Konusunu Oylayın.: Hz Muhammedin güzel ahlakını belirten bir örnek

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 7 kişi
Hz Muhammedin güzel ahlakını belirten bir örnek
  1. 29.Şubat.2012, 19:30
    1
    Misafir

    Hz Muhammedin güzel ahlakını belirten bir örnek

  2. 05.Mart.2012, 15:12
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Hz Muhammedin güzel ahlakını belirten bir örnek




    Hz. Muhammed’in Örnek Ahlakı

    Hz. Muhammed üstün kişiliği, güvenilirliği , insana değer vermesi , hakkı gözetmesi , sabırlı ve hoşgörülü oluşuyla en güzel örnektir.
    Hz. Muhammed’in en önemli özelliği , başkalarına önerdiği öğütleri ve ahlak kurallarını önce kendi yaşamında uygulamasıdır. O , kendini başkalarından üstün görmemiş , Kur’an’ın öğütlerini ve yasaklarını yaşamının her anında uygulamıştır. Bu konuda , Kur’an’ın ,”Ey iman edenler ! yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz.” Ayetlerini kendine ilke edinmiştir.



    HZ.MUHAMMED’İN YAŞAMINDA ÖNEM VE ÖNCELİK
    VERDİĞİ BAZI AHLAKİ KAVRAMLAR



    CESARET ADALET GÜVEN MERHAMET
    ADİL OLMA GÜVENİLİRLİK



    SABIR ÖRNEK AHLAK DANIŞMA




    SÖZ VERME DEĞER VERME ZAMANI İYİ HOŞGÖRÜ
    DEĞERLENDİRME


    Hz. Muhammed cesaretliydi

    Cesaret ve kararlılık başarılı olmanın temel ilkelerinden biridir. İnsanlar cesaretleri sayesinde zor işleri başarmışlardır.
    Hz. Muhammed’in başlıca özelliklerinden biri de cesaretli olmasıdır. O, yaşamı boyunca inanç,adalet ve insan hakları için mücadele etmiştir. Güçsüzleri ve kimsesizleri savunmuştur. Zorluklar karşısında hiçbir zaman yılgınlık göstermemişler.
    Peygamberlik görevi verildikten sonra , insanları İslam davet etmeye başladığında Hz. Muhammed tek başına idi.Kötülüğün, ahlaksızlığın,her türlü ayrımın yapıldığı bir toplumda o,hiçbir zaman yılgınlık göstermemiştir.
    Hz. Muhammed ,tehlikeli zamanlarda ve savaşların en şiddetli anında bile herkese cesaret örneği olmuştur. O her zaman,”Allah’ım!Cimrilikten , korkaklıktan ve tembellikten sana sığınırım.”diye dua etmiştir.
    Peygamberimiz , Müslümanların büyük çoğunluğu Mekke’den Medine’ye göç ettikten sonra hicret etmiştir. Hicret yolculuğunda Sevr Dağı’ndaki mağarada kaldıkları sırada , düşmanlardan bir grup , mağaranın ağzına kadar geldiği zaman endişe duyan Hz. Ebubekir’e , “Üzülme çünkü Allah bizimle beraber .”diyerek cesaret vermiştir. O her konuda olduğu gibi karşılaştığı zorlukların üzerine cesaretle gidişi ile de bize örnek olmuştur.

    Hz. Muhammed güvenilir bir insandı


    Hz. Muhammed sözleriyle, yaşayışıyla ve davranışları ile insanlığa örnek olmuştur. Yaşamı boyunca Yüce Allah’ın “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”buyruğunu kendisine ilke edinmiştir.
    Hz. Peygamberimizin yalan söylediği,sözünde durmadığı,bir kimseyi incittiği,başkasına zarar verecek davranışlarda bulunduğu görülmemiştir. Bu özellikleri ile o yaşadığı toplumun taktirini kazanmıştır.
    Hz. Muhammed gençliğinde ticaretle uğraşmış, bu alandaki başarısı ve dürüstlüğü herkesçe taktir edilmiştir. Mekke’nin soylu ve zengin kadınlarından Hz. Hatice ona iş ortaklığı teklif etmiştir. Hz. Hatice ona olan güvenini de ”Ey Muhammed sen halkın içinde iyi tanınıyorsun,doğru güvenilir ve güzel ahlaklısın.”sözleriyle belirtmiştir.
    Hz. Muhammed bir gün “Ey Kureyş! Şu dağların arkasında size karşı hazırlanan bir ordu var desem bana inanır mısınız? diye sorduğunda; hepsi:”Evet, çünkü senden hiç yalan söz işitmedik.” Diyerek onun doğruluğunu onaylamışlardır.
    İçinde yaşadığı toplumda Hz. Muhammed’e öylesine bir güven oluşmuştu ki bir çok kişi Müslüman olmamasına rağmen gönül rahatlığıyla değerli eşyalarını ona emanet ediyordu.
    Bizler de Peygamberimizin güzel ahlakını örnek almalıyız. Söz,iş ve davranışlarımızda dürüst ve güvenilir olmalıyız.

    Hz. Muhammed merhametli idi

    Hz Muhammed’in başlıca ahlaki özelliklerinden biri de merhametli olmasıdır. O; yaşamı boyunca yaratılmış tüm varlıklara karşı merhametli davranmıştır.


  3. 05.Mart.2012, 15:12
    2
    Editör



    Hz. Muhammed’in Örnek Ahlakı

    Hz. Muhammed üstün kişiliği, güvenilirliği , insana değer vermesi , hakkı gözetmesi , sabırlı ve hoşgörülü oluşuyla en güzel örnektir.
    Hz. Muhammed’in en önemli özelliği , başkalarına önerdiği öğütleri ve ahlak kurallarını önce kendi yaşamında uygulamasıdır. O , kendini başkalarından üstün görmemiş , Kur’an’ın öğütlerini ve yasaklarını yaşamının her anında uygulamıştır. Bu konuda , Kur’an’ın ,”Ey iman edenler ! yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz.” Ayetlerini kendine ilke edinmiştir.



    HZ.MUHAMMED’İN YAŞAMINDA ÖNEM VE ÖNCELİK
    VERDİĞİ BAZI AHLAKİ KAVRAMLAR



    CESARET ADALET GÜVEN MERHAMET
    ADİL OLMA GÜVENİLİRLİK



    SABIR ÖRNEK AHLAK DANIŞMA




    SÖZ VERME DEĞER VERME ZAMANI İYİ HOŞGÖRÜ
    DEĞERLENDİRME


    Hz. Muhammed cesaretliydi

    Cesaret ve kararlılık başarılı olmanın temel ilkelerinden biridir. İnsanlar cesaretleri sayesinde zor işleri başarmışlardır.
    Hz. Muhammed’in başlıca özelliklerinden biri de cesaretli olmasıdır. O, yaşamı boyunca inanç,adalet ve insan hakları için mücadele etmiştir. Güçsüzleri ve kimsesizleri savunmuştur. Zorluklar karşısında hiçbir zaman yılgınlık göstermemişler.
    Peygamberlik görevi verildikten sonra , insanları İslam davet etmeye başladığında Hz. Muhammed tek başına idi.Kötülüğün, ahlaksızlığın,her türlü ayrımın yapıldığı bir toplumda o,hiçbir zaman yılgınlık göstermemiştir.
    Hz. Muhammed ,tehlikeli zamanlarda ve savaşların en şiddetli anında bile herkese cesaret örneği olmuştur. O her zaman,”Allah’ım!Cimrilikten , korkaklıktan ve tembellikten sana sığınırım.”diye dua etmiştir.
    Peygamberimiz , Müslümanların büyük çoğunluğu Mekke’den Medine’ye göç ettikten sonra hicret etmiştir. Hicret yolculuğunda Sevr Dağı’ndaki mağarada kaldıkları sırada , düşmanlardan bir grup , mağaranın ağzına kadar geldiği zaman endişe duyan Hz. Ebubekir’e , “Üzülme çünkü Allah bizimle beraber .”diyerek cesaret vermiştir. O her konuda olduğu gibi karşılaştığı zorlukların üzerine cesaretle gidişi ile de bize örnek olmuştur.

    Hz. Muhammed güvenilir bir insandı


    Hz. Muhammed sözleriyle, yaşayışıyla ve davranışları ile insanlığa örnek olmuştur. Yaşamı boyunca Yüce Allah’ın “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”buyruğunu kendisine ilke edinmiştir.
    Hz. Peygamberimizin yalan söylediği,sözünde durmadığı,bir kimseyi incittiği,başkasına zarar verecek davranışlarda bulunduğu görülmemiştir. Bu özellikleri ile o yaşadığı toplumun taktirini kazanmıştır.
    Hz. Muhammed gençliğinde ticaretle uğraşmış, bu alandaki başarısı ve dürüstlüğü herkesçe taktir edilmiştir. Mekke’nin soylu ve zengin kadınlarından Hz. Hatice ona iş ortaklığı teklif etmiştir. Hz. Hatice ona olan güvenini de ”Ey Muhammed sen halkın içinde iyi tanınıyorsun,doğru güvenilir ve güzel ahlaklısın.”sözleriyle belirtmiştir.
    Hz. Muhammed bir gün “Ey Kureyş! Şu dağların arkasında size karşı hazırlanan bir ordu var desem bana inanır mısınız? diye sorduğunda; hepsi:”Evet, çünkü senden hiç yalan söz işitmedik.” Diyerek onun doğruluğunu onaylamışlardır.
    İçinde yaşadığı toplumda Hz. Muhammed’e öylesine bir güven oluşmuştu ki bir çok kişi Müslüman olmamasına rağmen gönül rahatlığıyla değerli eşyalarını ona emanet ediyordu.
    Bizler de Peygamberimizin güzel ahlakını örnek almalıyız. Söz,iş ve davranışlarımızda dürüst ve güvenilir olmalıyız.

    Hz. Muhammed merhametli idi

    Hz Muhammed’in başlıca ahlaki özelliklerinden biri de merhametli olmasıdır. O; yaşamı boyunca yaratılmış tüm varlıklara karşı merhametli davranmıştır.


  4. 05.Mart.2012, 15:21
    3
    muvahhidim
    herşey O'nun için..!

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 17.Eylül.2010
    Üye No: 78968
    Mesaj Sayısı: 1,235
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 14
    Bulunduğu yer: جَنُوبُ تُرْكيا

    Cevap: Hz Muhammedin güzel ahlakını belirten bir örnek

    Münafıklara ve Müşriklere İstiğfârı
    Hz. Peygamber son derece şefkatli ve merhametli idi. Münafıklar ona gelerek: Yâ Resûlellah! Bizim için mağfiret talep et!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah : “Sizin için mağfiret talebinde bulunacağım.” dedi ve mağfirete yöneldi de, bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:

    اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لاَ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللهُ لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

    “Onlar için sen ister Allah’tan af dile, ister dileme. Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir. Evet, böyle! Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü tanımayıp karşı geldiler. Allah da böylesi fasıklar güruhunu emellerine kavuşturmaz.” (Tevbe 9/80) Bunun üzerine Allah Resûlü, mağfiret talebinde bulunmaktan vazgeçti.[1]

    Burada yetmiş sayısının kullanılmasının, istiğfarın asla kabul edilemeyeceğini gösterdiğini söyleyenler olduğu gibi,[2] aksine sayıların her biri, esas itibariyle daha yukarısının hükmüne aykırı bir sınırı belirlediğini söyleyenler de vardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber de bunu dikkate alarak: “Demek ki Allah Teâlâ izin verdi, ben de yetmişten daha fazla istiğfar ederim.” demiş ve bunun üzerine: سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَاسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ
    اللهُ لَهُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ “Ha mağfiret diledin, ha dilemedin, onlara göre birdir. Elbette Allah, fâsıklığı tabiat haline getirenleri zorla hidayete erdirmez.” (Münâfikûn 63/6) âyeti nâzil olmuştur.[3]

    Hz.Peygamberin (s.a.v) mağfiret istemesi, şefkat ve merhametindendi. Maksat o münafığın gayet samimi bir müslüman olan oğlunun hatırını kırmamak idi. Sırf onun gönlünü almak için bu hususa göz yummuşlar, mağfiret isteğinde bulunmuşlardı. Fakat bu durum, diğer münafıkların gizli isteklerine uygun düşebilir ve müslümanların aleyhine binbir fitneye, karışıklığa sebep olabilirdi. İşte bunun üzerine aşağıda meâlini vereceğimiz Tevbe, 84. âyeti nâzil oldu.[4]

    Münafıkların başı olan Übey b. Selûl hastalanınca Hz. Peygamber onu ziyaret etti. Bunun üzerine Abdullah b.Übeyy, Hz. Peygamberden, öldüğünde namazını kıldırmasını ve kabri başında duâ etmesini istedi. Daha sonra da Resûlullah’a, kendisine kefen olsun diye, gömleğini istetmek üzere birisini yolladı. Hz. Peygamber (s.a.v) de ona gömleğini gönderdi. Bunun üzerine Hz.Ömer: “O pis, necis kimseye, gömleğini niçin veriyorsun? deyince, Hz. Peygamber: “Benim gömleğim, ondan, Allah'ın azabından herhangi bir şeyi savuşturamaz. Fakat umulur ki, Cenâb-ı Hakk bu sayede o münafıkların bin adedini İslâm’a girdirir.” dedi. Zîra münafıklar Übeyy’den ayrılmazlardı. Onlar onun, bu gömleğin peşinde olduğunu ve ondan bir fayda umduğunu görünce, o gün onlardan bin adedi müslüman oldu.[5]

    Abdullah öldüğünde, oğlu bu haberi Hz.Peygambere duyurmak için geldi. Resûlullah da oğluna: “Namazını kıldır ve onu defnet!” deyince, oğlu: “Yâ Resûlellâh eğer sen onun namazını kılmazsan, hiç bir müslüman kılmaz!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber namazını kıldırmak için ayağa kalkınca, Hz. Ömer de ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v) onun namazını kıldırmasın diye, Resûlullah ile kıblenin arasına geçerek durdu. İşte bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:[6]

    وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ

    “Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.” (Tevbe 9/84)

    Resûlullâh'ın bir münafık olan Abdullah b. Übeyy’e gömleğini vermesiyle ilgili olarak, farklı şeyler söylenmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: Übeyy’in oğlu Abdullah, Hz. Peygambere yakın ve samimi bir insandı. Onun hatırına babasına böyle bir iyilik yapılmış olabilir. Belki de Allah Teâlâ Hz.Peygambere: “Sen ona gömleğini verdiğinde, bu, münafıkların binlercesinin İslâm’a girmesine vesile olur.” vahyetmişti. İşte Hz. Peygamber de bu maksatla böyle yaptı. Rivâyet olunduğuna göre onlar, böyle bir olaya şâhit olunca, binlercesi müslüman oldu. Bir de Resûlullâh'ın genel olarak vasıflarına baktığımızda, onun şefkat ve merhametinin ön planda olduğunu görürüz.

    Nitekim Cenâb-ı Hakk: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik.”(Enbiyâ 21/107) ve فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir...” (Âl-i İmrân 3/159) buyurmaktadır. Böylece Hz.Peygamber (s.a.v), Allâh'ın emrini gözeterek, onun namazını kılmaktan kaçınmış, re’fet, rahmet ve şefkatini izhâr etmek için de, ona gömleğini vermiştir.[7]

    Bunların hepsinin olma ihtimali olabilir. Ancak kanaatimize göre, genel olarak Resûlullâh'ın özelliklerine baktığımızda, onun son derece cömert, bağışlayıcı ve istenilen bir şeye hayır demediğini görmekteyiz. İhtimal ki kendisinden bu gömlek istenildiğinde hayır diyemedi, zaten bunun giydirilecek kimseye faydasının dokunmayacağını da bildiğinden onları kırmayıp verdi. Demek ki Hz.Peygamber kendi irâdesine göre ictihadda bulunarak münafıklara istiğfar etmiş, cenaze namazını kılmak istemiş, ancak Îlâhî bir ikazla uyarılarak, bu davranışından vazgeçirilmiştir.

    Yine Resûlullâh'ın ve mü’minlerin, müşrikler için isitiğfarda bulunduklarından dolayı uyarıldıklarını da görmekteyiz:

    مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُوْلِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (113) وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلاَّ عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ للهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ

    “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerince belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin, ne de müminlerin yapacağı bir iş değildir. İbrahim’in, babası için af dilemesi ise, sırf ona yaptığı vâdi yerine getirmek için olmuştu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.”(Tevbe 9/113-114)

    Yukarıdaki âyetlerin nüzûl sebebi olarak değişik şeyler söylenmiştir. Bunlardan birine göre de, bu âyetlerin, Ebû Tâlip hakkında nâzil olduğudur. Hz.Peygamber (s.a.v) , Ebû Tâlib’in son hastalığında yanına gitmiş ve: “Ey amcacığım! Lâilâhe İllellâh de. Bu bir kelimedir ki, Allâh'ın huzurunda bunu ben, senin lehinde delil olarak kullanayım.” demiş. Orada Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebû Ümeyye de varmış. Bunlar: “Ey Ebû Tâlip! Abdulmuttalib’in milletinden vaz mı geçeceksin?” demişler. Bunun üzerine peygamber efendimiz de:

    “Yasaklanmadığım sürece, ben de senin için istiğfar edeceğim.” demiş. Sonra da yukarıdaki âyetle:

    إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

    “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lakin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder. O hidayete gelecek olanları pek iyi bilir.” (Kasas 28/56) âyeti nâzil olmuş.[8]

    Bununla ilgili olarak da, yukarıda söylediğimiz şeyleri düşünebiliriz. Yani gerek Hz.Peygamber, gerekse mü’minler, kesin bir yasak olmadığından dolayı, kendi akrabalarının hidâyete ermesini ve ölenler hakkında Allah'tan mağfiret talebinde bulunuyorlardı. Ancak Cenâb-ı Hakk tarafından böyle birşey yapmaları uygun görülmeyince, bu işi terkettiler. Dolayısıyla kanaatimize göre, burada da Hz.Peygamberin bir hatası veya azarlanması söz konusu değildir.

    [1] Râzî, Tefsîr, 15/116.

    [2] Kurtubî, a.g.e, 8/219-220; Şevkânî, a.g.e, 2/387; Zuhaylî, a.g.e, 10/327; Ateş, a.g.e, 4/119.

    [3] Taberî, Tefsîr, 10/253-255; Râzî, Tefsîr, 15/117; Şevkânî, a.g.e, 2/387; Âlûsî, a.g.e, 10/150; Elmalılı, a.g.e, 4/387.

    [4] Süleyman Nedvî, Asr-ı Saâdet, 4/145; Zuhaylî, Tefsîr, 10/327-329.

    [5] Bu konuyla ilgili farklı rivâyetler için bkz: Taberî, Tefsîr, 10/260-262; Vâhidî, a.g.e, s. 255-257; Râzî, Tefsîr, 16/121-122; Kurtubî, a.g.e, 8/218-222; Suyûtî, Esbab-ı Nüzûl, s. 152-153.

    [6] Değişik rivâyetler için bkz: Aynı yerler.

    [7] Bkz: Kurtubî, a.g.e, 8/220-221; Râzî, Tefsîr, 16/121-122; Âlûsî, a.g.e, 10/154.

    [8] Buhârî, Cenâiz 80; Menâkibu’l-Ensâr 40; Tefsîr-u Sûre 9; Nesâî, Cenâiz 102; Ahmed b. Hanbel, 5/438; Taberî, Tefsîr, 11/57-58; Vâhidî, a.g.e, s. 260-261; Kurtubî, a.g.e, 8/272-273; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/158; Suyûtî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 157-158; Elmalılı, a.g.e, 4/413; Ateş, a.g.e, 4/146-147.



  5. 05.Mart.2012, 15:21
    3
    herşey O'nun için..!
    Münafıklara ve Müşriklere İstiğfârı
    Hz. Peygamber son derece şefkatli ve merhametli idi. Münafıklar ona gelerek: Yâ Resûlellah! Bizim için mağfiret talep et!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah : “Sizin için mağfiret talebinde bulunacağım.” dedi ve mağfirete yöneldi de, bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:

    اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لاَ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللهُ لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

    “Onlar için sen ister Allah’tan af dile, ister dileme. Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir. Evet, böyle! Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü tanımayıp karşı geldiler. Allah da böylesi fasıklar güruhunu emellerine kavuşturmaz.” (Tevbe 9/80) Bunun üzerine Allah Resûlü, mağfiret talebinde bulunmaktan vazgeçti.[1]

    Burada yetmiş sayısının kullanılmasının, istiğfarın asla kabul edilemeyeceğini gösterdiğini söyleyenler olduğu gibi,[2] aksine sayıların her biri, esas itibariyle daha yukarısının hükmüne aykırı bir sınırı belirlediğini söyleyenler de vardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber de bunu dikkate alarak: “Demek ki Allah Teâlâ izin verdi, ben de yetmişten daha fazla istiğfar ederim.” demiş ve bunun üzerine: سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَاسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ
    اللهُ لَهُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ “Ha mağfiret diledin, ha dilemedin, onlara göre birdir. Elbette Allah, fâsıklığı tabiat haline getirenleri zorla hidayete erdirmez.” (Münâfikûn 63/6) âyeti nâzil olmuştur.[3]

    Hz.Peygamberin (s.a.v) mağfiret istemesi, şefkat ve merhametindendi. Maksat o münafığın gayet samimi bir müslüman olan oğlunun hatırını kırmamak idi. Sırf onun gönlünü almak için bu hususa göz yummuşlar, mağfiret isteğinde bulunmuşlardı. Fakat bu durum, diğer münafıkların gizli isteklerine uygun düşebilir ve müslümanların aleyhine binbir fitneye, karışıklığa sebep olabilirdi. İşte bunun üzerine aşağıda meâlini vereceğimiz Tevbe, 84. âyeti nâzil oldu.[4]

    Münafıkların başı olan Übey b. Selûl hastalanınca Hz. Peygamber onu ziyaret etti. Bunun üzerine Abdullah b.Übeyy, Hz. Peygamberden, öldüğünde namazını kıldırmasını ve kabri başında duâ etmesini istedi. Daha sonra da Resûlullah’a, kendisine kefen olsun diye, gömleğini istetmek üzere birisini yolladı. Hz. Peygamber (s.a.v) de ona gömleğini gönderdi. Bunun üzerine Hz.Ömer: “O pis, necis kimseye, gömleğini niçin veriyorsun? deyince, Hz. Peygamber: “Benim gömleğim, ondan, Allah'ın azabından herhangi bir şeyi savuşturamaz. Fakat umulur ki, Cenâb-ı Hakk bu sayede o münafıkların bin adedini İslâm’a girdirir.” dedi. Zîra münafıklar Übeyy’den ayrılmazlardı. Onlar onun, bu gömleğin peşinde olduğunu ve ondan bir fayda umduğunu görünce, o gün onlardan bin adedi müslüman oldu.[5]

    Abdullah öldüğünde, oğlu bu haberi Hz.Peygambere duyurmak için geldi. Resûlullah da oğluna: “Namazını kıldır ve onu defnet!” deyince, oğlu: “Yâ Resûlellâh eğer sen onun namazını kılmazsan, hiç bir müslüman kılmaz!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber namazını kıldırmak için ayağa kalkınca, Hz. Ömer de ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v) onun namazını kıldırmasın diye, Resûlullah ile kıblenin arasına geçerek durdu. İşte bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:[6]

    وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ

    “Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.” (Tevbe 9/84)

    Resûlullâh'ın bir münafık olan Abdullah b. Übeyy’e gömleğini vermesiyle ilgili olarak, farklı şeyler söylenmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: Übeyy’in oğlu Abdullah, Hz. Peygambere yakın ve samimi bir insandı. Onun hatırına babasına böyle bir iyilik yapılmış olabilir. Belki de Allah Teâlâ Hz.Peygambere: “Sen ona gömleğini verdiğinde, bu, münafıkların binlercesinin İslâm’a girmesine vesile olur.” vahyetmişti. İşte Hz. Peygamber de bu maksatla böyle yaptı. Rivâyet olunduğuna göre onlar, böyle bir olaya şâhit olunca, binlercesi müslüman oldu. Bir de Resûlullâh'ın genel olarak vasıflarına baktığımızda, onun şefkat ve merhametinin ön planda olduğunu görürüz.

    Nitekim Cenâb-ı Hakk: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik.”(Enbiyâ 21/107) ve فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir...” (Âl-i İmrân 3/159) buyurmaktadır. Böylece Hz.Peygamber (s.a.v), Allâh'ın emrini gözeterek, onun namazını kılmaktan kaçınmış, re’fet, rahmet ve şefkatini izhâr etmek için de, ona gömleğini vermiştir.[7]

    Bunların hepsinin olma ihtimali olabilir. Ancak kanaatimize göre, genel olarak Resûlullâh'ın özelliklerine baktığımızda, onun son derece cömert, bağışlayıcı ve istenilen bir şeye hayır demediğini görmekteyiz. İhtimal ki kendisinden bu gömlek istenildiğinde hayır diyemedi, zaten bunun giydirilecek kimseye faydasının dokunmayacağını da bildiğinden onları kırmayıp verdi. Demek ki Hz.Peygamber kendi irâdesine göre ictihadda bulunarak münafıklara istiğfar etmiş, cenaze namazını kılmak istemiş, ancak Îlâhî bir ikazla uyarılarak, bu davranışından vazgeçirilmiştir.

    Yine Resûlullâh'ın ve mü’minlerin, müşrikler için isitiğfarda bulunduklarından dolayı uyarıldıklarını da görmekteyiz:

    مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُوْلِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (113) وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلاَّ عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ للهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ

    “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerince belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin, ne de müminlerin yapacağı bir iş değildir. İbrahim’in, babası için af dilemesi ise, sırf ona yaptığı vâdi yerine getirmek için olmuştu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.”(Tevbe 9/113-114)

    Yukarıdaki âyetlerin nüzûl sebebi olarak değişik şeyler söylenmiştir. Bunlardan birine göre de, bu âyetlerin, Ebû Tâlip hakkında nâzil olduğudur. Hz.Peygamber (s.a.v) , Ebû Tâlib’in son hastalığında yanına gitmiş ve: “Ey amcacığım! Lâilâhe İllellâh de. Bu bir kelimedir ki, Allâh'ın huzurunda bunu ben, senin lehinde delil olarak kullanayım.” demiş. Orada Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebû Ümeyye de varmış. Bunlar: “Ey Ebû Tâlip! Abdulmuttalib’in milletinden vaz mı geçeceksin?” demişler. Bunun üzerine peygamber efendimiz de:

    “Yasaklanmadığım sürece, ben de senin için istiğfar edeceğim.” demiş. Sonra da yukarıdaki âyetle:

    إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

    “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lakin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder. O hidayete gelecek olanları pek iyi bilir.” (Kasas 28/56) âyeti nâzil olmuş.[8]

    Bununla ilgili olarak da, yukarıda söylediğimiz şeyleri düşünebiliriz. Yani gerek Hz.Peygamber, gerekse mü’minler, kesin bir yasak olmadığından dolayı, kendi akrabalarının hidâyete ermesini ve ölenler hakkında Allah'tan mağfiret talebinde bulunuyorlardı. Ancak Cenâb-ı Hakk tarafından böyle birşey yapmaları uygun görülmeyince, bu işi terkettiler. Dolayısıyla kanaatimize göre, burada da Hz.Peygamberin bir hatası veya azarlanması söz konusu değildir.

    [1] Râzî, Tefsîr, 15/116.

    [2] Kurtubî, a.g.e, 8/219-220; Şevkânî, a.g.e, 2/387; Zuhaylî, a.g.e, 10/327; Ateş, a.g.e, 4/119.

    [3] Taberî, Tefsîr, 10/253-255; Râzî, Tefsîr, 15/117; Şevkânî, a.g.e, 2/387; Âlûsî, a.g.e, 10/150; Elmalılı, a.g.e, 4/387.

    [4] Süleyman Nedvî, Asr-ı Saâdet, 4/145; Zuhaylî, Tefsîr, 10/327-329.

    [5] Bu konuyla ilgili farklı rivâyetler için bkz: Taberî, Tefsîr, 10/260-262; Vâhidî, a.g.e, s. 255-257; Râzî, Tefsîr, 16/121-122; Kurtubî, a.g.e, 8/218-222; Suyûtî, Esbab-ı Nüzûl, s. 152-153.

    [6] Değişik rivâyetler için bkz: Aynı yerler.

    [7] Bkz: Kurtubî, a.g.e, 8/220-221; Râzî, Tefsîr, 16/121-122; Âlûsî, a.g.e, 10/154.

    [8] Buhârî, Cenâiz 80; Menâkibu’l-Ensâr 40; Tefsîr-u Sûre 9; Nesâî, Cenâiz 102; Ahmed b. Hanbel, 5/438; Taberî, Tefsîr, 11/57-58; Vâhidî, a.g.e, s. 260-261; Kurtubî, a.g.e, 8/272-273; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/158; Suyûtî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 157-158; Elmalılı, a.g.e, 4/413; Ateş, a.g.e, 4/146-147.






+ Yorum Gönder