Konusunu Oylayın.: Ameli mezhepler hakkında bilg ialmak istiyorum

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Ameli mezhepler hakkında bilg ialmak istiyorum
  1. 01.Mart.2012, 19:49
    1
    Misafir

    Ameli mezhepler hakkında bilg ialmak istiyorum

  2. 01.Mart.2012, 20:00
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Ameli mezhepler hakkında bilg ialmak istiyorum




    Mezhep, sözlükte, gidilen yol manasına gelir. Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde binlerce müçtehit varsa da; bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan ve meşhur olan mezhep sahipleri şu on iki imamdır:

    On İki İmam;

    1) İmam-ı Azam Ebu Hanife

    2) İmam-ı Mâlik

    3) İmanı-ı Şafiî

    4) İmam-ı Ahmed b. Hanbel

    5) İmam-ı Evza'î

    6) İmam-ı Sufyan b. 'Ûyeyne

    7) İmam Sufyan es-Sevrî

    8) İmam Davud

    9) İmam Muhammed İbn-ül Cerir et-Taberi

    10) İbn-iHazm

    11) İmam-ı Ebu bekir b. Münzir

    12) İmam-ı İshak İbn-i Rahveyh

    Bunlar "Kime hikmet verilmişse, ona hayr-ı kesir verilmiş olur," âyet-i celilesine ve "(Allah) Kime hayır murat ederse O'nu dinde fakih kılar," hadis-i şerifine hakkıyla masadak olmuşlardır.

    Bunların ilimdeki ve içtihattaki yüksek makamlarına onlardan sonra gelen alimler yetişememişlerdir. Hak mezheplerinsayısı önceleri on ikiye kadar çıkmış ise de daha sonra diğer sekizinin taraftarları kalmadığından mezhepler dörde inmiştir.

    Muhammed Seyyid, "Medhal" adlı eserinde mezheplerin tarihî seyrine geniş yer vermiştir. Bu bölümden bir kısmını günümüz Türkçesi ile aşağıda takdim ediyoruz:

    Mezhepler oluşmadan bir kimse bir mesele için her hangi bir fıkıh alimine, bir başka mesele için de başka bir alime müracaat ederdi.

    Tabiin devrinin sonuna doğru yavaş yavaş içtihat müessesesi kurumlaşmaya ve fıkıh hususi bir dal olarak öğrenilmeye başlandı.

    Müçtehit devri başlayınca, içtihat ile ilgili meslekler tamamen yerleşti ve içtihat bağımsız bir ilim olarak diğer ilimlerden ayrıldı. Iraklıların imamı Ebu Hanife, Hicazlıların imamı İmâm-ı Mâlik, Mısır'ın imamı İmâm-ı Şafiî gibi büyük müçtehitler bütün ceht ve gayretlerini sarf ederek âyet ve hadisleri, sahabelerin ve tabiînin eserlerini tamamen incelediler ve kendilerinden önce cevapları verilmiş veya verilmemiş, fıkhi meseleleri tertip ederek hükümlerini tespit ettiler. Bu suretle fıkıh ve usul-ü fıkıh ayrı birer ilim dalı olarak teşekkül etti.

    İşte bu suretle teessüs eden fıkıh müesseselerinin her birine MEZHEP ve bunların kurucularına da İMAM ismi verildi.

    Fıkıh ilmi, dolayısıyla mezhepler, dört imam ile başlamış değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, içtihat kapısının açılması ve dolayısıyla mezheplerin teşekkülü tâ asr-ı saadete dayanır. Bu hususta Kevserî'nin beyanlarından bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

    Peygamber (asm.) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hüküm çıkarma yeteneği hususunda, onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sahabe, Peygamber devrinde fetva veriyorlardı. O'nun (a.s.m) ahirete intikalinden sonra da ashap, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine ahalisinden olan tabiinden bir çoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nakledilen, dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i Seb'anın (yedi fıkıh alimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.

    Hazret-i Faruk, Küfe şehrini inşa etti ve İbn-i Mes'ûd'u ordaki insanlara fıkıh ilmini öğretmek üzere oraya gönderdi.

    Acluni, Irak'ın diğer beldeleri bir yana, sadece Kûfe'de 1500 sahabinin fıkıh tahsil ettiğini ifade eder....

    Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbi olmuşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine bağlanmıştır. Meselâ; İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kııdûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmâm-ı Gazalî, Rafıi, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyutî Şafiî mezhebine; İbnü'l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu'l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabîdirler. Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada heves etmeyerek dört büyük müçtehide tâbi olmayı tercih etmişler ve bunu kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta, o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayru'l-halefi olmuşlardır.

    Böyle muhtelif zamanlarda ve mekanlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.

    Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehitlere tâbi olmaları, körü körüne bir taklit değildir. Onların bu taklitleri araştırmaya dayanır. Bu taklidin temelinde branşlaşmaya saygı şuuru yatar.

    Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda kabiliyet kazanmış zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.

    Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn'in seddi gibi yıkılmaz bir settir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemeyeceği bir surdur.

    Bu zâtlar, büyük müçtehitlerin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı tavır almamışlardır. Meselâ; âlem-i İslâm'ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan
    İmâm-ı Gazali, Hüccetü'l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen içtihat hususunda İmâm-ı Şafii Hazretlerine tâbi olmuş ve buyurmuşlardır ki;

    "Ben içtihat sahasında araştırma ve incelemelerde bulundum, bu sonuçlar beni Şafiî mezhebine götürdü.".

    Her şeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. Allah'ın ihsanı bir kimseye yâr ve yaver olmazsa o kimse kendi tedbir ve gayretiyle isteklerinde başarılı olamaz. Elbette, sebeplere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve ihsanıdır. Mezheplerin on ikiden dörde inmesi de bu sırra bağlıdır.

    S.İslmyt/ Mehmet Kırkıncı



  3. 01.Mart.2012, 20:00
    2
    Silent and lonely rains



    Mezhep, sözlükte, gidilen yol manasına gelir. Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde binlerce müçtehit varsa da; bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan ve meşhur olan mezhep sahipleri şu on iki imamdır:

    On İki İmam;

    1) İmam-ı Azam Ebu Hanife

    2) İmam-ı Mâlik

    3) İmanı-ı Şafiî

    4) İmam-ı Ahmed b. Hanbel

    5) İmam-ı Evza'î

    6) İmam-ı Sufyan b. 'Ûyeyne

    7) İmam Sufyan es-Sevrî

    8) İmam Davud

    9) İmam Muhammed İbn-ül Cerir et-Taberi

    10) İbn-iHazm

    11) İmam-ı Ebu bekir b. Münzir

    12) İmam-ı İshak İbn-i Rahveyh

    Bunlar "Kime hikmet verilmişse, ona hayr-ı kesir verilmiş olur," âyet-i celilesine ve "(Allah) Kime hayır murat ederse O'nu dinde fakih kılar," hadis-i şerifine hakkıyla masadak olmuşlardır.

    Bunların ilimdeki ve içtihattaki yüksek makamlarına onlardan sonra gelen alimler yetişememişlerdir. Hak mezheplerinsayısı önceleri on ikiye kadar çıkmış ise de daha sonra diğer sekizinin taraftarları kalmadığından mezhepler dörde inmiştir.

    Muhammed Seyyid, "Medhal" adlı eserinde mezheplerin tarihî seyrine geniş yer vermiştir. Bu bölümden bir kısmını günümüz Türkçesi ile aşağıda takdim ediyoruz:

    Mezhepler oluşmadan bir kimse bir mesele için her hangi bir fıkıh alimine, bir başka mesele için de başka bir alime müracaat ederdi.

    Tabiin devrinin sonuna doğru yavaş yavaş içtihat müessesesi kurumlaşmaya ve fıkıh hususi bir dal olarak öğrenilmeye başlandı.

    Müçtehit devri başlayınca, içtihat ile ilgili meslekler tamamen yerleşti ve içtihat bağımsız bir ilim olarak diğer ilimlerden ayrıldı. Iraklıların imamı Ebu Hanife, Hicazlıların imamı İmâm-ı Mâlik, Mısır'ın imamı İmâm-ı Şafiî gibi büyük müçtehitler bütün ceht ve gayretlerini sarf ederek âyet ve hadisleri, sahabelerin ve tabiînin eserlerini tamamen incelediler ve kendilerinden önce cevapları verilmiş veya verilmemiş, fıkhi meseleleri tertip ederek hükümlerini tespit ettiler. Bu suretle fıkıh ve usul-ü fıkıh ayrı birer ilim dalı olarak teşekkül etti.

    İşte bu suretle teessüs eden fıkıh müesseselerinin her birine MEZHEP ve bunların kurucularına da İMAM ismi verildi.

    Fıkıh ilmi, dolayısıyla mezhepler, dört imam ile başlamış değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, içtihat kapısının açılması ve dolayısıyla mezheplerin teşekkülü tâ asr-ı saadete dayanır. Bu hususta Kevserî'nin beyanlarından bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

    Peygamber (asm.) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hüküm çıkarma yeteneği hususunda, onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sahabe, Peygamber devrinde fetva veriyorlardı. O'nun (a.s.m) ahirete intikalinden sonra da ashap, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine ahalisinden olan tabiinden bir çoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nakledilen, dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i Seb'anın (yedi fıkıh alimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.

    Hazret-i Faruk, Küfe şehrini inşa etti ve İbn-i Mes'ûd'u ordaki insanlara fıkıh ilmini öğretmek üzere oraya gönderdi.

    Acluni, Irak'ın diğer beldeleri bir yana, sadece Kûfe'de 1500 sahabinin fıkıh tahsil ettiğini ifade eder....

    Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbi olmuşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine bağlanmıştır. Meselâ; İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kııdûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmâm-ı Gazalî, Rafıi, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyutî Şafiî mezhebine; İbnü'l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu'l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabîdirler. Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada heves etmeyerek dört büyük müçtehide tâbi olmayı tercih etmişler ve bunu kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta, o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayru'l-halefi olmuşlardır.

    Böyle muhtelif zamanlarda ve mekanlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.

    Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehitlere tâbi olmaları, körü körüne bir taklit değildir. Onların bu taklitleri araştırmaya dayanır. Bu taklidin temelinde branşlaşmaya saygı şuuru yatar.

    Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda kabiliyet kazanmış zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.

    Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn'in seddi gibi yıkılmaz bir settir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemeyeceği bir surdur.

    Bu zâtlar, büyük müçtehitlerin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı tavır almamışlardır. Meselâ; âlem-i İslâm'ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan
    İmâm-ı Gazali, Hüccetü'l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen içtihat hususunda İmâm-ı Şafii Hazretlerine tâbi olmuş ve buyurmuşlardır ki;

    "Ben içtihat sahasında araştırma ve incelemelerde bulundum, bu sonuçlar beni Şafiî mezhebine götürdü.".

    Her şeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. Allah'ın ihsanı bir kimseye yâr ve yaver olmazsa o kimse kendi tedbir ve gayretiyle isteklerinde başarılı olamaz. Elbette, sebeplere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve ihsanıdır. Mezheplerin on ikiden dörde inmesi de bu sırra bağlıdır.

    S.İslmyt/ Mehmet Kırkıncı



  4. 01.Mart.2012, 20:03
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Ameli mezhepler hakkında bilg ialmak istiyorum

    AMELİ MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR

    Bu hususla alakalı olarak bir çoğumuzun bildiği abdest örneği ile başlayalım. Bir gün abdest esnasında Hazreti Aişe peygamber efendimize:
    "Ya Rasulellah alnınız kanamış" diyerek eliyle Resulullah'ın alnındaki kanı siler, sonrasında ise peygamberimiz tekrar abdest almaya başlar.
    Bu hadiseyi Ebu Hanife Hazretleri "kan çıktığı için yeniden abdest aldı" olarak yorumladı. Şafii Hazretleri ise "kadın eli değdiği için" diye yorumlayarak karşı cins ile şehvetsiz dahi olsa fiziki temas halinde abdestin bozulduğuna hükmeyledi.

    * * *
    Mesela; İmam Azam "Hayzın en azı üç gün en çoğu ise on gündür" hadisi şerifinin ibare manasından kadınların hayız gününün üç ila on gün arası olduğu hükmünü vermiştir.
    İmam'ı Şafii ise "Kadınların aklı ve dini yarımdır. Onlar ömürlerinin yarısını evlerinin köşesinde namaz kılmadan, oruç tutmadan, oturarak geçirirler" Hadisi şerifinin ibare manası olan ömürlerinin yarısını namaz kılmadan ve oruç tutmadan geçirirler ifadesinin işaret ettiği mana (kadınlar hayız dönemlerinde namaz kılamayıp oruç tutamadıkları için) bir aylık zamanı ikiye bölerek hayız müddetinin ekserisinin on beş gün olduğu hükmünü çıkarmıştır. Burada; bu hadisi şerifi de yanlış yorumlayanlar olduğunu izah etmekte fayda olduğunu söylemeliyim. Bu konuya sonraki yazılarımızda değineceğiz.
    Şimdi şunu ifade etmekte de fayda var; Bu husus ile alakalı olarak yapılmış olan araştırma ve yazılmış olan kitapların bazısında bir mezhebe göre doğru olduğuna hüküm verilen şey, diğer mezhebe göre farklı hüküm verilmişse diğer hüküm mevcut hükme göre yanlıştır. Burada aslında yanlıştır demek doğru değildir zira mezhep alimlerinin genelde hüküm verme zamanları itibariyle birbiriyle tam olarak aynı zamanı paylaştıkları söylenemez, bununla birlikte farklı memleket ve coğrafyaları paylaşmaları itibariyle de farklı haberlere ulaşma ve farklı ashaptan ve tabiinden de farklı kişilerle muhatap olmaları bakımından araştırmaları ve aldıkları haberler de farklılık göstermiştir. Nihayetinde vermiş oldukları hükmü hiçbir zaman nefsi olarak vermediklerinden yanlış demek doğru olmaz. Mesela, Ebu Hanife'nin tetkikleri peygamberimizin namazın kıyamında sağ elini sol elinin bileğinden kavradığı haberleri ağır basar, ama İmam Malik'in haber aldığı tarafta ise "peygamberin sağ eli ile sol kolunu dirseğe yakın olan yerden kavradığını gördük" diyenlerin haberleri ağırlık kazanmıştır. Şimdi şu yanlıştır, denilebilir mi? Namazda tadili erkan Hanefi mezhebine göre sünneti müekkede...
    Şafii mezhebinin ise İmam-ı Azam'dan sonra gelmesi itibarıyla yapmış olduğu tetkiklere göre peygamberimiz tadili erkanın üzerinde bu kadar durduğuna göre "tadili erkan vaciptir" hükmüne vardı.

    * * *
    Hanefi mezhebine göre, namazda imamın arkasında namaz kılan kişinin kıraati imamın yapması cemaatin yapmış olduğuna kifayet eder. Şafii'nin görüşü ise, Namazın farzlarını imam ve cemaat herkes yerine getirmektedir. Dolayısı ile Hanefi'nin görüşüne göre, cemaatle namaz kılan bir kimse kıraat hariç imamla birlikte bağımsız bünyesi ile farzları yerine getirmektedir. Kıraati de yerine getirmiş olması için fatihayı da herkesin okuması lazım şeklinde hüküm vermiştir. Gerçi daha sonra İmam Şafinin bu ictihattan vaz geçtiği de rivayet edilmiştir.
    Hanbeli mezhebine göre, "üzerinde kaza borcu bulunan kişi sünnet namazları, diğer adı ile nafile diye adlandırılan namazları kılamaz."
    Burada İmam Ahmet bin Hanbel'in verdiği fetva asla kılamaz diye bir hüküm değildir. Farzlara verilen ehemmiyeti artırmak ve nafileyi ifa etmek yerine daha mühim ve yerine getirilmesi farz olanları yapmaktır. Yoksa üzerinde kaza borcu olan kişi namazların sünnetlerini kılmasın demek değildir.
    Bu fetvaya çok dikkat eden birini aklınıza getirin, çok sevindiği bir esnada Rabbimize teşekkür için iki rekat şükür namazından kendini mahrum ettiğini düşünün. Kaldı ki takva sahibi insanlar üzerlerinden bir vakit namaz geçirdiklerinde usul olduğu üzere o namazın sadece farzını değil sünnetlerini de kaza ederler. Oysa birileri ısrarla sakın ha öğlen sabah namazının sünnetinin yerine kazaya kalmış bir sabah namazı, öğlenin sünnetinin yerine kazaya kalmış bir öğlen namazı, işte son sünnetinin yerine başka bir kaza şeklinde hayal edin. Bu adam sonra kılarım diye kazalarını sonraya tehir edecek olursa, siz o kişinin hem kazalarını kılamadığını hemde hiç sünnet kılamamasını düşünün ne acı değil mi?
    Üstelik bazılarının ısrarla üzerine durduğu bu fetva sadece Hanbeli mezhebinin hükmüdür. Diğer mezheplerde özelliklede Hanefi mezhebinde böyle bir hüküm mevzu bahis değildir.

    * * *
    Denilebilir mi ki bu meselede imamların biri diğerine göre yanlıştır? Hayır, sadece araştırma ve düşünce farklılıkları vardır. Kaldı ki bir Müslüman zorda kaldığında diğer mezhebi taklit edebilir ve isteyerek bir mezhepten diğer mezhebe geçebilir. Eğer biri diğerine göre yanlış olsa, o zaman nasıl bunlar caiz olabilirdi? Tabi bütün bunlarla beraber içtihat sahipleri iyi niyetli çalışmaları neticesinde yanlış hüküm bile vermiş olsalar buda "doğru hüküm verene iki sevap, yanılana ise bir sevap vardır" çercevesi içerisinde değerlendirilir.
    Allahın bereketi üzerinize olsun.

    Hasan Sabri




  5. 01.Mart.2012, 20:03
    3
    Silent and lonely rains
    AMELİ MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR

    Bu hususla alakalı olarak bir çoğumuzun bildiği abdest örneği ile başlayalım. Bir gün abdest esnasında Hazreti Aişe peygamber efendimize:
    "Ya Rasulellah alnınız kanamış" diyerek eliyle Resulullah'ın alnındaki kanı siler, sonrasında ise peygamberimiz tekrar abdest almaya başlar.
    Bu hadiseyi Ebu Hanife Hazretleri "kan çıktığı için yeniden abdest aldı" olarak yorumladı. Şafii Hazretleri ise "kadın eli değdiği için" diye yorumlayarak karşı cins ile şehvetsiz dahi olsa fiziki temas halinde abdestin bozulduğuna hükmeyledi.

    * * *
    Mesela; İmam Azam "Hayzın en azı üç gün en çoğu ise on gündür" hadisi şerifinin ibare manasından kadınların hayız gününün üç ila on gün arası olduğu hükmünü vermiştir.
    İmam'ı Şafii ise "Kadınların aklı ve dini yarımdır. Onlar ömürlerinin yarısını evlerinin köşesinde namaz kılmadan, oruç tutmadan, oturarak geçirirler" Hadisi şerifinin ibare manası olan ömürlerinin yarısını namaz kılmadan ve oruç tutmadan geçirirler ifadesinin işaret ettiği mana (kadınlar hayız dönemlerinde namaz kılamayıp oruç tutamadıkları için) bir aylık zamanı ikiye bölerek hayız müddetinin ekserisinin on beş gün olduğu hükmünü çıkarmıştır. Burada; bu hadisi şerifi de yanlış yorumlayanlar olduğunu izah etmekte fayda olduğunu söylemeliyim. Bu konuya sonraki yazılarımızda değineceğiz.
    Şimdi şunu ifade etmekte de fayda var; Bu husus ile alakalı olarak yapılmış olan araştırma ve yazılmış olan kitapların bazısında bir mezhebe göre doğru olduğuna hüküm verilen şey, diğer mezhebe göre farklı hüküm verilmişse diğer hüküm mevcut hükme göre yanlıştır. Burada aslında yanlıştır demek doğru değildir zira mezhep alimlerinin genelde hüküm verme zamanları itibariyle birbiriyle tam olarak aynı zamanı paylaştıkları söylenemez, bununla birlikte farklı memleket ve coğrafyaları paylaşmaları itibariyle de farklı haberlere ulaşma ve farklı ashaptan ve tabiinden de farklı kişilerle muhatap olmaları bakımından araştırmaları ve aldıkları haberler de farklılık göstermiştir. Nihayetinde vermiş oldukları hükmü hiçbir zaman nefsi olarak vermediklerinden yanlış demek doğru olmaz. Mesela, Ebu Hanife'nin tetkikleri peygamberimizin namazın kıyamında sağ elini sol elinin bileğinden kavradığı haberleri ağır basar, ama İmam Malik'in haber aldığı tarafta ise "peygamberin sağ eli ile sol kolunu dirseğe yakın olan yerden kavradığını gördük" diyenlerin haberleri ağırlık kazanmıştır. Şimdi şu yanlıştır, denilebilir mi? Namazda tadili erkan Hanefi mezhebine göre sünneti müekkede...
    Şafii mezhebinin ise İmam-ı Azam'dan sonra gelmesi itibarıyla yapmış olduğu tetkiklere göre peygamberimiz tadili erkanın üzerinde bu kadar durduğuna göre "tadili erkan vaciptir" hükmüne vardı.

    * * *
    Hanefi mezhebine göre, namazda imamın arkasında namaz kılan kişinin kıraati imamın yapması cemaatin yapmış olduğuna kifayet eder. Şafii'nin görüşü ise, Namazın farzlarını imam ve cemaat herkes yerine getirmektedir. Dolayısı ile Hanefi'nin görüşüne göre, cemaatle namaz kılan bir kimse kıraat hariç imamla birlikte bağımsız bünyesi ile farzları yerine getirmektedir. Kıraati de yerine getirmiş olması için fatihayı da herkesin okuması lazım şeklinde hüküm vermiştir. Gerçi daha sonra İmam Şafinin bu ictihattan vaz geçtiği de rivayet edilmiştir.
    Hanbeli mezhebine göre, "üzerinde kaza borcu bulunan kişi sünnet namazları, diğer adı ile nafile diye adlandırılan namazları kılamaz."
    Burada İmam Ahmet bin Hanbel'in verdiği fetva asla kılamaz diye bir hüküm değildir. Farzlara verilen ehemmiyeti artırmak ve nafileyi ifa etmek yerine daha mühim ve yerine getirilmesi farz olanları yapmaktır. Yoksa üzerinde kaza borcu olan kişi namazların sünnetlerini kılmasın demek değildir.
    Bu fetvaya çok dikkat eden birini aklınıza getirin, çok sevindiği bir esnada Rabbimize teşekkür için iki rekat şükür namazından kendini mahrum ettiğini düşünün. Kaldı ki takva sahibi insanlar üzerlerinden bir vakit namaz geçirdiklerinde usul olduğu üzere o namazın sadece farzını değil sünnetlerini de kaza ederler. Oysa birileri ısrarla sakın ha öğlen sabah namazının sünnetinin yerine kazaya kalmış bir sabah namazı, öğlenin sünnetinin yerine kazaya kalmış bir öğlen namazı, işte son sünnetinin yerine başka bir kaza şeklinde hayal edin. Bu adam sonra kılarım diye kazalarını sonraya tehir edecek olursa, siz o kişinin hem kazalarını kılamadığını hemde hiç sünnet kılamamasını düşünün ne acı değil mi?
    Üstelik bazılarının ısrarla üzerine durduğu bu fetva sadece Hanbeli mezhebinin hükmüdür. Diğer mezheplerde özelliklede Hanefi mezhebinde böyle bir hüküm mevzu bahis değildir.

    * * *
    Denilebilir mi ki bu meselede imamların biri diğerine göre yanlıştır? Hayır, sadece araştırma ve düşünce farklılıkları vardır. Kaldı ki bir Müslüman zorda kaldığında diğer mezhebi taklit edebilir ve isteyerek bir mezhepten diğer mezhebe geçebilir. Eğer biri diğerine göre yanlış olsa, o zaman nasıl bunlar caiz olabilirdi? Tabi bütün bunlarla beraber içtihat sahipleri iyi niyetli çalışmaları neticesinde yanlış hüküm bile vermiş olsalar buda "doğru hüküm verene iki sevap, yanılana ise bir sevap vardır" çercevesi içerisinde değerlendirilir.
    Allahın bereketi üzerinize olsun.

    Hasan Sabri







+ Yorum Gönder