Konusunu Oylayın.: Cem-i sûrî ne demektir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Cem-i sûrî ne demektir?
  1. 04.Mart.2012, 22:14
    1
    Misafir

    Cem-i sûrî ne demektir?

  2. 04.Mart.2012, 22:15
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,581
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: cem-i sûrî ne demektir?




    Hanefîler, Arafat ile Müzdelife'den başka bütün cemleri (iki namazı beraber kılmayı) 'cem-i sûrî' diye te'vil etmişlerdir.
    Alıntı
    Namazları Cem Etmek
    Semih Duman
    Bismilllahirrahmanirrahim.
    Allah’a imandan sonra en büyük ibadet olan namazın, imanın sübutunda önemli bir yeri vardır. Namazın akideye taalluk eden kısmından daha ziyade namazın kılınış şekli ile ilgili olan her bir hadis, muhaddisler ve fakihler arasında önemli ihtilafların sebebi olmuştur. Namaz için abdestten namazın tahrimine, kıraatten teşehhüdüne, fatihanın hafi olan namazlarda okunup okunmamasına, rükûdan önce ve sonra ellerin kaldırılıp kaldırılmamasına (ref’ul yedeyn) kadar ve daha birçok konu hakkında önemine binaen mezhepler arasında ihtilaf edilmiş, her bir mezhep kendi delilini serdetmiştir. Bu ihtilafların bir tanesi de namazların seferde ve hazırda cem edilerek birleştirilmesi meselesidir. Hadis ve fıkıh kitaplarında çok geniş bir mevzu olan bu konuyu bütün yönleri ile değil sadece, namazların sefer halinde iken cem’i suri üzere mi, yoksa cem’i hakiki üzere mi cem edileceği yönünden ele almaya çalışacağız. Bu mütevazı çalışmada meseleyi, taassuptan uzak, bütün mezheplerin delillerini zikrederek Kur’an, sünnet ve ekser âlimlerin icmaı doğrultusunda izah etme gayretinde olacağız.
    Namazların cem edilmesi meselesinde çoklukla kullanacağımız ıstılahi bazı terimleri burada açıklamak gerekmektedir. Bu ıstılahlardan birincisi Hanefi mezhebinin itimat ettiği görüş olan cem’i suri, (fiili, muvasala, manevi), diğeri ise cumhur ulema tarafından kabul edilen cem’i hakiki, diğer isimleri ile cem’i vakti ve cem’i mukarene görüşüdür.
    Bütün mezhep âlimlerinin ittifakıyla iki farz vakit olan öğle ve ikindinin, öğle vaktinde birleştirilerek Arafat’ta cem edilmesi, akşam ve yatsı namazının ise yatsı vaktinde Müzdelifede cem edilmesi istisnasız caizdir. (1- Bedai Senai 1/127)
    Hanefi mezhebi, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazların cem edilmesi meselesini sadece Arafat ve Müzdelife’ye has kılarak buna cevaz verirken, bu yerlerden başka hiçbir durum ve zamanda namazların cem edilmesini caiz görmemektedir. (2- Fethul Bari İbn’i Hacer Askalani, 2/ 464 ve bknz. Fethu’l Bari 2/468–470). Namazların seferde, mukim iken, aşırı yağmur ve bunun gibi özürlerden dolayı namazların cem edilebileceğine dair olan tüm hadislerde itimat ettiği görüş cem’i surî olarak tevil edilmiştir. Cem’i suri; öğlen namazını vaktinin en son anında kılmak, biraz sonra giren ikindi vaktini ise ilk vakitte eda üzere kılmaktır. (3- Haşiyetu Tahavi, s. 138) Bu durum sanki namazları birleştirme suretinde olduğundan cem’i suri, bir namazın diğerin hemen ardından kılınması hasebiyle cem’i muvasala, sanki fiilsel bir birliktelikten dolayı cem’i fiili, öğlen namazını son vaktinde, ikindi namazını ise ilk vaktinde kılınması hasebiyle manen birliktelikten dolayı cem’i manevi olarak da isimlendirilmiştir. (4- Şerhu umdetil ahkâm, 2/98, Umdetul kari şerhi buhari 7/55) İmam Serahsi (r.h) bu hususta şöyle demektedir; ‘Namazların cem edilmesindeki haberlerin te’vili, fiili (cem’i fiili) olarak cem edilmesidir. Vakitlerin cem edilmesi değildir. İşte bu bizim görüşümüzdür. Cem’i fiili ise, akşam namazını vaktinin en son anına kadar tehir etmek, yatsı namazını ise vaktinin ilk anında kılmaktır. İşte bu fili olarak cem etmektir’ der. (5-El-Mebsut, İmam Serahsi (r.h) 1/149)
    Cumhur ulema ise namazların cem edilmesinde ki rivayetlerin zahirine itibarla hakiki manaya hamledilerek, öğlen ve ikindi namazlarının ya cem’i takdim suretinde (öne alınarak) öğlen vaktinde kılınması, ya da öğlen namazının ikindi vaktine kadar tehir edilerek, ikindi vaktinde önce öğle namazını ardından da ikindi namazını cem’i tehir suretinde (geciktirerek) kılmak olarak açıklamaktadırlar. İşte bu duruma cem’i hakiki ya da cem’i vakti denmektedir. (6-Dört mezhep fıkhı, İmam Zuheyli, 1/ 483) Hadislerin zahirine itibar ederek iki ayrı vaktin (öğle-ikindi ve akşam-yatsı) hakikaten bir başka vakitte birleştirilmesinden dolayı cem’i vakti dendiği gibi, namazların hakiki surette birleştirilmesinden dolayı cem’i hakiki ve beraberlikten dolayı da cem’i mukarene denilmiştir. (7-Ahkamu’l ahkami şerhu umdetu’l ahkâm, 2/98)
    Namazların cem edilmesi meselesi mezhepler arasında beş kısımda incelenebilir;
    Birinci görüş, öğlen ve ikindi namazlarını sefer özrü sebebi ile cem’i takdim üzere hakiki surette birleştirerek kılmak, akşam ve yatsı namazlarını da yine sefer özrü sebebi ile cem’i tehir üzere hakiki surette birleştirerek kılmaktır. Bu görüş İmam Malik (rh), İmam Şafii (rh), meşhur olan görüşü üzere İmam Ahmed (rh), İbn’i Battal ve cumhur ulemanın kavlidir. Aynı zamanda sahabelerin büyük çoğunluğu tarafından da amel edilip, rivayet edilmiştir. Onlar; Ali b. Ebi Talip, Said b. Ebi Vakkas, Said b. Zeyd, Usame b. Zeyd, Muaz b. Cebel, Ebu Musa, İbn’i Ömer, İbn’i Abbas (Allah hepsinden razı olsun)’dır. Tabiinden olan kişiler ise; Ata b. Ebi Rebah, Taûs, Mucahid, İkrime, Cabir b. Zeyd, Ebu Zinad, Muhammed b. El-Munkedir, Saffan b. Suleym (Allah hepsinden razı olsun)’dir. İmamlardan olan kişiler ise; Süfyan’ı Sevrî, İshak, Ebu Sevr, İbn’i Munzir, İbn’i Kudema’dır. (Allah hepsine rahmet etsin)
    İkinci görüş ise birincinin tam tersinedir. Buna göre namazların cem’i meselesi, Arafat ve Müzdelife hariç istisnasız, mutlak olarak caiz değildir. Bu görüş ise, İmam Hasan (rh), İmam Nehai (rh), Ebu Hanife (rh) ve O’nun ashabı tarafından kabul görmüş ve namazların cem edilmesi, cem’i suri olarak açıklanmıştır. Bu amel üzere olan sahabeler ise şunlardır; İbn’i Mesud, bir görüşe göre Cabir b. Zeyd, Mekhul, Ömer b. Abdilaziz, Salim ve Leys b. Saad. (Allah onlardan razı olsun)
    Üçüncü görüş ise İmam Ebu Leys (rh)’in görüşü olup, İmam Malih (rh)’in meşhur görüşü olarak da zikredilmiştir ki bu ise, namazların cem’i hakiki suretinde birleştirilmesi şartını seferde ‘acele olarak yol almak’ şartına bağlamıştır. Aynı zamanda İmam Evzâi’de bu görüşü tercih etmiştir. (8- bkz Mudevvenetu’l Kubra, 1/111, Nilu’l Evtar, 3/213, Bezlu’l Mechud fi halli Ebi Davut 6/283) Hanefiler hariç diğer imamlara göre sadece seferde yol katetmek için sefer olması yeterli olup, ‘ acele yol almak’ şartını koşmamışlardır. (Şerhu’l Muvatta, 1/255, Umdetu’l Kari, 1/150, Keşşafu’l Kina, 2/3)
    Dördüncü görüş ise, Ömer İbnu’l Abdilaziz (rh), İmam Hasan (rh) ve İmam Evzai (rh)’in görüşüdür ki bunlara göre seferde namazların cem edilmesi meselesi sadece özür sahibi olan kişilere has kılınmıştır.
    Beşinci görüş ise, bir rivayete göre İmam Ahmed (rh)’in kavli, İbn’i Hazm’ın tercih ettiği ve İmam Malik (rh)’den rivayet edilen görüştür ki bu ise, namazlarda sadece cem’i tehir caizdir, cem’i takdim caiz değildir görüşüdür. (9-Mealimi’s Sünen Hattabi- 1/227 ve geniş malumat için Nilu’l Evtar Şevkânî- 3/242) Bu görüşlerin haricinde Şia uleması ise, Ehli Beyt’in görüşü olarak iddia ettiği ve kabul ettiği görüşe göre onlar, namazların mutlak olarak her halükarda ve vakitte gerek seferde gerekse mukim ve özürsüz olarak cem edilmesini uygun görmüşlerdir. Bu görüş Ehli Beyt’e iftira olmakla beraber, asla bu konunun delilini ve sünnette yerini bulamayacakları gibi bu durum sünnete de muhaliftir.
    Cumhur ulemanın ve Ebu Hanife (rh) hariç diğer üç büyük imama göre, namazların sefer, yağmur, kar, fırtına, hastalık, özür ya da başka bir hacet durumunda, adet edinmemek ve özürsüz olmamak kaydı şartı ile cevaz verilmiştir. Her ne kadar mesele beş görüş etrafında toplansa da asıl olarak namazların cem edilmesinde iki görüş vardır ki bunlar, cem’i suri ya da cem’i hakiki şeklinde olması görüşleridir. Bu mesele de asıl olarak âlimler arasındaki ihtilafın sebepleri ve Hanefi âlimlerinin delilleri şunlardır; Kat’i ve zanni hükümlerin tahsisinde ki reylerin taaruzu (çatışması), ibadetlerde kıyasın cevazı, âsâr olan rivayetlerin te’vili, hadislerin tashihi ve namazlar için vakitlerinin iştiraki (vakit ortaklığı) meselesidir. İşte bu ihtilafların sebepleri Fethu’l Mulhim’de de şu şekilde ifade edilmektedir. ‘ İhtilafların sebebi öncelikle, namazların cem’i konusunda gelen âsârların te’vil edilmesi ve bu konuya istidlal olarak alınmasıdır. Çünkü bunların hepsi fiil olup, kavil değildir. Fiillerde ise kavilden daha fazla ihtimale yol vardır.’ der. Asarların te’vil edilmesi ya da aralarındaki ihtilaflar hakkında Kadi İyaz (rh) şöyle demektedir. ‘Sefer, hastalık ve yağmur halinde namazların cem edilmesi ruhsattır. Her kim Nebi (sav)’in, Cibril (as) ile olan namazı hadisine tutunur ve onu genel kural edinirse o zaman cem’i caiz görmez. Fakat her kim bu hadisi has olarak alırsa, varit olan diğer hadislerle seferde cem’in cevazını ispat eder. Hastalık ve diğer özürleri ise bunun üzerine kıyas eder.’ demektedir. (Tuhfetu’l Ahvezi, 1/562) İkinci olarak ihtilaf, hadislerin bazılarının tashihindedir. Üçüncü olarak bu konuda kıyasın caiz görülmesidir. Çünkü ibadet konularında zanni hüküm ile kıyas zayıftır’ der. (9- Ahmed Şakir şerhi, Fethu’l Mulhim, 4/418) Arafat ve Müzdelife’de, namazların cem edilmesi üzerine yapılan kıyasın diğer hallerde ve durumlarda yapılamayacağını söylemek hem kıyasa hem usule hem de hadislere aykırıdır. Çünkü cins ve nev’i (vasfı) aynı olan iki şeyin, aynı sebep ve illetlerle birbirine kıyas edilmesi caizdir. Bu mekânlarda ki cem’e kıyası caiz görenler cevaz vermişler, bu kıyasa cevaz vermeyenler ise cem’i caiz görmemişleridir. İbn’i Dakiki’l İyd bu konuda şöyle demektedir; ‘Öğle ve ikindi namazlarının Arafat’ta cem edilmesinde, akşam ve yatsı namazlarının da Müzdelife’de cem edilmesinde hilaf yoktur. Ama diğer yerlerde cem meselesinde kıyas üzere ihtilaf olmuştur. Hanefilere göre, hakkında ittifakla cem edilmesi imkânsız olmayan cem şeklinin, hakkında ihtilaf olan bir cem şekline kıyasını caiz görmemiştir. Diğerleri ise bunun tam tersine ihtilaflı olan cevazı, icma hali üzere olan cevaza kıyas etmektedir. (Ahkamu’l ahkâm, 2/100) Bu kıyasın caiz olmasına delil ise, İmam Malik’in, İbn’i Şihab’dan naklettiği rivayettir. İbn’i Şihab, Salim b. Abdillah’a şöyle sordu, ‘Öğle ve ikindi namazları seferde cem edilir mi? Salim b. Abdillah, evet bunda bir beis yok. İnsanların Arafatta ki namazlarını görmüyormusun?’ dedi. (Muvatta, 1/130, Musannefi Abdi’r Rezzak, 2/550) İmam Zerkâni bu kıyas hakkında, Salim’in (rh) ihtilaflı olan cem’i, hakkında ihtilaf olan cem’e kıyas ettiğini ifade ederek, burada ki illetin sefer olduğunu söylemiştir. (Şerhu Zerkâni ala Muvatta, 1/295) İmamul Harameyn ise, taabbudi konularda ki kıyasın illeti hakkında hacı olan kişinin, hac menasikleri ile gayet meşgul olduğunu, bu illet ve sebebin ise bütün yolculuklarda bir özür olduğunu beyan eder. (Şerhu Zerkâni ala Muvatta, 2/295) Şevkani ve Hasan Han ise, ‘Sefer halinde ki namazların cem edilmesinin, Arafat ve Müzdelifede ki namazların cem edilmesine kıyas edilebileceğine hükmetmiş, fakat mukim olarak namazın cem edilmesinin, seferde ki namazın cem edilmesinde kıyas edilmesine ise vehm demiştir. Çünkü asıl illet olan sefer, mukim olma durumunda ortadan kalkmaktadır’ der. (Fethu’l Âlâm, 1/196) Buraya kadar zikredilenlere göre taabbudi konularda bile illetin kaim olmasıyla, kıyasın caiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Muhammed Said Ramazan El-Butî’nin doktora tezi olarak yazdığı eserde bu durum teyid edilmekte, yağmur halinde namazların cem edilmesi sefer halinde ki namazların cem edilmesine kıyas edilmesinin mümkün olduğuna işaret ederek, her ikisinde ki cinsin aynı (zorluk ve meşakkat) olduğunu söylemiştir. (Ramazan El-Butî, Devabitu’l maslaha fi şeriati’l İslamiyye, 228,229) Burada açıklanması gereken bir durum vardır ki o da vakit ortaklığını (İştiraku’l evkat) kendilerine delil olarak alıp, her bir namazı bir diğeri ile her şart ve mekânda özürsüzce cem yapılmasına cevaz veren Şia mezhebinin inkârı için şer’i bir hakikatin önünün kapatılmasıdır. Hakikatte kendisine müracaat edilen bütün kaynaklarda namazların asla kat’i surette özür olmadan ya da sefer haleti olmadan caiz görülmemesi şianın bu batıl görüşünün önünü kapatmak içindir. (10-Bknz Şeyh Alusi, Ruhu’l Meâni, 15/ 132–133) Vakit ortaklığı bizzat Kur’an da zikredilmektedir. Hadislerdeki cem uygulaması ve sahabelerin asârları da bunu göstermektedir. Hud Suresinde şöyle buyrulmaktadır; ‘Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl’ (Hud Suresi 114) Allah Teâlâ burada üç ortak vakit bildirmiştir. ‘Gündüzün iki tarafı’ içerisinde üç vakti ifade etmektedir ki bunlar, gündüzün ilk vakti olan sabah namazı ve gündüzün son vakti olan öğlen ve ikindi vakitleridir. ‘Gecenin gündüze yakın olan vakitleri ise yine iki vakte işarettir ki, gündüze daha yakın olan akşam namazı ve gündüzden uzak olup geceye yakın olan yatsı namazı vakitleri ortaklıkla zikredilmiştir. Ayetler ve hadislerin ışığında ayete bakıldığında burada üç farklı vakit vardır. Sabah namazı, öğlen ve ikindi namazları ve akşam ile yatsı namazlarıdır. İşte bu vakitler namazların cem’i için aynı zamanda özür vakitleridir. Kur’an da İsra Suresinin 78. ayeti bu durumu desteklemektedir. ‘Güneşin öğle vakti zevalinden, gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl.’ Ayette ki ‘duluk’ kelimesi ‘zeval’ manasına gelmektedir. Zevalden sonra ise öğlen ve ikindi namazları gelmektedir. ‘Ğasak’ kelimesi ise geceyi ve karanlığının gelmesi manasında dır ki bu da, akşam ve yatsı namazlarını ifade etmektedir. Ayetin sonunda ki sabah namazının tek başına zikredilmesi ise bunun başka hiçbir namazla iştirakinin olmadığı dolayısı ile hiçbir namazla cem edilemeyeceğine işaret iken, diğer namazların ise, hadislerde ki şer’i bir özür sebebi ile cem edilebileceğine işaret etmektedir. İşte vakit ortaklığı (İştiraku’l evgat) namazların cem’ini gerektirmektedir.
    Hanefi âlimlerinden olan İmam Haskâfi (rh), Tenviru’l Ebsar’ın şerhi, Dürrü’l Muhtar’da şöyle demektedir; ‘İki farz namazın tek bir vakitte özür ile de olsa cem edilmesi yoktur’ diyerek, sefer, yağmur ve özür hallerini de saymamakta, cem ile ilgili rivayetleri ise cem’i vakti üzere değil, cem’i fiili yani suri üzere hamletmektedir. Aynı şekilde namazların, takdim ve tehir şeklinde cem edilmesi halinde ifsat olacağını haber vermektedir. Fakat ne gariptir ki, İmam Haskâfi (rh) yine aynı eserde, zaruret halinde diğer mezheplerin taklit edilmesinin de caiz olduğuna işaret ederek şöyle söylemektedir; ‘Zaruret halinde, diğer mezhep âlimlerinin cem etme şartlarına iltizam şartı ile taklitte bir beis yoktur. Çünkü uydurma ve boş hükümler icma ile batıldır’ der. (11- Dürrü’l Muhtar, 2/45–46) Bu noktada cem etmeye cevaz veren âlimlerin icmaına katılmış oldu. Çünkü namazların özürsüz bir şekilde cem edilmeyeceği noktasında yine icma vardır.
    Hanefi mezhebinin en büyük delilleri bu noktada öncelikle şu ayetlerdir; ‘Namazlara, bilhassa orta namaza dikkat edin’ (Bakara 238) Ayeti kerimede namazların kendi vaktinde kılınmasına önem verilmesine işaret edilmektedir. Nisa Suresinde ise şöyle buyrulmaktadır; ‘Muhakkak namaz, müminler üzerine muayyen vakitlerde yazılmıştır’ (Nisa Suresi 103) Bu ayette, namazların muayyen vakitlerinin olduğu, her bir namazın kendine has vakit dilimi içinde eda suretinde kılınması tembih edilmektedir. Maun suresinde ise; ‘Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildirler’ buyrulmaktadır. Seleften bazıları bu ayet hakkında yani onlar namazlarını vaktinde kılmayarak, geciktirirlerdi demişlerdir. Meryem Suresinde ise; ‘Sonra onların ardından bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler’ buyrulmaktadır. (Meryem Suresi 59) Namazın zayi edilmesi yine seleften bazıları tarafından vaktinden tehir etmek olarak açıklanmıştır. Dolayısı ile namaz vakitlerine olan bu muhafaza vaciptir. Buna muhalefet ise kat’i subuta delalet eden bu ayetlere muhalefettir. Subutu kat’i olan deliller ise subutu zanni olan delillerden daha kuvvetlidir, denilmektedir.
    Bu ayetlerin hepsinde icma ile namazı keyfi olarak geciktiren, geri bırakan ve gerekli önemi vermeyen kişiler kastedilmektedir. Mademki ayetlerin hepsi namazı vaktinden geciktiren, gereken önem ve ehemmiyeti vermeyen kişilerden bahsetmektedir, öyleyse Hanefi mezhebinin namazların cem’i konusunda cem’i suriyi tercih etmeleri ve her hangi bir şer’i özrü de kabul etmemeleri hem Rasulullah (sav)’i hem de sahabeleri bu mekruh amel ile itham etmektir. Bir vaktin, diğer vakit girmeden az evvel ki anı ve kılındıktan hemen sonraki diğer vakit, namazların vaktinden geciktirildiğine en büyük delildir. Dolayısı ile bu ayetler şer’i bir özür sebebi ile sahih hadislerden yola çıkarak, namazları cem eden kişileri kapsamamaktadır. Yukarıdaki Nisa suresinde zikredilen ayette, namazların vakitli olarak farz kılınması, hadislerde, asârlarda, tabiinin uygulamasında olan namazların özür halinde cem edilemeyeceğine delil değil, belki de özür ve sefer hali olmaksızın gafletten dolayı ya da kasıttan dolayı namazın vaktini geçiren kişinin namazını artık kaza edemeyeceğine delildir.
    Cem ile ilgili hadislerin hepsinin haberi vahid olup, kat’i delillerin zanni delillere tercih edilmesi durumu ise doğru değildir. Bu konu hakkında göze alınması gereken büyük hakikat Kırbaşoğlu’nun küçük ama faydası büyük risalesinde şöyle ifade edilmektedir; ‘Cem konusuyla ilgili ha­disler Hanefîler ve diğerleri tarafından âhâd olarak kabul edilegelmiş, daha sonraları bu konudaki hadislerin âhâd değil müstefiz ol­duğu ortaya konmuş ve son olarak, hadislerin senedlerindeki ravîlerin sayımıyla elde ettiğimiz neticeye göre, bu konudaki hadisle­rin meşhur derecesine varmış olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun izahı kolaydır. Çünkü geçmiş asırlarda, eldeki imkân ve vasıtalar, zamanımızdakilere kıyasen oldukça mahdut olduğundan, bir fakih veya muhaddisin, bir konudaki hadisin dünyada mevcut bütün tarikle­rini toplama şansı, şimdi bizim sahip olduğumuzdan daha azdı.
    Bu hususu gözönüne alarak, hadis ile ilgili araştırmalarda bu noktayı gözden uzak tutmamak gerekir.’ demektedir. Nitekim aynı manayı Şeyhu’l İslam İbn’i Teymiyye de ifade etmekte ve bu konuda yeteli bazı malumatlar vermektedir.
    Çünkü bu hadisler, yalan söylemesinde imkân olmayan büyük bir sahabe ve tabiin tarafından amel edilip, rivayet edilmiştir. Haberi vahid aynı zamanda itikada dair konularda bile mutevatir gibi olması şartı ile kabul görüyorsa, aynı şartla birlikte ameli konularda da kabul görmektedir. ‘Ahad haberlerin akidede delil olamayacağı’ fitnesi 2. ve 3. yüzyıldan sonra kelamcılar tarafından çıkarılmış, özellikle mutezile mezhebinden olan Vasıl b. Ata’ya aittir. Zannilik veya delillerin zanniliğini ilk önce zikreden odur. (12-Es’sebat ve’ş Şumul, 19/183) Bu bid’at günümüzde de o kadar yaygın bir hal almıştır ki, bazı faziletli kişiler bile bu zihin karışıklığında, akide hükümlerinde usul ve furuu birbirinden ayıran kelamcıların fitnesine düşmüşlerdir. Haberi ahad olan hükümlerden olup da hiçbir kimsenin itiraz etmediği bazı meselelerden bir tanesi, ayetlere konu olan kıble değişikliği hükmüdür. İmam Buhari (rh)’de bu konu ile ilgili kitabında bir bölüm açmış ve şu delilleri zikretmiştir. Kıblenin değişmesi ayeti öğlen ya da ikindi namazını kılan müslümanlara ulaştığında, onlar namaz içinde yeni kıbleye dönerek namazlarına devam etmişler, haberin zan içerdiğini söylememişlerdir. (13- Sahih’i Buhari, Kitabu Ahbari’l Ahad no:7251, Müslim, Kitabu’l Mesacid) Aynı şekilde içkinin haram kılınmasındaki haberler (Buhari, Kitabu’l Eşribe), ‘Bir fasık size haber getirirse araştırın’ ayetindeki mefhumu muhaliften gelen kişi fasık değilse amel edilebileceği (Hucurat 16), Rasulullah (sav)’in Muaz b. Cebel’i yalnız olarak Yemen’e vali olarak göndermesinde kimse Muaz (ra)’nun haberlerinin yalnızlığından dolayı zan içerdiğini ifade etmemiştir. İşte bu ve bunun gibi misaller en büyük delillerdendir. (14-Detaylı bilgi için, İmam Halhal’ın Es’Sunne, Abdullah b. Ahmed Es’Sunne, İmam Lalekâi Usulu itikâdi ehli’s sunne, İbn’i Huzeyme Et’tevhid ve İbn’i Mende’nin Et’tevhid adlı akide eserlerinde haberlerin ahad ya da mutevatir diye ayrılmadıkları görülebilir.) Bütün bunlara rağmen Bedai sahibi bu ayetler hakkında şöyle demektedir; ‘Bu ayetlerde kat’i delillerle her bir namaz kitap, mütevatir sünnet ve icma ile kendi vakitlerine muayyen kılınmıştır. Bunlardan her hangi birisinin zanni olan istidlallerle ya da haberi vahid ile kendi vaktinin haricine taşınması caiz değildir. Burada ki istidlal fasittir. Çünkü sefer ve yağmur, namazın vaktinden dışarı çıkmasını gerektiren bir eser taşımamaktadır’ der.
    Fethu’l Mulhim’de, namazın vaktinden tehir edilmesinin ise kebâirden sayıldığı, İbn’i Ebi Şeybe’nin, Ebu Musa’dan rivayet ettiği nakil ile istidlal edilmiştir. (15- Fethu’l Mulhim, 4/421) Fakat bilinmelidir ki, İbn’i Abbas’ın, İkrime’den, Onun da Hüseyn b. Kays’dan aldığı rivayet muhaddisler tarafından cerh edilmiştir. İbn’i Abbas (ra) Rasulullah (sav)’den şöyle buyurmaktadır; ‘Her kim özürsüz olarak iki namazı cem ederse, büyük günahlardan bir günah işlemiş olur.’ İmam Ahmed, Hüseyn b. Kays’ın metruk (terk edilmiş) olduğunu söylemiştir. İmam Nesaî, Onun hiçbir şey olmadığını söylerken, İmam Suyuti İmam Cevzi’den, bu kişinin hadiste aslı olmadığını nakleder.


    Namazların cem edildiğine dair sarih rivayet büyük delildir. Zira bu durum bir ruhsattır. Sahih Müslim’de, Ya’la b. Ümeyye (ra)’dan gelen bir rivayet vardır. Kendisi Ömer İbn’i Hattab’a, ‘yeryüzünde sefere çıktığınız vakit eğer, kâfirlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız, namazdan kısaltmanızda size bir günah yoktur’ ayetini okuyarak artık insanların emniyette olduğunu sorar. Hz. Ömer (ra), şöyle der, ‘Senin garibine giden şey, benimde garibime gitti ve Resulullah (sav)’e sordum. Bana şöyle dedi, ‘Bu, Allah’ın size tasadduk ettiği bir sadakadır. O’nun sadakasını kabul edin’ dedi. Bu ayete göre namazların cem edilmesi ve kasredilmesi birbirini gerektirir. Aksi ise caiz değildir. Namazların cem edilmesinde ki, cem’i suri şeklinde ise kolaylıktan daha ziyade zorluk vardır. Zira cem etmekten kasıt, seferdeki yolcuya kolaylıktır. İmam Hattabî bu konuda şöyle demektedir; ‘Cem lafzı örfte, öğlen namazını son vaktine kadar geciktirmek ve ikindi namazını ise ilk vaktinde acele kılmak manasında kullanılmaz. Çünkü bu durum zaten her bir namazı kendi has vaktinde kılmaktır. Biline şekliyle namazın cem edilmesi, iki namazın, iki vakitten bir tanesinde kılınmasıyla olur. Namazın en son vaktinin ayarlanabilmesi, hemen akabinde ise ikindi vaktinin girdiği o anın ayarlanabilmesi, genel ve has olarak bütün insanlar üzerine kolaylık değil, ancak meşakkattir’ der. (Mealimi’s Sünen li’l Hattabi, 1/228-229) İbn’i Abdilber ise, Hanefilerin gittikleri cem’i suri suretinin cem ile alakası olmadığını söyler. (El-İstiskar, 2/20) İbn’i Kudema ise, yine suri şeklindeki cem’in uygulamasının zor ve anlamsız olduğunu söyleyerek, eğer cem bu şekilde yapılabiliyorsa, ikindi ve akşam namazlarının ve aynı şekilde yatsı ve sabah namazlarının da cem edilebilmesi gerektiğini söyler. Fakat hilafsız ve istisnasız bunu kimse söylememiştir. (İbn’i Kudema, El-Muğni, 3/129) İbn’i Hacer (rh) bile namazların cem edilmesinde ilk akla gelen şeyin iki namazın bir vakitte kılınması olduğunu, cem’i suri şeklinin akla bile uzak olduğunu söylemektedir. (Fethu’l Bari, 2/676)
    Namazların seferde cem edilmesine dair hadislerden daha ziyade, mukim halde cem edilmesine dair hadisleri ele alırsak, sefer gibi bir özür durumunda namazların cem edilmesi bi tariki’l evlâ’dır. İbn’i Abbas (ra) şöyle rivayet etmektedir; ‘Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, her hangi bir korku ve sefer olmaksızın öğle ve ikindiyi cem etti. Akşam ve yatsıyı cem etti.’ Bir başka rivayette, ‘Yağmur da olmaksızın’ denilmiştir. (Müslim, Ebu davud, Tirmizi, Şafii) Yağmur rivayeti ise yine İmam Müslim, Ebu Davut, Tirmizi ve İmam Ahmet’ten gelmektedir. Namazların tek bir vakitte takdim ya da tehir sureti ile kılınmış olması bu rivayeti duyan kişilere hayli garip gelmiş olmalı ki, İbn’i Abbas (ra)’ya hiç de alışık olmadıkları bu durum Said b. Cübeyr (ra) tarafından sorulduğunda O, şöyle demiştir; ‘Ümmetinden hiç kimseyi zora düşürmemeyi istedi.’ Bu durum eğer cem’i suri olarak sahabe tarafından algılanmış olsaydı namazların kendi vaktinde ve en son vakitlerinde kılınmasını yadırgamazlardı. Fakat durum bunun tersi olarak yani cem’i hakiki suretinde anlaşıldığı için alışık olunmayan bu uygulamanın sebebi sorulmuştur. Eğer bu hadis için, ‘Efendimiz (sav), bir hastalıktan dolayı kaynaklanan bir özür sebebi ile namazını cem etmiştir denilirse, o zaman kendisine uyan kişilerde de aynı illetin olması gerekmektedir ki bu imkânsızdır. Geriye sadece bu namazların Efendimiz (sav)’in imamlığında bir şer’i özürden dolayı cem edilmesi kalmaktadır. Nitekim İmam Malik (rh) bu hadis hakkında yağmur illetini zikretmiş ve İmam Şafii ve Medine ashabından birçok kişi de onu desteklemiştir. Bu hadisten dolayı namazların cem edilmesi, özürsü olmamak ve adet halini almamak kaydı şartı ile, İbn’i Sirin, İbn’i Munzir, Kaffal ve hadis ashabndan bir grup caiz görmüştür. (Feth’ul Bari, 2/42) Yine İbn’i Abbas hadisinin mantukuna göre Rasulullah (sav), Medine’de özürsüz kılmıştır. Bu hadisin mefhumu ise, korku, yağmur, sefer ve özür durumlarının cem’i mubahlaştırdığını ifade etmektedir. İmam Nevevi (rh) ise İbn’i Abbas’ın bu rivayetindeki ‘Ümmetinden hiç kimseyi zora düşürmemeyi istedi.’ Sözünü her hangi bir şekilde hastalık ya da başka bir şeyle illetlendirmemesine dikkat çekmektedir. (Şerh’u Müslim, 5/219) Şeyhu’l İslam İbn’i Teymiyye (rh) öğle ve ikindi ile akşam ve yatsı namazlarının cem edilmesinin sefer, hastalık ve bunun gibi diğer özürlü hallerde birçok ulema nezdinde kabul gördüğünü söylemektedir. (Mecmu’ul Feteva, 22/31) Sünen’i Ebi Davut ve Tirmizi’de gelen bir hadise göre Rasulullah (sav), adet gününün haricinde hastalanan bir kadına namazlarını cem etmesine ruhsat vermiştir. Şeyh Albani (rh) bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. (Ebu Davut 287, Tirmizi 128) İstihaze durumu bir hastalıktır. İmam Ahmed (rh), hastalık haletinde namazların cem edilebilmesi durumunda, sefer halinde de cem edilebileceğini ifade etmekte ve hastalığın seferden daha zor ve meşakkatli olduğunu söylemektedir. (Keşşafu’l Kina, 5/2) Burada cem meselesinde şunu hatırlatmak gerekir ki, sefer haricinde namazların kısaltılması yoktur. Namazlar sadece sefer halinde kısaltılarak cem edilir. Allame İbn’i Baz (rh) bu hadisin şerhi için, Fethu’l Bari’ye düştüğü talikte şöyle demektedir; ‘Mezkûr hadisin herhangi bir zorluğa ve meşakkate hamledilmesi en uygun olandır. Nitekim İbn’i Abbas’ın sözü buna delalet etmektedir’ der.
    Abdullah b. Şakik (ra)’dan gelen bir rivayet şöyledir; "(Bir gün) İbn’i Abbas, Basra’da ikindiden sonra bize bir konuşma yaptı ve (konuşması) güneş batıp yıldızlar ortaya çıkıncaya kadar uzayınca insanlar kendisine namazı hatırlatmaya başladılar. Tam bu sırada Temîm oğullarından lafını sakınmaz birisi geldi ve "Namaz namaz" deyip, o da namazı hatırlatınca, İbn’i Abbas:
    "Anasız kala­sı, sünneti bana mı öğretiyorsun?" dedi ve ilave etti:
    "Ben Rasulullah'ın öğlen ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı cem ettiğini gördüm."
    Abdullah b. Şakîk devam ederek şöyle demiştir:
    "İbn’i Abbas’ın bu sözüne içim yatmadı ve Ebu Hureyre'ye gi­dip onun söylediklerinin doğru olup olmadığını sordum. İbn’i Abbas’ın dediklerini tasdik etti." (Müslim ve Ahmed)) Rasulullah (sav) herhangi bir korku, yağmur, sefer ya da başka bir özür olmaksızın, namazını cem etmişse bu özürlerle beraber namazların cem edilmesi bi tariki’l evlâ’dır. Bu durumdaki cem şekli ise cem’i suri değildir. Çünkü bu suret gayet meşakkatlidir. İbn’i Abbas’ın kelamından ise suri şekli anlaşılmamaktadır. Abdullah b. Şakik’in durumu içine sindirememesi ve Ebu Hureyre’ye sormasına sebep olan şey cem’i suri şekli değil, akşam namazından yatsının vaktine kadar hutbenin uzatılmasıdır. Yani onun sormasına sebep olan şey, akşam namazının bir başka vakitte beraberce kılınmış olmasıdır. Ayrıca insanların, namazı kendisine ısrarla hatırlatmaları da bu durumu teyid etmektedir. Namazların cem edilmesi dört büyük sahabe tarafından da sabittir. Safvan b. Suleym (ra); ‘Ömer İbn’in Hattab (ra), öğle ve ikindiyi yağmurlu bir günde cem etti’ diye rivayet etmiştir. Bu hadisi Abdurrezzak kendi müsnedinde (2/556) çıkarıp, ricallerinin sika olduğunu kaydetmiştir. Bir başka rivayet ise şöyledir; Nafi (ra)’dan rivayetle, Abdullah ibn’i Ömer, emirleri akşam ile yatsı ararsında yağmurlu bir günde topladığında, onlarla beraber cem etmiştir’der. (İbn’i Malik, Ebi Şeybe, Abdurrezzak ve İbn’i Munzir)
    Medine ehlinin amelide bu şekildedir. İbn’i Abdilber El-istiskar adlı kitabında (6/31) yağmurlu gecelerde iki namazın cem edildiğini beyan ederek, bunun meşhur bir amel olduğunu ve kendisi ile amel edildiğini belirtmiştir. İbn’i Teymiyye ve talebesi İbn’i Kayyım El-Cevzi, İbn’i Baz, Şeyh Albani, Şeyh İbn’i Useymin, (Allah hepsinden razı olsun) fetvalarında namazların cem’i hakiki şeklinde cem edilmsinin İbn’i Abbas (ra)’nun rivayetinde ki, maslahattan dolayı caiz olduğunu zikretmişlerdir. Hanefilerin delil olarak zikrettikleri Cibril hadisinde ki ‘İşte vakit, bu iki vakit arasıdır’ hadisi genel olup, Mekke’de vaki olmuştur. Fakat Nebi (sav) ise has olan bazı haller ile Medine’de tehir üzere namazlarını kılmıştır. ‘Her kim namazdan uyursa ya da unutursa hatırladığında kılsın. O vaktidir’ hadisinde unutulan ve uyuya kalınan namazın vaktinin hatırlandığı vakit eda vakti olarak açıklanması, namazın bir özür sebebi ile vaktinin haricinde kılınabileceğini göstermektedir. Mademki bu özürler sebebi ile namaz başka bir vakitte kılınabiliyorsa, yine sefer, hastalık, yağmur ve diğer haletlerden dolayı namazın başka vakitlerde kılınması caiz olmaktadır. Cem’i suri şekli, insanlardan en has olanlarının bile zorlukla amel edebileceği bir durum iken insanların geneli hakkında ne denilebilir? Şüphesiz bu durum insanlar için başka bir zorluğu ortaya çıkarmaktadır. İmam Ahmed b. Hanbel (rh) kendi müsnedinde, İbn’i Abbas’dan gelen şu rivayete yer vermektedir; ‘Rasulullah (sav) Medine de mukim ve müsafir halinde, yedi ve sekiz rekât kıldı’ demektedir. Bu sahih rivayette öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsı vaktinin cem’i hakiki şeklinde cem edilerek kılındığına işaret etmektedir.
    Tüm bu delillerden sonra sonuç olarak şöyle söylenebilir;
    Namazlarda asıl olan şey, her bir namazı kendi vaktinde kılmaktır.
    Herhangi bir özür halinde namazları cem etmek vacip değil ancak bir ruhsattır.
    Namazların cem edilmesi hükmü cevaz, evlanın hilafı ve istihbab etrafında kalmaktadır. İhtilaflı meselelerden uzak durmak asıl olan şeydir.
    Her kim özürsüz olarak namazlarını cem ederse, sebep ve illetsiz namaz vaktini öne geçirdiği için namazı batıl olur. Namazların cem edilmesi meselesi, şer’i bir hakikat olup bu meseleden dolayı husumet göstermek, âlimlere, delillere, hadislere ve daha önemlisi Rasulullah (sav) ile sahabelerine karşı gelmek, haddi aşmak demektir.
    Namazların cem’i hakiki şeklinde cem edilmesi Muhammed (sav)’in şeriatında ki bir hüküm olup, gerekli şart ve özür hallerinin vaki olması durumunda amel edilebilecek bir hakikattir. Bu hakikatin diğer delilleri için ise hadis kitaplarına müracaat etmek gerekmektedir.




  3. 04.Mart.2012, 22:15
    2
    Moderatör



    Hanefîler, Arafat ile Müzdelife'den başka bütün cemleri (iki namazı beraber kılmayı) 'cem-i sûrî' diye te'vil etmişlerdir.
    Alıntı
    Namazları Cem Etmek
    Semih Duman
    Bismilllahirrahmanirrahim.
    Allah’a imandan sonra en büyük ibadet olan namazın, imanın sübutunda önemli bir yeri vardır. Namazın akideye taalluk eden kısmından daha ziyade namazın kılınış şekli ile ilgili olan her bir hadis, muhaddisler ve fakihler arasında önemli ihtilafların sebebi olmuştur. Namaz için abdestten namazın tahrimine, kıraatten teşehhüdüne, fatihanın hafi olan namazlarda okunup okunmamasına, rükûdan önce ve sonra ellerin kaldırılıp kaldırılmamasına (ref’ul yedeyn) kadar ve daha birçok konu hakkında önemine binaen mezhepler arasında ihtilaf edilmiş, her bir mezhep kendi delilini serdetmiştir. Bu ihtilafların bir tanesi de namazların seferde ve hazırda cem edilerek birleştirilmesi meselesidir. Hadis ve fıkıh kitaplarında çok geniş bir mevzu olan bu konuyu bütün yönleri ile değil sadece, namazların sefer halinde iken cem’i suri üzere mi, yoksa cem’i hakiki üzere mi cem edileceği yönünden ele almaya çalışacağız. Bu mütevazı çalışmada meseleyi, taassuptan uzak, bütün mezheplerin delillerini zikrederek Kur’an, sünnet ve ekser âlimlerin icmaı doğrultusunda izah etme gayretinde olacağız.
    Namazların cem edilmesi meselesinde çoklukla kullanacağımız ıstılahi bazı terimleri burada açıklamak gerekmektedir. Bu ıstılahlardan birincisi Hanefi mezhebinin itimat ettiği görüş olan cem’i suri, (fiili, muvasala, manevi), diğeri ise cumhur ulema tarafından kabul edilen cem’i hakiki, diğer isimleri ile cem’i vakti ve cem’i mukarene görüşüdür.
    Bütün mezhep âlimlerinin ittifakıyla iki farz vakit olan öğle ve ikindinin, öğle vaktinde birleştirilerek Arafat’ta cem edilmesi, akşam ve yatsı namazının ise yatsı vaktinde Müzdelifede cem edilmesi istisnasız caizdir. (1- Bedai Senai 1/127)
    Hanefi mezhebi, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazların cem edilmesi meselesini sadece Arafat ve Müzdelife’ye has kılarak buna cevaz verirken, bu yerlerden başka hiçbir durum ve zamanda namazların cem edilmesini caiz görmemektedir. (2- Fethul Bari İbn’i Hacer Askalani, 2/ 464 ve bknz. Fethu’l Bari 2/468–470). Namazların seferde, mukim iken, aşırı yağmur ve bunun gibi özürlerden dolayı namazların cem edilebileceğine dair olan tüm hadislerde itimat ettiği görüş cem’i surî olarak tevil edilmiştir. Cem’i suri; öğlen namazını vaktinin en son anında kılmak, biraz sonra giren ikindi vaktini ise ilk vakitte eda üzere kılmaktır. (3- Haşiyetu Tahavi, s. 138) Bu durum sanki namazları birleştirme suretinde olduğundan cem’i suri, bir namazın diğerin hemen ardından kılınması hasebiyle cem’i muvasala, sanki fiilsel bir birliktelikten dolayı cem’i fiili, öğlen namazını son vaktinde, ikindi namazını ise ilk vaktinde kılınması hasebiyle manen birliktelikten dolayı cem’i manevi olarak da isimlendirilmiştir. (4- Şerhu umdetil ahkâm, 2/98, Umdetul kari şerhi buhari 7/55) İmam Serahsi (r.h) bu hususta şöyle demektedir; ‘Namazların cem edilmesindeki haberlerin te’vili, fiili (cem’i fiili) olarak cem edilmesidir. Vakitlerin cem edilmesi değildir. İşte bu bizim görüşümüzdür. Cem’i fiili ise, akşam namazını vaktinin en son anına kadar tehir etmek, yatsı namazını ise vaktinin ilk anında kılmaktır. İşte bu fili olarak cem etmektir’ der. (5-El-Mebsut, İmam Serahsi (r.h) 1/149)
    Cumhur ulema ise namazların cem edilmesinde ki rivayetlerin zahirine itibarla hakiki manaya hamledilerek, öğlen ve ikindi namazlarının ya cem’i takdim suretinde (öne alınarak) öğlen vaktinde kılınması, ya da öğlen namazının ikindi vaktine kadar tehir edilerek, ikindi vaktinde önce öğle namazını ardından da ikindi namazını cem’i tehir suretinde (geciktirerek) kılmak olarak açıklamaktadırlar. İşte bu duruma cem’i hakiki ya da cem’i vakti denmektedir. (6-Dört mezhep fıkhı, İmam Zuheyli, 1/ 483) Hadislerin zahirine itibar ederek iki ayrı vaktin (öğle-ikindi ve akşam-yatsı) hakikaten bir başka vakitte birleştirilmesinden dolayı cem’i vakti dendiği gibi, namazların hakiki surette birleştirilmesinden dolayı cem’i hakiki ve beraberlikten dolayı da cem’i mukarene denilmiştir. (7-Ahkamu’l ahkami şerhu umdetu’l ahkâm, 2/98)
    Namazların cem edilmesi meselesi mezhepler arasında beş kısımda incelenebilir;
    Birinci görüş, öğlen ve ikindi namazlarını sefer özrü sebebi ile cem’i takdim üzere hakiki surette birleştirerek kılmak, akşam ve yatsı namazlarını da yine sefer özrü sebebi ile cem’i tehir üzere hakiki surette birleştirerek kılmaktır. Bu görüş İmam Malik (rh), İmam Şafii (rh), meşhur olan görüşü üzere İmam Ahmed (rh), İbn’i Battal ve cumhur ulemanın kavlidir. Aynı zamanda sahabelerin büyük çoğunluğu tarafından da amel edilip, rivayet edilmiştir. Onlar; Ali b. Ebi Talip, Said b. Ebi Vakkas, Said b. Zeyd, Usame b. Zeyd, Muaz b. Cebel, Ebu Musa, İbn’i Ömer, İbn’i Abbas (Allah hepsinden razı olsun)’dır. Tabiinden olan kişiler ise; Ata b. Ebi Rebah, Taûs, Mucahid, İkrime, Cabir b. Zeyd, Ebu Zinad, Muhammed b. El-Munkedir, Saffan b. Suleym (Allah hepsinden razı olsun)’dir. İmamlardan olan kişiler ise; Süfyan’ı Sevrî, İshak, Ebu Sevr, İbn’i Munzir, İbn’i Kudema’dır. (Allah hepsine rahmet etsin)
    İkinci görüş ise birincinin tam tersinedir. Buna göre namazların cem’i meselesi, Arafat ve Müzdelife hariç istisnasız, mutlak olarak caiz değildir. Bu görüş ise, İmam Hasan (rh), İmam Nehai (rh), Ebu Hanife (rh) ve O’nun ashabı tarafından kabul görmüş ve namazların cem edilmesi, cem’i suri olarak açıklanmıştır. Bu amel üzere olan sahabeler ise şunlardır; İbn’i Mesud, bir görüşe göre Cabir b. Zeyd, Mekhul, Ömer b. Abdilaziz, Salim ve Leys b. Saad. (Allah onlardan razı olsun)
    Üçüncü görüş ise İmam Ebu Leys (rh)’in görüşü olup, İmam Malih (rh)’in meşhur görüşü olarak da zikredilmiştir ki bu ise, namazların cem’i hakiki suretinde birleştirilmesi şartını seferde ‘acele olarak yol almak’ şartına bağlamıştır. Aynı zamanda İmam Evzâi’de bu görüşü tercih etmiştir. (8- bkz Mudevvenetu’l Kubra, 1/111, Nilu’l Evtar, 3/213, Bezlu’l Mechud fi halli Ebi Davut 6/283) Hanefiler hariç diğer imamlara göre sadece seferde yol katetmek için sefer olması yeterli olup, ‘ acele yol almak’ şartını koşmamışlardır. (Şerhu’l Muvatta, 1/255, Umdetu’l Kari, 1/150, Keşşafu’l Kina, 2/3)
    Dördüncü görüş ise, Ömer İbnu’l Abdilaziz (rh), İmam Hasan (rh) ve İmam Evzai (rh)’in görüşüdür ki bunlara göre seferde namazların cem edilmesi meselesi sadece özür sahibi olan kişilere has kılınmıştır.
    Beşinci görüş ise, bir rivayete göre İmam Ahmed (rh)’in kavli, İbn’i Hazm’ın tercih ettiği ve İmam Malik (rh)’den rivayet edilen görüştür ki bu ise, namazlarda sadece cem’i tehir caizdir, cem’i takdim caiz değildir görüşüdür. (9-Mealimi’s Sünen Hattabi- 1/227 ve geniş malumat için Nilu’l Evtar Şevkânî- 3/242) Bu görüşlerin haricinde Şia uleması ise, Ehli Beyt’in görüşü olarak iddia ettiği ve kabul ettiği görüşe göre onlar, namazların mutlak olarak her halükarda ve vakitte gerek seferde gerekse mukim ve özürsüz olarak cem edilmesini uygun görmüşlerdir. Bu görüş Ehli Beyt’e iftira olmakla beraber, asla bu konunun delilini ve sünnette yerini bulamayacakları gibi bu durum sünnete de muhaliftir.
    Cumhur ulemanın ve Ebu Hanife (rh) hariç diğer üç büyük imama göre, namazların sefer, yağmur, kar, fırtına, hastalık, özür ya da başka bir hacet durumunda, adet edinmemek ve özürsüz olmamak kaydı şartı ile cevaz verilmiştir. Her ne kadar mesele beş görüş etrafında toplansa da asıl olarak namazların cem edilmesinde iki görüş vardır ki bunlar, cem’i suri ya da cem’i hakiki şeklinde olması görüşleridir. Bu mesele de asıl olarak âlimler arasındaki ihtilafın sebepleri ve Hanefi âlimlerinin delilleri şunlardır; Kat’i ve zanni hükümlerin tahsisinde ki reylerin taaruzu (çatışması), ibadetlerde kıyasın cevazı, âsâr olan rivayetlerin te’vili, hadislerin tashihi ve namazlar için vakitlerinin iştiraki (vakit ortaklığı) meselesidir. İşte bu ihtilafların sebepleri Fethu’l Mulhim’de de şu şekilde ifade edilmektedir. ‘ İhtilafların sebebi öncelikle, namazların cem’i konusunda gelen âsârların te’vil edilmesi ve bu konuya istidlal olarak alınmasıdır. Çünkü bunların hepsi fiil olup, kavil değildir. Fiillerde ise kavilden daha fazla ihtimale yol vardır.’ der. Asarların te’vil edilmesi ya da aralarındaki ihtilaflar hakkında Kadi İyaz (rh) şöyle demektedir. ‘Sefer, hastalık ve yağmur halinde namazların cem edilmesi ruhsattır. Her kim Nebi (sav)’in, Cibril (as) ile olan namazı hadisine tutunur ve onu genel kural edinirse o zaman cem’i caiz görmez. Fakat her kim bu hadisi has olarak alırsa, varit olan diğer hadislerle seferde cem’in cevazını ispat eder. Hastalık ve diğer özürleri ise bunun üzerine kıyas eder.’ demektedir. (Tuhfetu’l Ahvezi, 1/562) İkinci olarak ihtilaf, hadislerin bazılarının tashihindedir. Üçüncü olarak bu konuda kıyasın caiz görülmesidir. Çünkü ibadet konularında zanni hüküm ile kıyas zayıftır’ der. (9- Ahmed Şakir şerhi, Fethu’l Mulhim, 4/418) Arafat ve Müzdelife’de, namazların cem edilmesi üzerine yapılan kıyasın diğer hallerde ve durumlarda yapılamayacağını söylemek hem kıyasa hem usule hem de hadislere aykırıdır. Çünkü cins ve nev’i (vasfı) aynı olan iki şeyin, aynı sebep ve illetlerle birbirine kıyas edilmesi caizdir. Bu mekânlarda ki cem’e kıyası caiz görenler cevaz vermişler, bu kıyasa cevaz vermeyenler ise cem’i caiz görmemişleridir. İbn’i Dakiki’l İyd bu konuda şöyle demektedir; ‘Öğle ve ikindi namazlarının Arafat’ta cem edilmesinde, akşam ve yatsı namazlarının da Müzdelife’de cem edilmesinde hilaf yoktur. Ama diğer yerlerde cem meselesinde kıyas üzere ihtilaf olmuştur. Hanefilere göre, hakkında ittifakla cem edilmesi imkânsız olmayan cem şeklinin, hakkında ihtilaf olan bir cem şekline kıyasını caiz görmemiştir. Diğerleri ise bunun tam tersine ihtilaflı olan cevazı, icma hali üzere olan cevaza kıyas etmektedir. (Ahkamu’l ahkâm, 2/100) Bu kıyasın caiz olmasına delil ise, İmam Malik’in, İbn’i Şihab’dan naklettiği rivayettir. İbn’i Şihab, Salim b. Abdillah’a şöyle sordu, ‘Öğle ve ikindi namazları seferde cem edilir mi? Salim b. Abdillah, evet bunda bir beis yok. İnsanların Arafatta ki namazlarını görmüyormusun?’ dedi. (Muvatta, 1/130, Musannefi Abdi’r Rezzak, 2/550) İmam Zerkâni bu kıyas hakkında, Salim’in (rh) ihtilaflı olan cem’i, hakkında ihtilaf olan cem’e kıyas ettiğini ifade ederek, burada ki illetin sefer olduğunu söylemiştir. (Şerhu Zerkâni ala Muvatta, 1/295) İmamul Harameyn ise, taabbudi konularda ki kıyasın illeti hakkında hacı olan kişinin, hac menasikleri ile gayet meşgul olduğunu, bu illet ve sebebin ise bütün yolculuklarda bir özür olduğunu beyan eder. (Şerhu Zerkâni ala Muvatta, 2/295) Şevkani ve Hasan Han ise, ‘Sefer halinde ki namazların cem edilmesinin, Arafat ve Müzdelifede ki namazların cem edilmesine kıyas edilebileceğine hükmetmiş, fakat mukim olarak namazın cem edilmesinin, seferde ki namazın cem edilmesinde kıyas edilmesine ise vehm demiştir. Çünkü asıl illet olan sefer, mukim olma durumunda ortadan kalkmaktadır’ der. (Fethu’l Âlâm, 1/196) Buraya kadar zikredilenlere göre taabbudi konularda bile illetin kaim olmasıyla, kıyasın caiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Muhammed Said Ramazan El-Butî’nin doktora tezi olarak yazdığı eserde bu durum teyid edilmekte, yağmur halinde namazların cem edilmesi sefer halinde ki namazların cem edilmesine kıyas edilmesinin mümkün olduğuna işaret ederek, her ikisinde ki cinsin aynı (zorluk ve meşakkat) olduğunu söylemiştir. (Ramazan El-Butî, Devabitu’l maslaha fi şeriati’l İslamiyye, 228,229) Burada açıklanması gereken bir durum vardır ki o da vakit ortaklığını (İştiraku’l evkat) kendilerine delil olarak alıp, her bir namazı bir diğeri ile her şart ve mekânda özürsüzce cem yapılmasına cevaz veren Şia mezhebinin inkârı için şer’i bir hakikatin önünün kapatılmasıdır. Hakikatte kendisine müracaat edilen bütün kaynaklarda namazların asla kat’i surette özür olmadan ya da sefer haleti olmadan caiz görülmemesi şianın bu batıl görüşünün önünü kapatmak içindir. (10-Bknz Şeyh Alusi, Ruhu’l Meâni, 15/ 132–133) Vakit ortaklığı bizzat Kur’an da zikredilmektedir. Hadislerdeki cem uygulaması ve sahabelerin asârları da bunu göstermektedir. Hud Suresinde şöyle buyrulmaktadır; ‘Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl’ (Hud Suresi 114) Allah Teâlâ burada üç ortak vakit bildirmiştir. ‘Gündüzün iki tarafı’ içerisinde üç vakti ifade etmektedir ki bunlar, gündüzün ilk vakti olan sabah namazı ve gündüzün son vakti olan öğlen ve ikindi vakitleridir. ‘Gecenin gündüze yakın olan vakitleri ise yine iki vakte işarettir ki, gündüze daha yakın olan akşam namazı ve gündüzden uzak olup geceye yakın olan yatsı namazı vakitleri ortaklıkla zikredilmiştir. Ayetler ve hadislerin ışığında ayete bakıldığında burada üç farklı vakit vardır. Sabah namazı, öğlen ve ikindi namazları ve akşam ile yatsı namazlarıdır. İşte bu vakitler namazların cem’i için aynı zamanda özür vakitleridir. Kur’an da İsra Suresinin 78. ayeti bu durumu desteklemektedir. ‘Güneşin öğle vakti zevalinden, gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl.’ Ayette ki ‘duluk’ kelimesi ‘zeval’ manasına gelmektedir. Zevalden sonra ise öğlen ve ikindi namazları gelmektedir. ‘Ğasak’ kelimesi ise geceyi ve karanlığının gelmesi manasında dır ki bu da, akşam ve yatsı namazlarını ifade etmektedir. Ayetin sonunda ki sabah namazının tek başına zikredilmesi ise bunun başka hiçbir namazla iştirakinin olmadığı dolayısı ile hiçbir namazla cem edilemeyeceğine işaret iken, diğer namazların ise, hadislerde ki şer’i bir özür sebebi ile cem edilebileceğine işaret etmektedir. İşte vakit ortaklığı (İştiraku’l evgat) namazların cem’ini gerektirmektedir.
    Hanefi âlimlerinden olan İmam Haskâfi (rh), Tenviru’l Ebsar’ın şerhi, Dürrü’l Muhtar’da şöyle demektedir; ‘İki farz namazın tek bir vakitte özür ile de olsa cem edilmesi yoktur’ diyerek, sefer, yağmur ve özür hallerini de saymamakta, cem ile ilgili rivayetleri ise cem’i vakti üzere değil, cem’i fiili yani suri üzere hamletmektedir. Aynı şekilde namazların, takdim ve tehir şeklinde cem edilmesi halinde ifsat olacağını haber vermektedir. Fakat ne gariptir ki, İmam Haskâfi (rh) yine aynı eserde, zaruret halinde diğer mezheplerin taklit edilmesinin de caiz olduğuna işaret ederek şöyle söylemektedir; ‘Zaruret halinde, diğer mezhep âlimlerinin cem etme şartlarına iltizam şartı ile taklitte bir beis yoktur. Çünkü uydurma ve boş hükümler icma ile batıldır’ der. (11- Dürrü’l Muhtar, 2/45–46) Bu noktada cem etmeye cevaz veren âlimlerin icmaına katılmış oldu. Çünkü namazların özürsüz bir şekilde cem edilmeyeceği noktasında yine icma vardır.
    Hanefi mezhebinin en büyük delilleri bu noktada öncelikle şu ayetlerdir; ‘Namazlara, bilhassa orta namaza dikkat edin’ (Bakara 238) Ayeti kerimede namazların kendi vaktinde kılınmasına önem verilmesine işaret edilmektedir. Nisa Suresinde ise şöyle buyrulmaktadır; ‘Muhakkak namaz, müminler üzerine muayyen vakitlerde yazılmıştır’ (Nisa Suresi 103) Bu ayette, namazların muayyen vakitlerinin olduğu, her bir namazın kendine has vakit dilimi içinde eda suretinde kılınması tembih edilmektedir. Maun suresinde ise; ‘Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildirler’ buyrulmaktadır. Seleften bazıları bu ayet hakkında yani onlar namazlarını vaktinde kılmayarak, geciktirirlerdi demişlerdir. Meryem Suresinde ise; ‘Sonra onların ardından bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler’ buyrulmaktadır. (Meryem Suresi 59) Namazın zayi edilmesi yine seleften bazıları tarafından vaktinden tehir etmek olarak açıklanmıştır. Dolayısı ile namaz vakitlerine olan bu muhafaza vaciptir. Buna muhalefet ise kat’i subuta delalet eden bu ayetlere muhalefettir. Subutu kat’i olan deliller ise subutu zanni olan delillerden daha kuvvetlidir, denilmektedir.
    Bu ayetlerin hepsinde icma ile namazı keyfi olarak geciktiren, geri bırakan ve gerekli önemi vermeyen kişiler kastedilmektedir. Mademki ayetlerin hepsi namazı vaktinden geciktiren, gereken önem ve ehemmiyeti vermeyen kişilerden bahsetmektedir, öyleyse Hanefi mezhebinin namazların cem’i konusunda cem’i suriyi tercih etmeleri ve her hangi bir şer’i özrü de kabul etmemeleri hem Rasulullah (sav)’i hem de sahabeleri bu mekruh amel ile itham etmektir. Bir vaktin, diğer vakit girmeden az evvel ki anı ve kılındıktan hemen sonraki diğer vakit, namazların vaktinden geciktirildiğine en büyük delildir. Dolayısı ile bu ayetler şer’i bir özür sebebi ile sahih hadislerden yola çıkarak, namazları cem eden kişileri kapsamamaktadır. Yukarıdaki Nisa suresinde zikredilen ayette, namazların vakitli olarak farz kılınması, hadislerde, asârlarda, tabiinin uygulamasında olan namazların özür halinde cem edilemeyeceğine delil değil, belki de özür ve sefer hali olmaksızın gafletten dolayı ya da kasıttan dolayı namazın vaktini geçiren kişinin namazını artık kaza edemeyeceğine delildir.
    Cem ile ilgili hadislerin hepsinin haberi vahid olup, kat’i delillerin zanni delillere tercih edilmesi durumu ise doğru değildir. Bu konu hakkında göze alınması gereken büyük hakikat Kırbaşoğlu’nun küçük ama faydası büyük risalesinde şöyle ifade edilmektedir; ‘Cem konusuyla ilgili ha­disler Hanefîler ve diğerleri tarafından âhâd olarak kabul edilegelmiş, daha sonraları bu konudaki hadislerin âhâd değil müstefiz ol­duğu ortaya konmuş ve son olarak, hadislerin senedlerindeki ravîlerin sayımıyla elde ettiğimiz neticeye göre, bu konudaki hadisle­rin meşhur derecesine varmış olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun izahı kolaydır. Çünkü geçmiş asırlarda, eldeki imkân ve vasıtalar, zamanımızdakilere kıyasen oldukça mahdut olduğundan, bir fakih veya muhaddisin, bir konudaki hadisin dünyada mevcut bütün tarikle­rini toplama şansı, şimdi bizim sahip olduğumuzdan daha azdı.
    Bu hususu gözönüne alarak, hadis ile ilgili araştırmalarda bu noktayı gözden uzak tutmamak gerekir.’ demektedir. Nitekim aynı manayı Şeyhu’l İslam İbn’i Teymiyye de ifade etmekte ve bu konuda yeteli bazı malumatlar vermektedir.
    Çünkü bu hadisler, yalan söylemesinde imkân olmayan büyük bir sahabe ve tabiin tarafından amel edilip, rivayet edilmiştir. Haberi vahid aynı zamanda itikada dair konularda bile mutevatir gibi olması şartı ile kabul görüyorsa, aynı şartla birlikte ameli konularda da kabul görmektedir. ‘Ahad haberlerin akidede delil olamayacağı’ fitnesi 2. ve 3. yüzyıldan sonra kelamcılar tarafından çıkarılmış, özellikle mutezile mezhebinden olan Vasıl b. Ata’ya aittir. Zannilik veya delillerin zanniliğini ilk önce zikreden odur. (12-Es’sebat ve’ş Şumul, 19/183) Bu bid’at günümüzde de o kadar yaygın bir hal almıştır ki, bazı faziletli kişiler bile bu zihin karışıklığında, akide hükümlerinde usul ve furuu birbirinden ayıran kelamcıların fitnesine düşmüşlerdir. Haberi ahad olan hükümlerden olup da hiçbir kimsenin itiraz etmediği bazı meselelerden bir tanesi, ayetlere konu olan kıble değişikliği hükmüdür. İmam Buhari (rh)’de bu konu ile ilgili kitabında bir bölüm açmış ve şu delilleri zikretmiştir. Kıblenin değişmesi ayeti öğlen ya da ikindi namazını kılan müslümanlara ulaştığında, onlar namaz içinde yeni kıbleye dönerek namazlarına devam etmişler, haberin zan içerdiğini söylememişlerdir. (13- Sahih’i Buhari, Kitabu Ahbari’l Ahad no:7251, Müslim, Kitabu’l Mesacid) Aynı şekilde içkinin haram kılınmasındaki haberler (Buhari, Kitabu’l Eşribe), ‘Bir fasık size haber getirirse araştırın’ ayetindeki mefhumu muhaliften gelen kişi fasık değilse amel edilebileceği (Hucurat 16), Rasulullah (sav)’in Muaz b. Cebel’i yalnız olarak Yemen’e vali olarak göndermesinde kimse Muaz (ra)’nun haberlerinin yalnızlığından dolayı zan içerdiğini ifade etmemiştir. İşte bu ve bunun gibi misaller en büyük delillerdendir. (14-Detaylı bilgi için, İmam Halhal’ın Es’Sunne, Abdullah b. Ahmed Es’Sunne, İmam Lalekâi Usulu itikâdi ehli’s sunne, İbn’i Huzeyme Et’tevhid ve İbn’i Mende’nin Et’tevhid adlı akide eserlerinde haberlerin ahad ya da mutevatir diye ayrılmadıkları görülebilir.) Bütün bunlara rağmen Bedai sahibi bu ayetler hakkında şöyle demektedir; ‘Bu ayetlerde kat’i delillerle her bir namaz kitap, mütevatir sünnet ve icma ile kendi vakitlerine muayyen kılınmıştır. Bunlardan her hangi birisinin zanni olan istidlallerle ya da haberi vahid ile kendi vaktinin haricine taşınması caiz değildir. Burada ki istidlal fasittir. Çünkü sefer ve yağmur, namazın vaktinden dışarı çıkmasını gerektiren bir eser taşımamaktadır’ der.
    Fethu’l Mulhim’de, namazın vaktinden tehir edilmesinin ise kebâirden sayıldığı, İbn’i Ebi Şeybe’nin, Ebu Musa’dan rivayet ettiği nakil ile istidlal edilmiştir. (15- Fethu’l Mulhim, 4/421) Fakat bilinmelidir ki, İbn’i Abbas’ın, İkrime’den, Onun da Hüseyn b. Kays’dan aldığı rivayet muhaddisler tarafından cerh edilmiştir. İbn’i Abbas (ra) Rasulullah (sav)’den şöyle buyurmaktadır; ‘Her kim özürsüz olarak iki namazı cem ederse, büyük günahlardan bir günah işlemiş olur.’ İmam Ahmed, Hüseyn b. Kays’ın metruk (terk edilmiş) olduğunu söylemiştir. İmam Nesaî, Onun hiçbir şey olmadığını söylerken, İmam Suyuti İmam Cevzi’den, bu kişinin hadiste aslı olmadığını nakleder.


    Namazların cem edildiğine dair sarih rivayet büyük delildir. Zira bu durum bir ruhsattır. Sahih Müslim’de, Ya’la b. Ümeyye (ra)’dan gelen bir rivayet vardır. Kendisi Ömer İbn’i Hattab’a, ‘yeryüzünde sefere çıktığınız vakit eğer, kâfirlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız, namazdan kısaltmanızda size bir günah yoktur’ ayetini okuyarak artık insanların emniyette olduğunu sorar. Hz. Ömer (ra), şöyle der, ‘Senin garibine giden şey, benimde garibime gitti ve Resulullah (sav)’e sordum. Bana şöyle dedi, ‘Bu, Allah’ın size tasadduk ettiği bir sadakadır. O’nun sadakasını kabul edin’ dedi. Bu ayete göre namazların cem edilmesi ve kasredilmesi birbirini gerektirir. Aksi ise caiz değildir. Namazların cem edilmesinde ki, cem’i suri şeklinde ise kolaylıktan daha ziyade zorluk vardır. Zira cem etmekten kasıt, seferdeki yolcuya kolaylıktır. İmam Hattabî bu konuda şöyle demektedir; ‘Cem lafzı örfte, öğlen namazını son vaktine kadar geciktirmek ve ikindi namazını ise ilk vaktinde acele kılmak manasında kullanılmaz. Çünkü bu durum zaten her bir namazı kendi has vaktinde kılmaktır. Biline şekliyle namazın cem edilmesi, iki namazın, iki vakitten bir tanesinde kılınmasıyla olur. Namazın en son vaktinin ayarlanabilmesi, hemen akabinde ise ikindi vaktinin girdiği o anın ayarlanabilmesi, genel ve has olarak bütün insanlar üzerine kolaylık değil, ancak meşakkattir’ der. (Mealimi’s Sünen li’l Hattabi, 1/228-229) İbn’i Abdilber ise, Hanefilerin gittikleri cem’i suri suretinin cem ile alakası olmadığını söyler. (El-İstiskar, 2/20) İbn’i Kudema ise, yine suri şeklindeki cem’in uygulamasının zor ve anlamsız olduğunu söyleyerek, eğer cem bu şekilde yapılabiliyorsa, ikindi ve akşam namazlarının ve aynı şekilde yatsı ve sabah namazlarının da cem edilebilmesi gerektiğini söyler. Fakat hilafsız ve istisnasız bunu kimse söylememiştir. (İbn’i Kudema, El-Muğni, 3/129) İbn’i Hacer (rh) bile namazların cem edilmesinde ilk akla gelen şeyin iki namazın bir vakitte kılınması olduğunu, cem’i suri şeklinin akla bile uzak olduğunu söylemektedir. (Fethu’l Bari, 2/676)
    Namazların seferde cem edilmesine dair hadislerden daha ziyade, mukim halde cem edilmesine dair hadisleri ele alırsak, sefer gibi bir özür durumunda namazların cem edilmesi bi tariki’l evlâ’dır. İbn’i Abbas (ra) şöyle rivayet etmektedir; ‘Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, her hangi bir korku ve sefer olmaksızın öğle ve ikindiyi cem etti. Akşam ve yatsıyı cem etti.’ Bir başka rivayette, ‘Yağmur da olmaksızın’ denilmiştir. (Müslim, Ebu davud, Tirmizi, Şafii) Yağmur rivayeti ise yine İmam Müslim, Ebu Davut, Tirmizi ve İmam Ahmet’ten gelmektedir. Namazların tek bir vakitte takdim ya da tehir sureti ile kılınmış olması bu rivayeti duyan kişilere hayli garip gelmiş olmalı ki, İbn’i Abbas (ra)’ya hiç de alışık olmadıkları bu durum Said b. Cübeyr (ra) tarafından sorulduğunda O, şöyle demiştir; ‘Ümmetinden hiç kimseyi zora düşürmemeyi istedi.’ Bu durum eğer cem’i suri olarak sahabe tarafından algılanmış olsaydı namazların kendi vaktinde ve en son vakitlerinde kılınmasını yadırgamazlardı. Fakat durum bunun tersi olarak yani cem’i hakiki suretinde anlaşıldığı için alışık olunmayan bu uygulamanın sebebi sorulmuştur. Eğer bu hadis için, ‘Efendimiz (sav), bir hastalıktan dolayı kaynaklanan bir özür sebebi ile namazını cem etmiştir denilirse, o zaman kendisine uyan kişilerde de aynı illetin olması gerekmektedir ki bu imkânsızdır. Geriye sadece bu namazların Efendimiz (sav)’in imamlığında bir şer’i özürden dolayı cem edilmesi kalmaktadır. Nitekim İmam Malik (rh) bu hadis hakkında yağmur illetini zikretmiş ve İmam Şafii ve Medine ashabından birçok kişi de onu desteklemiştir. Bu hadisten dolayı namazların cem edilmesi, özürsü olmamak ve adet halini almamak kaydı şartı ile, İbn’i Sirin, İbn’i Munzir, Kaffal ve hadis ashabndan bir grup caiz görmüştür. (Feth’ul Bari, 2/42) Yine İbn’i Abbas hadisinin mantukuna göre Rasulullah (sav), Medine’de özürsüz kılmıştır. Bu hadisin mefhumu ise, korku, yağmur, sefer ve özür durumlarının cem’i mubahlaştırdığını ifade etmektedir. İmam Nevevi (rh) ise İbn’i Abbas’ın bu rivayetindeki ‘Ümmetinden hiç kimseyi zora düşürmemeyi istedi.’ Sözünü her hangi bir şekilde hastalık ya da başka bir şeyle illetlendirmemesine dikkat çekmektedir. (Şerh’u Müslim, 5/219) Şeyhu’l İslam İbn’i Teymiyye (rh) öğle ve ikindi ile akşam ve yatsı namazlarının cem edilmesinin sefer, hastalık ve bunun gibi diğer özürlü hallerde birçok ulema nezdinde kabul gördüğünü söylemektedir. (Mecmu’ul Feteva, 22/31) Sünen’i Ebi Davut ve Tirmizi’de gelen bir hadise göre Rasulullah (sav), adet gününün haricinde hastalanan bir kadına namazlarını cem etmesine ruhsat vermiştir. Şeyh Albani (rh) bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. (Ebu Davut 287, Tirmizi 128) İstihaze durumu bir hastalıktır. İmam Ahmed (rh), hastalık haletinde namazların cem edilebilmesi durumunda, sefer halinde de cem edilebileceğini ifade etmekte ve hastalığın seferden daha zor ve meşakkatli olduğunu söylemektedir. (Keşşafu’l Kina, 5/2) Burada cem meselesinde şunu hatırlatmak gerekir ki, sefer haricinde namazların kısaltılması yoktur. Namazlar sadece sefer halinde kısaltılarak cem edilir. Allame İbn’i Baz (rh) bu hadisin şerhi için, Fethu’l Bari’ye düştüğü talikte şöyle demektedir; ‘Mezkûr hadisin herhangi bir zorluğa ve meşakkate hamledilmesi en uygun olandır. Nitekim İbn’i Abbas’ın sözü buna delalet etmektedir’ der.
    Abdullah b. Şakik (ra)’dan gelen bir rivayet şöyledir; "(Bir gün) İbn’i Abbas, Basra’da ikindiden sonra bize bir konuşma yaptı ve (konuşması) güneş batıp yıldızlar ortaya çıkıncaya kadar uzayınca insanlar kendisine namazı hatırlatmaya başladılar. Tam bu sırada Temîm oğullarından lafını sakınmaz birisi geldi ve "Namaz namaz" deyip, o da namazı hatırlatınca, İbn’i Abbas:
    "Anasız kala­sı, sünneti bana mı öğretiyorsun?" dedi ve ilave etti:
    "Ben Rasulullah'ın öğlen ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı cem ettiğini gördüm."
    Abdullah b. Şakîk devam ederek şöyle demiştir:
    "İbn’i Abbas’ın bu sözüne içim yatmadı ve Ebu Hureyre'ye gi­dip onun söylediklerinin doğru olup olmadığını sordum. İbn’i Abbas’ın dediklerini tasdik etti." (Müslim ve Ahmed)) Rasulullah (sav) herhangi bir korku, yağmur, sefer ya da başka bir özür olmaksızın, namazını cem etmişse bu özürlerle beraber namazların cem edilmesi bi tariki’l evlâ’dır. Bu durumdaki cem şekli ise cem’i suri değildir. Çünkü bu suret gayet meşakkatlidir. İbn’i Abbas’ın kelamından ise suri şekli anlaşılmamaktadır. Abdullah b. Şakik’in durumu içine sindirememesi ve Ebu Hureyre’ye sormasına sebep olan şey cem’i suri şekli değil, akşam namazından yatsının vaktine kadar hutbenin uzatılmasıdır. Yani onun sormasına sebep olan şey, akşam namazının bir başka vakitte beraberce kılınmış olmasıdır. Ayrıca insanların, namazı kendisine ısrarla hatırlatmaları da bu durumu teyid etmektedir. Namazların cem edilmesi dört büyük sahabe tarafından da sabittir. Safvan b. Suleym (ra); ‘Ömer İbn’in Hattab (ra), öğle ve ikindiyi yağmurlu bir günde cem etti’ diye rivayet etmiştir. Bu hadisi Abdurrezzak kendi müsnedinde (2/556) çıkarıp, ricallerinin sika olduğunu kaydetmiştir. Bir başka rivayet ise şöyledir; Nafi (ra)’dan rivayetle, Abdullah ibn’i Ömer, emirleri akşam ile yatsı ararsında yağmurlu bir günde topladığında, onlarla beraber cem etmiştir’der. (İbn’i Malik, Ebi Şeybe, Abdurrezzak ve İbn’i Munzir)
    Medine ehlinin amelide bu şekildedir. İbn’i Abdilber El-istiskar adlı kitabında (6/31) yağmurlu gecelerde iki namazın cem edildiğini beyan ederek, bunun meşhur bir amel olduğunu ve kendisi ile amel edildiğini belirtmiştir. İbn’i Teymiyye ve talebesi İbn’i Kayyım El-Cevzi, İbn’i Baz, Şeyh Albani, Şeyh İbn’i Useymin, (Allah hepsinden razı olsun) fetvalarında namazların cem’i hakiki şeklinde cem edilmsinin İbn’i Abbas (ra)’nun rivayetinde ki, maslahattan dolayı caiz olduğunu zikretmişlerdir. Hanefilerin delil olarak zikrettikleri Cibril hadisinde ki ‘İşte vakit, bu iki vakit arasıdır’ hadisi genel olup, Mekke’de vaki olmuştur. Fakat Nebi (sav) ise has olan bazı haller ile Medine’de tehir üzere namazlarını kılmıştır. ‘Her kim namazdan uyursa ya da unutursa hatırladığında kılsın. O vaktidir’ hadisinde unutulan ve uyuya kalınan namazın vaktinin hatırlandığı vakit eda vakti olarak açıklanması, namazın bir özür sebebi ile vaktinin haricinde kılınabileceğini göstermektedir. Mademki bu özürler sebebi ile namaz başka bir vakitte kılınabiliyorsa, yine sefer, hastalık, yağmur ve diğer haletlerden dolayı namazın başka vakitlerde kılınması caiz olmaktadır. Cem’i suri şekli, insanlardan en has olanlarının bile zorlukla amel edebileceği bir durum iken insanların geneli hakkında ne denilebilir? Şüphesiz bu durum insanlar için başka bir zorluğu ortaya çıkarmaktadır. İmam Ahmed b. Hanbel (rh) kendi müsnedinde, İbn’i Abbas’dan gelen şu rivayete yer vermektedir; ‘Rasulullah (sav) Medine de mukim ve müsafir halinde, yedi ve sekiz rekât kıldı’ demektedir. Bu sahih rivayette öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsı vaktinin cem’i hakiki şeklinde cem edilerek kılındığına işaret etmektedir.
    Tüm bu delillerden sonra sonuç olarak şöyle söylenebilir;
    Namazlarda asıl olan şey, her bir namazı kendi vaktinde kılmaktır.
    Herhangi bir özür halinde namazları cem etmek vacip değil ancak bir ruhsattır.
    Namazların cem edilmesi hükmü cevaz, evlanın hilafı ve istihbab etrafında kalmaktadır. İhtilaflı meselelerden uzak durmak asıl olan şeydir.
    Her kim özürsüz olarak namazlarını cem ederse, sebep ve illetsiz namaz vaktini öne geçirdiği için namazı batıl olur. Namazların cem edilmesi meselesi, şer’i bir hakikat olup bu meseleden dolayı husumet göstermek, âlimlere, delillere, hadislere ve daha önemlisi Rasulullah (sav) ile sahabelerine karşı gelmek, haddi aşmak demektir.
    Namazların cem’i hakiki şeklinde cem edilmesi Muhammed (sav)’in şeriatında ki bir hüküm olup, gerekli şart ve özür hallerinin vaki olması durumunda amel edilebilecek bir hakikattir. Bu hakikatin diğer delilleri için ise hadis kitaplarına müracaat etmek gerekmektedir.







+ Yorum Gönder