Konusunu Oylayın.: Mescidi Nebi ve Ehli suffeyi kendi hayatımıza nasıl örnek alabiliriz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 12 kişi
Mescidi Nebi ve Ehli suffeyi kendi hayatımıza nasıl örnek alabiliriz?
  1. 11.Mart.2012, 21:56
    1
    Misafir

    Mescidi Nebi ve Ehli suffeyi kendi hayatımıza nasıl örnek alabiliriz?






    Mescidi Nebi ve Ehli suffeyi kendi hayatımıza nasıl örnek alabiliriz? Mumsema Mescid-i Nebi ve Ehl-isuffeyi kendi hayatımıza NASIL ÖRNEK ALABİLİRİZ?


  2. 11.Mart.2012, 21:56
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 16.Mart.2012, 19:22
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Mescid-i Nebi ve Ehl-isuffeyi kendi hayatımıza NASIL ÖRNEK ALABİLİRİZ?




    Ashâb-ı Suffe: İlim ve İrfan Mektebi

    Mescid-i Nebevî’nin bir tarafına, etrâfı açık ve üstü hurma dallarıyla örtülü bir suffe43(gölgelik, çardak) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir müslümanlar burada kalır ve onlara “Ashâb-ı Suffe” veya “Ehl-i Suffe” denirdi.44 İçlerinden evlenen, sefere çıkan, bir başka yere yerleşen veya vefât edenler olduğu zaman sayıları değişir, bâzen artar bâzen de eksilirdi. Bir ara sayılarının yetmişi bulduğu olmuştur.

    Bâzı kaynaklarda Suffe Ehli’nden olduğu söylenen yüzden fazla sahâbînin ismi zikredilir. Bunların maîşetlerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- temin eder, hâli vakti yerinde olan sahâbenin onlara yardımcı olmalarını isterdi.
    Ashâb-ı Suffe’den olan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle demektedir:
    “Suffe Ehli, İslâm misâfirleriydi. Onların ne sığınacak bir âileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Bir sadaka geldiğinde Peygamber Efendimiz onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise kendisi ondan bir parça alır ve kalanını yine Ashâb-ı Suffe’ye gönderirdi. Böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.” (Buhârî, Rikâk, 17)
    Yine Ebû Hüreyre Hazretleri şöyle demiştir:
    “Ben Suffe Ehli’nden yetmiş kişiyi gördüm. Hiçbirinin üzerinde bütün vücûdunu örten bir elbise yoktu. Ya belden aşağı giyilen bir izâr ya da belden yukarı giyilen bir ridâları vardı. Elbiselerini boyunlarına bağlarlardı. Bunların bir kısmı baldırlarının yarısına, bir kısmı da topuklarına erişirdi de avret yerleri görülmesin diye elbiselerini elleriyle toplarlardı. (Buhârî, Salât, 58)
    Fedâle bin Ubeyd -radıyallâhu anh- ise şöyle demiştir:
    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâba namaz kıldırırken, onlardan bâzıları açlığın verdiği tâkatsizlikten ayakta duramayarak düşüp bayılırdı. Bunlar Suffe Ashâbı idi. Çölden gelen bedevîler: «Bunlar deli!» derlerdi. Allâh Rasûlü namazı bitirince açlıktan bayılanların yanına gider ve onları tesellî ederek:
    «Allâh Teâlâ’nın katında sizin için neler hazırlandığını bir bilseydiniz, daha fazla yoksul ve muhtaç olmayı isterdiniz.» buyururdu.” (Tirmizî, Zühd, 39/2368)
    Abdurrahmân bin Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- da şu hâdiseyi nakleder:
    “Suffe Ashâbı gâyet fakir kimselerdi. Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
    «–İki kişilik yemeği olan, (Suffe ashâbından) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da, bir beşincisini ve hattâ altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!»
    Babam Ebû Bekir, onlardan üç kişiyi evimize getirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de on kişiyi hâne-i saâdetlerine götürüp ikrâm etti… Allâh’a yemin ederim ki, yediğimiz her lokmanın ardından yemek daha da artıyordu. Nihâyet misâfirler doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada duruyordu. Ebû Bekir, yemeğe baktı ve hanımına hitâben:
    «–Ey Benî Firâs’ın kızı! Bu ne hâl?» dedi.
    O da:
    «–Gözümün nûruna yemin ederim ki, yemek şimdi öncekinden üç misli daha fazla!» dedi.” (Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176-177)
    Bu manzara, ihlâs ve cömertliğin getirdiği berekete müşahhas bir misâldir.
    Suffe Ashâbı iş buldukları zaman çalışırlar, diğer zamanlarda mescidde ilim ve ibâdetle meşgûl olurlardı. Nitekim gücü kuvveti yerinde olan Suffe Ashâbı, dağlardan sırtlarında odun getirmek, su taşımak gibi ellerinden gelen her türlü işi yapar, kazandıkları parayla arkadaşlarına yiyecek alırlardı.45 İffet ve vakarlarına düşkünlükleri sebebiyle şahsiyetlerini zedeleyecek hareketlerden imtinâ ederlerdi. Kimseden bir şey istemezlerdi.
    Ashâb-ı Suffe, dînin menbaına en yakın, Rasûlullâh’ın meclisine en müdâvim insanlardı. Bu yüzden yetişmeleri daha hızlı oluyordu. Muallimleri başta Hazret-i Peygamber olmak üzere Übey bin Kâ’b, İbn-i Mes’ûd, Muâz bin Cebel ve Ubâde bin Sâmit gibi âlim sahâbîlerdi.
    Ehl-i Suffe, yüksek seviyede ve âdeta hızlandırılmış bir eğitim görmekteydiler. Nitekim en çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbîler (müksirûn) umûmiyetle onlar içinden çıkmıştır. Bunların başında gelen Ebû Hüreyre Hazretleri şunları söyler:
    “İnsanlar, «Ebû Hüreyre çok hadîs naklediyor.» diye şaşırıyorlar… Muhâcir kardeşlerimiz çarşıda, pazarda ticâretle; Ensâr kardeşlerimiz tarlada, bahçede ziraatle meşgûl iken, Ebû Hüreyre boğaz tokluğuna Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, onların şâhid olmadığı nice şeylere şâhid oluyor, ezberleyemediklerini ezberliyordu.” (Buhârî, İlim, 42)
    İslâm’ı öğrenmek için kısa bir süre Medîne’ye gelen heyetler bir taraftan Varlık Nûru ile görüşürken diğer taraftan da Ashâb-ı Suffe’den bilmedikleri hususları öğreniyorlardı. Medîne dışında yeni müslüman olan kabîlelere İslâm’ı öğretmek üzere bir muallim göndermek gerektiğinde, bunlar arasından seçiliyordu.
    Ashâb-ı kirâm arasında fazîlet bakımından Hulefâ-i Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere ve Ashâb-ı Bedir’den sonra Ashâb-ı Suffe gelirdi. Allâh Teâlâ onları muhtelif âyetlerde medhetmiştir. Cenâb-ı Hak buyurur:
    لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
    “(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)
    Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
    “Mütekebbir müşriklerden Akrâ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Allâh Rasûlü’nün yanına geldiler. O’nu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf müslümanları hor ve hakîr görerek Efendimiz’e:
    «–Bizim için bunlardan farklı bir meclis tahsîs etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki, bize Arap kabîlelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Sen’inle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur.» dediler.
    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
    «–Olur.» buyurdu.
    Onlar ise:
    «–Olur demen yetmez! Bizim için bunu yazılı hâle getir.» dediler.
    Bunun üzerine Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-, Hazret-i Ali’yi çağırdı, bir de yazdırmak için sayfa istedi. Biz bir köşede oturuyorduk. O sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- şu âyet-i kerîmeleri getirdi:
    وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ
    «Sabah-akşam Allâh’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesâbından Sana hiçbir sorumluluk yoktur. Sen’in hesâbından da hiçbir şey onlara âit değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun!» (el-En’âm, 52)
    <
    وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولواْ أَهَـؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ
    «Biz, onların bir kısmını diğerleri ile: “Allâh aramızdan bunlara mı lutfunu lâyık gördü?” desinler diye işte böyle imtihân ettik. Allâh şükredenleri en iyi bilen değil mi?» (el-En’âm, 53)
    وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ
    «Âyetlerimize îmân edenler Sana geldiklerinde de ki: “Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir.”…» (el-En’âm, 54)
    Âlemlerin Efendisi, antlaşmayı yazdırmak üzere eline aldığı sayfayı derhâl bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Huzûruna geldiğimizde bize:
    «…Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir…»diyordu.
    O’na yaklaştık, hattâ o kadar yaklaştık ki dizlerimizi O’nun dizlerine dayadık. Bu âyetin nüzûlünden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devâm ettik. Fakat O, istediği zaman yanımızdan kalkıp giderdi. Ne zaman ki:
    وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
    «Sabah-akşam rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünyâ hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!..» (el-Kehf, 28) âyet-i kerîmesi nâzil oldu, artık böyle davranmadı. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rahatça kalkıp gidebilmesi için, biz nezâket göstererek erken davranır ve O’nun yanından kalkardık.” (İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)
    Bu son âyet-i kerîme nâzil olunca, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen kalkıp o fakir sahâbîlerini aramaya koyuldu ve onları mescidin arka tarafında Allâh’ı zikrederlerken buldu. Bunun üzerine:
    “Canımı almadan önce, ümmetimden bu insanlarla berâber sabretmemi emreden Allâh’a hamd olsun! Artık hayâtım da ölümüm de sizinle berâberdir.” buyurdu. (Vâhidî, s. 306)
    Ebû Saîd -radıyallâhu anh- anlatıyor:
    “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, (bütün vücûdunu örten bir elbisesi olmadığı için) diğerleri(nin karaltısından istifâde) ile iyice örtünmeye çalışıyorlardı. Bir kimse de bize Kur’ân okuyordu. Derken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çıkageldi ve yanımızda durdu. Allâh Rasûlü’nün gelmesi üzerine Kur’ân okuyan kimse okumayı bıraktı. Rasûlullâh da selâm verdi ve:
    «–Ne yapıyorsunuz?» diye sordu.
    «–Ey Allâh’ın Rasûlü! O hocamızdır, bize Kur’ân okuyor. Biz de Allâh Teâlâ’nın kitâbını dinliyoruz.» dedik.
    Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
    «–Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allâh’a hamd olsun!» dedi.46
    Sonra Allâh Rasûlü, kendisini bizimle aynı seviyede tutarak ortamıza oturdu. Eliyle işâret edip:
    «–Şöyle (halka yapın!)» dedi.
    Cemaat hemen etrâfında halka oldu ve yüzlerini O’na doğru çevirdi. Nihâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizlere şu müjdeyi verdi:
    «–Ey yoksul muhâcirler, müjdeler olsun! Sizlere kıyâmet gününde tam bir nûr müjdeliyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünyâ günleriyle) beş yüz sene eder.»” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666
    alıntı...




  4. 16.Mart.2012, 19:22
    2
    Silent and lonely rains



    Ashâb-ı Suffe: İlim ve İrfan Mektebi

    Mescid-i Nebevî’nin bir tarafına, etrâfı açık ve üstü hurma dallarıyla örtülü bir suffe43(gölgelik, çardak) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir müslümanlar burada kalır ve onlara “Ashâb-ı Suffe” veya “Ehl-i Suffe” denirdi.44 İçlerinden evlenen, sefere çıkan, bir başka yere yerleşen veya vefât edenler olduğu zaman sayıları değişir, bâzen artar bâzen de eksilirdi. Bir ara sayılarının yetmişi bulduğu olmuştur.

    Bâzı kaynaklarda Suffe Ehli’nden olduğu söylenen yüzden fazla sahâbînin ismi zikredilir. Bunların maîşetlerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- temin eder, hâli vakti yerinde olan sahâbenin onlara yardımcı olmalarını isterdi.
    Ashâb-ı Suffe’den olan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle demektedir:
    “Suffe Ehli, İslâm misâfirleriydi. Onların ne sığınacak bir âileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Bir sadaka geldiğinde Peygamber Efendimiz onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise kendisi ondan bir parça alır ve kalanını yine Ashâb-ı Suffe’ye gönderirdi. Böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.” (Buhârî, Rikâk, 17)
    Yine Ebû Hüreyre Hazretleri şöyle demiştir:
    “Ben Suffe Ehli’nden yetmiş kişiyi gördüm. Hiçbirinin üzerinde bütün vücûdunu örten bir elbise yoktu. Ya belden aşağı giyilen bir izâr ya da belden yukarı giyilen bir ridâları vardı. Elbiselerini boyunlarına bağlarlardı. Bunların bir kısmı baldırlarının yarısına, bir kısmı da topuklarına erişirdi de avret yerleri görülmesin diye elbiselerini elleriyle toplarlardı. (Buhârî, Salât, 58)
    Fedâle bin Ubeyd -radıyallâhu anh- ise şöyle demiştir:
    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâba namaz kıldırırken, onlardan bâzıları açlığın verdiği tâkatsizlikten ayakta duramayarak düşüp bayılırdı. Bunlar Suffe Ashâbı idi. Çölden gelen bedevîler: «Bunlar deli!» derlerdi. Allâh Rasûlü namazı bitirince açlıktan bayılanların yanına gider ve onları tesellî ederek:
    «Allâh Teâlâ’nın katında sizin için neler hazırlandığını bir bilseydiniz, daha fazla yoksul ve muhtaç olmayı isterdiniz.» buyururdu.” (Tirmizî, Zühd, 39/2368)
    Abdurrahmân bin Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- da şu hâdiseyi nakleder:
    “Suffe Ashâbı gâyet fakir kimselerdi. Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
    «–İki kişilik yemeği olan, (Suffe ashâbından) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da, bir beşincisini ve hattâ altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!»
    Babam Ebû Bekir, onlardan üç kişiyi evimize getirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de on kişiyi hâne-i saâdetlerine götürüp ikrâm etti… Allâh’a yemin ederim ki, yediğimiz her lokmanın ardından yemek daha da artıyordu. Nihâyet misâfirler doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada duruyordu. Ebû Bekir, yemeğe baktı ve hanımına hitâben:
    «–Ey Benî Firâs’ın kızı! Bu ne hâl?» dedi.
    O da:
    «–Gözümün nûruna yemin ederim ki, yemek şimdi öncekinden üç misli daha fazla!» dedi.” (Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176-177)
    Bu manzara, ihlâs ve cömertliğin getirdiği berekete müşahhas bir misâldir.
    Suffe Ashâbı iş buldukları zaman çalışırlar, diğer zamanlarda mescidde ilim ve ibâdetle meşgûl olurlardı. Nitekim gücü kuvveti yerinde olan Suffe Ashâbı, dağlardan sırtlarında odun getirmek, su taşımak gibi ellerinden gelen her türlü işi yapar, kazandıkları parayla arkadaşlarına yiyecek alırlardı.45 İffet ve vakarlarına düşkünlükleri sebebiyle şahsiyetlerini zedeleyecek hareketlerden imtinâ ederlerdi. Kimseden bir şey istemezlerdi.
    Ashâb-ı Suffe, dînin menbaına en yakın, Rasûlullâh’ın meclisine en müdâvim insanlardı. Bu yüzden yetişmeleri daha hızlı oluyordu. Muallimleri başta Hazret-i Peygamber olmak üzere Übey bin Kâ’b, İbn-i Mes’ûd, Muâz bin Cebel ve Ubâde bin Sâmit gibi âlim sahâbîlerdi.
    Ehl-i Suffe, yüksek seviyede ve âdeta hızlandırılmış bir eğitim görmekteydiler. Nitekim en çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbîler (müksirûn) umûmiyetle onlar içinden çıkmıştır. Bunların başında gelen Ebû Hüreyre Hazretleri şunları söyler:
    “İnsanlar, «Ebû Hüreyre çok hadîs naklediyor.» diye şaşırıyorlar… Muhâcir kardeşlerimiz çarşıda, pazarda ticâretle; Ensâr kardeşlerimiz tarlada, bahçede ziraatle meşgûl iken, Ebû Hüreyre boğaz tokluğuna Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, onların şâhid olmadığı nice şeylere şâhid oluyor, ezberleyemediklerini ezberliyordu.” (Buhârî, İlim, 42)
    İslâm’ı öğrenmek için kısa bir süre Medîne’ye gelen heyetler bir taraftan Varlık Nûru ile görüşürken diğer taraftan da Ashâb-ı Suffe’den bilmedikleri hususları öğreniyorlardı. Medîne dışında yeni müslüman olan kabîlelere İslâm’ı öğretmek üzere bir muallim göndermek gerektiğinde, bunlar arasından seçiliyordu.
    Ashâb-ı kirâm arasında fazîlet bakımından Hulefâ-i Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere ve Ashâb-ı Bedir’den sonra Ashâb-ı Suffe gelirdi. Allâh Teâlâ onları muhtelif âyetlerde medhetmiştir. Cenâb-ı Hak buyurur:
    لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
    “(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)
    Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
    “Mütekebbir müşriklerden Akrâ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Allâh Rasûlü’nün yanına geldiler. O’nu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf müslümanları hor ve hakîr görerek Efendimiz’e:
    «–Bizim için bunlardan farklı bir meclis tahsîs etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki, bize Arap kabîlelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Sen’inle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur.» dediler.
    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
    «–Olur.» buyurdu.
    Onlar ise:
    «–Olur demen yetmez! Bizim için bunu yazılı hâle getir.» dediler.
    Bunun üzerine Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-, Hazret-i Ali’yi çağırdı, bir de yazdırmak için sayfa istedi. Biz bir köşede oturuyorduk. O sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- şu âyet-i kerîmeleri getirdi:
    وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ
    «Sabah-akşam Allâh’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesâbından Sana hiçbir sorumluluk yoktur. Sen’in hesâbından da hiçbir şey onlara âit değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun!» (el-En’âm, 52)
    <
    وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولواْ أَهَـؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ
    «Biz, onların bir kısmını diğerleri ile: “Allâh aramızdan bunlara mı lutfunu lâyık gördü?” desinler diye işte böyle imtihân ettik. Allâh şükredenleri en iyi bilen değil mi?» (el-En’âm, 53)
    وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ
    «Âyetlerimize îmân edenler Sana geldiklerinde de ki: “Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir.”…» (el-En’âm, 54)
    Âlemlerin Efendisi, antlaşmayı yazdırmak üzere eline aldığı sayfayı derhâl bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Huzûruna geldiğimizde bize:
    «…Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir…»diyordu.
    O’na yaklaştık, hattâ o kadar yaklaştık ki dizlerimizi O’nun dizlerine dayadık. Bu âyetin nüzûlünden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devâm ettik. Fakat O, istediği zaman yanımızdan kalkıp giderdi. Ne zaman ki:
    وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
    «Sabah-akşam rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünyâ hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!..» (el-Kehf, 28) âyet-i kerîmesi nâzil oldu, artık böyle davranmadı. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rahatça kalkıp gidebilmesi için, biz nezâket göstererek erken davranır ve O’nun yanından kalkardık.” (İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)
    Bu son âyet-i kerîme nâzil olunca, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen kalkıp o fakir sahâbîlerini aramaya koyuldu ve onları mescidin arka tarafında Allâh’ı zikrederlerken buldu. Bunun üzerine:
    “Canımı almadan önce, ümmetimden bu insanlarla berâber sabretmemi emreden Allâh’a hamd olsun! Artık hayâtım da ölümüm de sizinle berâberdir.” buyurdu. (Vâhidî, s. 306)
    Ebû Saîd -radıyallâhu anh- anlatıyor:
    “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, (bütün vücûdunu örten bir elbisesi olmadığı için) diğerleri(nin karaltısından istifâde) ile iyice örtünmeye çalışıyorlardı. Bir kimse de bize Kur’ân okuyordu. Derken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çıkageldi ve yanımızda durdu. Allâh Rasûlü’nün gelmesi üzerine Kur’ân okuyan kimse okumayı bıraktı. Rasûlullâh da selâm verdi ve:
    «–Ne yapıyorsunuz?» diye sordu.
    «–Ey Allâh’ın Rasûlü! O hocamızdır, bize Kur’ân okuyor. Biz de Allâh Teâlâ’nın kitâbını dinliyoruz.» dedik.
    Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
    «–Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allâh’a hamd olsun!» dedi.46
    Sonra Allâh Rasûlü, kendisini bizimle aynı seviyede tutarak ortamıza oturdu. Eliyle işâret edip:
    «–Şöyle (halka yapın!)» dedi.
    Cemaat hemen etrâfında halka oldu ve yüzlerini O’na doğru çevirdi. Nihâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizlere şu müjdeyi verdi:
    «–Ey yoksul muhâcirler, müjdeler olsun! Sizlere kıyâmet gününde tam bir nûr müjdeliyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünyâ günleriyle) beş yüz sene eder.»” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666
    alıntı...




  5. 16.Mart.2012, 19:27
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Mescid-i Nebi ve Ehl-isuffeyi kendi hayatımıza NASIL ÖRNEK ALABİLİRİZ?

    Dünyadaki ilk üniversiteyi Müslümanlar kurdu

    SUFFE OKULU (ASHA-BI SUFFE) VE

    “Müslümanlığın ortaya çıkıp yayılması; cemiyete/Topluma bu yeni dinin hâkim olmasıyla neticelendi. İnsanın günlük ibâdetleri bir yana, devlet idaresinden mahkemelere, pazardan mezara kadar hayatın her safhasında muayyen/belli prensiplere uymak mecburiyeti doğdu. İslâm dininin ilme verdiği ehemmiyet/önem bu sebepledir. Eskiler bunu “Nerede ilim varsa orada din vardır. Nerede ilim yoksa orada din yoktur”sözüyle ifade etmişlerdir.
    Müslümanlık(İslam tarihi değil!) tarihindeki ilk akademidir. Sahâbe-i kirâmdan bekâr olan insanların, eshâb-ı suffa denilen yetmiş kadarı devamlı Mescid-i Nebevî‘de bulunur; Hazret-i Peygamber’in yanından hiç ayrılmazlardı.
    ***İbadet:Allah ın ve peygamberin “yapınız ya da yapmayınız “dediği şeyleri kapsadığından İnançlı bir insanın,yaptığı her güzel davranış ve kötü davranıştan kaçınması da ibadettir. İslam dininde bilgi,insanı Allah a götürme de en güzel araç olduğu gibi,yanlış ve yanlı bakanlar için de şeytanın ve Cehennemin yoluna götürme de de en etkili yoldur..

    S-1-Suffe okulu/asha-bı suffe nedir?
    Ashab-ı Suffe , Arapça "sahipler, arkadaşlar" manalarına gelen "ashab" kelimesinden türemiştir.Medine'ye hicretten sonra Hz. Peygamber'in Medine'deki mescidine bitişik gölgelikte barınan ve ilim tahsili ile uğraşan sahabilere verilen genel isimdir.

    " Şöhret(para,makam kazanmak..) hırsıyla elde edilen ilim,Farsi taşı gibidir.Kendisine temas eden bakır ve demir altın olur ama o yine taş olarak kalır..İmam-ı Rabbani(k.s).

    Suffe okulu ise, Peygamberimiz (A.S.)’in eğitim ve öğretime açtığı okulun adıdır... gençliğin eğitim yeri... Nebi (A.S.)’in gözbebekleri genç öğretmen ekibi... Nübüvvet pınarından Müslümanlara erdem/ahlak ve bereket akıtan iman şebekeleri/kanalları... Eğitilenlerin, muallim (-Öğretmen-mürşid) olarak taşrayı eğitim (irşad) için hazırlandıkları okul... Taşraya hizmete giderken bizzat Efendimiz (a.s)’den aldıkları talimata göre, gittikleri yörenin en kabiliyetli gençlerini, insanlarını, önce yetiştirip, ardından imamlık(Önder/lider/başkan) ve muallimlik yapabilecek seviyeye getiren; sonra aralarından başkan/komutan/müderris(Rektör-Prf.),hakim,yönetici,.. tayin eden ve görev bitiminde merkeze dönen eğitim ordusuydu Ashab-ı Suffe... Ve bu okulun öğrencilerini pek çok köy ve kasabada nice hizmetler beklemekteydi. Zamanla aralarından evlenip yuva kuranlar oldu ,bunlar ev halkının öğretmeni oldular.. Mekanları ayrı, ama hizmetleri hep aynıydı.
    ÖĞRETMENLERİ: Suffe okulunun öğretmenlerini (müderris) bizzat Rasulullah (A.S.) tayin ederdi. Abdullah b. Mesud, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b, Ebu’d-Derda …öğretmenlerden bazılarıydı.
    ÖĞRENCİLERİ:Ebu Hureyre, Ebu Zerr, İbn-i Ümmi Mektum, Ebu Said el-Hudrî öğrencilerden birkaçıydı. Sayıları çoktu öğrencilerin. Aralarında, Efendimiz (A.S.)’in sözlerini bizlere en fazla aktaranlar da vardı…
    S-2-Asha-bı Suffe okulunda ne öğretilirdi?
    Bu okulda temel 15 ders okutulurdu.Bu derslerin günümüzdeki detaylandırılması gerektiğinde bu sayı katlanarak çıkacaktır.Bu okulda peygamber ve onun branşlarında uzmanlaşmış öğretmenleri görev yapar idi.
    1-Din eğitimi:Kur an ı Kerim Dünya daki tüm olayları ve işleyişleri konu edindiğinden,insanla ve evrenle ilgili he kronu ;Kur an içerisinde genel ve öz olarak bulunmaktadır.Bundan dolayı Din eğitimi sadece,Kur an okutulması,namaz kılınmasının öğretimi gibi kısıtlı ve sınırlı bir şeydir ,demek İslam a ve Allah a hakarettir… Çünkü adeta bu, bütün bilimleri ve Evreni yarattığını ve ondaki işleyişi yer yer ayetlerinde konu edinen/söyleyen “Allah ,bilimi ve sosyal kuralları bilmez “denilmiş gibi olur..
    2-Temizlik eğitimi:Temizlik eğitimi sadece el yıkamakla sınırlı olmayıp bu ilim adı altında bu gün sosyal bilgiler ve hayat bilgisi dersi adı altında öğretilen ilimler okutulurdu…(Bu gün okullarımızda ,toplumda temizlik eğitiminin ne denli önemli olduğu hatırlanırsa bu madde daha iyi anlaşılacaktır.O halde bu bağlam da eğitim yapanlar ,Peygamber metodunun devam ettiricileridirler!)
    3-Okuma yazma eğitimi:Bu okul açıldığında Medine de okuma ve yazma bilenlerin sayısı 17idi.(Bunların bazıları sadece okuma ,bazıları hem ikisini de biliyorlardı) Sonra bu okulun açılmasıyla ( bu okulla birlikte) sadece peygamberimizin Vahiy sekreterlerinin sayısı 50 olmuştur.Bu okulun eğitiminin sonucunda Medine de her evden bir kişi okuma yazma bilir hale gelmiştir.
    4-Dil eğitimi:Peygamberin Emriyle ,yabancı dil eğitimine ve öğretimine,pratik konuşulmasına önem verildi.Sonrasında,Medine de dil eğitimine yatkın-zeki insanlar:17 gün ila 3 aylık eğitim için başka ülkelere gönderildiler.Her giden döndüğünde O ,dili pratik olarak konuşuyor ve yazıyordu.İşt epeygamberin diğer ülkelere ve liderlerine gönderdiği mektupları bu dil öğrenenler yapmıştı.Öyle ki Zeyd bin Sabit adlı şahsın 100 hizmetlisi olduğu ve her birinin ayrı dil bildiği kitaplarda yer almıştır..Bu konuda Peygamberimiz:”Bir dil bilen bir insan,iki dil bilen iki insandır”,”Bir dili öğrenirseniz ,onların kötülüklerinden güvende olursunuz”…gibi hadisler ile dil eğitim ve öğretimini kendisi teşfik etmiş,Suffe okulunda dil öğretmenleri görevlendirmiştir.
    5-Hitabet-Güzel ve etkili konuşma yöntemleri:Bu eğitim bu gün edebiyat,kamu yönetimi,öğretmenlik ,siyasal bilgiler,liderlik eğitimlerini vs.. kapsamaktadır…Peygamber(S.a.v.)10 yıl gibi bir sürede,deve çobanlarını,ayyaşları,leş yiyenleri,kızlarını diri diri toprağa gömenleri ,EŞKİYALARI,kitlelere hitap eden ve onları arkalarından sürükleyen,gittikleri şehirlerin bir numaralı üstadı/EVLİYALARI haline getirdi.Bunu,Hz Musa nın asasıyla dokunarak yapmadı.Allah –Cebrail-Peygamber-insanlar zincirinde, gelen bilgiler ile bir süreçte bunlar yapıldı.Geleceğin yöneticileri ve insanlara doğru yolu gösterecek liderlerinin bu ilmi almaları gerektiği için bu okulun ders müfredatında bu ilim de yer alıyordu.Bir örnek vererek konuyu kısa tutalım:Rebi ibn-i Amr,deve çobanlığından kitleleri arkasından sürükleyen konuma/makama ,peygamber öğretileriyle gelmiş idi.
    6-Tarih-Soy bilimi:Soy-nesil bilgisi ve bu şahısların yaptıkları tarih biliminin konusu içerisine girmektedir.Bu ilmin,kurumsal olarak verilmesi Suffe okuluyla başlamıştır…Hassan b.Sabit,Hz Ebu Bekir…vs bu ilim dalında Mekke ve Medine de önde gelenlerden idi…
    7-Hesap-kitap-Feraiz ilmi:Bu suffe okulunda, geleceğin hakim ve yönetici adaylarının hesap kitap ,hukuk,adalet,davalarda nasıl karar vereceklerin öğretilmesiydi…Meşhur diyaloğu kısaca anlatıp geçelim:Hz peygamber,Muaz b.Cebel i bir şehre hakim(Savcı)atarken Ona şu soruları yöneltir:-insanlar arasında nasıl adaletli karar vereceksin,(gelen davları nasıl çözeceksin/kaynağın ne olacak!)
    -Kur an ve peygamberden öğrendiklerimle.
    -Onda bulamaz san ,istişare ile,
    -onda da bulamaz san,
    -içtihadımla “demiştir.Bu cevaplar ile öğrencisinin seviyesini ve o göreve ehil olduğunu/yetişmiş olduğunu anlayan peygamber sevinmiştir.
    8-Tıb ilmi:İslam ın anlatıldığı kitaplarda Peygamberin sağlıklı insan olmak için ve bazı hastalıklara düşmemek ,düştükten sonra kurtulmak için önerdiği tavsiyeleri içeren “TIBBÜN NEBEVİ”adlı bölümler bunları içerir…Peygamberin tavsiye ettiği ve verdiği bilgiler koruyucu hekimliği de kapsar(Hastalığa düşmeden önlemini almak!)…Örneğin:Her yıl kan vermeyi tavsiye etmesi,ayakta ihtiyaç gidermeyi yasaklaması,evlerin ve sahaların temiz olmasını,yiyecek ve içeceklerin kapaklarının kapalı tutulmasını emretmesi …gibi...
    9-Hukuk ilmi:Geleceğin hakim ve yöneticilerinde olması gereken önemli bir özellik olduğundan Suffe okulunda bulunanlara bu eğitim uygulamalı ve yoğunlaştırılmış olarak verilirdi…Öyle ki Yahudi ve Hıristiyanlar bile kendi aralarında ki anlaşmazlıkları ,bazen Müslümanlar ile Yahudi-Hıristiyanlar arasında ki anlaşmazlıklar Peygamberin ve O nun öğrencilerinin hakemliğine başvurularak çözülürdü.Bu hakemlikte,adaletle karar verilir,soylu,zengin,makam sahibi gözetilmez,her iki taraftan da haksızlar çıkar idi.”Hz Ömer adaleti ondan Öğrenmiş idi”…
    Bu adalet anlayışı sonraki Müslüman yöneticilerde ve bilgeler de devam ettirildi.Fatih sultan ile Mimar ipsilanti arasındaki davalaşma..vs buna örnek verilebilir.
    10-Sanat ve meslek edinme eğitimi:Bu gün Devletin ve belediyelerin insanları işsizlikten kurtarmak için yoğun olarak faaliyet gösterdiği bu eğitimi peygamber kadın erkek herkese tavsiye etmiş idi(Halk eğitim merkezleri,Belediyelerin kursları,özel kurslar vs hep kalifiye insan yetiştirmek içindi..)
    Bunun sonucunda kadınlar ticarete girmiş,el sanatları ürünlerini pazarlarda satmışlar,topluma üreten birey olarak katılmışlardır..Hatta Medine de zabıta başkanlığı görevini peygamber bir kadına vermiş idi..Kadınlar gene savaşlarda yardımcı güç,hemşirelik gibi görevler yaparlardı.
    11-Sivil toplum örgütü kurma eğitimi:Peygamber ve arkadaşları savaşlarda iken Şehrin güvenliğini ve emniyetini kadınlar sağlarlar idiler.Bu kadınların, güvenliği bozan insanları tutukladıkları olurdu.. Peygamberimiz,Mekke de sivil toplum örgütlerine üye ve yönetici olmuş idi.
    12-Mimarlık-Mühendislik eğitimi:Peygamber,Medine ye gelir gelmez,hemen toplumun ortak yararlanacağı,eğitim öğretim faaliyetlerini yürüteceği ve devleti yöneteceği kamu kurumu anlamına gelen Mescid i Nebi yi kurmuş ve inşasında mimarlık-mühendislik bilgilerine sahip insanları görevlendirmiş,kendisi de burada bizzat çalışmıştır…(zaten İnsanın yaratılış sebeplerinden birisi de ayete göre:”EVRENİN/DÜNYANIN KALFASI”olması idi.)
    13-Askerlik eğitimi:Bu okulda Askerlik kuralları,savaş kuralları/hukuku öğretilirdi.Vatanı savunmak ,düşman baskılarını yok etmek için gerekli eğitim verilmekle birlikte,savaşlarda,kadınlara,çocuklara,mabetlere, ağaçlara,silah çekmeyenlere …vs karşı nasıl davranılması gerektiği öğretilirdi.Vatan savunmasından kaçmanın günahı-suçu,askerleri donatmanın sevabı,vatanı savunmak ve düşman baskısını yok etmek için gereken savaş(Cihad:Günümüzde eğitim öğretim ile olur.)eğitimi verilirdi.
    ***Güç ile O nu yöneten/yönlendiren İSLAM bir araya geldiği bütün toplumları hep öncü,lider ülke konumuna çıkarmıştır!
    14-Ekonomi,iktisat:Bu eğitimler verilir,kısıtlı kaynakların nasıl daha verimli kullanılacağı öğretilir idi.Ziraatçılık,tarım üretiminin arttırılması ,israf etmenin yasaklanması,çevrenin doğru kullanımı,yararlı hale getirilmesi,yeşillendirmenin arttırılması ve sevabı…vs öğretilir idi.”Irmak tan abdest alsanız dahi israf etmeyiniz”hadisi şerif
    15-Estetik ilmi(Cemadat) öğretilir idi.islam a göre Evren ve içindekiler insanın kullanmaya veya işlemesine uygun halde yaratıldığından bunları işlemesi,yararlı olarak kullanması,üretmesi,dönüştürmesi ibadet tir.Bundan dolayı “Allah kulunun yaptıklarını güzel,sağlam,kaliteli,estetik yapmasını sever”buyurmuştur. Başka ayette”Allah sizi evreni imar ediciler/güzelleştiriciler olarak yarattı”buyrulur.

    S-3-İslam dininin bilime verdiği önemden dolayı gelişen Eğitim kurumları ve işlevleri nelerdir?
    . Suffe'nin Oluşumu ve Suffe Sakinleri:Hz. Peygamber, Medine'ye hicretten hemen sonra giriştiği mescit inşası sırasında bir eğitim-öğretim kurumuna olan ihtiyacı gözden kaçırmamış ve mescidin bitişiğinde yapılan bir bölümü bu işe tahsis etmiştir. Bulundukları kabile ve topluluklar içinde İslam'ı yaşama imkanına sahip olamadıkları için Arap Yarımadasının çeşitli yerlerinden Medine'ye hicret edenler ve bekar olup herhangi bir yurt-yuva edinemeyenler burada barındırılmıştır. Düzenli bir eğitim-öğretim faaliyetine tabi tutulan bu öğrenciler, kendilerine ayrılan mekana "suffe" dendiğinden "Ashab-ı Suffe" veyâ "Ehl-i Suffe" diye anılmışlardır. Evlenip ev-bark sahibi olanlar Suffe'den ayrıldığından Ehl-i Suffe'nin sayısı daima aynı kalmamıştır. Aralarında Talha b. Ubeydullah (ra), Ebû Said el-Hudrî (ra), Ebû Hureyre (ra), Ebû Zer el-Gıfârî (ra), Bilal-i Habeşî (ra), Abdullah b. Ömer (ra), Abdullah b. Mesud (ra), Berâ b. Malik (ra) gibi tanınmış sahabilerin de bulunduğu Suffe'de yatılı olmayanlarla birlikte öğrenci sayısı zaman zaman 400'e kadar çıkmıştır.
    Ashab-ı Suffe Ne İle Meşgul Olurdu? Suffe'de toplanan öğrencilere Kur'ân-ı Kerim, yazı, hadis-i şerifler ve çeşitli dinî bilgiler/düşünce sistematiği/sosyal konular,hayata ait tecrübeler,hukuk,matematik,mantık,sosyal bilimler,Evren ile ilgili bilimler,temizlik ve ibadet,nezaket kuralları,medeniyet ilkeleri,vatan savunmasının kutsallığı ve eğitimi,Kadın hakları ve onlara nasıl davranılacağı,bitki ve hayvanların hakları ve onlara davranış şekilleri,yöneticilik eğitimi,düşünme ve araştırmanın önemi,medeni insanlığın gerektirdikleri vs öğretilirdi. Bu öğrenciler kendilerine ayrılan bölümü dinlenme ve ders çalışma yeri olarak kullanırken sınıf olarak da mescit den yararlanıyorlardı. Hocaları başta Hz. Peygamber olmak üzere, Abdullah b. Mesud (ra), Ubey b. Ka‘b (ra), Muaz b. Cebel (ra) ve Ebu'd-Derdâ (ra) gibi ilim sahibi sahabilerden oluşuyordu.
    . Ashab-ı Suffe Nasıl Geçinirdi? Kendilerini tamamıyla (B)ilime vermiş oldukları için belirli bir gelirleri olmayan Ehl-i Suffe içinde gücü kuvveti yerinde olanlar odun kesmek, su taşımak gibi sınırlı işler yaparak mümkün mertebe ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorlardı. İhtiyaç içinde bulunsalar dahi “iffet(onurları-çekingeçlikleri) ve vakarları sebebiyle kimseden bir şey istemiyorlardı”.Bunun yanında Hz. Peygamber onların geçimleriyle bizzat ilgileniyor, Beytü'l Mal'e ve kendisine(Devlet hazinesine) gelen malların büyük bir kısmını onlara ayırıyordu. Sahabiler de Hz. Peygamber'in teşvikiyle bu ilim ve irfan yuvasını destekliyor; bazen onlardan birkaçını evlerinde misafir ediyor,Şehrin en önemli geliri olan tarımsal ürünlerden ve hayvansal ürünlerinden buradaki öğrencilere destek olunuyordu. O kadar ki ,Sahabiler”Ashab-ı suffenin ihtiyaçlarını kendi ev halkından önce gideriyorlardı…”Ashabı suffe de yok iken bunları size nasıl alırım”diyorlardı..
    S-4***Ashab-ı Suffe'nin Önemi:***
    Prf. Dr.Muhammed Hamidullah ın “İslam Peygamberi-İslamın yayılmasında kurumlar”adlı kitaplarına göre, Asha bı Suffe İslam medeniyetinin ilk Üniversitesidir.İslam Hz Adem den beri devam ede gelen dinin adı olduğundan Yunt adlı batılı bilginin de vurguladığı gibi,Sistemli ve kapsamlı eğitim verilmesi bakımından Suffe okulu Dünya nın ilk Ünv.sidir.
    “Ortaçağ modern dünya ya 3 kurum bırakmıştır:Hastane,Rasathene, ve Üniversitedir”(Yunt)Yani bu üç kurum dünya ya Müslümanların hediyesidir.Daha sonra Endülüs te 859 da keyburan da Müslümanlar, Suffe nin bir yansıması olarak bir üniversite(=medrese) daha kurmuşlardır.Avrupa da ise ilk ünv. İtalya nın Bolonya şehrinde 1088 de kurulmuştur..Avrupalılar ve yöneticiler ,Endülüs’e gelir ve burada ilim öğrenir,bazıları da tedavi olurlardı..
    1)-Suffe okulu, İslam tarihinde ve dünya tarihinde kurulan en fonksiyonlu, sistemli ilk eğitim kurumudur.Sonuçları ve işlevi bakımından bugünkü anlamda kurulan ünv. lerden daha fonksiyonel olduğu söylenebilir (Prf Dr.Muhammed Hamidullah ,İslam peygamberi)
    2)-İlk İslam "üniversitesi"dir. Suffeliler de hayatlarını Peygamber medresesinden(Ünv.tesinden) ilim ve irfan tahsil etmeye adamış seçkin kimselerdir.
    3)-Hz. Peygamber ile beraberliklerinin fazla olması sebebiyle diğer Müslümanların duymadıkları bir çok hadis-i şerifi ve bilgiyi bilirlerdi ve bugünkü 14 asırlık-kütüphaneler dolusu İslam kültürünün ve tarihte yaşamış –insanlığa huzur mutluluk getirmiş devletlerin oluşumunda bu bilgiler,temel olmuş,bu bilgileri önemseyen ve Müslüman olan devletler zamanlarının hep süper güçleri olmuşlardır,güçlü toplumlar kurmuşlardır.
    4)-Peygamberin yetiştirdiği bu özel eğitimli aydınlık süvarileri olan öğretmenlerin hiçbirisi yaşadığı şehirde ölmemiştir.Öğrendiklerinin sorumluluğu olarak İçlerindeki aydınlık meşalesini gittikleri yerlere ve insanlığa taşıyarak ,insanların içinde bulundukları karanlıklardan çıkmalarını sağlamışlardır.Bunlar,en çok hadis rivayet eden yedi sahabidir:Ayrıca, Ebû Hureyre (ra), Abdullah b. Ömer (ra) ve Ebû Said el-Hudrî'nin (ra) de Suffe Ashabı'ndan çıkmış olması elbette Hz. Peygamber'le bu nevi birlikteliğin ve ilme bu denli düşkünlüğün bir netîcesi olmalıdır.

    5)-Müslümanlığı kabul ederek bu aydınlık meşalesini devralan insanlar tarihin en parlak medeniyetlerini,güçlü toplumlarını ,medeniyet-eğitim kültür-üzerine kurmuşlar,İslam bu medeniyetlerde ve onların ,bilimsel,ahlaki,hukuksal,sosyal,edebiyat,sanatsal ,teknolojik,kurumsallaşma,tıpsal,felsefi vs yönlerden ileri gitmelerinde MOTOR GÜÇ olmuştur
    . 6)-Avrupa nın orta çağ karanlığından çıkmasında Peygamberin yetiştirdiği öğretmenlerin öğrettiği bilgilerin katkısı çok önemlidir…Çünkü Avrupa dan Müslüman ülkelere,Ticaret-Eğitim-savaş vs yollarla gelen Avrupalılar daha sonra aldıkları bu aydınlık meşalesini kendi ülkelerine taşımışlar/aydınlandıktan sonra aydınlatmaya başlamışlar-aydınlanma yolunda Müslümanların aştıkları cahiliye karanlığını(Orta çağ karanlığı) aştıktan sonra gelişme ve medenileşme yoluna girmişlerdir. Bu bilgilerin neticesinde Avrupa da değişim ve pozitif dönüşüm başlamış,Rönesans-Reform hareketleriyle Avrupa içinde bulunduğu orta çağ karanlığından peygamber öğretileriyle çıkmıştır..O halde Avrupa nın bu günkü medeniyet temellerinde Peygamber öğretilerinin ve öğretmenlerinin(Bizim devam ettiremediğimiz-geliştiremediğimiz bilgilerin)katkıları büyüktür.Ancak Avrupa medeniyetinin en büyük kural olarak aldığı ölçüsüz ölçüler sonucunda bu gelişmişlik insanlara kan kusturarak,sömürgeler kurarak,insanları köle olarak satarak sonuçlanmıştır…Oysa Öğrendikleri kültür,insanlığa yararlı olmak için ilim öğrenmeyi emrediyordu.”İnsanların Allah katında en makbulü,insanlığa yararlı olanıdır”ölçüsünden mahrum olarak öğrendikleriyle insanlığa zulmettiler.
    7)-Suffe ehli(Yetişen öğretmenler):İslam'ın yayılmasında ve İslami ilimlerin(Bütün bilimler,İslami dir.Çünkü, kurallarını yaratan Allah tır) öğretiminde önemli hizmetler vermiştir. Medine dışındaki yeni Müslüman olan topluluklar Kur'ân ve diğer dinî bilgileri-medeniyeti öğrenmek üzere muallimler istedikçe onlara Suffe Ehli'nden görevliler gönderilmiştir. Bunlar Bi'r-i Maûne ve Racî olaylarında olduğu gibi bu görevlerini hayatları pahasına yerine getirmişlerdir.
    8)- Medine'ye(Medine devletine) Hz. Peygamber'i (sav) görmek üzere gelen toplum temsilcilerinden Müslüman olanlar devletin misafirhane olarak kullandığı evlerde kalmış ve bu dönemde kendilerine yönelik yoğun eğitim faaliyetinde daha ziyade Suffe Ehli vazife görmüştür.
    9)-Kısacası Suffe, İslam Tarihinde örnek ve öncü bir eğitim yuvası olmuştur. Tasavvufun oluşmasında suffe etkeni,:Ashab-ı Suffe hakkında dikkat çekici bir husus da şudur: Suffe ehlinden bir kısmı kendilerini tamamen ruhi-manevi hayata vermiş bulunduklarından bu kısım Suffe Ehli Müslümanlar arasında zahidane yaşayışın ve tasavvufi eğilimin öncüleri olmuştur.
    10-Burada üç türlü öğrenci profili var idi:Devamlı(yatılı-sadece öğrenci),Sabah işlerine giden öğleden sonra eğitime katılan,öğleden sonra çalışan da sabah eğitimine katılan insanlar(Burada halka yönelik eğitim).Toplu eğitim öğretim seferberliği yapılmıştır.Kadınlar ile ilgili bilgiler peygamber in hanımından öğrenilirdi.O nun için peygamberin eşi de kadınların öğretmeniydi.
    11-Öğrenilenlerin kalıcı olmasının en önemli etkenlerinden birisi de,Öğrenilenlerin anlatılabilmesi ve hayata uygulanmasıdır.İşte buradaki öğrenciler hem öğrenci hem öğretmen idi çünkü öğrenenler öğrendiklerini evlerindekilere,çarşı pazardakilere anlatıyor böylece işinde gücünde olanlara ve buraya katılamayanlara öğretiyorlardı...
    12-Suffe okulu peygamberin kurduğu en son ve en kapsamlı okuldur. Hz. Peygamber, Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evini[2] ilk eğitim merkezi olarak kullanmaya başlamıştı. İlk vakfedilen bina, ilk toplu eğitim merkezi, ilk toplu ibadet mekânı. Kısaca ilk derli toplu eğitime başlandığı yer idi.. Hz. Peygamber’in eğitim faaliyetlerini, Medine’de daha organize bir hale getirdiği görülür.Çok katılımlı, canlı eğitim ortamları oluşturmuştu.. Hayat her alanda eğitim faaliyetlerine şahit oluyordu. Öğrenmek ve yaşamak çabası müminlerin ortak ideali haline gelmişti. Medine’de ki bu topyekun eğitim seferberliği faaliyeti içerisinde çocukların okuma-yazma öğrenmelerine bilhassa önem verilerek küttablar[3] açılmıştı.[4]
    Maddi hiçbir kazanç talep etmeyen hocalar, halka büyük örneklik oluşturuyordu. İlk dönemlerde öğretmenlere herhangi bir ücret ödenmiyor./ Müslümanlığı kabul eden bölgelere, -onların günlük hukuki sorunlarını da halleden- öğretmenler gönderiliyordu... Mesela Güney Arabistan’ın beş ayrı bölgesine Muaz b. Cebel, Halid b. Said, el-Muhacir b. Ebi Ümeyye, Ziyad b. Lebid, Ebu Musa’l-Eş’ari; Amr b. Hazm el-Hazreci de Necran’a gönderilmişti. Ayrıca Medine’ye gelen Yemen heyetinin de, kendilerine bir öğretmen verilmesini istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in onlarla beraber Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı gönderdiği bilinmektedir.[8]/ Eğitimin kalıcı hale gelmesi açısından yazma, kayıt altına alma önemliydi. Bunun farkında olan Abdullah bin Amr bin el-As sözler(hadisler)ini yazma izni vermesi için Hz. Peygamber’e ilk müracaat edenlerden biridir./ Vahyi anlama ve İslam’ın temel akide ve prensiplerini öğrenmenin dışında Hz. Peygamber diplomatik zaruretlerle bazı kabiliyetli kimselerin yabancı dil öğrenmelerini sağlamıştı. Hz. Zeyd’in bu maksatla Farsça, Yunanca, Kıptice ve Habeşçe öğrendiği söylenmektedir.[11]/
    Eğitimde ilk kurumlaşma örneği; Ashab-ı Suffe[12]dir. Medine’nin en üst düzey eğitim kurumu Ashab-ı Suffe’idi. Hz. Peygamber, Medîne’ye hicretten hemen sonra giriştiği mescit inşâsı sırasında bir eğitim-öğretim kurumuna ihtiyâç olduğunu fark etmiş ve mescidin bitişiğinde yapılan bir bölümü bu işe tahsîs etmiştir./ Burası aynı zamanda,öğretim yeri ve yurt olarak kullanılmıştır. Yatakhane kısmı, öğretim yerinden daha geniş bir yer kaplıyordu. Buradaki öğretime katılan Medine yerlileri (Ensar) gündüzleri geliyor, akşamları evlerine dönüyorlardı./ İslâm’ın temel esaslarını öğrenmek için gelen ve kalacak başka bir yeri olmayan misafirler Suffe’de kaldığından ve ayrıca evlenip ev-bark sâhibi olanlar Suffe’den ayrıldığından Ehl-i Suffe’nin sayısı değişir olmuştur./ Suffe’de daimi kalanlar 70-100 kişi arasında değişiyor olsa da, geçici ve yatılıların haricindekilerle birlikte öğrenci sayısı zaman zaman 400’e kadar ulaşmaktaydı.[13]Öğrenciler kendilerine ayrılan bölümü dinlenme ve ders çalışma yeri olarak kullanırken sınıf olarak da mescidden yararlanıyorlardı./ Suffe, ilk yatılı medrese olması sebebiyle sonradan yapılacaklara örnek teşkil etmiştir. Daha sonra medreselerin, camilerin yanıbaşında yapılmasında da Suffe’nin örnekliği etkili olmuştur.[15] Yepyeni inancın, vahyi ilkelerin, Hz. Peygamberin temel öğretilerinin korunmasında ve yeni nesillere intikalinde bu entelektüel zümrenin rolü büyük olmuştur. Temel İslamî birikimin yaşanarak temsil edilmesinde ve bugüne ulaşmasında en güçlü isimler, bu seçkin sahabeler arasından çıkmıştır. Ashab-ı Suffe, örnek ve öncü bir eğitim yuvası[16] ve Müslümanların ilk medrese veya üniversitesi sayılırdı.
    13-Bu suffe okulunun mezunlarının geldikleri konumlara ve toplumlardaki işlevlerine baktığımızda bu günkü Ünv.den mezun olanlardan daha kapsamlı işlev gördüklerini anlayabiliriz.Buradan mezun olan öğrenciler,ordu komutanı(Üsam b.zeyd,Halid bin Velid gibi)),bir şehrin öğretmeni(Rektörü),vali(Muaz b.Cebel) gibi önemli konumlarda görev yapmışlardır.
    14-Bu okulun öğretmenleri Allah,Cebrail,Peygamber,sahabiler olup;Müfredatı var idi.Yani bir eğitim kurumunda olması gereken temel şartlar mevcut idi.
    15-Yukarıda geçtiği gibi suffeokulunda yabancı dil ve diğer bilimler de öğretilirdi.Bundan dolayı peygamberimiz:”Bir dil bilen bir insan,iki dil bilen iki insandır”, “Dili öğrenirseniz onların zararlarından daha güvende olursunuz”gibi hadislerle dil öğrenimini teşvik etmiştir.
    16-Eğitimde İlk Kurumlaşma Örnekleri ve Yöntemleri: Özgün-Örgün ve Yaygın Eğitim: Hayatın bütün kılcal damarlarına nüfuz eden eğitim faaliyetleri herkesimden insanı kuşatan çeşitlilikte idi. Bunlardan süreklilik arz edenlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:Küttablar: Bazı belgelerden Hz. Peygamber devrinde çocuklara bilhassa okuma yazma öğretilen Küttablar açıldığı anlaşılmaktadır. Mesela Ümmü Seleme, Küttab mualliminden kendisine yardım etmeleri için birkaç çocuk istetmişti. Çocukların başta okuma yazma, olmak üzere, ahlak ve Kur’an eğitimi aldıkları bu kurumlar, matematik gibi günlük hayatta lazım olabilecek derslerinde içinde bulunduğu müfredatı içermekteydi. Başlarında bulunan öğretici elli civarı çocuktan oluşan toplu sınıflarda eğitim veriyor, cinsiyet ayrımı yapılmıyordu.
    Daru’l-Kurra: Suffe’nin öğretim için yetersiz kalması üzerine Medine’de bazı evlerde Daru’l-Kurra denilen okullar açılması yoluna gidilmişti. Rivayete göre Mahreme b. Nevfel’in evinin bir kısmı ya da tamamı Kur’an öğretimine tahsis edilmişti. Daru’l-Kurra denilen bu eve, Bedir savaşından biraz sonra Medine’ye gelen Abdullah b. Ümmü Mektum misafir olmuştu. Sonradan camiler dışında din eğitiminin ilk örneği olarak bu ev hatırlanacaktır.[17]
    Camiler: Yaygın eğitimin merkezleri sayılır. Vaaz ve nasihatlerin yapıldığı, herkesimden insanın düzenli giderek fikren beslendiği mekânlardır. Sadece ibadet yapmakla sınırlı olmayan camiler çok yönlü işleve sahip bulunuyordu. Her cami kendi bünyesinde bir külliye de(Okul-Ünv. Kampüsü) oluşturarak çok amaçlı eğitim vermekteydi. Her seviyeden eğitimin verildiği yerler olma özelliğini son zamanlara kadar koruya gelmiştir. Her türlü ilmi çabaların ve tartışmaların yapıldığı, yaygın eğitim mekânlarıdır. İslam ilimlerinin yanında muhtelif bilimlerin de üretildiği ve aktarıldığı yoğun entelektüel faaliyetlerde bulunulan mekânlar olma özelliğini de koruya gelmiştir. Camilerdeki eğitim/öğretim faaliyetleri medreselerin kurulmasına kadar çok yaygın idi. Medreselerden(Ünv.) sonra, camilerdeki eğitim giderek azalmış, ancak seyrekte olsa bazı İslam ülkelerinde hala devam etmektedir.Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün de Camiileri eğitim merkezi olarak kullandığı ve kurtuluş savaşının ilk kıvılcımlarını buradan ateşlediği,halkı kurtuluş savaşının sebepleri konusunda eğittiği/bilinçlendirdiği,burada halka hitap ettiği bilinmektedir…(Balıkesir zağanos paşa camiindeki Atatürk ün sohbetleri-halka hitabı vs..)
    Âlimlerin Evleri: Âlimlerin evleri doğal eğitim merkezleri idi. Çünkü âlimin/Bilginin varlığı, o mekânın birer ilim merkezine dönüşmesi için yeterliydi. Öğrencilerin ve hocaların hizmetinde bulunanların varlığı hocaların evlerini doğal eğitim merkezleri haline getiriyordu. Sahaflar: İlmi araştırmalar, kitaba olan ilgiyi arttırmış ve böylece kitap satış merkezleri kurulmaya başlanmıştı Kitabın yoğun bir şekilde bulunduğu kitapçı dükkânları da doğal eğitim merkezleri haline geliyordu. Çünkü kitapların çoğaltılması, yeni telifler ve yeni düşünceler, ilim taliplilerinin uğrak yeri haline getiriyordu. Genelde kitapçılarda müzakere ve mütâlaa amaçlı okuma yerleri de bulunur, sözlü sohbet ve tartışma geleneği buralarda da devam ederdi.Kütüphaneler: En temel eserlerin bulunduğu önemli araştırma merkezleri olan kütüphaneler, bugün olduğu gibi dün de en temel ilim merkezlerinin başında geliyordu.
    "Dâru't-tib", "Dâru's-sifa", "Dâru's-sihha", "Dâru'l-merza", "Şifahâne", "Mâristan", "Bimaristan", "Dâru'l-Âfiye" ve "Bimarhane" gibi isimlerle İslam dünyasında anılmakta olan tıb eğitim ve öğretimi veren kurumlar vardır. Bu kurumlar eğitim ile tedavinin birlikte yürütüldüğü önemli müesseselerdir.
    17-Peygamberin ve islamın teşvikiyle olşturulan bu eğitim kurumları bize,İslam ın eğitim ve bilim medeniyeti üzerine kurulması gerektiğini ve İslam ın eğitim ve bilim medeniyeti olduğunu gösterir.Din,sadece köylere has kılınamayacak bir medeniyet olup ;Şehirli(Medineli) bilgili-görgülü-eğitimli ve İslam ın kodlarını özümsemiş (amacı insanları medenileştirmek olan din bunları bilen ve yaşayan) insanlarda görülebilir..
    18-Suffe okulunda öğrenci ilk seviyeden ünv .bitirme seviyesine getirilir ve bu seviye bitirtilerek mezun edilirdi..Suffe'nin başarısı, bunu toplumdan kopuk bir yerde değil, bizatihi Medine toplumunun merkezi olan Peygamber mescidinin içinde gerçekleştirmiş olmasından kaynaklanır. İslâm'ın yayılması ve İslâmî ilimlerin öğretiminde önemli hizmetler veren ve müslümanların hafızalarında derin izler bırakan birçok sahabi Suffe "mezunudur". Suffe'nin müfredâtı, devlet adamı yetiştirecek kadar dinamik,. Suffe ashabının, toplumda bir şekilde karşılanması elzem olan bir görevi icra ettiği ortadadır.
    19-Buradaki öğrencilerin geçimlerini öğretmenliğini ve burslarını bizzat peygamber sağlıyordu.Ayette,” İhtiyaç içinde bulundukları vakit dahi iffet ve vakarları sebebiyle kimseden bir şey istemeyen seçkin Suffe ashabının bu halleri, Allah katında dahi övgü ve senâya mazhar olmuştur: "Ey mü'minler! Yardımlarınız, kendilerini Allah yoluna vakfeden o yoksullar içindir ki, onlar Allah yolunda, ibadet ve itaat hususunda nefislerini vakfetmişlerdir. Bunlar, nafakalarını tedarik için yer yüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler."20)-Aslında Peygamberimizin ve arkadaşlarının mallarını,evlerini,sevdiklerini bırakarak öldürülme korkusu çekmeleri ve günlerce çöl sıcağında yol alarak Medine’ye Hicret etmelerinin en temel sebebi Suffe okulunu kurmaktı,çünkü eğer Mekke de bu okulun başlangıcı olan Dar-ül erkam(Mekke de ki eğitim kurumu vs)a izin verilseydi,insanlar dinlerini özgürce öğrenebilselerdi,dindarlıklarının gereği olan ibadet ve davranışlarını özgürce yapabilselerdi hicret etmeyeceklerdi.Dolayısıyla çekilen sıkıntıların temel sebebi Suffe okulunu kurmak içindi…
    S-3-Medreselerin(=Üniversitelerin.) Kurulması ve Görkemli İlim Merkezleri nelerdir?Bu eğitim kurumlarından yetişen bilim adamları ve medeniyete katkı ettikleri alanlar nelerdir? .Abbasi Halifesi Mansur tarafından "Medinetüsselam" ismiyle kurulan Bağdat, İslâm kültür ve medeniyetinin gelişmesine önemli katkıda bulunan birçok eğitim öğretim kurumunun ve bilim adamının faaliyette bulunduğu bir şehir olmuştur. Özellikle 9. ve 10. yüzyıllarda İslâm dünyasının bu en büyük şehri, en önemli ilim, kültür ve medeniyet merkezi olmuştur. Burada Abbasi hükümdarlarının desteğiyle kurulan eğitim kurumları, birçok bilim adamının yetişmesine zemin hazırlamıştır. Bağdat'ın en önemli eğitim kurumlarından birisi Beytülhikme adıyla bilinen müessesedir. “Beytülhikme”, Abbasi Halifesi Me'mun tarafından 830 yılında kurdurulmuştur. Bu kurumda Helenistik, İran ve Hint kültürlerine ait eserler tercüme edilmiştir. Beytülhikme tercüme bürosu amacıyla kurdurulmuş iken, zamanla gelişmiş ve pozitif ilimlerin araştırıldığı saygın bir eğitim kurumu haline gelmiştir. 9. ve 10. yüzyıllarda hızlı bir şekilde gelişen tercüme faaliyetleri sonucunda matematik, tıp, zooloji, botanik ve kimyaya dair eserler Müslümanların bilgisine sunulmuştur. 500 yıldan fazla İslâm dünyasında bir kültür merkezi olma vasfını koruyan bu kurum, Moğol istilasında Hülagu tarafından 1258’de yıktırılmış, medrese ve kütüphaneleri acımasızca yok etmiştir.
    Bağdat'taki bilimsel çalışmalar yüzlerce bilim adamının yetişmesine neden olmuştur. Dini ve onun motivesiyle gelişen (Kur an ın sözlü-yazısız hali )pozitif ilimlerin merkezi olan Bağdat'ta cebirin(Mat) kurucusu sayılan Harezmi, İslâm felsefesinin ilk temsilcisi olan Kindi, astronomi ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Fergani, kimyacı ve filozof Ebu Bekir er-Razi, İslâm felsefesinin önemli temsilcilerinden olan Farabi ve İbn Sina gibi bilim adamı ve düşünürler bilimsel çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir. Hanbeli ve Hanefi mezhepleri Bağdat'ta sistemleştirilmiştir. Kelam, tasavvuf, felsefe alanlarındaki derinliğiyle tanınan Gazali, Bağdat'taki Nizamülmülk medreselerinde hocalık yapacaktır.[18]



    ***S-5- Suffe okulu ve önemi neden anlatıldı:
    İnsanlara Keyburan da Medrese (Ünv.)açtıran,dünya ya adalet dağıttıran,eşit paylaşımcılığı ,emeğin kutsallığını ve önemini savunan,baskı ve zumlu yok etmeyi dinin esası saydıran ,Padişah ile bir vatandaşı aynı sandalye de yargılatan ve suçunun ceza çekmesine hükmettiren(Fatih sultan Mehmet ve Rum Mimar),Çok az bir orduyla 10 katı orduyu yendiren,bulduğu değerli şeyleri kuruşuna dokunmadan sahibine iade ettiren(Fransız Tüccar ve düşürdüğü altınları,günlük 50 tl ile çalışan taksiciye bulduğu para dolu çantayı sahibine iade ettiren…),bağlılarını ,Mimari de sanatta,edebiyatta,yönetimde,bilim,sosyal ilişkilerde… zamanlarının üstüne çıkaran,İstanbul u bize canları pahasına hediye ettiren,Orhan Gaziden Fatih e kadar Medreseler(Üniveristeler…) kurduran hep lider,üstün,teknolojiyle,bilimle,adaletle donanmış devletler kurduran bu oluşumların temelinde,motor güç olarak acaba ne vardı?
    Gene İslam bilinçli ve doğru anlaşıldığında:Selahaddin Eyyubiler,Fatih sultan Mehmetler,Aşağıda sayılacak dünya ya öncülük eden eğitim kurumları,felsefeci İmam Gazaliler,Tıpçı İbn-i Sinalar,Matematikçi Harizmiler,Coğrafyacı Pri Reisler, çıkacaktır…Bu gün bilimin ve insanlık eğitiminin en doygun olarak verildiği zamanımızda hırsızların,rüşvetçilerin ,soyguncuların,insanlığa en çok zarar verenlerin en çok bilenlerden çıkması bize şu gerçeği gösteriyor;Türklerin içlerindeki gücü açığa çıkaran ve uçuran Suffe öğretilerinin öğrencilerimize ,hayata,bilime hakim kılındığında gene Dünya da lider öncü,üstün,onurlu ,Çağ açıp çağ kapatan,Tarihte etkili ülkeler statüsüne çıkılacaktır..Yani üstün ve önde,lider olmanın yolu Suffe eğitiminin örnek alınmasından geçmektedir..
    S-6-Peygamberin kurduğu eğitim kurumları ve bunların tarihi seyri nasıl idi?
    Dar-ül-erkam,darüs sad,Asha-bı suffedir,Küttablar(Çocuklara Okuma yazma öğretildiği yer) Daru’l-Kurra:(Dilin özellikleri-kurallarının öğretildiği yer)
    ***Eğer Mekkeli’ler ,peygamberimizin dini tercihine,inancına ve yaşayışına baskı yapmasalardı,O,Hicret etmeyecekti!O halde Hicretin en temel sebebi;Asha-bı suffeleri kurmaktır..


    İSAMIN ETKİSİYLE KURULAN MÜSLÜMAN MEDENİYETİ: Uzay gözlemleri ile alakalı 1259 yılındaHülagu Han tarafından Meraga'da kurulan gözlem evi olan Meraga Rasathanesini hatırlamakta yarar vardır. Kurulduğu yıl rasathanenin başında dönemin ünlü astronomlarından 15 arkadaşıyla beraber Nasiruddin Tûsî getirilir. Bağdat, Suriye ve Mezapotamya'dan toplanan 400.000 eser ile dönemin en seçkin kütüphanelerinden biri de yine bu rasathanede oluşturulur. Rasathane ihtisaslaşma metodu ile çalışması da sonradan geleceklere örneklik oluşturuyordu.[19]Unutmamak gerekir ki İslam ilim geleneği içerisinde Endülüs tecrübesinin[20] çok önemli bir yeri ve tartışılmaz bir üstünlüğü vardır. İbni Rüşd, İbni Hazm, İbni Arabi, İbni Tufeyl, İbni Haldun, Şatıbi, İbni Bacce ve ilim semamızın daha sayılamayacak ölçüde parlak siması bu geleneğin ürünüdür. Eşine rastlanmayacek birikim ve tecrübeye sahip bulunan bu gelenek 800 yıl devam etmiş ve bugünkü Batı düşüncesinin ve aydınlanmasının da temelini oluşturmaktadır. İslam düşünce tarihi ve medeniyet tecrübesinin en parlak döneminin yaşandığı bu dönem sonra gelecek olan medeniyet ve kültür havzalarını derinden etkilemiştir. O günlerde Endülüs’te her yıl 70 ile 80 bin cilt kitap yazılarak piyasaya sürülüyordu.[21] G. Lowastranser de benzer gözlemlerini hayranlıkla anlatarak, övgüler yağdırır.[22] Bu görkemli medeniyet Nehru’yu da hayran bırakmıştı: “… Kurtuba, bir milyonluk nüfusuyla çok büyük bir şehirdi;İrili ufaklı 60 bin saray ve köşk, 200 bini aşkın normal evin bulunduğu bu şehirde çok sayıda kütüphane bulunuyordu. (…) sadece kraliyet kütüphanesindeki eser sayısı 400 binin üzerinde idi.[23] Yahudi asıllı olan Alberto Manguel de “Okumanın Tarihi” isimli eserinde Kurtuba da ki sadece bir kütüphanede 700 bin cilt kitabın bulunduğundan söz ediyordu.[24]Vahyin ilkelerinin insan eliyle medeniyet olarak en görkemli tecellisini Endülüs tecrübesinde[25]görürüz.
    , S-1-Allah ın bilmesinin özellikleri nelerdir?
    -Allah ın bilmesi ,onun varlığı ile içice olmakla beraber onun ayrılmaz parçasıdır.Yakma özelliği,ateşin-kesme özelliği bıçağın asli özelliği olup;Onların ayrılmaz parçasıdır.O halde yaratmak da Allah ın bir özelliği de Allah ın ayrılmaz özelliğidir.Yaratan bilmez olur mu”(67/14)Nasıl ki bir buzdolabını en iyi onu üreten/yapan bilirse bu evreni ve içindekileri,sistemini,yaratılış özelliklerini,işleyişini,İnsanı ve onun özelliklerini,zayıf noktasını en iyi bilen Allah tır. O nun bilgisi bizlerin ki gibi sonradan edinilmiş bilgi değildir.İçice sistemlerden oluşup,çok kompleks bir işleyiş ortaya koyan tabiatın(evren-dünyanın),belli bir plan ve düzenleme olmadan ahenkli şekilde devam ettirilmesi mümkün değildir.Bir çok ayette Allah ın uzayın ve yerin Rabbi(düzenleyicisi)olduğunu vurgulaması bunu gösterir.Varlığı ve Olayları bütün yönleriyle bilmeyen ve onlar hakkında bilgi sahibi olmayan varlık Allah olamaz.O halde O her şeyin bilgisine sahiptir ve yarattıklarındaki sistem ve düzeni bilmektedir .İnsanların da öğrenmelerini istemektedir ve bu bağlamda yapılan her davranışı ibadet saymaktadır,”Allah ı en iyi bilgin kulları bilir ve anlar” “OKU! Yaratan Rabbinin adıyla Oku!”Gibi ayetler,insanı Evreni araştırmaya sevk ederek;Allah ın sanatını ve gücünü anlamayı sağlama amacındadır.O nun gücünü ve sanatını kavrayan ve büyüklüğünü ,eşiz sanatını anlayan insanı öğrendiği bilgiler O na boyun eğmeye götürecektir.Bundan dolayı bu amaç ile yapılan gerçek bilimsel faaliyetler ve çabalar, düşünceler ,gayretler “İçine Allah rızası katmak şartıyla İbadet”kapsamındadır. “İlim Öğrenmek için(Tarih,coğrafya,edebiyat,fizik,kimya,astronomi ….Ki bütün bilim kurallarını yaratan Allah tır,İlim Öğrenmek de Allah yolunda olmaktır.)yola Çıkan kimseye Melekler kanatlarını gererler,dönünceye kadar Allah O na sevap yazar” (H.Ş)
    S-2-Alak suresinin bu ayetlerinde verilmek istenen mesajları sıralayınız?
    ***S-3- Ahlak ve bilim ilişkisi? Nedenbilimsel ahlak gereklidir?
    http://www.bilgecebakis.com/
    Ahlak ve bilim, insanın varlık alanıyla doğru-dan ilgilidir.Her ikisi de,insanın olgunlaşmasına yönelik kurallar sun-maktadır.Ahlak,insanın manevi alanda olgunlaşmasına yö-nelik ilkeler ortaya koyarken,bilim de maddi gelişimin sınırlarını çiz-mektedir.Her ikisinin de ortak amacı,insanı yüceltmeye yöneliktir.bilimsel bilginin, aynı zaman da ahlâ-ki olma gibi bir görevi vardır.Bilimin ve bilim adamının ahlaklı olması ve bunu içselleştirmiş olması gerekir.
    Kur'ân-ı Hakîm ise,Zâriyat suresinin 56. Ayetinde insanın yaratılış maksadını şu ifadelerle açıklar:"Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım".Yukarıdaki "ibadet etsinler" kastıyla,"beni bilim yoluyla tanısınlar"an-lamı çıkmaktadır. Evrendeki kanun ve yasaları düzeni keşfederken bunların kendiliğinden oluştuğunu iddia etmek ve söylemek bilimsel ahlakla uyuşmaz.ÇünküKur an da çokça Evrendeki yasalardan bahsedilerek bunların tesadüfen olmadığı bu sistemleri kuran ve yöneten varlığın olduğu hatırlatılmakla birlikte“Yaratan Rabbinin adıyla Oku”denilerek bubilimsel yasaların öğrenilirken,yaratanının unutulmaması istenmektedir..Bilimsel çalışmalar yapılırken,Bir hadiste, "ben an-cak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim"gerçeğinin unutulmaması da önemlidir.Kur an da “Bilginlerin önemine özellikle dikkat çekilmesi ve toplumda üstün olduklarına vurgu yapılması” da İslamın bilime, bilim adamına verdiği önemi gösterir;Ancak bu bilginlerin,bilgilerini yararlı olarak kullanması için;İslam ahlakını kuşanmaları gerektiği de vurgulanır.….Hep bilim adamının ahlaklı olması gerektiğini vurgular.Bilim adamı bilim ahlakı gereği kendi düşüncelerini değil bilimsel bulguları insanlara sunmalı.İşte bu durumda Zaten her bir bilim kendi sistemleri gereği bu sistemleri kuran varlığı bize bildirecektir.
    Oysa bilim dediğimiz şeye bazen İnsanlar kendi görüşlerini katabilmektedir.Bazı bilim adamları, kâinatı inceleyip, elde edilen sonuçları kendilerince yorumlayabilmektedir.Böyle bir durumda Din bilim karşıtmış gibi sunulmaktadır,Oysa Burada Bilim din değil;Kişinin yorumu ve din karşıt olabilmektedir.
    Bilindiği gibi en genel anlamıyla biyoloji, canlılar bilimi demektir.Bu alanda çalışanlar,canlılar dünyasını incelerken, kendi yorumlarını,felsefî ve ideolojik tercihlerini biyoloji bilimi adına bize sunabilir.Bi-zim yapmamız gereken, biyologlara değil,biyolojinin diline kulak ver-mektir. Nitekim,Aynı konuyu inceleyen bir biyolog,yaptığı incelemeyi Allah in varlığınabir basamak yaparken,diğer bilim adamı, tam tersi bir yaklaşımla,Bunların tesadüfen oluştuğunu söylemekte bunu inançsızlığa basamak yapmaktadır.Bu,biyolojiden çok biyologun değerlendirmesidir.Yani aslında biyo-lojinin dili Allah'ı anlatmaktadır. Bilimsel ahlak bunu gerektirirken, Bazen baskılar,Hurafemsi anlayışlar sebebiyle(Bilim adamı inançsız olur düşüncesine saplanılmaktadır!)bize sadece eserlerden söz edilmekte, Yaratıcı’dan söz edilememektedir.Biyoloji bilimi, canlıları bir obje olarak değerlendirir ve inceler,Bu kadar mükemmel tasarımı yapan ve bilen bunu bu şekilde düzenleyen,Bu doğrultuda seçimde bulunan olayların arkasındaki varlığı göremez.Dolayısıyla burada bilime kulak verilmelidir.Bilim ahlakı:Bir bilim adamının özgür ol-masını,ahlaki değerlere sahip olmasını,pozitif anlayış taşımasını,takdir et-mesini,değişime açık olmasını,önyargılardan sıyrılmasını,araştırıcı olmasını,bilgisini içselleştirmesini ve bilginin yüceliğinin korunmasını gerektirir.
    S-4-Eğitim öğretimde Din ve bilimin birlikte öğretildiğive birinin öğretilmediği durumlarda ne gibi Zaralı sonuçlar doğurabilir?

    BU SORUNUN CEVABI ŞİMDİLİK AHLAKİ YOZLAŞMA VE ÇARELERİ KISMINDADIR....
    "DİNSİZ HAYATIN MEYVESİ MERHAMETSİZ,ACIMASIZ KATI BİR HAYATTIR"
    "BİR ÖĞRENCİ/İLİM ADAMI/BİLGİN DİN İLE İLMİ BİRLİKTE ÖĞRENİRSE GERÇEK BİLİM OLUR;AKSİ HALDE DİNİ VE KUR AN DAKİ AYETLERİBİLİMSEL OLARAK AÇIKLAYAMAMAKTAN TAASSUP,SADECE BİLİMİ KURTARICI VE YOLGÖSTERİCİ OLARAK ALMAKTAN HİLEKARLIK VE AHLAKİ/TOPLUMSAL BOZULMALARDOĞAR"(Üstad)

    “Aklın ışığı modern bilimler;vicdanın ışığı din bilimleridir.Biri öğretilip diğeri öğretilmediğinde; birinden taassup, diğerinden hileve şüphe doğar.".Yani,din ilmi, fen ilmi ayrımı yapılmadan, her ikisi bir bütün olarak algıla-nıp, varlık aleminin sırrı öyle çözülmelidir.Bu yapıldığında,Bilim adamları yararlı olmayı amaç edinir,Evreni bir kitap gibi okurken, hiçbir zaman o kitabın yazarını unutma-z,yazarın büyüklüğünü kitabı aracılığıyla anlamaya çalışır.Nitekim,İnsanın okuduğu kitapla ilgili bilgisi artıkça, yazarına karşı kendini daha sorumlu hissetmekle birlikte sevgisi de artacaktır.Zira,bu çalışmalarda sanatsal, düzenli,her parçasında ahenkli sistemli kainatın var olduğu görülecektir.Bu,Kur an daki bu doğrultudaki bilgilerle de birleştirildiğinde ulaşılmak istenen amaçgerçekleştirilmiş olacaktır.Sonuçta:Bunların tesadüfen oluştuğu iddiası ve ateizme basamak yapılması;Bilimsel Gerçeklerle dayanaksız bırakılacaktır.Aslında Evren,Allahın gücünün sanatkarlığının,güzelliğinin yansıdığı birer perdedir(Bunu göremeyenler,Duvara yansıyan ay ışığı için bu ışık duvarın ışığıdır,diyenlergibidirler).Bunlardan hareketle Allah ı bulmagörevi,sadece akılla donatılmış insana verilmiştir.Nitekim Tabiat yasaları deyip,bu yasaları ilk kez belirleyeni hatırlamamak,bunları boşlukta döndüreni hatırlamamak olmaz..
    . Bilginin asıl kaynağı Allah olup;dinimizde bilimsel çalışmalar yönündeki çabalar ibadet sayılmıştır; böylece insanların her türlü keşif, icat ve buluş-larının esasen var olan tüm kural, kuram, teori ve yasaların;mikrokoz-mostan makrokozmosa kadar atomlardan, galaktik sistemlere kadar kâi-natın her tarafına sinmiş ve yayılmış olan bilgilerin, araştırmacılar tara-fından ortaya çıkarılmasından başka bir şey değildir.Buradan çıkan çar-pıcı sonuç şudur: Allah'ın bilgisi haricinde hiçbir fiziksel, kimyasal,bi-yolojik, jeolojik; özetle hiçbir bilgi olamaz.Kepler doğmadan önce de Kepler Kanunları uygulanıyor ve gezegenler güneş etrafında belirli pe-riyotlarla dolanıyorlardı.Edison'dan önce de elektrik vardı.Einstcin'den Öncede uzay- zaman boyutlarının o harikulade esnek ve ahenkli denk-lemleri geçerliydi.
    Bir takım çevreler, din ile fenni iki zıt kutup gibi gösterme gayretindeler. Gerçekten din fenne karşı mıdır?
    Bu mesele çok yönlüdür. Sadece birkaçına temas edelim.
    Hak din fenne karşı olamaz
    Din denilince iki ayrı mefhum hatıra gelir. Biri “hak din”,diğeri “bâtıl dinler”. Bâtıl dinler, ya insanların kendi hayallerinden doğan,yahut bir hak dinin tahrif edilmesiyle ortaya çıkan bir takım saçma inançlardır.Hak din ise, bu kâinatı kudretiyle yaratıp, hikmetiyle ve ilmiyle tanzim eden,yeryüzünü insanlara beşik, güneşi lâmba yapan, zemini çiçeklerle, semayı yıldızlarla donatan Cenâb-ı Hakk ın bir emir ve yasaklar manzumesidir.

    Hak kitap, Allahın fermanı ve bu kâinat Onun mülkü ve mahlûkudur.Nitekim bu âlem için, “kâinat kitabı” denilmiştir. Her bir fen bu kitaptan bir sahifenin, bir cümlenin, yahut bir noktanın tefsiri, açıklanmasıdır. İnsan bedeni bu kitaptan sadece bir kelime. Ondaki her organ için nice eserler yazılmış. Diş, bir tek harf gibi, ondaki ince esrar üzerinde nice tezler yapılmış. Bir hücre, bir atom, bu kâinat kitabının birer noktası hükmündeler.Onların tefsirleri ayrı birer ilim kolu olarak gelişmiş. O hâlde, âlemdeki hikmetleri tefsir eden ve gizli güzellikleri ortaya çıkaran fenlerin ilâhî fermana aykırı olması düşünülemez.

    Bazı çevreler, fennin her keşfini,dine karşı kazanılmış bir zafer gibi ilân ediyorlar. Bu, fenni inkâr eden bir bâtıl din için doğru olabilir. Yahut Avrupayı asırlarca fenden uzak tutan ve“dünya dönüyor” dediği için Galileyi engizisyon önüne çıkartan kiliseye karşı aklın zaferi sayılabilir. Ama, bir Müslüman bu tür gelişmeleri: “Allahın kudret kitabı olan şu kâinattan bir sırrın daha çözülmesi” şeklinde değerlendirir. Veyine bir Müslüman, bütün medeniyet harikalarını insan aklının birer meyvesi olarak görür ve bunları, insana bağışlanan istidadın ve ona tanınan fırsatın birer neticesi olarak bilir. “Arıya bal yapmayı ilham eden, koyunu süt fabrikasıyapan Cenâb-ı hak, insan aklına da böyle harika meyveler verdiriyor.” Diye düşünür. Yeni keşifleri duydukça, Allahın ilmine ve hikmetine karşı hayranlığıve hayreti daha da artar.

    Din ile fennin sahaları
    Fen ilimleri, ilâhî kudretle yaratılmış bulunan şu kâinattan bahsederler. Din ise,onun yaratıcısını tanıttırır. Fen, âlemde hiçbir varlığın vazifesiz olmadığını ispat ederken, din insanın da başıboş olmayacağını bildirir ve vazifesini de“ibadet” olarak tespit eder. Fen, bedeni bütün incelikleriyle ele alırken, din o hanede misafir olan ruha hitap eder. Meselâ, fen gözü incelerken, din nelere bakılıp nelere bakılmayacağını talim eder.

    Kuran-ı Kerîm bir fen kitabı değil, insanları hidayete irşat ve kulluğa davet eden bir ilâhî fermandır.Bundandır ki, âyet-i kerimelerde fennî meselelere sadece işaretler edilmiştir. O ilâhî fermanda bugünkü medeniyet fenleri açıkça haber verilseydi, insanlık âlemi asırlarca bu hakikatleri akla sığıştıramayacak, belki de inkâra sapacaktı. Buise, ilâhî irşat ve ikaza, emir ve davete perde olurdu.

    Kaldı ki, hak kitaplarının en sonuncusu ve en mükemmeli olan Kuran-ı Kerîm de, ne Aya gidilemeyeceğine, ne uçak yapılamayacağına, ne de elektriğin keşfedilmeyeceğine dair bir tek âyet bulmak mümkün değil. İnsanları fenden men eden bir yasak da mevcut değil. O hâlde, kıyamete kadar daha ne tür keşifler yapılsa, hangi gezegenlere gidilse, bütün bunların din ile doğrudan ilgisi yok demektir.

    Meselenin psikolojik yönü
    Gördüğümüz kadarıyla, “Din ile ilim çatışır mı, çatışmaz mı?” Münakaşalarını sürdürenlerin çoğu ölümü unutmak,ibadetten kaçmak, âhireti düşünmek istemeyen kimseler... Onlardan birisine soruyorsunuz:

    –Her nimet bir teşekkür ister, değil mi?
    –Evet,
    diye cevap veriyor.
    Devam ediyorsunuz:
    –Bu şükrü yapmamak nankörlüktür, değil mi?
    Cevap yine aynı yolda:
    –Elbette!..
    –“Pekalâ”, diye sürdürüyorsunuz konuşmanızı, “Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aşan bu arz küresi üzerinde seni yıllardır gezdiren, her nefeste kanını temizlettiren, ruhunu akıl, hâfıza ve hissiyatla..., bedenini de el,ayak, mide, ciğer... gibi maddî organlarla donatan Allaha şükür ve ibadet etmen gerekmiyor mu?”
    Bu sorunuz karşısında ne diyeceğini şaşırıyor ve
    –“Söyle bakayım, dinimize göre tüp bebek yapılabilir mi?” gibi konuyla hiç alâkası olmayan bir soru atıyor ortaya. Böylece meseleyi saptırmak ve sahadan uzaklaşmak istiyor. Sanki, siz o soruya cevap veremeyince onun Allaha karşı teşekkür borcu ve ibadet mükellefiyeti kalkacakmış gibi...

    “Din ilme ters düşer mi,düşmez mi?” tartışmalarının altında genellikle bu psikoloji yatar. Genellikle diyorum, çünkü sayıları az da olsa, bu gibi meseleleri öğrenmek için soranlar da yok değil...zaf
    er ergisi
    İslâmiyet ilme ters düşer mi?

    Bir Mühendis çok özenle yaptığı ve sonunda ortaya çok güzel,sağlam güzel bir eser ortaya çıkardıktan sonra ;bununla benim alakam yok,bundaki işleyişi bilmiyorum…diyebilir mi?Dolayısıyla Evreni Yaratan Allah ın Kur an da 15 asır önce verdiği bilgilerin doğruluğu,yerindeliği,bilimin olmadığı bir zamanda bu bilgileri vermesi bize ,bilimi ve kurallarını,evreni ve içindekileri yaratanın verdiği bilgiler ile O işleyişin ana hatlarıyla yazılı olduğu kaynak olan Kur an ın –islam ın bilimle çelişmek yerine ,Allah ın varlığını-gücünü-sanatını, anlama da bir basmak yapmakta ve bu alanda ki çalışmları ibadet saymaktadır…
    İslâmiyet hiçbir zaman, hiçbir meselede fenne ters düşmemiştir. Bilakis onu teşvik etmiştir. Dini kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Kur’an da, kâinat da Allah`ın kitabıdır: Birincisi kelam sıfatından gelir, diğeri ise kudret sıfatından.
    Bilim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaratanın kudret eserlerini tefsir etmektedirler.

    Her fen, kendine has bir dil ile devamlı Allah`ı bildiriyor. Mesela,botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktaki gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır. Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki alimlerinin dev laboratuarlarda bile bir tek yaprak yapmaya başaramıyorlar.

    Yine bunun gibi zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulade birer fabrika olduğunu anladık. Arı, bal yapıyor; elsiz bir böcek olan ipek böceği ipek dokuyor; koyun süt üretiyor. Bunların her biri Rabbanî bir fabrikadır.Kendilerine isnat edilen o sanata mucizelerini kendi ilim, irade ve kudretleriyle yapmış değillerdir.

    Misalleri çoğaltmak mümkündür.

    Zafer dergisi



  6. 16.Mart.2012, 19:27
    3
    Silent and lonely rains
    Dünyadaki ilk üniversiteyi Müslümanlar kurdu

    SUFFE OKULU (ASHA-BI SUFFE) VE

    “Müslümanlığın ortaya çıkıp yayılması; cemiyete/Topluma bu yeni dinin hâkim olmasıyla neticelendi. İnsanın günlük ibâdetleri bir yana, devlet idaresinden mahkemelere, pazardan mezara kadar hayatın her safhasında muayyen/belli prensiplere uymak mecburiyeti doğdu. İslâm dininin ilme verdiği ehemmiyet/önem bu sebepledir. Eskiler bunu “Nerede ilim varsa orada din vardır. Nerede ilim yoksa orada din yoktur”sözüyle ifade etmişlerdir.
    Müslümanlık(İslam tarihi değil!) tarihindeki ilk akademidir. Sahâbe-i kirâmdan bekâr olan insanların, eshâb-ı suffa denilen yetmiş kadarı devamlı Mescid-i Nebevî‘de bulunur; Hazret-i Peygamber’in yanından hiç ayrılmazlardı.
    ***İbadet:Allah ın ve peygamberin “yapınız ya da yapmayınız “dediği şeyleri kapsadığından İnançlı bir insanın,yaptığı her güzel davranış ve kötü davranıştan kaçınması da ibadettir. İslam dininde bilgi,insanı Allah a götürme de en güzel araç olduğu gibi,yanlış ve yanlı bakanlar için de şeytanın ve Cehennemin yoluna götürme de de en etkili yoldur..

    S-1-Suffe okulu/asha-bı suffe nedir?
    Ashab-ı Suffe , Arapça "sahipler, arkadaşlar" manalarına gelen "ashab" kelimesinden türemiştir.Medine'ye hicretten sonra Hz. Peygamber'in Medine'deki mescidine bitişik gölgelikte barınan ve ilim tahsili ile uğraşan sahabilere verilen genel isimdir.

    " Şöhret(para,makam kazanmak..) hırsıyla elde edilen ilim,Farsi taşı gibidir.Kendisine temas eden bakır ve demir altın olur ama o yine taş olarak kalır..İmam-ı Rabbani(k.s).

    Suffe okulu ise, Peygamberimiz (A.S.)’in eğitim ve öğretime açtığı okulun adıdır... gençliğin eğitim yeri... Nebi (A.S.)’in gözbebekleri genç öğretmen ekibi... Nübüvvet pınarından Müslümanlara erdem/ahlak ve bereket akıtan iman şebekeleri/kanalları... Eğitilenlerin, muallim (-Öğretmen-mürşid) olarak taşrayı eğitim (irşad) için hazırlandıkları okul... Taşraya hizmete giderken bizzat Efendimiz (a.s)’den aldıkları talimata göre, gittikleri yörenin en kabiliyetli gençlerini, insanlarını, önce yetiştirip, ardından imamlık(Önder/lider/başkan) ve muallimlik yapabilecek seviyeye getiren; sonra aralarından başkan/komutan/müderris(Rektör-Prf.),hakim,yönetici,.. tayin eden ve görev bitiminde merkeze dönen eğitim ordusuydu Ashab-ı Suffe... Ve bu okulun öğrencilerini pek çok köy ve kasabada nice hizmetler beklemekteydi. Zamanla aralarından evlenip yuva kuranlar oldu ,bunlar ev halkının öğretmeni oldular.. Mekanları ayrı, ama hizmetleri hep aynıydı.
    ÖĞRETMENLERİ: Suffe okulunun öğretmenlerini (müderris) bizzat Rasulullah (A.S.) tayin ederdi. Abdullah b. Mesud, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b, Ebu’d-Derda …öğretmenlerden bazılarıydı.
    ÖĞRENCİLERİ:Ebu Hureyre, Ebu Zerr, İbn-i Ümmi Mektum, Ebu Said el-Hudrî öğrencilerden birkaçıydı. Sayıları çoktu öğrencilerin. Aralarında, Efendimiz (A.S.)’in sözlerini bizlere en fazla aktaranlar da vardı…
    S-2-Asha-bı Suffe okulunda ne öğretilirdi?
    Bu okulda temel 15 ders okutulurdu.Bu derslerin günümüzdeki detaylandırılması gerektiğinde bu sayı katlanarak çıkacaktır.Bu okulda peygamber ve onun branşlarında uzmanlaşmış öğretmenleri görev yapar idi.
    1-Din eğitimi:Kur an ı Kerim Dünya daki tüm olayları ve işleyişleri konu edindiğinden,insanla ve evrenle ilgili he kronu ;Kur an içerisinde genel ve öz olarak bulunmaktadır.Bundan dolayı Din eğitimi sadece,Kur an okutulması,namaz kılınmasının öğretimi gibi kısıtlı ve sınırlı bir şeydir ,demek İslam a ve Allah a hakarettir… Çünkü adeta bu, bütün bilimleri ve Evreni yarattığını ve ondaki işleyişi yer yer ayetlerinde konu edinen/söyleyen “Allah ,bilimi ve sosyal kuralları bilmez “denilmiş gibi olur..
    2-Temizlik eğitimi:Temizlik eğitimi sadece el yıkamakla sınırlı olmayıp bu ilim adı altında bu gün sosyal bilgiler ve hayat bilgisi dersi adı altında öğretilen ilimler okutulurdu…(Bu gün okullarımızda ,toplumda temizlik eğitiminin ne denli önemli olduğu hatırlanırsa bu madde daha iyi anlaşılacaktır.O halde bu bağlam da eğitim yapanlar ,Peygamber metodunun devam ettiricileridirler!)
    3-Okuma yazma eğitimi:Bu okul açıldığında Medine de okuma ve yazma bilenlerin sayısı 17idi.(Bunların bazıları sadece okuma ,bazıları hem ikisini de biliyorlardı) Sonra bu okulun açılmasıyla ( bu okulla birlikte) sadece peygamberimizin Vahiy sekreterlerinin sayısı 50 olmuştur.Bu okulun eğitiminin sonucunda Medine de her evden bir kişi okuma yazma bilir hale gelmiştir.
    4-Dil eğitimi:Peygamberin Emriyle ,yabancı dil eğitimine ve öğretimine,pratik konuşulmasına önem verildi.Sonrasında,Medine de dil eğitimine yatkın-zeki insanlar:17 gün ila 3 aylık eğitim için başka ülkelere gönderildiler.Her giden döndüğünde O ,dili pratik olarak konuşuyor ve yazıyordu.İşt epeygamberin diğer ülkelere ve liderlerine gönderdiği mektupları bu dil öğrenenler yapmıştı.Öyle ki Zeyd bin Sabit adlı şahsın 100 hizmetlisi olduğu ve her birinin ayrı dil bildiği kitaplarda yer almıştır..Bu konuda Peygamberimiz:”Bir dil bilen bir insan,iki dil bilen iki insandır”,”Bir dili öğrenirseniz ,onların kötülüklerinden güvende olursunuz”…gibi hadisler ile dil eğitim ve öğretimini kendisi teşfik etmiş,Suffe okulunda dil öğretmenleri görevlendirmiştir.
    5-Hitabet-Güzel ve etkili konuşma yöntemleri:Bu eğitim bu gün edebiyat,kamu yönetimi,öğretmenlik ,siyasal bilgiler,liderlik eğitimlerini vs.. kapsamaktadır…Peygamber(S.a.v.)10 yıl gibi bir sürede,deve çobanlarını,ayyaşları,leş yiyenleri,kızlarını diri diri toprağa gömenleri ,EŞKİYALARI,kitlelere hitap eden ve onları arkalarından sürükleyen,gittikleri şehirlerin bir numaralı üstadı/EVLİYALARI haline getirdi.Bunu,Hz Musa nın asasıyla dokunarak yapmadı.Allah –Cebrail-Peygamber-insanlar zincirinde, gelen bilgiler ile bir süreçte bunlar yapıldı.Geleceğin yöneticileri ve insanlara doğru yolu gösterecek liderlerinin bu ilmi almaları gerektiği için bu okulun ders müfredatında bu ilim de yer alıyordu.Bir örnek vererek konuyu kısa tutalım:Rebi ibn-i Amr,deve çobanlığından kitleleri arkasından sürükleyen konuma/makama ,peygamber öğretileriyle gelmiş idi.
    6-Tarih-Soy bilimi:Soy-nesil bilgisi ve bu şahısların yaptıkları tarih biliminin konusu içerisine girmektedir.Bu ilmin,kurumsal olarak verilmesi Suffe okuluyla başlamıştır…Hassan b.Sabit,Hz Ebu Bekir…vs bu ilim dalında Mekke ve Medine de önde gelenlerden idi…
    7-Hesap-kitap-Feraiz ilmi:Bu suffe okulunda, geleceğin hakim ve yönetici adaylarının hesap kitap ,hukuk,adalet,davalarda nasıl karar vereceklerin öğretilmesiydi…Meşhur diyaloğu kısaca anlatıp geçelim:Hz peygamber,Muaz b.Cebel i bir şehre hakim(Savcı)atarken Ona şu soruları yöneltir:-insanlar arasında nasıl adaletli karar vereceksin,(gelen davları nasıl çözeceksin/kaynağın ne olacak!)
    -Kur an ve peygamberden öğrendiklerimle.
    -Onda bulamaz san ,istişare ile,
    -onda da bulamaz san,
    -içtihadımla “demiştir.Bu cevaplar ile öğrencisinin seviyesini ve o göreve ehil olduğunu/yetişmiş olduğunu anlayan peygamber sevinmiştir.
    8-Tıb ilmi:İslam ın anlatıldığı kitaplarda Peygamberin sağlıklı insan olmak için ve bazı hastalıklara düşmemek ,düştükten sonra kurtulmak için önerdiği tavsiyeleri içeren “TIBBÜN NEBEVİ”adlı bölümler bunları içerir…Peygamberin tavsiye ettiği ve verdiği bilgiler koruyucu hekimliği de kapsar(Hastalığa düşmeden önlemini almak!)…Örneğin:Her yıl kan vermeyi tavsiye etmesi,ayakta ihtiyaç gidermeyi yasaklaması,evlerin ve sahaların temiz olmasını,yiyecek ve içeceklerin kapaklarının kapalı tutulmasını emretmesi …gibi...
    9-Hukuk ilmi:Geleceğin hakim ve yöneticilerinde olması gereken önemli bir özellik olduğundan Suffe okulunda bulunanlara bu eğitim uygulamalı ve yoğunlaştırılmış olarak verilirdi…Öyle ki Yahudi ve Hıristiyanlar bile kendi aralarında ki anlaşmazlıkları ,bazen Müslümanlar ile Yahudi-Hıristiyanlar arasında ki anlaşmazlıklar Peygamberin ve O nun öğrencilerinin hakemliğine başvurularak çözülürdü.Bu hakemlikte,adaletle karar verilir,soylu,zengin,makam sahibi gözetilmez,her iki taraftan da haksızlar çıkar idi.”Hz Ömer adaleti ondan Öğrenmiş idi”…
    Bu adalet anlayışı sonraki Müslüman yöneticilerde ve bilgeler de devam ettirildi.Fatih sultan ile Mimar ipsilanti arasındaki davalaşma..vs buna örnek verilebilir.
    10-Sanat ve meslek edinme eğitimi:Bu gün Devletin ve belediyelerin insanları işsizlikten kurtarmak için yoğun olarak faaliyet gösterdiği bu eğitimi peygamber kadın erkek herkese tavsiye etmiş idi(Halk eğitim merkezleri,Belediyelerin kursları,özel kurslar vs hep kalifiye insan yetiştirmek içindi..)
    Bunun sonucunda kadınlar ticarete girmiş,el sanatları ürünlerini pazarlarda satmışlar,topluma üreten birey olarak katılmışlardır..Hatta Medine de zabıta başkanlığı görevini peygamber bir kadına vermiş idi..Kadınlar gene savaşlarda yardımcı güç,hemşirelik gibi görevler yaparlardı.
    11-Sivil toplum örgütü kurma eğitimi:Peygamber ve arkadaşları savaşlarda iken Şehrin güvenliğini ve emniyetini kadınlar sağlarlar idiler.Bu kadınların, güvenliği bozan insanları tutukladıkları olurdu.. Peygamberimiz,Mekke de sivil toplum örgütlerine üye ve yönetici olmuş idi.
    12-Mimarlık-Mühendislik eğitimi:Peygamber,Medine ye gelir gelmez,hemen toplumun ortak yararlanacağı,eğitim öğretim faaliyetlerini yürüteceği ve devleti yöneteceği kamu kurumu anlamına gelen Mescid i Nebi yi kurmuş ve inşasında mimarlık-mühendislik bilgilerine sahip insanları görevlendirmiş,kendisi de burada bizzat çalışmıştır…(zaten İnsanın yaratılış sebeplerinden birisi de ayete göre:”EVRENİN/DÜNYANIN KALFASI”olması idi.)
    13-Askerlik eğitimi:Bu okulda Askerlik kuralları,savaş kuralları/hukuku öğretilirdi.Vatanı savunmak ,düşman baskılarını yok etmek için gerekli eğitim verilmekle birlikte,savaşlarda,kadınlara,çocuklara,mabetlere, ağaçlara,silah çekmeyenlere …vs karşı nasıl davranılması gerektiği öğretilirdi.Vatan savunmasından kaçmanın günahı-suçu,askerleri donatmanın sevabı,vatanı savunmak ve düşman baskısını yok etmek için gereken savaş(Cihad:Günümüzde eğitim öğretim ile olur.)eğitimi verilirdi.
    ***Güç ile O nu yöneten/yönlendiren İSLAM bir araya geldiği bütün toplumları hep öncü,lider ülke konumuna çıkarmıştır!
    14-Ekonomi,iktisat:Bu eğitimler verilir,kısıtlı kaynakların nasıl daha verimli kullanılacağı öğretilir idi.Ziraatçılık,tarım üretiminin arttırılması ,israf etmenin yasaklanması,çevrenin doğru kullanımı,yararlı hale getirilmesi,yeşillendirmenin arttırılması ve sevabı…vs öğretilir idi.”Irmak tan abdest alsanız dahi israf etmeyiniz”hadisi şerif
    15-Estetik ilmi(Cemadat) öğretilir idi.islam a göre Evren ve içindekiler insanın kullanmaya veya işlemesine uygun halde yaratıldığından bunları işlemesi,yararlı olarak kullanması,üretmesi,dönüştürmesi ibadet tir.Bundan dolayı “Allah kulunun yaptıklarını güzel,sağlam,kaliteli,estetik yapmasını sever”buyurmuştur. Başka ayette”Allah sizi evreni imar ediciler/güzelleştiriciler olarak yarattı”buyrulur.

    S-3-İslam dininin bilime verdiği önemden dolayı gelişen Eğitim kurumları ve işlevleri nelerdir?
    . Suffe'nin Oluşumu ve Suffe Sakinleri:Hz. Peygamber, Medine'ye hicretten hemen sonra giriştiği mescit inşası sırasında bir eğitim-öğretim kurumuna olan ihtiyacı gözden kaçırmamış ve mescidin bitişiğinde yapılan bir bölümü bu işe tahsis etmiştir. Bulundukları kabile ve topluluklar içinde İslam'ı yaşama imkanına sahip olamadıkları için Arap Yarımadasının çeşitli yerlerinden Medine'ye hicret edenler ve bekar olup herhangi bir yurt-yuva edinemeyenler burada barındırılmıştır. Düzenli bir eğitim-öğretim faaliyetine tabi tutulan bu öğrenciler, kendilerine ayrılan mekana "suffe" dendiğinden "Ashab-ı Suffe" veyâ "Ehl-i Suffe" diye anılmışlardır. Evlenip ev-bark sahibi olanlar Suffe'den ayrıldığından Ehl-i Suffe'nin sayısı daima aynı kalmamıştır. Aralarında Talha b. Ubeydullah (ra), Ebû Said el-Hudrî (ra), Ebû Hureyre (ra), Ebû Zer el-Gıfârî (ra), Bilal-i Habeşî (ra), Abdullah b. Ömer (ra), Abdullah b. Mesud (ra), Berâ b. Malik (ra) gibi tanınmış sahabilerin de bulunduğu Suffe'de yatılı olmayanlarla birlikte öğrenci sayısı zaman zaman 400'e kadar çıkmıştır.
    Ashab-ı Suffe Ne İle Meşgul Olurdu? Suffe'de toplanan öğrencilere Kur'ân-ı Kerim, yazı, hadis-i şerifler ve çeşitli dinî bilgiler/düşünce sistematiği/sosyal konular,hayata ait tecrübeler,hukuk,matematik,mantık,sosyal bilimler,Evren ile ilgili bilimler,temizlik ve ibadet,nezaket kuralları,medeniyet ilkeleri,vatan savunmasının kutsallığı ve eğitimi,Kadın hakları ve onlara nasıl davranılacağı,bitki ve hayvanların hakları ve onlara davranış şekilleri,yöneticilik eğitimi,düşünme ve araştırmanın önemi,medeni insanlığın gerektirdikleri vs öğretilirdi. Bu öğrenciler kendilerine ayrılan bölümü dinlenme ve ders çalışma yeri olarak kullanırken sınıf olarak da mescit den yararlanıyorlardı. Hocaları başta Hz. Peygamber olmak üzere, Abdullah b. Mesud (ra), Ubey b. Ka‘b (ra), Muaz b. Cebel (ra) ve Ebu'd-Derdâ (ra) gibi ilim sahibi sahabilerden oluşuyordu.
    . Ashab-ı Suffe Nasıl Geçinirdi? Kendilerini tamamıyla (B)ilime vermiş oldukları için belirli bir gelirleri olmayan Ehl-i Suffe içinde gücü kuvveti yerinde olanlar odun kesmek, su taşımak gibi sınırlı işler yaparak mümkün mertebe ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorlardı. İhtiyaç içinde bulunsalar dahi “iffet(onurları-çekingeçlikleri) ve vakarları sebebiyle kimseden bir şey istemiyorlardı”.Bunun yanında Hz. Peygamber onların geçimleriyle bizzat ilgileniyor, Beytü'l Mal'e ve kendisine(Devlet hazinesine) gelen malların büyük bir kısmını onlara ayırıyordu. Sahabiler de Hz. Peygamber'in teşvikiyle bu ilim ve irfan yuvasını destekliyor; bazen onlardan birkaçını evlerinde misafir ediyor,Şehrin en önemli geliri olan tarımsal ürünlerden ve hayvansal ürünlerinden buradaki öğrencilere destek olunuyordu. O kadar ki ,Sahabiler”Ashab-ı suffenin ihtiyaçlarını kendi ev halkından önce gideriyorlardı…”Ashabı suffe de yok iken bunları size nasıl alırım”diyorlardı..
    S-4***Ashab-ı Suffe'nin Önemi:***
    Prf. Dr.Muhammed Hamidullah ın “İslam Peygamberi-İslamın yayılmasında kurumlar”adlı kitaplarına göre, Asha bı Suffe İslam medeniyetinin ilk Üniversitesidir.İslam Hz Adem den beri devam ede gelen dinin adı olduğundan Yunt adlı batılı bilginin de vurguladığı gibi,Sistemli ve kapsamlı eğitim verilmesi bakımından Suffe okulu Dünya nın ilk Ünv.sidir.
    “Ortaçağ modern dünya ya 3 kurum bırakmıştır:Hastane,Rasathene, ve Üniversitedir”(Yunt)Yani bu üç kurum dünya ya Müslümanların hediyesidir.Daha sonra Endülüs te 859 da keyburan da Müslümanlar, Suffe nin bir yansıması olarak bir üniversite(=medrese) daha kurmuşlardır.Avrupa da ise ilk ünv. İtalya nın Bolonya şehrinde 1088 de kurulmuştur..Avrupalılar ve yöneticiler ,Endülüs’e gelir ve burada ilim öğrenir,bazıları da tedavi olurlardı..
    1)-Suffe okulu, İslam tarihinde ve dünya tarihinde kurulan en fonksiyonlu, sistemli ilk eğitim kurumudur.Sonuçları ve işlevi bakımından bugünkü anlamda kurulan ünv. lerden daha fonksiyonel olduğu söylenebilir (Prf Dr.Muhammed Hamidullah ,İslam peygamberi)
    2)-İlk İslam "üniversitesi"dir. Suffeliler de hayatlarını Peygamber medresesinden(Ünv.tesinden) ilim ve irfan tahsil etmeye adamış seçkin kimselerdir.
    3)-Hz. Peygamber ile beraberliklerinin fazla olması sebebiyle diğer Müslümanların duymadıkları bir çok hadis-i şerifi ve bilgiyi bilirlerdi ve bugünkü 14 asırlık-kütüphaneler dolusu İslam kültürünün ve tarihte yaşamış –insanlığa huzur mutluluk getirmiş devletlerin oluşumunda bu bilgiler,temel olmuş,bu bilgileri önemseyen ve Müslüman olan devletler zamanlarının hep süper güçleri olmuşlardır,güçlü toplumlar kurmuşlardır.
    4)-Peygamberin yetiştirdiği bu özel eğitimli aydınlık süvarileri olan öğretmenlerin hiçbirisi yaşadığı şehirde ölmemiştir.Öğrendiklerinin sorumluluğu olarak İçlerindeki aydınlık meşalesini gittikleri yerlere ve insanlığa taşıyarak ,insanların içinde bulundukları karanlıklardan çıkmalarını sağlamışlardır.Bunlar,en çok hadis rivayet eden yedi sahabidir:Ayrıca, Ebû Hureyre (ra), Abdullah b. Ömer (ra) ve Ebû Said el-Hudrî'nin (ra) de Suffe Ashabı'ndan çıkmış olması elbette Hz. Peygamber'le bu nevi birlikteliğin ve ilme bu denli düşkünlüğün bir netîcesi olmalıdır.

    5)-Müslümanlığı kabul ederek bu aydınlık meşalesini devralan insanlar tarihin en parlak medeniyetlerini,güçlü toplumlarını ,medeniyet-eğitim kültür-üzerine kurmuşlar,İslam bu medeniyetlerde ve onların ,bilimsel,ahlaki,hukuksal,sosyal,edebiyat,sanatsal ,teknolojik,kurumsallaşma,tıpsal,felsefi vs yönlerden ileri gitmelerinde MOTOR GÜÇ olmuştur
    . 6)-Avrupa nın orta çağ karanlığından çıkmasında Peygamberin yetiştirdiği öğretmenlerin öğrettiği bilgilerin katkısı çok önemlidir…Çünkü Avrupa dan Müslüman ülkelere,Ticaret-Eğitim-savaş vs yollarla gelen Avrupalılar daha sonra aldıkları bu aydınlık meşalesini kendi ülkelerine taşımışlar/aydınlandıktan sonra aydınlatmaya başlamışlar-aydınlanma yolunda Müslümanların aştıkları cahiliye karanlığını(Orta çağ karanlığı) aştıktan sonra gelişme ve medenileşme yoluna girmişlerdir. Bu bilgilerin neticesinde Avrupa da değişim ve pozitif dönüşüm başlamış,Rönesans-Reform hareketleriyle Avrupa içinde bulunduğu orta çağ karanlığından peygamber öğretileriyle çıkmıştır..O halde Avrupa nın bu günkü medeniyet temellerinde Peygamber öğretilerinin ve öğretmenlerinin(Bizim devam ettiremediğimiz-geliştiremediğimiz bilgilerin)katkıları büyüktür.Ancak Avrupa medeniyetinin en büyük kural olarak aldığı ölçüsüz ölçüler sonucunda bu gelişmişlik insanlara kan kusturarak,sömürgeler kurarak,insanları köle olarak satarak sonuçlanmıştır…Oysa Öğrendikleri kültür,insanlığa yararlı olmak için ilim öğrenmeyi emrediyordu.”İnsanların Allah katında en makbulü,insanlığa yararlı olanıdır”ölçüsünden mahrum olarak öğrendikleriyle insanlığa zulmettiler.
    7)-Suffe ehli(Yetişen öğretmenler):İslam'ın yayılmasında ve İslami ilimlerin(Bütün bilimler,İslami dir.Çünkü, kurallarını yaratan Allah tır) öğretiminde önemli hizmetler vermiştir. Medine dışındaki yeni Müslüman olan topluluklar Kur'ân ve diğer dinî bilgileri-medeniyeti öğrenmek üzere muallimler istedikçe onlara Suffe Ehli'nden görevliler gönderilmiştir. Bunlar Bi'r-i Maûne ve Racî olaylarında olduğu gibi bu görevlerini hayatları pahasına yerine getirmişlerdir.
    8)- Medine'ye(Medine devletine) Hz. Peygamber'i (sav) görmek üzere gelen toplum temsilcilerinden Müslüman olanlar devletin misafirhane olarak kullandığı evlerde kalmış ve bu dönemde kendilerine yönelik yoğun eğitim faaliyetinde daha ziyade Suffe Ehli vazife görmüştür.
    9)-Kısacası Suffe, İslam Tarihinde örnek ve öncü bir eğitim yuvası olmuştur. Tasavvufun oluşmasında suffe etkeni,:Ashab-ı Suffe hakkında dikkat çekici bir husus da şudur: Suffe ehlinden bir kısmı kendilerini tamamen ruhi-manevi hayata vermiş bulunduklarından bu kısım Suffe Ehli Müslümanlar arasında zahidane yaşayışın ve tasavvufi eğilimin öncüleri olmuştur.
    10-Burada üç türlü öğrenci profili var idi:Devamlı(yatılı-sadece öğrenci),Sabah işlerine giden öğleden sonra eğitime katılan,öğleden sonra çalışan da sabah eğitimine katılan insanlar(Burada halka yönelik eğitim).Toplu eğitim öğretim seferberliği yapılmıştır.Kadınlar ile ilgili bilgiler peygamber in hanımından öğrenilirdi.O nun için peygamberin eşi de kadınların öğretmeniydi.
    11-Öğrenilenlerin kalıcı olmasının en önemli etkenlerinden birisi de,Öğrenilenlerin anlatılabilmesi ve hayata uygulanmasıdır.İşte buradaki öğrenciler hem öğrenci hem öğretmen idi çünkü öğrenenler öğrendiklerini evlerindekilere,çarşı pazardakilere anlatıyor böylece işinde gücünde olanlara ve buraya katılamayanlara öğretiyorlardı...
    12-Suffe okulu peygamberin kurduğu en son ve en kapsamlı okuldur. Hz. Peygamber, Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evini[2] ilk eğitim merkezi olarak kullanmaya başlamıştı. İlk vakfedilen bina, ilk toplu eğitim merkezi, ilk toplu ibadet mekânı. Kısaca ilk derli toplu eğitime başlandığı yer idi.. Hz. Peygamber’in eğitim faaliyetlerini, Medine’de daha organize bir hale getirdiği görülür.Çok katılımlı, canlı eğitim ortamları oluşturmuştu.. Hayat her alanda eğitim faaliyetlerine şahit oluyordu. Öğrenmek ve yaşamak çabası müminlerin ortak ideali haline gelmişti. Medine’de ki bu topyekun eğitim seferberliği faaliyeti içerisinde çocukların okuma-yazma öğrenmelerine bilhassa önem verilerek küttablar[3] açılmıştı.[4]
    Maddi hiçbir kazanç talep etmeyen hocalar, halka büyük örneklik oluşturuyordu. İlk dönemlerde öğretmenlere herhangi bir ücret ödenmiyor./ Müslümanlığı kabul eden bölgelere, -onların günlük hukuki sorunlarını da halleden- öğretmenler gönderiliyordu... Mesela Güney Arabistan’ın beş ayrı bölgesine Muaz b. Cebel, Halid b. Said, el-Muhacir b. Ebi Ümeyye, Ziyad b. Lebid, Ebu Musa’l-Eş’ari; Amr b. Hazm el-Hazreci de Necran’a gönderilmişti. Ayrıca Medine’ye gelen Yemen heyetinin de, kendilerine bir öğretmen verilmesini istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in onlarla beraber Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı gönderdiği bilinmektedir.[8]/ Eğitimin kalıcı hale gelmesi açısından yazma, kayıt altına alma önemliydi. Bunun farkında olan Abdullah bin Amr bin el-As sözler(hadisler)ini yazma izni vermesi için Hz. Peygamber’e ilk müracaat edenlerden biridir./ Vahyi anlama ve İslam’ın temel akide ve prensiplerini öğrenmenin dışında Hz. Peygamber diplomatik zaruretlerle bazı kabiliyetli kimselerin yabancı dil öğrenmelerini sağlamıştı. Hz. Zeyd’in bu maksatla Farsça, Yunanca, Kıptice ve Habeşçe öğrendiği söylenmektedir.[11]/
    Eğitimde ilk kurumlaşma örneği; Ashab-ı Suffe[12]dir. Medine’nin en üst düzey eğitim kurumu Ashab-ı Suffe’idi. Hz. Peygamber, Medîne’ye hicretten hemen sonra giriştiği mescit inşâsı sırasında bir eğitim-öğretim kurumuna ihtiyâç olduğunu fark etmiş ve mescidin bitişiğinde yapılan bir bölümü bu işe tahsîs etmiştir./ Burası aynı zamanda,öğretim yeri ve yurt olarak kullanılmıştır. Yatakhane kısmı, öğretim yerinden daha geniş bir yer kaplıyordu. Buradaki öğretime katılan Medine yerlileri (Ensar) gündüzleri geliyor, akşamları evlerine dönüyorlardı./ İslâm’ın temel esaslarını öğrenmek için gelen ve kalacak başka bir yeri olmayan misafirler Suffe’de kaldığından ve ayrıca evlenip ev-bark sâhibi olanlar Suffe’den ayrıldığından Ehl-i Suffe’nin sayısı değişir olmuştur./ Suffe’de daimi kalanlar 70-100 kişi arasında değişiyor olsa da, geçici ve yatılıların haricindekilerle birlikte öğrenci sayısı zaman zaman 400’e kadar ulaşmaktaydı.[13]Öğrenciler kendilerine ayrılan bölümü dinlenme ve ders çalışma yeri olarak kullanırken sınıf olarak da mescidden yararlanıyorlardı./ Suffe, ilk yatılı medrese olması sebebiyle sonradan yapılacaklara örnek teşkil etmiştir. Daha sonra medreselerin, camilerin yanıbaşında yapılmasında da Suffe’nin örnekliği etkili olmuştur.[15] Yepyeni inancın, vahyi ilkelerin, Hz. Peygamberin temel öğretilerinin korunmasında ve yeni nesillere intikalinde bu entelektüel zümrenin rolü büyük olmuştur. Temel İslamî birikimin yaşanarak temsil edilmesinde ve bugüne ulaşmasında en güçlü isimler, bu seçkin sahabeler arasından çıkmıştır. Ashab-ı Suffe, örnek ve öncü bir eğitim yuvası[16] ve Müslümanların ilk medrese veya üniversitesi sayılırdı.
    13-Bu suffe okulunun mezunlarının geldikleri konumlara ve toplumlardaki işlevlerine baktığımızda bu günkü Ünv.den mezun olanlardan daha kapsamlı işlev gördüklerini anlayabiliriz.Buradan mezun olan öğrenciler,ordu komutanı(Üsam b.zeyd,Halid bin Velid gibi)),bir şehrin öğretmeni(Rektörü),vali(Muaz b.Cebel) gibi önemli konumlarda görev yapmışlardır.
    14-Bu okulun öğretmenleri Allah,Cebrail,Peygamber,sahabiler olup;Müfredatı var idi.Yani bir eğitim kurumunda olması gereken temel şartlar mevcut idi.
    15-Yukarıda geçtiği gibi suffeokulunda yabancı dil ve diğer bilimler de öğretilirdi.Bundan dolayı peygamberimiz:”Bir dil bilen bir insan,iki dil bilen iki insandır”, “Dili öğrenirseniz onların zararlarından daha güvende olursunuz”gibi hadislerle dil öğrenimini teşvik etmiştir.
    16-Eğitimde İlk Kurumlaşma Örnekleri ve Yöntemleri: Özgün-Örgün ve Yaygın Eğitim: Hayatın bütün kılcal damarlarına nüfuz eden eğitim faaliyetleri herkesimden insanı kuşatan çeşitlilikte idi. Bunlardan süreklilik arz edenlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:Küttablar: Bazı belgelerden Hz. Peygamber devrinde çocuklara bilhassa okuma yazma öğretilen Küttablar açıldığı anlaşılmaktadır. Mesela Ümmü Seleme, Küttab mualliminden kendisine yardım etmeleri için birkaç çocuk istetmişti. Çocukların başta okuma yazma, olmak üzere, ahlak ve Kur’an eğitimi aldıkları bu kurumlar, matematik gibi günlük hayatta lazım olabilecek derslerinde içinde bulunduğu müfredatı içermekteydi. Başlarında bulunan öğretici elli civarı çocuktan oluşan toplu sınıflarda eğitim veriyor, cinsiyet ayrımı yapılmıyordu.
    Daru’l-Kurra: Suffe’nin öğretim için yetersiz kalması üzerine Medine’de bazı evlerde Daru’l-Kurra denilen okullar açılması yoluna gidilmişti. Rivayete göre Mahreme b. Nevfel’in evinin bir kısmı ya da tamamı Kur’an öğretimine tahsis edilmişti. Daru’l-Kurra denilen bu eve, Bedir savaşından biraz sonra Medine’ye gelen Abdullah b. Ümmü Mektum misafir olmuştu. Sonradan camiler dışında din eğitiminin ilk örneği olarak bu ev hatırlanacaktır.[17]
    Camiler: Yaygın eğitimin merkezleri sayılır. Vaaz ve nasihatlerin yapıldığı, herkesimden insanın düzenli giderek fikren beslendiği mekânlardır. Sadece ibadet yapmakla sınırlı olmayan camiler çok yönlü işleve sahip bulunuyordu. Her cami kendi bünyesinde bir külliye de(Okul-Ünv. Kampüsü) oluşturarak çok amaçlı eğitim vermekteydi. Her seviyeden eğitimin verildiği yerler olma özelliğini son zamanlara kadar koruya gelmiştir. Her türlü ilmi çabaların ve tartışmaların yapıldığı, yaygın eğitim mekânlarıdır. İslam ilimlerinin yanında muhtelif bilimlerin de üretildiği ve aktarıldığı yoğun entelektüel faaliyetlerde bulunulan mekânlar olma özelliğini de koruya gelmiştir. Camilerdeki eğitim/öğretim faaliyetleri medreselerin kurulmasına kadar çok yaygın idi. Medreselerden(Ünv.) sonra, camilerdeki eğitim giderek azalmış, ancak seyrekte olsa bazı İslam ülkelerinde hala devam etmektedir.Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün de Camiileri eğitim merkezi olarak kullandığı ve kurtuluş savaşının ilk kıvılcımlarını buradan ateşlediği,halkı kurtuluş savaşının sebepleri konusunda eğittiği/bilinçlendirdiği,burada halka hitap ettiği bilinmektedir…(Balıkesir zağanos paşa camiindeki Atatürk ün sohbetleri-halka hitabı vs..)
    Âlimlerin Evleri: Âlimlerin evleri doğal eğitim merkezleri idi. Çünkü âlimin/Bilginin varlığı, o mekânın birer ilim merkezine dönüşmesi için yeterliydi. Öğrencilerin ve hocaların hizmetinde bulunanların varlığı hocaların evlerini doğal eğitim merkezleri haline getiriyordu. Sahaflar: İlmi araştırmalar, kitaba olan ilgiyi arttırmış ve böylece kitap satış merkezleri kurulmaya başlanmıştı Kitabın yoğun bir şekilde bulunduğu kitapçı dükkânları da doğal eğitim merkezleri haline geliyordu. Çünkü kitapların çoğaltılması, yeni telifler ve yeni düşünceler, ilim taliplilerinin uğrak yeri haline getiriyordu. Genelde kitapçılarda müzakere ve mütâlaa amaçlı okuma yerleri de bulunur, sözlü sohbet ve tartışma geleneği buralarda da devam ederdi.Kütüphaneler: En temel eserlerin bulunduğu önemli araştırma merkezleri olan kütüphaneler, bugün olduğu gibi dün de en temel ilim merkezlerinin başında geliyordu.
    "Dâru't-tib", "Dâru's-sifa", "Dâru's-sihha", "Dâru'l-merza", "Şifahâne", "Mâristan", "Bimaristan", "Dâru'l-Âfiye" ve "Bimarhane" gibi isimlerle İslam dünyasında anılmakta olan tıb eğitim ve öğretimi veren kurumlar vardır. Bu kurumlar eğitim ile tedavinin birlikte yürütüldüğü önemli müesseselerdir.
    17-Peygamberin ve islamın teşvikiyle olşturulan bu eğitim kurumları bize,İslam ın eğitim ve bilim medeniyeti üzerine kurulması gerektiğini ve İslam ın eğitim ve bilim medeniyeti olduğunu gösterir.Din,sadece köylere has kılınamayacak bir medeniyet olup ;Şehirli(Medineli) bilgili-görgülü-eğitimli ve İslam ın kodlarını özümsemiş (amacı insanları medenileştirmek olan din bunları bilen ve yaşayan) insanlarda görülebilir..
    18-Suffe okulunda öğrenci ilk seviyeden ünv .bitirme seviyesine getirilir ve bu seviye bitirtilerek mezun edilirdi..Suffe'nin başarısı, bunu toplumdan kopuk bir yerde değil, bizatihi Medine toplumunun merkezi olan Peygamber mescidinin içinde gerçekleştirmiş olmasından kaynaklanır. İslâm'ın yayılması ve İslâmî ilimlerin öğretiminde önemli hizmetler veren ve müslümanların hafızalarında derin izler bırakan birçok sahabi Suffe "mezunudur". Suffe'nin müfredâtı, devlet adamı yetiştirecek kadar dinamik,. Suffe ashabının, toplumda bir şekilde karşılanması elzem olan bir görevi icra ettiği ortadadır.
    19-Buradaki öğrencilerin geçimlerini öğretmenliğini ve burslarını bizzat peygamber sağlıyordu.Ayette,” İhtiyaç içinde bulundukları vakit dahi iffet ve vakarları sebebiyle kimseden bir şey istemeyen seçkin Suffe ashabının bu halleri, Allah katında dahi övgü ve senâya mazhar olmuştur: "Ey mü'minler! Yardımlarınız, kendilerini Allah yoluna vakfeden o yoksullar içindir ki, onlar Allah yolunda, ibadet ve itaat hususunda nefislerini vakfetmişlerdir. Bunlar, nafakalarını tedarik için yer yüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler."20)-Aslında Peygamberimizin ve arkadaşlarının mallarını,evlerini,sevdiklerini bırakarak öldürülme korkusu çekmeleri ve günlerce çöl sıcağında yol alarak Medine’ye Hicret etmelerinin en temel sebebi Suffe okulunu kurmaktı,çünkü eğer Mekke de bu okulun başlangıcı olan Dar-ül erkam(Mekke de ki eğitim kurumu vs)a izin verilseydi,insanlar dinlerini özgürce öğrenebilselerdi,dindarlıklarının gereği olan ibadet ve davranışlarını özgürce yapabilselerdi hicret etmeyeceklerdi.Dolayısıyla çekilen sıkıntıların temel sebebi Suffe okulunu kurmak içindi…
    S-3-Medreselerin(=Üniversitelerin.) Kurulması ve Görkemli İlim Merkezleri nelerdir?Bu eğitim kurumlarından yetişen bilim adamları ve medeniyete katkı ettikleri alanlar nelerdir? .Abbasi Halifesi Mansur tarafından "Medinetüsselam" ismiyle kurulan Bağdat, İslâm kültür ve medeniyetinin gelişmesine önemli katkıda bulunan birçok eğitim öğretim kurumunun ve bilim adamının faaliyette bulunduğu bir şehir olmuştur. Özellikle 9. ve 10. yüzyıllarda İslâm dünyasının bu en büyük şehri, en önemli ilim, kültür ve medeniyet merkezi olmuştur. Burada Abbasi hükümdarlarının desteğiyle kurulan eğitim kurumları, birçok bilim adamının yetişmesine zemin hazırlamıştır. Bağdat'ın en önemli eğitim kurumlarından birisi Beytülhikme adıyla bilinen müessesedir. “Beytülhikme”, Abbasi Halifesi Me'mun tarafından 830 yılında kurdurulmuştur. Bu kurumda Helenistik, İran ve Hint kültürlerine ait eserler tercüme edilmiştir. Beytülhikme tercüme bürosu amacıyla kurdurulmuş iken, zamanla gelişmiş ve pozitif ilimlerin araştırıldığı saygın bir eğitim kurumu haline gelmiştir. 9. ve 10. yüzyıllarda hızlı bir şekilde gelişen tercüme faaliyetleri sonucunda matematik, tıp, zooloji, botanik ve kimyaya dair eserler Müslümanların bilgisine sunulmuştur. 500 yıldan fazla İslâm dünyasında bir kültür merkezi olma vasfını koruyan bu kurum, Moğol istilasında Hülagu tarafından 1258’de yıktırılmış, medrese ve kütüphaneleri acımasızca yok etmiştir.
    Bağdat'taki bilimsel çalışmalar yüzlerce bilim adamının yetişmesine neden olmuştur. Dini ve onun motivesiyle gelişen (Kur an ın sözlü-yazısız hali )pozitif ilimlerin merkezi olan Bağdat'ta cebirin(Mat) kurucusu sayılan Harezmi, İslâm felsefesinin ilk temsilcisi olan Kindi, astronomi ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Fergani, kimyacı ve filozof Ebu Bekir er-Razi, İslâm felsefesinin önemli temsilcilerinden olan Farabi ve İbn Sina gibi bilim adamı ve düşünürler bilimsel çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir. Hanbeli ve Hanefi mezhepleri Bağdat'ta sistemleştirilmiştir. Kelam, tasavvuf, felsefe alanlarındaki derinliğiyle tanınan Gazali, Bağdat'taki Nizamülmülk medreselerinde hocalık yapacaktır.[18]



    ***S-5- Suffe okulu ve önemi neden anlatıldı:
    İnsanlara Keyburan da Medrese (Ünv.)açtıran,dünya ya adalet dağıttıran,eşit paylaşımcılığı ,emeğin kutsallığını ve önemini savunan,baskı ve zumlu yok etmeyi dinin esası saydıran ,Padişah ile bir vatandaşı aynı sandalye de yargılatan ve suçunun ceza çekmesine hükmettiren(Fatih sultan Mehmet ve Rum Mimar),Çok az bir orduyla 10 katı orduyu yendiren,bulduğu değerli şeyleri kuruşuna dokunmadan sahibine iade ettiren(Fransız Tüccar ve düşürdüğü altınları,günlük 50 tl ile çalışan taksiciye bulduğu para dolu çantayı sahibine iade ettiren…),bağlılarını ,Mimari de sanatta,edebiyatta,yönetimde,bilim,sosyal ilişkilerde… zamanlarının üstüne çıkaran,İstanbul u bize canları pahasına hediye ettiren,Orhan Gaziden Fatih e kadar Medreseler(Üniveristeler…) kurduran hep lider,üstün,teknolojiyle,bilimle,adaletle donanmış devletler kurduran bu oluşumların temelinde,motor güç olarak acaba ne vardı?
    Gene İslam bilinçli ve doğru anlaşıldığında:Selahaddin Eyyubiler,Fatih sultan Mehmetler,Aşağıda sayılacak dünya ya öncülük eden eğitim kurumları,felsefeci İmam Gazaliler,Tıpçı İbn-i Sinalar,Matematikçi Harizmiler,Coğrafyacı Pri Reisler, çıkacaktır…Bu gün bilimin ve insanlık eğitiminin en doygun olarak verildiği zamanımızda hırsızların,rüşvetçilerin ,soyguncuların,insanlığa en çok zarar verenlerin en çok bilenlerden çıkması bize şu gerçeği gösteriyor;Türklerin içlerindeki gücü açığa çıkaran ve uçuran Suffe öğretilerinin öğrencilerimize ,hayata,bilime hakim kılındığında gene Dünya da lider öncü,üstün,onurlu ,Çağ açıp çağ kapatan,Tarihte etkili ülkeler statüsüne çıkılacaktır..Yani üstün ve önde,lider olmanın yolu Suffe eğitiminin örnek alınmasından geçmektedir..
    S-6-Peygamberin kurduğu eğitim kurumları ve bunların tarihi seyri nasıl idi?
    Dar-ül-erkam,darüs sad,Asha-bı suffedir,Küttablar(Çocuklara Okuma yazma öğretildiği yer) Daru’l-Kurra:(Dilin özellikleri-kurallarının öğretildiği yer)
    ***Eğer Mekkeli’ler ,peygamberimizin dini tercihine,inancına ve yaşayışına baskı yapmasalardı,O,Hicret etmeyecekti!O halde Hicretin en temel sebebi;Asha-bı suffeleri kurmaktır..


    İSAMIN ETKİSİYLE KURULAN MÜSLÜMAN MEDENİYETİ: Uzay gözlemleri ile alakalı 1259 yılındaHülagu Han tarafından Meraga'da kurulan gözlem evi olan Meraga Rasathanesini hatırlamakta yarar vardır. Kurulduğu yıl rasathanenin başında dönemin ünlü astronomlarından 15 arkadaşıyla beraber Nasiruddin Tûsî getirilir. Bağdat, Suriye ve Mezapotamya'dan toplanan 400.000 eser ile dönemin en seçkin kütüphanelerinden biri de yine bu rasathanede oluşturulur. Rasathane ihtisaslaşma metodu ile çalışması da sonradan geleceklere örneklik oluşturuyordu.[19]Unutmamak gerekir ki İslam ilim geleneği içerisinde Endülüs tecrübesinin[20] çok önemli bir yeri ve tartışılmaz bir üstünlüğü vardır. İbni Rüşd, İbni Hazm, İbni Arabi, İbni Tufeyl, İbni Haldun, Şatıbi, İbni Bacce ve ilim semamızın daha sayılamayacak ölçüde parlak siması bu geleneğin ürünüdür. Eşine rastlanmayacek birikim ve tecrübeye sahip bulunan bu gelenek 800 yıl devam etmiş ve bugünkü Batı düşüncesinin ve aydınlanmasının da temelini oluşturmaktadır. İslam düşünce tarihi ve medeniyet tecrübesinin en parlak döneminin yaşandığı bu dönem sonra gelecek olan medeniyet ve kültür havzalarını derinden etkilemiştir. O günlerde Endülüs’te her yıl 70 ile 80 bin cilt kitap yazılarak piyasaya sürülüyordu.[21] G. Lowastranser de benzer gözlemlerini hayranlıkla anlatarak, övgüler yağdırır.[22] Bu görkemli medeniyet Nehru’yu da hayran bırakmıştı: “… Kurtuba, bir milyonluk nüfusuyla çok büyük bir şehirdi;İrili ufaklı 60 bin saray ve köşk, 200 bini aşkın normal evin bulunduğu bu şehirde çok sayıda kütüphane bulunuyordu. (…) sadece kraliyet kütüphanesindeki eser sayısı 400 binin üzerinde idi.[23] Yahudi asıllı olan Alberto Manguel de “Okumanın Tarihi” isimli eserinde Kurtuba da ki sadece bir kütüphanede 700 bin cilt kitabın bulunduğundan söz ediyordu.[24]Vahyin ilkelerinin insan eliyle medeniyet olarak en görkemli tecellisini Endülüs tecrübesinde[25]görürüz.
    , S-1-Allah ın bilmesinin özellikleri nelerdir?
    -Allah ın bilmesi ,onun varlığı ile içice olmakla beraber onun ayrılmaz parçasıdır.Yakma özelliği,ateşin-kesme özelliği bıçağın asli özelliği olup;Onların ayrılmaz parçasıdır.O halde yaratmak da Allah ın bir özelliği de Allah ın ayrılmaz özelliğidir.Yaratan bilmez olur mu”(67/14)Nasıl ki bir buzdolabını en iyi onu üreten/yapan bilirse bu evreni ve içindekileri,sistemini,yaratılış özelliklerini,işleyişini,İnsanı ve onun özelliklerini,zayıf noktasını en iyi bilen Allah tır. O nun bilgisi bizlerin ki gibi sonradan edinilmiş bilgi değildir.İçice sistemlerden oluşup,çok kompleks bir işleyiş ortaya koyan tabiatın(evren-dünyanın),belli bir plan ve düzenleme olmadan ahenkli şekilde devam ettirilmesi mümkün değildir.Bir çok ayette Allah ın uzayın ve yerin Rabbi(düzenleyicisi)olduğunu vurgulaması bunu gösterir.Varlığı ve Olayları bütün yönleriyle bilmeyen ve onlar hakkında bilgi sahibi olmayan varlık Allah olamaz.O halde O her şeyin bilgisine sahiptir ve yarattıklarındaki sistem ve düzeni bilmektedir .İnsanların da öğrenmelerini istemektedir ve bu bağlamda yapılan her davranışı ibadet saymaktadır,”Allah ı en iyi bilgin kulları bilir ve anlar” “OKU! Yaratan Rabbinin adıyla Oku!”Gibi ayetler,insanı Evreni araştırmaya sevk ederek;Allah ın sanatını ve gücünü anlamayı sağlama amacındadır.O nun gücünü ve sanatını kavrayan ve büyüklüğünü ,eşiz sanatını anlayan insanı öğrendiği bilgiler O na boyun eğmeye götürecektir.Bundan dolayı bu amaç ile yapılan gerçek bilimsel faaliyetler ve çabalar, düşünceler ,gayretler “İçine Allah rızası katmak şartıyla İbadet”kapsamındadır. “İlim Öğrenmek için(Tarih,coğrafya,edebiyat,fizik,kimya,astronomi ….Ki bütün bilim kurallarını yaratan Allah tır,İlim Öğrenmek de Allah yolunda olmaktır.)yola Çıkan kimseye Melekler kanatlarını gererler,dönünceye kadar Allah O na sevap yazar” (H.Ş)
    S-2-Alak suresinin bu ayetlerinde verilmek istenen mesajları sıralayınız?
    ***S-3- Ahlak ve bilim ilişkisi? Nedenbilimsel ahlak gereklidir?
    http://www.bilgecebakis.com/
    Ahlak ve bilim, insanın varlık alanıyla doğru-dan ilgilidir.Her ikisi de,insanın olgunlaşmasına yönelik kurallar sun-maktadır.Ahlak,insanın manevi alanda olgunlaşmasına yö-nelik ilkeler ortaya koyarken,bilim de maddi gelişimin sınırlarını çiz-mektedir.Her ikisinin de ortak amacı,insanı yüceltmeye yöneliktir.bilimsel bilginin, aynı zaman da ahlâ-ki olma gibi bir görevi vardır.Bilimin ve bilim adamının ahlaklı olması ve bunu içselleştirmiş olması gerekir.
    Kur'ân-ı Hakîm ise,Zâriyat suresinin 56. Ayetinde insanın yaratılış maksadını şu ifadelerle açıklar:"Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım".Yukarıdaki "ibadet etsinler" kastıyla,"beni bilim yoluyla tanısınlar"an-lamı çıkmaktadır. Evrendeki kanun ve yasaları düzeni keşfederken bunların kendiliğinden oluştuğunu iddia etmek ve söylemek bilimsel ahlakla uyuşmaz.ÇünküKur an da çokça Evrendeki yasalardan bahsedilerek bunların tesadüfen olmadığı bu sistemleri kuran ve yöneten varlığın olduğu hatırlatılmakla birlikte“Yaratan Rabbinin adıyla Oku”denilerek bubilimsel yasaların öğrenilirken,yaratanının unutulmaması istenmektedir..Bilimsel çalışmalar yapılırken,Bir hadiste, "ben an-cak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim"gerçeğinin unutulmaması da önemlidir.Kur an da “Bilginlerin önemine özellikle dikkat çekilmesi ve toplumda üstün olduklarına vurgu yapılması” da İslamın bilime, bilim adamına verdiği önemi gösterir;Ancak bu bilginlerin,bilgilerini yararlı olarak kullanması için;İslam ahlakını kuşanmaları gerektiği de vurgulanır.….Hep bilim adamının ahlaklı olması gerektiğini vurgular.Bilim adamı bilim ahlakı gereği kendi düşüncelerini değil bilimsel bulguları insanlara sunmalı.İşte bu durumda Zaten her bir bilim kendi sistemleri gereği bu sistemleri kuran varlığı bize bildirecektir.
    Oysa bilim dediğimiz şeye bazen İnsanlar kendi görüşlerini katabilmektedir.Bazı bilim adamları, kâinatı inceleyip, elde edilen sonuçları kendilerince yorumlayabilmektedir.Böyle bir durumda Din bilim karşıtmış gibi sunulmaktadır,Oysa Burada Bilim din değil;Kişinin yorumu ve din karşıt olabilmektedir.
    Bilindiği gibi en genel anlamıyla biyoloji, canlılar bilimi demektir.Bu alanda çalışanlar,canlılar dünyasını incelerken, kendi yorumlarını,felsefî ve ideolojik tercihlerini biyoloji bilimi adına bize sunabilir.Bi-zim yapmamız gereken, biyologlara değil,biyolojinin diline kulak ver-mektir. Nitekim,Aynı konuyu inceleyen bir biyolog,yaptığı incelemeyi Allah in varlığınabir basamak yaparken,diğer bilim adamı, tam tersi bir yaklaşımla,Bunların tesadüfen oluştuğunu söylemekte bunu inançsızlığa basamak yapmaktadır.Bu,biyolojiden çok biyologun değerlendirmesidir.Yani aslında biyo-lojinin dili Allah'ı anlatmaktadır. Bilimsel ahlak bunu gerektirirken, Bazen baskılar,Hurafemsi anlayışlar sebebiyle(Bilim adamı inançsız olur düşüncesine saplanılmaktadır!)bize sadece eserlerden söz edilmekte, Yaratıcı’dan söz edilememektedir.Biyoloji bilimi, canlıları bir obje olarak değerlendirir ve inceler,Bu kadar mükemmel tasarımı yapan ve bilen bunu bu şekilde düzenleyen,Bu doğrultuda seçimde bulunan olayların arkasındaki varlığı göremez.Dolayısıyla burada bilime kulak verilmelidir.Bilim ahlakı:Bir bilim adamının özgür ol-masını,ahlaki değerlere sahip olmasını,pozitif anlayış taşımasını,takdir et-mesini,değişime açık olmasını,önyargılardan sıyrılmasını,araştırıcı olmasını,bilgisini içselleştirmesini ve bilginin yüceliğinin korunmasını gerektirir.
    S-4-Eğitim öğretimde Din ve bilimin birlikte öğretildiğive birinin öğretilmediği durumlarda ne gibi Zaralı sonuçlar doğurabilir?

    BU SORUNUN CEVABI ŞİMDİLİK AHLAKİ YOZLAŞMA VE ÇARELERİ KISMINDADIR....
    "DİNSİZ HAYATIN MEYVESİ MERHAMETSİZ,ACIMASIZ KATI BİR HAYATTIR"
    "BİR ÖĞRENCİ/İLİM ADAMI/BİLGİN DİN İLE İLMİ BİRLİKTE ÖĞRENİRSE GERÇEK BİLİM OLUR;AKSİ HALDE DİNİ VE KUR AN DAKİ AYETLERİBİLİMSEL OLARAK AÇIKLAYAMAMAKTAN TAASSUP,SADECE BİLİMİ KURTARICI VE YOLGÖSTERİCİ OLARAK ALMAKTAN HİLEKARLIK VE AHLAKİ/TOPLUMSAL BOZULMALARDOĞAR"(Üstad)

    “Aklın ışığı modern bilimler;vicdanın ışığı din bilimleridir.Biri öğretilip diğeri öğretilmediğinde; birinden taassup, diğerinden hileve şüphe doğar.".Yani,din ilmi, fen ilmi ayrımı yapılmadan, her ikisi bir bütün olarak algıla-nıp, varlık aleminin sırrı öyle çözülmelidir.Bu yapıldığında,Bilim adamları yararlı olmayı amaç edinir,Evreni bir kitap gibi okurken, hiçbir zaman o kitabın yazarını unutma-z,yazarın büyüklüğünü kitabı aracılığıyla anlamaya çalışır.Nitekim,İnsanın okuduğu kitapla ilgili bilgisi artıkça, yazarına karşı kendini daha sorumlu hissetmekle birlikte sevgisi de artacaktır.Zira,bu çalışmalarda sanatsal, düzenli,her parçasında ahenkli sistemli kainatın var olduğu görülecektir.Bu,Kur an daki bu doğrultudaki bilgilerle de birleştirildiğinde ulaşılmak istenen amaçgerçekleştirilmiş olacaktır.Sonuçta:Bunların tesadüfen oluştuğu iddiası ve ateizme basamak yapılması;Bilimsel Gerçeklerle dayanaksız bırakılacaktır.Aslında Evren,Allahın gücünün sanatkarlığının,güzelliğinin yansıdığı birer perdedir(Bunu göremeyenler,Duvara yansıyan ay ışığı için bu ışık duvarın ışığıdır,diyenlergibidirler).Bunlardan hareketle Allah ı bulmagörevi,sadece akılla donatılmış insana verilmiştir.Nitekim Tabiat yasaları deyip,bu yasaları ilk kez belirleyeni hatırlamamak,bunları boşlukta döndüreni hatırlamamak olmaz..
    . Bilginin asıl kaynağı Allah olup;dinimizde bilimsel çalışmalar yönündeki çabalar ibadet sayılmıştır; böylece insanların her türlü keşif, icat ve buluş-larının esasen var olan tüm kural, kuram, teori ve yasaların;mikrokoz-mostan makrokozmosa kadar atomlardan, galaktik sistemlere kadar kâi-natın her tarafına sinmiş ve yayılmış olan bilgilerin, araştırmacılar tara-fından ortaya çıkarılmasından başka bir şey değildir.Buradan çıkan çar-pıcı sonuç şudur: Allah'ın bilgisi haricinde hiçbir fiziksel, kimyasal,bi-yolojik, jeolojik; özetle hiçbir bilgi olamaz.Kepler doğmadan önce de Kepler Kanunları uygulanıyor ve gezegenler güneş etrafında belirli pe-riyotlarla dolanıyorlardı.Edison'dan önce de elektrik vardı.Einstcin'den Öncede uzay- zaman boyutlarının o harikulade esnek ve ahenkli denk-lemleri geçerliydi.
    Bir takım çevreler, din ile fenni iki zıt kutup gibi gösterme gayretindeler. Gerçekten din fenne karşı mıdır?
    Bu mesele çok yönlüdür. Sadece birkaçına temas edelim.
    Hak din fenne karşı olamaz
    Din denilince iki ayrı mefhum hatıra gelir. Biri “hak din”,diğeri “bâtıl dinler”. Bâtıl dinler, ya insanların kendi hayallerinden doğan,yahut bir hak dinin tahrif edilmesiyle ortaya çıkan bir takım saçma inançlardır.Hak din ise, bu kâinatı kudretiyle yaratıp, hikmetiyle ve ilmiyle tanzim eden,yeryüzünü insanlara beşik, güneşi lâmba yapan, zemini çiçeklerle, semayı yıldızlarla donatan Cenâb-ı Hakk ın bir emir ve yasaklar manzumesidir.

    Hak kitap, Allahın fermanı ve bu kâinat Onun mülkü ve mahlûkudur.Nitekim bu âlem için, “kâinat kitabı” denilmiştir. Her bir fen bu kitaptan bir sahifenin, bir cümlenin, yahut bir noktanın tefsiri, açıklanmasıdır. İnsan bedeni bu kitaptan sadece bir kelime. Ondaki her organ için nice eserler yazılmış. Diş, bir tek harf gibi, ondaki ince esrar üzerinde nice tezler yapılmış. Bir hücre, bir atom, bu kâinat kitabının birer noktası hükmündeler.Onların tefsirleri ayrı birer ilim kolu olarak gelişmiş. O hâlde, âlemdeki hikmetleri tefsir eden ve gizli güzellikleri ortaya çıkaran fenlerin ilâhî fermana aykırı olması düşünülemez.

    Bazı çevreler, fennin her keşfini,dine karşı kazanılmış bir zafer gibi ilân ediyorlar. Bu, fenni inkâr eden bir bâtıl din için doğru olabilir. Yahut Avrupayı asırlarca fenden uzak tutan ve“dünya dönüyor” dediği için Galileyi engizisyon önüne çıkartan kiliseye karşı aklın zaferi sayılabilir. Ama, bir Müslüman bu tür gelişmeleri: “Allahın kudret kitabı olan şu kâinattan bir sırrın daha çözülmesi” şeklinde değerlendirir. Veyine bir Müslüman, bütün medeniyet harikalarını insan aklının birer meyvesi olarak görür ve bunları, insana bağışlanan istidadın ve ona tanınan fırsatın birer neticesi olarak bilir. “Arıya bal yapmayı ilham eden, koyunu süt fabrikasıyapan Cenâb-ı hak, insan aklına da böyle harika meyveler verdiriyor.” Diye düşünür. Yeni keşifleri duydukça, Allahın ilmine ve hikmetine karşı hayranlığıve hayreti daha da artar.

    Din ile fennin sahaları
    Fen ilimleri, ilâhî kudretle yaratılmış bulunan şu kâinattan bahsederler. Din ise,onun yaratıcısını tanıttırır. Fen, âlemde hiçbir varlığın vazifesiz olmadığını ispat ederken, din insanın da başıboş olmayacağını bildirir ve vazifesini de“ibadet” olarak tespit eder. Fen, bedeni bütün incelikleriyle ele alırken, din o hanede misafir olan ruha hitap eder. Meselâ, fen gözü incelerken, din nelere bakılıp nelere bakılmayacağını talim eder.

    Kuran-ı Kerîm bir fen kitabı değil, insanları hidayete irşat ve kulluğa davet eden bir ilâhî fermandır.Bundandır ki, âyet-i kerimelerde fennî meselelere sadece işaretler edilmiştir. O ilâhî fermanda bugünkü medeniyet fenleri açıkça haber verilseydi, insanlık âlemi asırlarca bu hakikatleri akla sığıştıramayacak, belki de inkâra sapacaktı. Buise, ilâhî irşat ve ikaza, emir ve davete perde olurdu.

    Kaldı ki, hak kitaplarının en sonuncusu ve en mükemmeli olan Kuran-ı Kerîm de, ne Aya gidilemeyeceğine, ne uçak yapılamayacağına, ne de elektriğin keşfedilmeyeceğine dair bir tek âyet bulmak mümkün değil. İnsanları fenden men eden bir yasak da mevcut değil. O hâlde, kıyamete kadar daha ne tür keşifler yapılsa, hangi gezegenlere gidilse, bütün bunların din ile doğrudan ilgisi yok demektir.

    Meselenin psikolojik yönü
    Gördüğümüz kadarıyla, “Din ile ilim çatışır mı, çatışmaz mı?” Münakaşalarını sürdürenlerin çoğu ölümü unutmak,ibadetten kaçmak, âhireti düşünmek istemeyen kimseler... Onlardan birisine soruyorsunuz:

    –Her nimet bir teşekkür ister, değil mi?
    –Evet,
    diye cevap veriyor.
    Devam ediyorsunuz:
    –Bu şükrü yapmamak nankörlüktür, değil mi?
    Cevap yine aynı yolda:
    –Elbette!..
    –“Pekalâ”, diye sürdürüyorsunuz konuşmanızı, “Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aşan bu arz küresi üzerinde seni yıllardır gezdiren, her nefeste kanını temizlettiren, ruhunu akıl, hâfıza ve hissiyatla..., bedenini de el,ayak, mide, ciğer... gibi maddî organlarla donatan Allaha şükür ve ibadet etmen gerekmiyor mu?”
    Bu sorunuz karşısında ne diyeceğini şaşırıyor ve
    –“Söyle bakayım, dinimize göre tüp bebek yapılabilir mi?” gibi konuyla hiç alâkası olmayan bir soru atıyor ortaya. Böylece meseleyi saptırmak ve sahadan uzaklaşmak istiyor. Sanki, siz o soruya cevap veremeyince onun Allaha karşı teşekkür borcu ve ibadet mükellefiyeti kalkacakmış gibi...

    “Din ilme ters düşer mi,düşmez mi?” tartışmalarının altında genellikle bu psikoloji yatar. Genellikle diyorum, çünkü sayıları az da olsa, bu gibi meseleleri öğrenmek için soranlar da yok değil...zaf
    er ergisi
    İslâmiyet ilme ters düşer mi?

    Bir Mühendis çok özenle yaptığı ve sonunda ortaya çok güzel,sağlam güzel bir eser ortaya çıkardıktan sonra ;bununla benim alakam yok,bundaki işleyişi bilmiyorum…diyebilir mi?Dolayısıyla Evreni Yaratan Allah ın Kur an da 15 asır önce verdiği bilgilerin doğruluğu,yerindeliği,bilimin olmadığı bir zamanda bu bilgileri vermesi bize ,bilimi ve kurallarını,evreni ve içindekileri yaratanın verdiği bilgiler ile O işleyişin ana hatlarıyla yazılı olduğu kaynak olan Kur an ın –islam ın bilimle çelişmek yerine ,Allah ın varlığını-gücünü-sanatını, anlama da bir basmak yapmakta ve bu alanda ki çalışmları ibadet saymaktadır…
    İslâmiyet hiçbir zaman, hiçbir meselede fenne ters düşmemiştir. Bilakis onu teşvik etmiştir. Dini kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Kur’an da, kâinat da Allah`ın kitabıdır: Birincisi kelam sıfatından gelir, diğeri ise kudret sıfatından.
    Bilim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaratanın kudret eserlerini tefsir etmektedirler.

    Her fen, kendine has bir dil ile devamlı Allah`ı bildiriyor. Mesela,botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktaki gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır. Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki alimlerinin dev laboratuarlarda bile bir tek yaprak yapmaya başaramıyorlar.

    Yine bunun gibi zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulade birer fabrika olduğunu anladık. Arı, bal yapıyor; elsiz bir böcek olan ipek böceği ipek dokuyor; koyun süt üretiyor. Bunların her biri Rabbanî bir fabrikadır.Kendilerine isnat edilen o sanata mucizelerini kendi ilim, irade ve kudretleriyle yapmış değillerdir.

    Misalleri çoğaltmak mümkündür.

    Zafer dergisi






+ Yorum Gönder