Konusunu Oylayın.: “Ben Allah’a inanıyorum, fakat bütün dinlere eşit mesafedeyim.” demenin bir sakıncası var mıdır? Dinlerin çok gönderilme sebebi nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
“Ben Allah’a inanıyorum, fakat bütün dinlere eşit mesafedeyim.” demenin bir sakıncası var mıdır? Dinlerin çok gönderilme sebebi nedir?
  1. 08.Mart.2012, 16:12
    1
    Misafir

    “Ben Allah’a inanıyorum, fakat bütün dinlere eşit mesafedeyim.” demenin bir sakıncası var mıdır? Dinlerin çok gönderilme sebebi nedir?






    “Ben Allah’a inanıyorum, fakat bütün dinlere eşit mesafedeyim.” demenin bir sakıncası var mıdır? Dinlerin çok gönderilme sebebi nedir? Mumsema “Ben Allah’a inanıyorum, fakat bütün dinlere eşit mesafedeyim.” demenin bir sakıncası var mıdır? Dinlerin çok gönderilme sebebi nedir?


  2. 09.Mart.2012, 06:47
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: “Ben Allah’a inanıyorum, fakat bütün dinlere eşit mesafedeyim.” demenin bir sakıncası var mıdır? Dinlerin çok gönderilme sebebi nedir?




    Allah’a inanmak, Allah’ın indirdiği vahiylerde kendini tanıttığı gibi inanmak demektir. Bu vahiyler içerisinde -hiç şüphesiz- en kapsamlı, en muhtevalı, en detaylı ilahî sıfatlardan bahseden, tahriften korunmuş, Allah’ın korunmasına alınmış bir kitap olan Kur’an’dır.

    Kur’an’ın kabul etmediği bir Allah tasavvuru elbette geçersizidir. Kureyş müşrikleri de kendi tasavvurlarında bir Allah’a inanıyorlardı, taptıkları putları da ona ulaşmak için bir aracı olarak görüyorlardı. Güneşe, aya, yıldızlara tapanlarda da bu nevi yanlış Allah inancı vardır.

    İnsanların kendi aklıyla -faraza- kâinatı yaratan bir gücün varlığına inansa bile, onun bütün sıfatlarına isabetli bir şekilde inanması mümkün değildir. Nitekim, insanlık camiasında akıl cihetiyle birer yıldız sayılan filozoflarda bile Allah inancı isabetli bir noktada olmamıştır. Bu konuda Allah’a inanmakla meşhur olan Dekart, Pascal, Newton, Leibnz gibi filozoflarda bile O’nun sıfatlarının bazısında yanlışları söz konusudur. İmam Rabbanî vahyin verilerine dayanmadan kendi başlarına hakikatleri öğrenme iddiasında olan filozofları ahmaklıkla suçlamıştır.

    Bu işin bir tarafı.

    İkinci önemli bir nokta ise, İslam’da kabul edilen imanın altı temel esaslarının -imanın bütününden- ayrılmaz birer paça olduğu gerçeğidir.

    Bu esaslardan birine iman etmemek diğerlerini de inkâr etmek manasına gelir. Çünkü, biz Allah’ı Kur’an ile tanıyoruz, Kur’anın belirttiği şekilde iman ediyoruz. Kur’an‘a inanmayan bir kimsenin doğru bir şekilde Allah’a inanması mümkün olmadığı gibi, diğer iman esaslarına da inanmak imkânsız olur. Çünkü Kur’an onların da kaynağıdır.

    Hz. Peygamber (asv) için de aynı şey söz konusudur. Biz bir yandan içinde barındırdığı mucizelerine bakarak Kur’an’a iman ettiğimiz gibi, bir yandan da yüzlerce mucize nişanlarıyla donanmış, okuma-yazması olmayan ümmî bir zat olan Hz. Muhammed (asv)’in şahsına ve şahsiyetine bakarak ona iman ediyoruz. Bunlardan birine iman etmemek, imanın bütün şartlarını kabul etmemek anlamına gelir. Çünkü, ahiret, melek, diğer peygamberler ve semavî kitaplara inanmamız, ancak Kur’an’a ve peygambere olan imanımız sayesinde söz konusudur. Onlara iman etmediğimiz zaman bunlara inanmamız asla mümkün olmaz.

    Gerçek manada Allah’a iman eden kimsenin, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmesi, hayatını ona göre düzenlemesi, Onun razı olduğu, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri öğrenip kendini ona göre ayarlaması akl-ı selimin gereğidir. Bunları öğrenmenin yegâne yolu Kur’an ve Hz. Muhammed (asv)’in öğretileridir.

    Bu sebeple, İslam dininin mesajlarını duyan herkes bu dini araştırmak ve aklını kullanarak iman etmekle mükelleftir. Bu durumdaki bir kimse sadece kendi kafasına göre varlığına inandığı Allah’a iman etmekle kurtulamaz.
    ***

    Hz. Adem (as)’den Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselama kadar gönderilen dinlerin ayrı ayrı olmasının çok hikmetleri vardır. En önemli hikmetlerinden biri, insanların farklı zamanlarda farklı seviyelerde, farklı görgülerde olmasıdır.

    İnsanlık bir açıdan bir eğitim kurumu gibidir. İster bir önceki kitap tahrif olsun, ister olmasın, Allah’ın hikmetinin uygun gördüğü zamanlarda farklı kitaplar, farklı şeriatler gelir.

    Bütün kitaplar, Allah’ın uygun gördüğü hak dinin temel maksatları olan iman esasları konusunda hiç değişmeden devam ede gelmişlerdir. Şu var ki, her zamanın anlayış kabiliyetine uygun olarak, farklı üsluplar kullanılmış, farklı tasvirler yapılmış, farklı detaylar verilmiştir. Aynı matematik dersi olsa da, ilk okul çocuklarına verilen ders ile, üniversite öğrencilerine verilen dersin üslubu, tasviri ve detayları elbette değişik şekillerde olur.

    Dinlerde iman esasları aynı kalmakla beraber, füruat denilen şer’î hükümler ve muamelelerin zamanın şartlarına göre yeniden düzenlenmesi hikmetin gereğidir. Kış elbisesi ile yaz elbisesi farklı olduğu gibi, hak dinlerin insanlara giydirdiği şer’î elbiseler de farlıdır.

    İslam dini, Tevrat’ın kıyamete kadar uygulanabilirliği olan evrensel bazı hükümlerini de içine almıştır; uygulanabilirliği olmayanları ise, rafa kaldırmıştır.

    Eski peygamberler, bütün insanlara değil, sırf içinde bulundukları topluluğa gönderilmiştir. Yalnız, Hz. Muhammed (a.s.m) son peygamber olarak, hem kıyamete kadar bütün zamanlara, hem bütün bölgelere, hem de bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.



  3. 09.Mart.2012, 06:47
    2
    Editör



    Allah’a inanmak, Allah’ın indirdiği vahiylerde kendini tanıttığı gibi inanmak demektir. Bu vahiyler içerisinde -hiç şüphesiz- en kapsamlı, en muhtevalı, en detaylı ilahî sıfatlardan bahseden, tahriften korunmuş, Allah’ın korunmasına alınmış bir kitap olan Kur’an’dır.

    Kur’an’ın kabul etmediği bir Allah tasavvuru elbette geçersizidir. Kureyş müşrikleri de kendi tasavvurlarında bir Allah’a inanıyorlardı, taptıkları putları da ona ulaşmak için bir aracı olarak görüyorlardı. Güneşe, aya, yıldızlara tapanlarda da bu nevi yanlış Allah inancı vardır.

    İnsanların kendi aklıyla -faraza- kâinatı yaratan bir gücün varlığına inansa bile, onun bütün sıfatlarına isabetli bir şekilde inanması mümkün değildir. Nitekim, insanlık camiasında akıl cihetiyle birer yıldız sayılan filozoflarda bile Allah inancı isabetli bir noktada olmamıştır. Bu konuda Allah’a inanmakla meşhur olan Dekart, Pascal, Newton, Leibnz gibi filozoflarda bile O’nun sıfatlarının bazısında yanlışları söz konusudur. İmam Rabbanî vahyin verilerine dayanmadan kendi başlarına hakikatleri öğrenme iddiasında olan filozofları ahmaklıkla suçlamıştır.

    Bu işin bir tarafı.

    İkinci önemli bir nokta ise, İslam’da kabul edilen imanın altı temel esaslarının -imanın bütününden- ayrılmaz birer paça olduğu gerçeğidir.

    Bu esaslardan birine iman etmemek diğerlerini de inkâr etmek manasına gelir. Çünkü, biz Allah’ı Kur’an ile tanıyoruz, Kur’anın belirttiği şekilde iman ediyoruz. Kur’an‘a inanmayan bir kimsenin doğru bir şekilde Allah’a inanması mümkün olmadığı gibi, diğer iman esaslarına da inanmak imkânsız olur. Çünkü Kur’an onların da kaynağıdır.

    Hz. Peygamber (asv) için de aynı şey söz konusudur. Biz bir yandan içinde barındırdığı mucizelerine bakarak Kur’an’a iman ettiğimiz gibi, bir yandan da yüzlerce mucize nişanlarıyla donanmış, okuma-yazması olmayan ümmî bir zat olan Hz. Muhammed (asv)’in şahsına ve şahsiyetine bakarak ona iman ediyoruz. Bunlardan birine iman etmemek, imanın bütün şartlarını kabul etmemek anlamına gelir. Çünkü, ahiret, melek, diğer peygamberler ve semavî kitaplara inanmamız, ancak Kur’an’a ve peygambere olan imanımız sayesinde söz konusudur. Onlara iman etmediğimiz zaman bunlara inanmamız asla mümkün olmaz.

    Gerçek manada Allah’a iman eden kimsenin, Allah’ın emir ve yasaklarını öğrenmesi, hayatını ona göre düzenlemesi, Onun razı olduğu, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri öğrenip kendini ona göre ayarlaması akl-ı selimin gereğidir. Bunları öğrenmenin yegâne yolu Kur’an ve Hz. Muhammed (asv)’in öğretileridir.

    Bu sebeple, İslam dininin mesajlarını duyan herkes bu dini araştırmak ve aklını kullanarak iman etmekle mükelleftir. Bu durumdaki bir kimse sadece kendi kafasına göre varlığına inandığı Allah’a iman etmekle kurtulamaz.
    ***

    Hz. Adem (as)’den Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselama kadar gönderilen dinlerin ayrı ayrı olmasının çok hikmetleri vardır. En önemli hikmetlerinden biri, insanların farklı zamanlarda farklı seviyelerde, farklı görgülerde olmasıdır.

    İnsanlık bir açıdan bir eğitim kurumu gibidir. İster bir önceki kitap tahrif olsun, ister olmasın, Allah’ın hikmetinin uygun gördüğü zamanlarda farklı kitaplar, farklı şeriatler gelir.

    Bütün kitaplar, Allah’ın uygun gördüğü hak dinin temel maksatları olan iman esasları konusunda hiç değişmeden devam ede gelmişlerdir. Şu var ki, her zamanın anlayış kabiliyetine uygun olarak, farklı üsluplar kullanılmış, farklı tasvirler yapılmış, farklı detaylar verilmiştir. Aynı matematik dersi olsa da, ilk okul çocuklarına verilen ders ile, üniversite öğrencilerine verilen dersin üslubu, tasviri ve detayları elbette değişik şekillerde olur.

    Dinlerde iman esasları aynı kalmakla beraber, füruat denilen şer’î hükümler ve muamelelerin zamanın şartlarına göre yeniden düzenlenmesi hikmetin gereğidir. Kış elbisesi ile yaz elbisesi farklı olduğu gibi, hak dinlerin insanlara giydirdiği şer’î elbiseler de farlıdır.

    İslam dini, Tevrat’ın kıyamete kadar uygulanabilirliği olan evrensel bazı hükümlerini de içine almıştır; uygulanabilirliği olmayanları ise, rafa kaldırmıştır.

    Eski peygamberler, bütün insanlara değil, sırf içinde bulundukları topluluğa gönderilmiştir. Yalnız, Hz. Muhammed (a.s.m) son peygamber olarak, hem kıyamete kadar bütün zamanlara, hem bütün bölgelere, hem de bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.






+ Yorum Gönder