü Allah (ahdi bozmaktan) sakınanları sever”[82]


    Her konuda olduğu gibi, ahde vefada da tüm insanlık için prototip olan İslâm Peygamberi’nin şu hareketi her türlü takdirin üstünde olsa gerek: Hudeybiye Barış Antlaşması’ndaki şartlardan biri de, Mekke’den Medine’ye gidecek Müslümanların talep edilmesi halinde Mekkelilere geri verilmesiydi Anlaşma yapıldıktan sonra, Ebû Cendel (ö 12/633),[83] Mekke’de hapsedildiği zindandan kaçmış ve zincirli bir vaziyette Medine’ye ulaşmıştı Onu bu halde gören Müslümanlar üzüntüden sarsılmıştı Ancak Rahmet Peygamber’i şöyle dedi: “Ey Ebû Cendel! Sabret Ahdimizden dönemeyiz Allah sana yakında bir yol açacaktır” Bunun üzerine Ebû Cendel Mekke’ye geri gönderilmiştir Fakat Müslüman olan kadınlar 60 Mümtehine 10 âyette de ifade edildiği gibi, bu hükmün dışında tutulmuştur Anlaşmanın metni hususunda bir çok görüş ileri sürülmüştür Onların bir kısmına göre, antlaşmanın metni mutlaktı ve müzekker (erkek) sigasıyla yazılmıştı Mekkeliler bu metnin hem erkekleri hem de kadınları kapsadığı görüşünde idiler Bunun için kadınların iadesini istiyorlardı Hz Peygamber’in görüşü ise, bunun kadınları içermediği şeklindeydi Olaya açıklık getirmek üzere 60 Mümtehine 10 âyeti nazil oldu[84] Bu durum, Allah Rasulü’nün verdiği söze ve yaptığı anlaşmalara ne kadar bağlı kaldığının en canlı göstergelerindendir[85]


    Kur’ân-ı Kerîm, aldatma, hile ve kötü niyetler taşıyan anlaşmalar yapmayı ve yapılan anlaşmaları çıkar endişesiyle bozmayı kesinlikle yasaklamıştır[1][lxxxvi][86] Gayrimüslim bir idarenin yönetimi altında yaşayan Müslüman bir topluluk, İslâm devletiyle arasında saldırmazlık antlaşması bulunan bir devlete karşı İslâm toplumundan yardım isterse, anlaşmayı hiçe sayarak oradaki Müslümanlara yardımda bulunmak, alıntılayacağımız şu âyete aykırı bir tutum olmaktadır: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar, onların velâyetinden size bir şey yoktur (onları korumakla yükümlü değilsiniz) Fakat din konusunda yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir Yalnız, aranızda anlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz Allah yaptıklarınızı görmektedir”][87] Âyetten de anlaşıldığı gibi, burada kastedilen, şu ya da bu sebeple Müslüman toplumun nüfuz ve etki alanı dışında kalan Müslümanlardır “Din konusunda sizden yardım isterlerse” ifadesi, onların, dini inançlarından ötürü zulüm ve baskı altında olduklarına işaret etmektedir “Yalnız aranızda antlaşma bulunan bir topluma karşı değil” ibaresi, kendileriyle ittifak ya da karşılıklı içişlerine karışmazlık anlaşması içinde olduğunuz topluluklara karşı demektir Bu durumda Müslüman toplumun, gayrimüslim yönetimlerin Müslüman uyrukları lehinde silahlı müdahalesi, mevcut anlaşmanın öngördüğü yükümlülüklerin ihlali olacağından, Müslümanların soruna kuvvete dayalı bir çözüm aramasına Kur’ân-ı Kerîm müsaade etmemektedir Bu tür sorunların çözümü; ya iki taraf arasında yapılabilecek anlaşmalarla ya da baskı ve zulüm altındaki Müslümanların İslâm beldesine hicret etmeleriyle hükme bağlanacaktır[88] Tahlilini yapmaya çalıştığımız âyetten hareketle F Râzî, “Allah, antlaşma hakkını İslâm kardeşliği hakkından öne almıştır” yorumunu yapar[89]


    Sonuç olarak, ahde vefa ilkesi, İslâm’da din kardeşliğinin gerektirdiği yardımlaşma hakkı ve Müslümanlara bu konuda yüklenen sorumluluktan da ağır basmaktadır Çünkü, İslâm’a girip de henüz hicret etmeyen Müslümanların düşmana karşı yardım istemesi durumunda, onlara yardım edilmesi yerine getirilmesi mutlak gerekli bir görev olup, bu yardım Müslümanlarla anlaşmaları bulunan bir topluluğa karşı söz konusu ise, mevcut anlaşmanın ihlal edilmemesi ve ahde vefa gösterilmesi gerekmektedir[90] Kısacası, verilen sözde durmak, Allah’ın kesin emridir Fakat karşı tarafın yapılan anlaşmayı bozduğu nesnel olarak fark edilince Müslümanların da gafil avlanmamaları için anlaşmayı bozup tedbir almaları gerekir Bu âyetler, Kur’ân’ın uluslararası ilişkilerde temel belirleyici ilkelerindendir Akdedilen barışı ilk fesh edenler Müslümanlar ol(a)mazlar ve olmamalılar da Fakat antlaşmayı bozanlara misliyle cevap verilir Yani, Kur’ân-ı Kerîm’in bu ilkesiyle, mevcut antlaşmaya güvenerek emniyet içinde yaşayan toplumlara zalimce ve adi baskınlar tertiplenemez Şu hususun altını çizmek gerekir: Beşeriyet böyle yüce bir ideale ve ilkeye sahip değilken, Kur’ân-ı Kerîm’in bu ve benzeri ilkeleri MVII yüzyılda getirmiş olması onun insanî ilişkilere ne kadar önem atfettiğinin açık göstergesidir


    Devletlerin uymak zorunda olduğu uluslararası yükümlülükleri olduğu gibi, ayrıca ikili antlaşmalardan doğan hak ve sorumlulukları da vardır Bugün BM, AGİK, Helsinki ve Viyana Sözleşmesi gibi pek çok ülkenin imzalayıp uymayı taahhüt ettiği sözleşmeler yanında ekonomik, siyasî, kültürel ve askerî alanda bloklar arasında ya da ikili düzeyde anlaşmalar da mevcuttur


    Kısaca, yapılan anlaşmalarla ilgili olarak, uluslararası ilişkilerin sağlıklı bir biçimde cereyan etmesi için, verilen sözde durmak yani ahde vefa göstermek son derece mühim bir hadisedir


    Ayrıca, yapılan akitlere riâyet etmek, hukuk devletinin en önemli hususiyetini teşkil eder Modern ulus-devletlerin, biri sosyallik, diğeri hukukîlik olmak üzere iki önemli niteliğinden bahsedilmektedir Sosyallik, devletin, sadece bireylerin hukukunu değil, toplumun da hak ve menfaatlerini gözetmesi, gerektiğinde toplum menfaatini, bireyin menfaatine tercih etmesidir Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm de yönetimin sosyal vasfı üzerinde durmuş ve bağlayıcı ilkeler getirmiştir Hukukilik ise, keyfiliğin, zorbalığın, fırsatçılığın yerine, hak, hukuk ve kanunların hakim olması demektir Kur’ân-ı Kerîm, akitlere riâyeti imanın bir gereği sayarak [91] ve insanlar arasında adaletle ve hukuka uygun hükmetmekle de hukukilik ilkesini benimsemiştir[92]


    * Yrd Doç Dr, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi zdurmus@inonuedutr
    [1] Bkz: 2 Bakara 185
    [2] Bkz: 2 Bakara 2
    [3] İsfehânî, Râğıb, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, İstanbul 1986, s 523; İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemâlüddîn, Lisânü’l-Arab, Beyrut tsz, III, 311-315; Cevherî, İsmâil b Hammad, es-Sıhah, Kâhire 1982, II, 515; Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b Ya’kûb, Besâiru Zevi’t-Temyîz, Beyrut tsz, IV, 114
    [4] Bkz: Küçük, Abdurrahman, “Ahid” md, TDVİA, İstanbul 1988, I, 532-533
    [5] Bkz: Abdulbâkî, M Fuâd, el-Mu’cemü’l-Müfehres, İstanbul 1984, s 741
    [6] Râğıb, age, s 804; Kurtubî, Abdullah Muhammed b Ahmed, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1996, I, 171; Sâbûnî, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefâsîr, İstanbul, tsz, I, 44
    [7] Fîrûzâbâdî, age, V, 406
    [8] Fîrûzâbâdî, age, V, 409-410
    [9] Bkz: Abdülbaki, M Fuad, Mu’cemü’l-Müfehres, İstanbul 1984, s 468
    [10] İbn Manzûr, age, III, 296 vd; Cevherî, age, II, 510-511
    [11] 5 Mâide 1
    [12] Zemahşerî, Mahmud b Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavâmizi’t-Tenzîl, Baskı yeri ve tarihi yok, I, 600
    [13] Bkz: 9 Tövbe 8, 10
    [14] İbn Manzûr, age, XII, 221-222
    [15] Beydâvî, Abdullah b Ömer, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Beyrut 1988, I, 396; Esed, Muhammed, Kur’ân Mesajı Meâl-Tefsîr, (çev: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk), İstanbul 1996, I, 348-349
    [16] Bkz: Kurtubî, age, VIII, 51; Beydâvî, age, I, 396-397
    [17] 7 A’râf 172-174 Ayrıca bkz: 57 Hadîd 8
    [18] Bu rivâyetlerden bazısı için bkz: İbn Kesîr, İsmâil b Ömer, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1984, II, III, 501-506
    [19] Elmalılı, M H Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1979, IV, 2327-28; Mevdûdî, Ebu’l-Al’a, Tefhîmü’l-Kur’ân, (çev: Muhammed Han Kayanî ve arkadaşları), İstanbul 1991, II, 112-113
    [20] Daha geniş bilgi için bkz: Yar, Erkan, Ruh-Beden İlişkisi Açısından İnsanın Bütünlüğü Sorunu, Ankara 2000, s 66
    [21] İnsanın özgün yaratılışı olan fıtratın geniş bir tahlili için bkz Kılıç, Sadık, Fıtratın Dirilişi, İstanbul 1991, s 13-30; Kılıç, Sadık, İslam’da Sembolik Dil, İstanbul 1995, s 133-149
    [22] Zemahşerî, age, II, 176; Beydâvî, age, I, 367; İbn Kesîr, age, III, 500; Nesefî, Ebu’l-Berekât, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl, İstanbul 1984, II, 85; Elmalılı, IV, 2323-28; Ateş, Süleyman, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri, İstanbul 1988, III, 413;
    [23] Müslim b Haccâc, Ebu’l-Hüseyin, Sahîhu Müslim, İstanbul, tsz, “Kader”, 25; Ahmed b Hanbel, Müsned, İstanbul 1981, IV, 24
    [24] İman’ın epistemolojik akt’ın iki ucu olarak suje ve objenin birbirinin ürünü olmadığına ilişkin olarak bkz: Özcan, Hanifi, Epistemolojik Açıdan İman, İstanbul 1997, s 23
    [25] İbn Kesîr, age, III, 506
    [26] Esed, age, I, 9-10 (dipnot: 19) Ayrıca bkz: Ateş, I, 124
    [27] 36 Yâsîn 60-61
    [28] 36 Yâsîn 59
    [29] Esed, age, II, 615
    [30] Râğıb, age, s 523
    [31] 33 Ahzâb 72
    [32] Beydâvî, age, II, 254; Kurtubî, age, XIV, 162-163; Bursevî, İsmâil Hakkı, Tefsîru Ruhi’l-Beyân, İstanbul 1389, VII, 249 vd; Alûsî, Şihâbuddîn Mahmud, Rûhu’l-Meânî, Beyrut 1994, XI, 276
    [33] Taberî, Muhammed b Cerîr, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân, Beyrut 1992, X, 339-342
    [34] Zemahşerî, age, III, 564-565; Râzî, Fahruddîn, Mefâtîhu’l-Ğayb, (et-Tefsîru’l-Kebîr), Baskı yeri ve tarihi yok, XXV, 234-237; Nesefî, age, III, 315-316
    [35] Bkz: 2 Bakara 30
    [36] 2 Bakara 125; 20 Tâhâ 115; 33 Ahzâb 7
    [37] Örnekler için bkz: Taberî, age, I, 587; VI, 42; VIII, 465; Zemahşerî, age, I, 185; III, 91; Beydâvî, age, I, 86; II, 59; Hâzin, Alauddîn Ali, Lübâbü’t-Te’vîl, Beyrut 1319, IV, 222
    [38] 3 Al-i İmrân 81-82
    [39] Taberî, age, III, 330-331; Zemahşerî, age, I, 379; Beydâvî, age, I, 167; Nesefî, age, I, 166
    [40] Zemahşerî, age, I, 379; Beydâvî, age, I, 167; Alûsî, age, II, 201
    [41] 11 Hûd 69-70, 74; 15 Hicr 51-59; 22 Hac 43; 29 Ankebût 26, 31-33
    [42] 7 A’râf 122, 142; 10 Yûnus 75; 19 Meryem 53; 20 Tâhâ 30, 70; 21 Enbiyâ 48; 23 Müminûn 45; 25 Furkân 35; 26 Şuarâ 13, 48; 37 Saffât 114, 120
    [43] 3 Al-i İmrân, 187
    [44] Taberî, age, III, 543; İbn Kesîr, age, II, 157; Alûsî, age, II, 359-360; Elmalılı, age, II, 1251-52; Esed, age, I, 129 (143 dipnot)
    [45] 2 Bakara 40
    [46] 5 Mâide, 12
    [47] Bkz: 2 Bakara 83
    [48] Bkz: 2 Bakara 83-85
    [49] 7 A’râf 169
    [50] Şinkîtî, Muhammed el-Emîn b Muhammed, Advâü’l-Beyân fî İzâhi’l-Kur’ân bi’l-Kur’ân, Kahire 1988, I, 63-64
    [51] 5 Mâide 14
    [52] Taberî, age, IV, 499; İbn Kesîr, age, III, 62; Zemahşerî, age, I, 616; Kurtubî, age, VI, 78
    [53] Plano, Jack C-Olton, Roy, The Intarnational Relations Dictionary, USA 1988, s 274; Derleyen: Sönmezoğlu, Faruk, Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, İstanbul 1996, s 353; Pazarcı, Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri I, Ankara 1985, s 13, 15, 17, 19 vs; Çelik, Edip F, Milletlerarası Hukuk I, İstanbul 1987, s 19; Turnagil, A Reşid, İslâmiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul 1993, s 18, 95
    [54] Pazarcı, age, s 17, 19, 42; Çelik, age, s 19
    [55] Bkz: Crozat,Charles, Devletler Umumi Hukuku, (çev: Edip F Çelik), İstanbul 1950, s 100 vd; Turnagil, age, s 18; Pazarcı, age, I, 154
    [56] Yaman, Ahmet, İslam Hukukunda Uluslararası İlişkiler, Ankara 1998, s 151-156
    [57] Bkz: 3 Al-i İmrân 76; 8 Enfâl 59; 9 Tövbe 4, 8; 16 Nahl 91-92; 17 İsrâ 34
    [58] 9 Tövbe 4
    [59] 9 Tövbe 7
    [60] Antlaşmalarda süre sorununa ilişkin olarak geniş bilgi için bkz Yaman, age, s 166-168
    [61] Zemahşerî, age, II, 246
    [62] Beydâvî, age, I, 395
    [63] Turnagil, age, s 107
    [64] 5 Mâide 1
    [65] Taberî, age, IV, 385-388; İbn Kesîr, age, III, 5-6; Kurtûbî, age, VI, 23-24; Elmalılı, age, III, 1547-48; Ateş, age, II, 451
    [66] Kutub, Seyyid, Fî Zilâli’l-Kur’ân, (çev: E Saraç-İ H Şengüler-B Karlığa), İstanbul, tsz, IV, 121
    [67] 8 Enfâl 55-57
    [68] Zemahşerî, age, II, 230; Beydâvî, age, I, 388; Kurtubî, age, VIII, 21; Alûsî, age, V, 218; Elmalılı, age, IV, 2423
    [69] Kurtubî, age, VIII, 21
    [70] Ateş, age, III, 526
    [71] Elmalılı, age, IV, 2423
    [72] Kutub, age, VII, 64
    [73] 8 Enfâl 56-57
    [74] 8 Enfâl 58
    [75] Bkz: Taberî, age, VI, 272; Beydâvî, age, I, 388; Râzî, age, XV, 189-190; Kurtubî, age, VIII, 22; Alûsî, age, V, 219; Rıza, Muhammed Reşid, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Hakîm, (Tefsîru’l-Menâr), Beyrut tsz, X, 58
    [76] Taberî, age, VI, 271-272 Benzer bir yorum için bkz: Beydâvî, age, I, 388
    [77] Bkz: R Rıza, age, X, 58
    [78] Bkz: 60 Mümtehine 8-9
    [79] 9 Tövbe 8
    [80] 9 Tövbe 10
    [81] Kutub, age, VII, 195
    [82] 9 Tövbe 7
    [83] Ebû Cendel’in hayatı hakkında geniş bilgi için bkz: Çubukçu, Asri, “Ebû Cendel” mad, TDVİA, İstanbul 1994, X, 118-119
    [84] Vahıdî, Ebu’l-Hasan Ali b Ahmed, Esbâbu’n-Nüzûl, Beyrut 1982, s 241-242; İbn Kesîr, age, VIII, 118; Zemahşerî, age, IV, 518
    [85] Hz Peygamber’in “ahde vefa” örnekleri için bkz: İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihâye, Beyrut 1990, IV, 227-228; Hattab, Mahmud Şît, Komutan Peygamber, (çev Ahmet Ağırakça), İstanbul 1988, s 215; Hamidullah, Muhammed, Mecmûatü’l-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Beyrut 1987, s 409
    [86] 16 Nahl 92
    [87] 8 Enfâl 72
    [88] Bkz: Esed, age, I, 341
    [89] Râzî, age, XV, 218
    [90] 8 Enfâl 72
    [91] Bkz: 5 Mâide 1
    [92] Bkz: 4 Nisâ 58
    alıntı.


  3. 27.Mart.2012, 11:08
    2
    Moderatör



    Genel anlamda bütün insanlığa[1] özelde ise müttakîlere[2] yol gösterici olarak indirilen Kur’ân-ı Kerîm, Allah, insan ve âlem merkezli bir kitaptır Kur’ân’a göre Allah, insanı ahlakî doğruyu görebilecek güçte yaratmıştır Bununla birlikte insanın hevâ ve hevesi, çeşitli içgüdü ve arzuları onun doğruyu, iyiyi ve güzeli görmesini engellemiştir Ancak Allah, ahlaklı, erdemli insan ve toplumların oluşmasını istediğinden dolayı zaman zaman tarihe müdahale etmiş, rahmetinin bir nişanesi olarak kendi içlerinden gönderdiği peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanların hem bu dünyada hem de âhirette mutlu olacakları ahlakî ilke ve yasalar sunmuştur


    Kur’ân, ahlakî kavramların bilgisel tanımlarını yapmaz Bunun nedeni ise, bu ahlakî kavramların içeriklerinin insan tarafından bilindiği ve bunların insanın doğasında bulunduğudur Ahlakî davranışı değerli ve istenilir yapan ise, genellikle, insanlığa verdiği sevinç, mutluluk ve/veya faydadır Bununla birlikte kişi, Allah rızası için veya hiçbir etmen gözetmeksizin de ahlakî erdemler serimleyebilir


    Kur’ân öğretisi, insanın, hem Allah’a hem de insanlara karşı ahlakî sorumluluklarını yerine getirmesine bir çağrıdır Kur’ân bu öğretisini pek çok âyetinde “iman” ve “salih amel” formülüyle takdim eder Kur’ân’da “iman”, insanla Allah arasında gerçekleşen bir olgu iken; “salih amel” ise, Allah’ın rızasına dayalı olarak insanlar arasında gerçekleşen davranışlar bütünüdür Aslında bu iki olgu birbiriyle sıkı bir ilişki içindedir Dolayısıyla, insanın, kendisine ve diğer insanlara karşı ahlakî sorumluluklarının aynı zamanda Allah’a karşı da birer sorumluluk olduğunu söyleyebiliriz Kur’ân’da bunu okumak hiç de zor değildir Buradan hareketle Kur’ân’ın bütün çabasının, insanların bildikleri ahlakî faziletleri yaşamlarında pratize etmeleri için muhataplarını ikna ve teşvik etmeye yönelik olduğunu ifade edebiliriz


    1 Sözlük ve Terim Anlamı


    Ahd, sözlükte, fiil olarak “bir şeyi korumak, bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, her durumda muhafaza etmek, talimat vermek, söz vermek, tavsiye etmek” anlamlarına geldiği gibi, isim olarak da, “yemin, mîsâk, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz, vasiyyet, eman, zimmet, yemin” anlamlarında kullanılır[1][iii][3] İki taraf arasında yapılan sözleşmelere de ahd ve ahidleşme denir ki, çoğul formu, uhûd’dur Ahidleşmenin insanlar arasında inşa edilen biçimine “muâhede” denir Ahid, hem yemin hem de kesin söz verme anlamina sahiptir Yemin, ahdin dinî yönünü, söz verme ise, ahlâkî boyutunu ihtiva eder Allah ile İsrâiloğulları arasında yapılan ahdin hükümlerini muhtevi olduğundan dolayı, Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd denilmiştir İslâm toplumunun hâkimiyeti altında yaşamak üzere kendileriyle antlaşma yapılan gayrimüslimler için “ehl-i zimme” yerine “ehl-i ahd” terimi de kullanılmıştır[4]


    2 Kur’ân’da Ahit Kelimesiyle Eş Anlamlı Olarak Kullanılan Terimler


    Kur’ân’da ahit kelimesiyle çok yakın anlama sahip başka terimler de mevcuttur: Mîsâk, yemin, akt, zimmet ve ill


    a) Mîsâk:Bu sözcük, Kur’ân’da 25 yerde geçer[5] Mîsâk, güvenmek ve inanmak anlamındaki “sika” kökünden türemiş bir isimdir Terim olarak ise, “yeminle pekiştirilerek verilen söz” anlamında olup ahitten daha kuvvetlidir[1][vi][6] Kur’ân, bu kavramla, Allah’la kulları arasındaki antlaşmayı anlatır Mîsâk kavramı, ahit sözcüğü ile içiçe girmiş bulunduğundan, mîsâkla ilgili âyetleri, ahit bağlamı içerisinde işleyeceğimizi belirtmek isteriz


    b) Yemîn: Kur’ân’da çokça geçen bir kavram olup, “sağ el, âzâ, bereket, güzel mevki, güç, kuvvet, kasem, ant, mîsâk, yaralayıcı”[1][vii][7] gibi oldukça zengin anlama sahiptir Terim olarak ise, kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azim ve iddiaya güç vermek için Allah’a ant ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamındadır Fîrûzâbâdî (ö 817/1428), yemin teriminin Kur’ân’da on anlamda kullanıldığını söyler[8]


    c) Akt: Çeşitli türevleriyle Kur’ân’da 7 yerde geçen[1][ix][9] bu kavram, “bağlamak, düğümlemek, bir şeyi diğerine sağlamca tutturmak, sağlamlaştırılmış sözleşme, ipi bağlamak, alış-verişi bitirmek, taahhütte bulunmak”gibi anlamlara gelir Bu sözlük anlamı aynı zamanda terim anlamını da içerir Çoğul formu “ukûd”dur[10] “Ey imân edenler! Antlaşmaları yerine getirin”[11] âyetindeki “evfû bi’l-ukûd” ifadesini Zemahşerî (ö 538/1144) “verilen sağlam söz, ahit” şeklinde yorumlar[12]


    d) İll ve zimmet: Bu terimler, iki âyette birlikte kullanılmaktadır[13] İll ve zimmet sözcükleri “ahd, yakınlık, yemin, antlaşma, ittifak, eman, hak, hurmet”[14] gibi anlamlara gelir Terim olarak ise, “bir sözleşmeden ya da kan bağından doğan ve her iki tarafı birbirini koruma yükümlülüğü altına sokan bir bağlanmayı” ifade etmektedirler[15] Sözcüklerin geçtiği âyetlerde “ant ve antlaşma” anlamina gelmektedir[16]


    3 Allah-İnsan İlişkisinde Ahit


    Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ile insan arasında birçok ahdin gerçekleştiğini, bunlardan bazısının genel bir kısmının da özel ahitler olduğunu ilgili âyet ve âyet pasajlarından öğrenmekteyiz Genel ahitle, Allah’ın belirli bir toplulukla değil, bütün insanlıkla yaptığı antlaşmayı kastetmekteyiz Özel ahite gelince, Allah’ın peygamberlerle ve Ehl-i Kitap’la yaptığı ahittir


    a) Genel Ahit: Allah’ın insanları yaratırken aldığı genel ahit şu âyette ifadesini bulmaktadır: “Kıyamet günü: ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ veya ‘Daha önce babalarımız ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik, (hakkı) batıl sayanların yaptıklarından ötürü bizi yok mu edeceksin?’ demeyesiniz diye, Rabbin Ademoğullarının bellerinden soylarını alıp onları kendilerine tanık tutmuş ve: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti) Onlar da: ‘Evet (biz buna) tanığız’ demişlerdi (Hakka) dönsünler diye âyetleri böyle açık açık anlatıyoruz”[17]


    Bu âyetin yorumunda temelde iki görüş ileri sürülür Birincisi, halk dilinde “kâlû belâ’dan beri müslümanım” şeklinde kullanılan ve daha sonraları Elest Bezmi veya Bezm-i Elest şeklinde formüle edilen bu olay bizzat ayniyle gerçekleşmiştir Diğer bir ifadeyle, âyetin zahirî manası ve mîsâk ile ilgili rivâyetlerin delâletine göre [18] Allah, bütün insan neslini Adem’in sırtından çıkararak söz almıştır Bu olay, Hz Adem’in yaratılışı esnasında olmuştur Allah, başlangıçtan kıyamete kadar doğacak olan bütün insanları bir kerede ve bir yerde toplamış, akletme yetkilerini kendilerine vererek Allah’ın huzurunda O’nun kendilerinin Rabbi olduğunu itiraf etmelerini istemiştir[19] Ancak bu yorumun Platoncu felsefenin ruh-beden ayırımına dayandığını söyleyebiliriz[20] Çünkü, Kun’ân’a dayanarak ruh-beden ayırımı yapmak pek mümkün gözükmemektedir Ayrıca, âyet dikkatlice incelenecek olursa, insanların ruhları alınıp ta onlara hitap edilmediği, bellerinden soyları alınıp, onlara hitap edildiği açıkça görülmektedirDiğer görüşe göre ise, bu âyet gerçekleşmiş bir olayı değil, temsilî/sembolik bir anlatım tarzıdır Diğer bir ifadeyle, Allah, insan nesillerinin, atalarının bellerinden alındığını, bundan sonra insanların fıtratına Allah’ı tanıma duygusunun yerleştirildiğini, insanın fıtratından[1][xxi][21] gelen bu duygu ve sezgi ile Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ve itiraf ettiğini anlatmaktadır Buna göre, her insanda Allah inancı vardır[22] Hz Peygamber’in “her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar” [23] hadisi de bu inancın insanın doğasında olduğunu gösterir [24] Bu olayın temsilî bir tarzda anlatıldığı hususu Kur’ân’a aykırı bir durum olmadığı gibi, aksine Kur’ân’da sık sık görüldüğü üzere, Allah’ın “konuşması, söylemesi ya da sorması” insanın da “cevap vermesi” gerçekte Allah’ın yaratıcılığını ve insanın da buna ontolojik cevabını, tepkisini dile getirmek için kullanılan temsilî ifadedir


    Aslında bu âyette, her insanın yaratılışı sırasında böyle bir ahdin söz konusu olduğu bildirilmektedir Ayetteki “Adem oğullarının bellerinden” ifadesindeki çoğul formları bunu göstermekte olup, yaratma eyleminin tekerrür ettiğini bildirmektedir Zira Hz Adem’in bizzat kendisinden bahsedilmemektedir[25]


    Bu âyet pasajının vermek istediği mesaj şu olabilir: İnsanoğlu Allah’ın varlığını ve birliğini bilme, kısaca, tevhidî bir inanca sahip olabilme ve en temel ahlâkî gerçekleri görebilme yetisine sahiptir Allah insana bu yetiyi yaratılıştan vermiştir Dolayısıyla, peygamberlerle karşılaşmasa da, her insan imtihanın konusu olan en temel hakikatleri aklı ve vicdanıyla görebilecek donanıma sahiptir ve bunlardan âhirette hesaba çekilecektir


    Sonuç olarak, Allah’ın insanlardan aldığı bu mîsâk, insanın kendisine yaratılıştan verilen aklî ve fıtrî nimetleri Allah’ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlakî sorumluluğuna işaret etmektedir Ayrıca bu ifadenin herhangi bir şekilde açıklanmaması, insanın hem bilinçli tecrübe yoluyla hem de içgüdüsel olarak bunu algılayabileceğini gösterir[26]


    Kur’ân’da geçen genel ahitlerden biri de insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibadet etmesidir: “Ey Adem oğulları! Ben sizinle, Şeytan’a tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır Ve bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur diye sözleşmedim mi?”[27]


    Bu âyet, kıyamet günü Allah ile insan oğlu arasında olacak olan bir diyalogdan bahsetmektedir Çünkü bu âyetin öncesinde “Ey suçlular, siz bugün şöyle ayrılın!”[1][xxviii][28] buyrulmaktadır Allah Teâlâ, insanoğlunun kendisini Rabb olarak kabul ettiği halde Allah’a verdikleri söze sadık kalmadıklarını ve insanoğlunun apaçık düşmanı olan şeytanın yolundan gittiklerini yüzlerine vuracaktır Bu ifade, genel insan cinsine özgü olup, onun bütün fertlerinin mutlaka böyle olduğu anlamina gelmez “Şeytana tapma” ifadesi, dolaylı olarak Allah’tan başka varlıklara tanrısal vasıflar yakıştırmaktaki akıl dışı davranışın, Allah’a karşı benimsenen bütün akıl dışı ve nankörce tutum ve davranışların sembolü olarak, Yaratıcı’sına baş kaldıran Şeytan’a tapınmakla aynı anlama geldiği belirtiliyor[29]


    Râğıb Isfehânî (ö 502/1108), yukarıdaki âyettten de hareketle Allah’ın ahdinin şu üç şekilde olabileceğini söyler: a) Yaratılışta akıllarımıza yerleştirmekle b) Kitap ve peygamberler aracılığı ile bize emretmekle c) Dinin aslında olmadığı halde kendi üzerimize gerekli kıldığımız bir şeyle (Adaklar gibi) [30]


    Kur’ân’da genel ahitler bağlamında değerlendirebileceğimiz bir başka husus ta, “emanet”in insan oğlu tarafından alınması, yüklenilmesidir Allah Teâlâ, ilahi mesajında bu hususa ilişkin olarak şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etmişizdir de, onlar bunu yüklenmekten çekinmiş ve ondan korkup titremişlerdir Onu insan yüklenmiştirGerçekten insan pek zâlim ve çok cahildir”[31] Bu âyet hakkında çeşitli yorumlar yapılmış ve buradaki “emanet”e, “farzlar, namazları kılma, zekatı verme, ramazan orucunu tutma, haccetme, borcu ödeme, ölçü ve tartıyı tam yapma, ruhî ve bedenî yetenekler, akıl, sorumluluk, taat, mârifetullah, dinî vecibeler, uzuvlar” gibi anlamlar yüklenmiştir[32] Taberî (ö 310/922), âyetteki emanetin Allah’ın insanlara gönderdiği hak din, bu dinin yüklediği vecibe ve hükümler olduğunu ifade eden bir çok rivâyet naklettikten sonra âyetteki emanetle hem dinî vecibe ve yükümlülüklerin hem de insanlar arasındaki emanetlerin, daha açık ifadeyle, bütün emanet çeşitlerinin kastedildiğini belirten görüşün en isabetli yorum olduğunu ifade etmiştir[33] Zemahşerî ve FRâzî (ö 606/1209) gibi bazı müfessirler buradaki emanetin “yükümlülük” (teklif) anlamina geldiği görüşündedirler Çünkü onlara göre, birini yükümlü kılmak demek ondan kendi doğasına aykırı davranmasını istemek demektir Ayette göklerin, yerin ve dağların kabul etmediği emanet budur Zira insan dışındaki varlıklar yaratıldıkları amaç doğrultusunda hareket etmek durumundadırlar Mesela, meleklerin ibadetleri bile bir yükümlülük sonucu olmayıp insandaki yeme-içme gibi kendi doğalarının bir gereğidir[34]


    Bu âyet, insanın yeryüzünde denenirken tâbi tutulduğu sorumluluğun büyüklüğünün sembolik bir ifade biçimidir Bu “emanet”, Kur’ân’ın başka yerinde “hilafet” yani Allah’ın yeryüzünde temsil edilmesi olarak nitelenir[35]


    b) Özel Ahit: Kur’ân-ı Kerîm’de, yukarıdaki genel ahitlerden başka, Allah Teâlâ’nın, Hz Adem, Hz Nuh, Hz İbrâhim, Hz İsmâil, Hz Mûsâ, Hz İsâ ve Hz Muhammed[1][xxxvi][36] gibi bizzat adlarını zikrederek bazı peygamberlerden özel söz aldığı çeşitli âyetlerde ifade edilmektedir Hz Muhammed’in ismi açıkça zikredilmeyip “senden” zamiri ile ifade edilmiştir ki, bütün yorumcuların ittifakına göre, bu zamirle kastedilen Hz Peygamber’dir Ancak alınan bu ahitlerin hangi konulara ilişkin olduğu açık değildir Fakat Allah’ın peygamberlerden aldığı bu ahitler genellikle “emir veya tâlimat verme” şeklinde yorumlanmıştır[37]


    Allah’ın isim zikrederek peygamberlerinden ahit aldığı gibi, isimlerini anmadan genel olarak bütün peygamberlerinden de özel ahit almıştır: “Allah peygamberlerden: ‘Ben size Kitab’ı ve hikmeti verdikten sonra size, sizde bulunanı doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona inanacaksınız ve ona yardım edeceksiniz’ diye söz aldığında onlara: ‘Kabul ediyor ve buna dair bana söz veriyor musunuz?’ demiş, (onlar da ‘Kabul ettik’ demişlerdi (Allah ‘O halde, Benim de sizinle beraber şahitlerden olduğuma tanıklık edin’ dedi Kim bundan yüz çevirirse, işte onlar yoldan çıkanlardır”[38] Bu âyete ilişkin olarak tefsirlerde pek çok spekülatif yorumlar mevcuttur [39] Burada şu soru sorulabilir: Bir peygamber kendinden sonra gelecek bir peygambere nasıl yardım edebilir? Bu ahit her peygamber için geçerli midir? Bir başka problem de 3 Al-i İmrân 82 âyetinin içeriği ile ilgilidir Eğer kendilerinden söz alınanlar peygamberler ise, “Kim bundan yüz çevirirse, işte onlar fasıklardır” ifadesi de peygamberlere yönelik bir ifade olmaktadır Bütün peygamberlerin ismet sıfatına sahip oldukları bilinen bir hakikattir Halbuki Übeyy b Ka’b ve İbn Mes’ûd kıraati benimsenirse bu zorluklar ortadan kaldırılabilir Çünkü bu okuyuş biçimine göre kendilerinden söz alınanlar peygamberler değil, Ehl-i Kitap’tır Yani bu okuyuş biçimi “mîsâkallezîne ûtû’l-kitâb” şeklindedir[1][xl][40] Şayet âyet önyargısız okunacak olursa, peygamberlerden, kendilerinden sonra gelecek bir peygamberi desteklemeleri değil, tam aksine kendi dönemlerinde bir peygamber gelmesi durumunda onu desteklemelerinin istendiği görülür Zira, Kur’ân’da bunun örneklerini görmek mümkündür: Hz İbrâhim ile Hz Lut [41] ve Hz Mûsâ ile Hz Hârûn [42] vb


    Özel ahitlerden bir başkası Allah’ın Ehl-i Kitap’tan aldığı ahittir: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacak, gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı Fakat onlar, verdikleri sözü kulak ardı ettiler ve onu az bir kazançla değiştirdiler Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü”[43] Bu âyette Allah’ın Ehl-i Kitap’tan insanlara açıklamalarını istediği şeyin ne olduğu belli olmamakla birlikte tefsîrlerde genel olarak şu şekilde izah edilmiştir: Son Peygamber’in gelişi ki, hem Tevrat’ta hem de İncil’de önceden haber verilmişti ve kitap ehlinden, bu haberi, fiilen yaptıkları gibi örtbas etmemeleri değil, onu insanlara yaymaları istenmiştir[44]


    Allah Teâlâ, genel olarak Ehl-i Kitap’tan ahit aldığını bildirmekle birlikte Ehl-i Kitab’ın her iki kanadı olan yahudiler ve hiristiyanlardan da ayrı ayrı ahit aldığından bahseder


    “Ey İsrâiloğulları size verdiğim nimetimi hatırlayın Siz bana verdiğiniz sözde durun ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim”[45] Ayette geçen “Allah’ın ahdi” ve “İsrâiloğulları’nın ahdi”nin neliğinden bahsedilmemektedir Çeşitli âyet pasajlarından öğrendiğimize göre, Allah’ın İsrâiloğulları’ndan şu sözleri aldığını öğrenmekteyiz: Namazı kılmaları, zekatı vermeleri, peygamberlere inanmaları ve onlara yardım etmeleri ve Allah’a güzel borç vermeleri; [46] Allah’tan başkasına kulluk etmemeleri, akrabaya, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere ve fakirlere iyilik etmeleri, bütün insanlarla güzellikle konuşmaları, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri; [47] birbirlerinin kanlarını dökmemeleri, birbirlerini yurtlarından çıkarmamaları[1][xlviii][48] ve Allah’a yalnızca doğru ve gerçek olanı isnat etmeleri[49]


    Allah’ın onlara verdiği söz ise, 5 Mâide 12’de, Allah’ın onların günahlarını bağışlayacağı ve içinden ırmaklar akan cennetlere girdireceği şeklinde izah edilmektedir[1][l][50] Sözlerinde durmadıkları takdirde ise hak yoldan sapmış olacakları ifade edilmektedir


    Ehl-i Kitab’ın bir diğer kanadı olan Hıristiyanlardan da söz alındığı, ancak onların da Yahudiler gibi, Allah’a verdikleri sözleri unuttukları şu âyette anlatılmaktadır: “’Biz Hıristiyanlarız’ diyenlerden de kesin söz almıştık; ama onlar da akıllarından çıkarmamaları emredilen şeylerin önemli bir bölümünü unuttular Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldıkYakında Allah, onlara ne yaptıklarını haber verecektir” [51] Hıristiyanların buradaki akıllarından çıkarmamaları emredilen hususlar tefsirlerde şöyle sıralanmaktadır: Allah’a iman ve itaat, farzları eda, peygamberlere tâbi olma, onları tasdik etme ve hayır işler yapma, Hz Muhammed’e iman ve itaat[52]


    4 Uluslararası İlişkilerde Ahit


    Ahde Vefa ilkesi, modern uluslararası ilişkilerin en temel kavramlarındandır Bu kavram uluslararası hukuk literatüründe “pacta sunt servanda” olarak geçmektedir[53] Bu ilke, Uluslararası hukukun esasını oluşturduğu gibi, aynı zamanda bağlayıcı bir özelliğe de sahiptir[54] Bunun anlamı şudur: Antlaşmalar hukukunun temelini oluşturan bu bağlayıcı ve ahlakî ilke, şartlar ne olursa olsun yapılan antlaşmaya sadık kalınmasını talep eden bir ilkedir


    Birçok Batılı müellif de, devletler hukukunun temelini “pacta sunt servanda” yani ahde vefa ilkesiyle “Bona Fide” yani anlaşmaların iyi niyetle uygulanması ilkesine dayandırmaktadır[55] Kur’ân, Müslüman topluluklarla diğer topluluklar arasındaki siyasî ilişkileri tanzim hususunda antlaşmaları meşru ve genel bir esas olarak telakki etmiştir[56] Antlaşmalar Hukukunun en temel kurallarından olan “pacta sunt servanda” (Ahde Vefa) ilkesi, Kur’ân’da birçok yerde zikredilir[57]


    Kur’ân-ı Kerîm açısından da uluslararası ilişkilerin barış içinde devamını temin açısından uyulması gereken en önemli ilke, “ahde vefa” ilkesidir Kur’ân-ı Kerîm’e göre, ahid konusunda, uluslararası ilişkilerde takip edilmesi gereken yöntem, muhataplara göre üçe ayrılır: Müslümanlar, sözleşmeliler ve antlaşma yapılmayanlar Müslümanlar tek bir ümmettir Aralarında ırk, renk ve coğrafya farkı gözetilmeden tam bir kardeşlik ve dostluk hakim olmalıdır Sözleşmelilerle olan ilişkiler, sözleşmedeki şartlara uygun olarak cereyan etmelidir Anlaşma yapılmayanlara karşı izlenecek tutum ise, karşı taraftan bir düşmanca tutum görülmedikçe dostluk üzere cereyan etmelidir Hiçbir sebep yokken onlara karşı saldırıda bulunmak, Kur’ân-ı Kerîm ilkelerine uymayacağı için doğru değildir Verdiği sözü yerine getirmek, Müslümanın şahsen görevi olduğu gibi, uluslararası ilişkilerde de sözleşmelere riâyet etmek bir devletin devlet olabilme şartının gereğidir


    Kur’ân’da büyük bir ahlâkî fazilet olan ahde vefaya ilişkin âyetlerde, kendileriyle yapılmış anlaşmaların hükümlerine riâyet ettikleri müddetçe, Müslümanların, gayrimüslimlere verdikleri söz doğrultusunda hareket etmeleri emredilmektedir: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar bu hükmün dışındadır Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız Şüphesiz Allah, korunanları sever” [58]Ayetteki “müşriklerden hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar bu hükmün dışındadır” ifadesi, kendileriyle Müslümanlar arasındaki antlaşmaları kuvvete başvurarak ihlal eden müşriklere, antlaşmanın öngördüğü bütün sorumlulukların Müslümanlar lehine geçersiz kılındığını ifade etmektedir


    Müslümanların, verdikleri söz doğrultusunda hareket etmeleri istenen bir başka âyette şu ifade yeralmaktadır: “Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız hariç, diğer müşriklerin Allah ve Rasûlü yanında nasıl sözleşmesi olabilir? Antlaşma sahipleri size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın Allah sakınanları sever”[59] Buradaki istisna, yanlış anlamaya meydan vermemek anlamında bir istisnadır Ahde vefa gösterip onu bozmayanların ahitlerini, süresi [60] bitinceye kadar tamamlayın Onları diğerleriyle aynı muameleye tâbi tutmayın Verdiği sözde duranla durmayanı bir tutmayın demektir [61] Ayetin sonundaki “Allah sakınanları sever” cümlesi de verilen sözü yerine getirmenin gerekçesini gösteren ve bunun “takv┠boyutlu olduğuna dikkat çeken bir cümledir[62]


    Görüldüğü üzere, Kur’ân, uluslararası ilişkilerde, düşman bile olsa insanlar arasında ayırım yapmadan hem adaletin tatbikini hem de ahde vefayı iki temel ilke olarak kabul edip, uluslararası ilişkileri sağlam esaslara oturtmuştur Kur’ân’ın, düşmanlara karşı bile ahde vefa hususunda kesin ve açık olan hükümlerini tarih boyunca Müslümanlar uygularken; papazlar, “kâfirlere” (yani onlara göre Müslümanlar) verilen sözün asla muteber olmadığını İncil adına Hıristiyan hükümdarlara telkin etmişlerdir Hıristiyanlar tarafından Müslümanlara verilen sözün bir değerinin olmadığına ilişkin bu prensip nesilden nesile intikal ederek sürüp gelmiştir[63]


    Devletin bizzat kendi iradesiyle taahhüt ettiği uluslararası görevleri/sorumlulukları yerine getirmemesi halinde, bir arada karşılıklı anlayış, işbirliği ve yardımlaşma içinde yaşamanın gerektireceği esaslara da uyacağı beklenemez Ulusların ve devletlerin birbirlerine güvenleri sarsılınca, barış içinde yaşamak da sözde kalır Kur’ân, muhataplarından, verilen sözlerin, yapılan antlaşmaların ve taahhüt edilen görevlerin yerine getirilmesinde azami derecede duyarlı davranmalarını ister


    Aslında, Kur’ân, ahde vefa gösterilmesini bütün hayatın esası ve erdemli bir yaşamın ön şartı kabul eder: “Ey iman edenler, antlaşmalarınıza sadık kalın”[64] Çeşitli rivâyet ve yorumlar âyette zikredilen “akitler”in insanın, Allah’la, diğer insanlar ve toplumlarla olan her çeşit söz, ahit ve anlaşma gibi karşılıklı taahhüdü gerektiren her davranışı içerdiğini belirtmektedir[65] Âyet, insanın bizzat kendisiyle, diğer insanlarla ve düşmanla olan ilişkilerinde, kısacası dinî, ferdî, ailevî, sosyal ve uluslararası hayatta uyulması gereken bir ilkeyi sunmaktadır Bu ilke, herhangi bir fert, toplum ve devletin geçici çıkarları için asla ihlal edilemez İnsanın faydalı zannettiği şeye aykırı bile görünse, her durumda ahde vefa göstermek maslahatın bizzat kendisidir[66]


    Kur’ân-ı Kerîm, genellikle, gayrimüslimlerin uluslararası ilişkilerdeki özelliklerinden birinin de, Müslümanlarla yaptıkları anlaşmaları her defasında bozmaları olduğuna işaret eder ve bu hususa şöyle dikkat çeker: “Allah katında yürüyen canlıların en şerlisi kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar Sen kendileriyle anlaşma yaptığın halde onlar, hiç çekinmeden her defa anlaşmalarını bozarlar Savaşta onları yakalarsan, onlara vereceğin ceza ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar”[67] Bu âyetlerde kimin kastedildiğine ilişkin farklı rivâyetler nakledilmiştir Bazılarına göre, Kurayza oğulları, [68] bazılarına göre Nadir oğulları, [69] bazılarına göre Kaynuka oğulları, [70] bazılarına göre de Kureyş’ten Abdüddâr oğullarıdır [71] Âyetler ve tarihi vakıa, bunların hepsini doğrular Yahudilerin grup grup Peygamberle yaptıkları anlaşmaları bozdukları gibi, müşrikler de bu anlaşmaları bozdular Âyetler, Bedir Savaşı (m 624)’ndan önce ve sonra, bu âyetlerin inişine kadar olan süreçte mevcut olan bir vakıadan bahsetmektedir Aynı zamanda yaptıkları anlaşmaların neticesini hiç düşünmeden bozanların karakterlerini, daimî durumlarını ve kendilerinden ayrılmayan vasıflarını zikretmektedir: “Onlar iman etmezler” Onlar, böylelikle doğuştan sahip oldukları temiz fıtratlarını bozmuş olmaktadırlar Fıtratları bozulmuş olunca da, yaptıkları her ahdi bozar, verdikleri her söze ihanet eder, insani özelliklerin en mühimlerinden olan ahde vefa ilkesini çiğnerler[72]


    Kur’ân-ı Kerîm, yapılan antlaşmaları bozan tarafın her zaman müşrikler olduğunu ifade ederek mevcut antlaşmayı bozanlara, ahde vefa göstermeyenlere yapılacak muamelenin ne olduğunu da şöyle bildirir: “Onlar kendileriyle antlaşma yaptığında hiç çekinmeden her defasında antlaşmalarını bozan kimselerdir Eğer savaşta onlara galip gelirsen ibret almaları için onlar ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt” [73] Âyette işaret edilen antlaşma ya da sözleşmeler Müslüman toplumla gayrimüslim gruplar arasındaki antlaşmalardır Ayrıca âyetten; barışçı ilişkiler kurmak için gayrimüslimlerle antlaşmalar yapmak tercih edilen bir durum ve Müslümanlar ancak karşı taraf açıkça düşmanca tavırlar sergiledikleri zaman savaşın açılabileceği çıkarsamasında bulunabiliriz Bununla birlikte, karşı tarafın davranışlarından ve bir kısım emarelerden antlaşmayı bozacağı anlaşılırsa, mukabil aldatma ve hıyanete başvurmadan antlaşma açıkça bozulabilir: “Bir kavmin, (antlaşmaya) ihanet etmesinden korkarsan, sen de (onlarla yaptığın anlaşmayı) aynı şekilde geçersiz say; çünkü Allah, hainleri sevmez” [74] Âyette “ihanet etmesinden korkarsan” ifadesi, sadece zanna dayanan belirtiler değil, açık ve nesnel deliller olmalıdır [75] “Onlara misilleme olarak sen de anlaşmayı geçersiz say” ifadesi, karşı tarafla savaşa girmeden önce, ihanetlerini ortaya koyan açık delillere dayanarak onlarla Müslümanlar aranda mevcut anlaşmanın geçersiz sayıldığının onlara duyurulmasıdır Böylece hem Müslümanlar hem de onlar savaş hali içinde olduklarını bilirler [76] Âyetin son cümlesi olan “Allah hainleri sevmez” ibaresi, hem Müslümanlar hem de diğerleri için bir ikaz niteliğindedir[77]


    Özetle, Kur’ân, ahdi korumak için sulh masasına oturur Müslümanlar, karşı tarafın ihanet edeceğinden korkarsa, mevcut antlaşmayı bozduğunu karşı tarafa açıkça ilan eder Müslümanlar asla ihanet etmemeli, hile yapmamalı, dolaplar çevirmemeli, aldatma yollarına başvurmamalıdır Bu ilkesiyle Kur’ân, insanlığı doğruluk, emniyet ve güvenin en üstüne çıkarmış olmaktadır


    Şu hususa da açıklık getirmek istiyoruz: Kur’ân bütün müşriklerin öldürülmesini hiçbir zaman istemez Söz konusu âyetlerde öldürülmesi istenen müşrikler, Müslümanlarla yaptığı antlaşmayı bozanlardır Müslümanların bizzat kendilerine veya dinlerine saldırmayan insanlara -müşrik de olsalar- saldırılmaz Onlar Müslümanlara sadık kaldıkları sürece Müslümanların da onlara sadık kalmaları Allah’ın emridir[78]


    Fakat, Müslümanlar, tarih boyunca karşı taraftan aynı sadakat ve samimiyet görmemiş, aksine entrika ve ihanetlerine maruz kalmışlardır Allah, onların bu karakteristik özelliklerini ve hareket tarzlarını ise şöyle belirtmektedir: “Onların nasıl antlaşmaları olabilir; onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit ne de antlaşma gözetirlerdi Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri buna karşı çıkıyor Onların çoğu yoldan çıkmıştır”[79] “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma Çünkü onlar saldırganların kendileridir”[1][lxxx][80] Ayetlerde müşriklerin saldırgan kişiliklerine işaret edilmektedir Onlar ancak aciz kaldıkları ve Müslümanlara galip gelemeyeceklerini anladıkları anlarda Müslümanlarla antlaşma imzalarlar Şayet galip geleceklerine inansalar, Müslümanlarla kendileri arasındaki hiçbir antlaşmaya veya sözleşmeye itibar etmeden veya Müslümanlara olan kötü niyetlerini gerçekleştirmek için mevcut antlaşmayı engel kabul etmeden yapacaklarını yaparlar Onlar hiçbir antlaşmaya riayet etmezler[81]


    Onların bu tutumuna karşı Müslümanın uyması gereken Kur’ânî ilke şudur: “Onlar size karşı dürüst davrandığı sürece siz de onlara dürüst davranın Çünkü Allah (ahdi bozmaktan) sakınanları sever”[82]


    Her konuda olduğu gibi, ahde vefada da tüm insanlık için prototip olan İslâm Peygamberi’nin şu hareketi her türlü takdirin üstünde olsa gerek: Hudeybiye Barış Antlaşması’ndaki şartlardan biri de, Mekke’den Medine’ye gidecek Müslümanların talep edilmesi halinde Mekkelilere geri verilmesiydi Anlaşma yapıldıktan sonra, Ebû Cendel (ö 12/633),[83] Mekke’de hapsedildiği zindandan kaçmış ve zincirli bir vaziyette Medine’ye ulaşmıştı Onu bu halde gören Müslümanlar üzüntüden sarsılmıştı Ancak Rahmet Peygamber’i şöyle dedi: “Ey Ebû Cendel! Sabret Ahdimizden dönemeyiz Allah sana yakında bir yol açacaktır” Bunun üzerine Ebû Cendel Mekke’ye geri gönderilmiştir Fakat Müslüman olan kadınlar 60 Mümtehine 10 âyette de ifade edildiği gibi, bu hükmün dışında tutulmuştur Anlaşmanın metni hususunda bir çok görüş ileri sürülmüştür Onların bir kısmına göre, antlaşmanın metni mutlaktı ve müzekker (erkek) sigasıyla yazılmıştı Mekkeliler bu metnin hem erkekleri hem de kadınları kapsadığı görüşünde idiler Bunun için kadınların iadesini istiyorlardı Hz Peygamber’in görüşü ise, bunun kadınları içermediği şeklindeydi Olaya açıklık getirmek üzere 60 Mümtehine 10 âyeti nazil oldu[84] Bu durum, Allah Rasulü’nün verdiği söze ve yaptığı anlaşmalara ne kadar bağlı kaldığının en canlı göstergelerindendir[85]


    Kur’ân-ı Kerîm, aldatma, hile ve kötü niyetler taşıyan anlaşmalar yapmayı ve yapılan anlaşmaları çıkar endişesiyle bozmayı kesinlikle yasaklamıştır[1][lxxxvi][86] Gayrimüslim bir idarenin yönetimi altında yaşayan Müslüman bir topluluk, İslâm devletiyle arasında saldırmazlık antlaşması bulunan bir devlete karşı İslâm toplumundan yardım isterse, anlaşmayı hiçe sayarak oradaki Müslümanlara yardımda bulunmak, alıntılayacağımız şu âyete aykırı bir tutum olmaktadır: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar, onların velâyetinden size bir şey yoktur (onları korumakla yükümlü değilsiniz) Fakat din konusunda yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir Yalnız, aranızda anlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz Allah yaptıklarınızı görmektedir”][87] Âyetten de anlaşıldığı gibi, burada kastedilen, şu ya da bu sebeple Müslüman toplumun nüfuz ve etki alanı dışında kalan Müslümanlardır “Din konusunda sizden yardım isterlerse” ifadesi, onların, dini inançlarından ötürü zulüm ve baskı altında olduklarına işaret etmektedir “Yalnız aranızda antlaşma bulunan bir topluma karşı değil” ibaresi, kendileriyle ittifak ya da karşılıklı içişlerine karışmazlık anlaşması içinde olduğunuz topluluklara karşı demektir Bu durumda Müslüman toplumun, gayrimüslim yönetimlerin Müslüman uyrukları lehinde silahlı müdahalesi, mevcut anlaşmanın öngördüğü yükümlülüklerin ihlali olacağından, Müslümanların soruna kuvvete dayalı bir çözüm aramasına Kur’ân-ı Kerîm müsaade etmemektedir Bu tür sorunların çözümü; ya iki taraf arasında yapılabilecek anlaşmalarla ya da baskı ve zulüm altındaki Müslümanların İslâm beldesine hicret etmeleriyle hükme bağlanacaktır[88] Tahlilini yapmaya çalıştığımız âyetten hareketle F Râzî, “Allah, antlaşma hakkını İslâm kardeşliği hakkından öne almıştır” yorumunu yapar[89]


    Sonuç olarak, ahde vefa ilkesi, İslâm’da din kardeşliğinin gerektirdiği yardımlaşma hakkı ve Müslümanlara bu konuda yüklenen sorumluluktan da ağır basmaktadır Çünkü, İslâm’a girip de henüz hicret etmeyen Müslümanların düşmana karşı yardım istemesi durumunda, onlara yardım edilmesi yerine getirilmesi mutlak gerekli bir görev olup, bu yardım Müslümanlarla anlaşmaları bulunan bir topluluğa karşı söz konusu ise, mevcut anlaşmanın ihlal edilmemesi ve ahde vefa gösterilmesi gerekmektedir[90] Kısacası, verilen sözde durmak, Allah’ın kesin emridir Fakat karşı tarafın yapılan anlaşmayı bozduğu nesnel olarak fark edilince Müslümanların da gafil avlanmamaları için anlaşmayı bozup tedbir almaları gerekir Bu âyetler, Kur’ân’ın uluslararası ilişkilerde temel belirleyici ilkelerindendir Akdedilen barışı ilk fesh edenler Müslümanlar ol(a)mazlar ve olmamalılar da Fakat antlaşmayı bozanlara misliyle cevap verilir Yani, Kur’ân-ı Kerîm’in bu ilkesiyle, mevcut antlaşmaya güvenerek emniyet içinde yaşayan toplumlara zalimce ve adi baskınlar tertiplenemez Şu hususun altını çizmek gerekir: Beşeriyet böyle yüce bir ideale ve ilkeye sahip değilken, Kur’ân-ı Kerîm’in bu ve benzeri ilkeleri MVII yüzyılda getirmiş olması onun insanî ilişkilere ne kadar önem atfettiğinin açık göstergesidir


    Devletlerin uymak zorunda olduğu uluslararası yükümlülükleri olduğu gibi, ayrıca ikili antlaşmalardan doğan hak ve sorumlulukları da vardır Bugün BM, AGİK, Helsinki ve Viyana Sözleşmesi gibi pek çok ülkenin imzalayıp uymayı taahhüt ettiği sözleşmeler yanında ekonomik, siyasî, kültürel ve askerî alanda bloklar arasında ya da ikili düzeyde anlaşmalar da mevcuttur


    Kısaca, yapılan anlaşmalarla ilgili olarak, uluslararası ilişkilerin sağlıklı bir biçimde cereyan etmesi için, verilen sözde durmak yani ahde vefa göstermek son derece mühim bir hadisedir


    Ayrıca, yapılan akitlere riâyet etmek, hukuk devletinin en önemli hususiyetini teşkil eder Modern ulus-devletlerin, biri sosyallik, diğeri hukukîlik olmak üzere iki önemli niteliğinden bahsedilmektedir Sosyallik, devletin, sadece bireylerin hukukunu değil, toplumun da hak ve menfaatlerini gözetmesi, gerektiğinde toplum menfaatini, bireyin menfaatine tercih etmesidir Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm de yönetimin sosyal vasfı üzerinde durmuş ve bağlayıcı ilkeler getirmiştir Hukukilik ise, keyfiliğin, zorbalığın, fırsatçılığın yerine, hak, hukuk ve kanunların hakim olması demektir Kur’ân-ı Kerîm, akitlere riâyeti imanın bir gereği sayarak [91] ve insanlar arasında adaletle ve hukuka uygun hükmetmekle de hukukilik ilkesini benimsemiştir[92]


    * Yrd Doç Dr, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi zdurmus@inonuedutr
    [1] Bkz: 2 Bakara 185
    [2] Bkz: 2 Bakara 2
    [3] İsfehânî, Râğıb, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, İstanbul 1986, s 523; İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemâlüddîn, Lisânü’l-Arab, Beyrut tsz, III, 311-315; Cevherî, İsmâil b Hammad, es-Sıhah, Kâhire 1982, II, 515; Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b Ya’kûb, Besâiru Zevi’t-Temyîz, Beyrut tsz, IV, 114
    [4] Bkz: Küçük, Abdurrahman, “Ahid” md, TDVİA, İstanbul 1988, I, 532-533
    [5] Bkz: Abdulbâkî, M Fuâd, el-Mu’cemü’l-Müfehres, İstanbul 1984, s 741
    [6] Râğıb, age, s 804; Kurtubî, Abdullah Muhammed b Ahmed, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1996, I, 171; Sâbûnî, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefâsîr, İstanbul, tsz, I, 44
    [7] Fîrûzâbâdî, age, V, 406
    [8] Fîrûzâbâdî, age, V, 409-410
    [9] Bkz: Abdülbaki, M Fuad, Mu’cemü’l-Müfehres, İstanbul 1984, s 468
    [10] İbn Manzûr, age, III, 296 vd; Cevherî, age, II, 510-511
    [11] 5 Mâide 1
    [12] Zemahşerî, Mahmud b Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavâmizi’t-Tenzîl, Baskı yeri ve tarihi yok, I, 600
    [13] Bkz: 9 Tövbe 8, 10
    [14] İbn Manzûr, age, XII, 221-222
    [15] Beydâvî, Abdullah b Ömer, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Beyrut 1988, I, 396; Esed, Muhammed, Kur’ân Mesajı Meâl-Tefsîr, (çev: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk), İstanbul 1996, I, 348-349
    [16] Bkz: Kurtubî, age, VIII, 51; Beydâvî, age, I, 396-397
    [17] 7 A’râf 172-174 Ayrıca bkz: 57 Hadîd 8
    [18] Bu rivâyetlerden bazısı için bkz: İbn Kesîr, İsmâil b Ömer, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1984, II, III, 501-506
    [19] Elmalılı, M H Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1979, IV, 2327-28; Mevdûdî, Ebu’l-Al’a, Tefhîmü’l-Kur’ân, (çev: Muhammed Han Kayanî ve arkadaşları), İstanbul 1991, II, 112-113
    [20] Daha geniş bilgi için bkz: Yar, Erkan, Ruh-Beden İlişkisi Açısından İnsanın Bütünlüğü Sorunu, Ankara 2000, s 66
    [21] İnsanın özgün yaratılışı olan fıtratın geniş bir tahlili için bkz Kılıç, Sadık, Fıtratın Dirilişi, İstanbul 1991, s 13-30; Kılıç, Sadık, İslam’da Sembolik Dil, İstanbul 1995, s 133-149
    [22] Zemahşerî, age, II, 176; Beydâvî, age, I, 367; İbn Kesîr, age, III, 500; Nesefî, Ebu’l-Berekât, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl, İstanbul 1984, II, 85; Elmalılı, IV, 2323-28; Ateş, Süleyman, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri, İstanbul 1988, III, 413;
    [23] Müslim b Haccâc, Ebu’l-Hüseyin, Sahîhu Müslim, İstanbul, tsz, “Kader”, 25; Ahmed b Hanbel, Müsned, İstanbul 1981, IV, 24
    [24] İman’ın epistemolojik akt’ın iki ucu olarak suje ve objenin birbirinin ürünü olmadığına ilişkin olarak bkz: Özcan, Hanifi, Epistemolojik Açıdan İman, İstanbul 1997, s 23
    [25] İbn Kesîr, age, III, 506
    [26] Esed, age, I, 9-10 (dipnot: 19) Ayrıca bkz: Ateş, I, 124
    [27] 36 Yâsîn 60-61
    [28] 36 Yâsîn 59
    [29] Esed, age, II, 615
    [30] Râğıb, age, s 523
    [31] 33 Ahzâb 72
    [32] Beydâvî, age, II, 254; Kurtubî, age, XIV, 162-163; Bursevî, İsmâil Hakkı, Tefsîru Ruhi’l-Beyân, İstanbul 1389, VII, 249 vd; Alûsî, Şihâbuddîn Mahmud, Rûhu’l-Meânî, Beyrut 1994, XI, 276
    [33] Taberî, Muhammed b Cerîr, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’ân, Beyrut 1992, X, 339-342
    [34] Zemahşerî, age, III, 564-565; Râzî, Fahruddîn, Mefâtîhu’l-Ğayb, (et-Tefsîru’l-Kebîr), Baskı yeri ve tarihi yok, XXV, 234-237; Nesefî, age, III, 315-316
    [35] Bkz: 2 Bakara 30
    [36] 2 Bakara 125; 20 Tâhâ 115; 33 Ahzâb 7
    [37] Örnekler için bkz: Taberî, age, I, 587; VI, 42; VIII, 465; Zemahşerî, age, I, 185; III, 91; Beydâvî, age, I, 86; II, 59; Hâzin, Alauddîn Ali, Lübâbü’t-Te’vîl, Beyrut 1319, IV, 222
    [38] 3 Al-i İmrân 81-82
    [39] Taberî, age, III, 330-331; Zemahşerî, age, I, 379; Beydâvî, age, I, 167; Nesefî, age, I, 166
    [40] Zemahşerî, age, I, 379; Beydâvî, age, I, 167; Alûsî, age, II, 201
    [41] 11 Hûd 69-70, 74; 15 Hicr 51-59; 22 Hac 43; 29 Ankebût 26, 31-33
    [42] 7 A’râf 122, 142; 10 Yûnus 75; 19 Meryem 53; 20 Tâhâ 30, 70; 21 Enbiyâ 48; 23 Müminûn 45; 25 Furkân 35; 26 Şuarâ 13, 48; 37 Saffât 114, 120
    [43] 3 Al-i İmrân, 187
    [44] Taberî, age, III, 543; İbn Kesîr, age, II, 157; Alûsî, age, II, 359-360; Elmalılı, age, II, 1251-52; Esed, age, I, 129 (143 dipnot)
    [45] 2 Bakara 40
    [46] 5 Mâide, 12
    [47] Bkz: 2 Bakara 83
    [48] Bkz: 2 Bakara 83-85
    [49] 7 A’râf 169
    [50] Şinkîtî, Muhammed el-Emîn b Muhammed, Advâü’l-Beyân fî İzâhi’l-Kur’ân bi’l-Kur’ân, Kahire 1988, I, 63-64
    [51] 5 Mâide 14
    [52] Taberî, age, IV, 499; İbn Kesîr, age, III, 62; Zemahşerî, age, I, 616; Kurtubî, age, VI, 78
    [53] Plano, Jack C-Olton, Roy, The Intarnational Relations Dictionary, USA 1988, s 274; Derleyen: Sönmezoğlu, Faruk, Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, İstanbul 1996, s 353; Pazarcı, Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri I, Ankara 1985, s 13, 15, 17, 19 vs; Çelik, Edip F, Milletlerarası Hukuk I, İstanbul 1987, s 19; Turnagil, A Reşid, İslâmiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul 1993, s 18, 95
    [54] Pazarcı, age, s 17, 19, 42; Çelik, age, s 19
    [55] Bkz: Crozat,Charles, Devletler Umumi Hukuku, (çev: Edip F Çelik), İstanbul 1950, s 100 vd; Turnagil, age, s 18; Pazarcı, age, I, 154
    [56] Yaman, Ahmet, İslam Hukukunda Uluslararası İlişkiler, Ankara 1998, s 151-156
    [57] Bkz: 3 Al-i İmrân 76; 8 Enfâl 59; 9 Tövbe 4, 8; 16 Nahl 91-92; 17 İsrâ 34
    [58] 9 Tövbe 4
    [59] 9 Tövbe 7
    [60] Antlaşmalarda süre sorununa ilişkin olarak geniş bilgi için bkz Yaman, age, s 166-168
    [61] Zemahşerî, age, II, 246
    [62] Beydâvî, age, I, 395
    [63] Turnagil, age, s 107
    [64] 5 Mâide 1
    [65] Taberî, age, IV, 385-388; İbn Kesîr, age, III, 5-6; Kurtûbî, age, VI, 23-24; Elmalılı, age, III, 1547-48; Ateş, age, II, 451
    [66] Kutub, Seyyid, Fî Zilâli’l-Kur’ân, (çev: E Saraç-İ H Şengüler-B Karlığa), İstanbul, tsz, IV, 121
    [67] 8 Enfâl 55-57
    [68] Zemahşerî, age, II, 230; Beydâvî, age, I, 388; Kurtubî, age, VIII, 21; Alûsî, age, V, 218; Elmalılı, age, IV, 2423
    [69] Kurtubî, age, VIII, 21
    [70] Ateş, age, III, 526
    [71] Elmalılı, age, IV, 2423
    [72] Kutub, age, VII, 64
    [73] 8 Enfâl 56-57
    [74] 8 Enfâl 58
    [75] Bkz: Taberî, age, VI, 272; Beydâvî, age, I, 388; Râzî, age, XV, 189-190; Kurtubî, age, VIII, 22; Alûsî, age, V, 219; Rıza, Muhammed Reşid, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Hakîm, (Tefsîru’l-Menâr), Beyrut tsz, X, 58
    [76] Taberî, age, VI, 271-272 Benzer bir yorum için bkz: Beydâvî, age, I, 388
    [77] Bkz: R Rıza, age, X, 58
    [78] Bkz: 60 Mümtehine 8-9
    [79] 9 Tövbe 8
    [80] 9 Tövbe 10
    [81] Kutub, age, VII, 195
    [82] 9 Tövbe 7
    [83] Ebû Cendel’in hayatı hakkında geniş bilgi için bkz: Çubukçu, Asri, “Ebû Cendel” mad, TDVİA, İstanbul 1994, X, 118-119
    [84] Vahıdî, Ebu’l-Hasan Ali b Ahmed, Esbâbu’n-Nüzûl, Beyrut 1982, s 241-242; İbn Kesîr, age, VIII, 118; Zemahşerî, age, IV, 518
    [85] Hz Peygamber’in “ahde vefa” örnekleri için bkz: İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihâye, Beyrut 1990, IV, 227-228; Hattab, Mahmud Şît, Komutan Peygamber, (çev Ahmet Ağırakça), İstanbul 1988, s 215; Hamidullah, Muhammed, Mecmûatü’l-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Beyrut 1987, s 409
    [86] 16 Nahl 92
    [87] 8 Enfâl 72
    [88] Bkz: Esed, age, I, 341
    [89] Râzî, age, XV, 218
    [90] 8 Enfâl 72
    [91] Bkz: 5 Mâide 1
    [92] Bkz: 4 Nisâ 58
    alıntı.





+ Yorum Gönder