Konusunu Oylayın.: Kabe,hac ve umre,mekke,medine,safa,merve,ravza ile ilgili hikayeler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Kabe,hac ve umre,mekke,medine,safa,merve,ravza ile ilgili hikayeler
  1. 28.Şubat.2012, 20:34
    1
    Misafir

    Kabe,hac ve umre,mekke,medine,safa,merve,ravza ile ilgili hikayeler






    Kabe,hac ve umre,mekke,medine,safa,merve,ravza ile ilgili hikayeler Mumsema kabe,hac ve umre ,mekke,medine,safa,merve,ravza ile ilgili hikayeler


  2. 28.Şubat.2012, 20:34
    1
    hafız43 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    hafız43
    Misafir
  3. 24.Mart.2012, 01:04
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: kabe,hac ve umre,mekke,medine,safa,merve,ravza ile ilgili hikayeler




    HAC YOLUNDA

    Bir kıssa anlatılır

    Topal karınca Hacc’a niyet etmiş ve o mübarek yolculuğa çıkmış…Görenler,
    “Ya hu, sen bu halinle oraya varamazsın!..” demişler..O da cevaben ;
    “Varamazsam da, hiç olmazsa o yolda ölürüm!” demiş…

    Takva ehli bir insan, İslam’ın şartlarından birini, örneğin namaz kılmayı ihmal eder, keza oruc tutmaz, veya Hacc’a gitmekten sakınır ise, ahıret yaşamında başına ne iş geleceğini çok iyi bilir. Dolayısıyla üzerine düşeni yapar ve tedbirini alır. Esasen anlatılanlar her müslüman için geçerlidir. “Henüz daha çok gencim, yaşlanıp dünya hayatından elimi eteğimi çeker öyle giderim. Zira dönüşte “Hacı”lık misyonuna ters bir harekette bulunmak istemem. Önce beğendiğim arabayı alayım, veya başımı sokacak bir evim yok, şu çocuğu da baş göz etsek sıra ona gelir, Allah nasib ederse…” gibi Hacc’a gitmeye mani olabilecek bahaneler “şeytani bir ilka” dan başka bir şey değildir..

    UMRE İLE İLGİLİ
    stanbul'dan Hicaz'a yaşanmış bir sadaka hikâyesi İstanbul Atatürk Havalimanı'nda hiç tanımadığım bir kşi umrede dağıtmam için sadaka verdi. Hira'daki taş ustalarından Medine'de Afgan öğrencilere kadar onlarca insan 100 dolardan nasibini aldı. Günlerdir beklediğimiz umre yolculuğumuz artık başlamıştı. İhramlarımızı giymiş uçağa alınacağımız salona doğru ilerliyorduk. Dillerde 'lebbeyk' duası, gönüllerde heyecan vardı. Her adımda kalp ritmimiz artıyor, ayaklarımız hızlanıyordu. Gruptan kopmamak için acele ederken, karşıdan gelen orta yaşlı biri, aniden önümüzde durdu. Cebinden 100 dolar çıkardı ve uzattı. "Rica etsem, sadaka olarak dağıtabilir misiniz?" diyordu. Kısa süren şaşkınlığın ardından adını sorabildim. "Önemli değil, Allah rızası için Kâbe'nin etrafındaki garibanlara dağıtırsanız çok memnun olurum." dedi bu kez. Israrlarım üzerine sadece ismini ve Laleli'de bir esnaf olduğunu söyledi. "İnşallah" deyip emaneti kabul ettiğimde, Zafer Bey tebessüm eder vaziyette ve "Allah razı olsun!" dualarıyla uzaklaşıyordu. Açıkçası sadaka konusunu hiç düşünmemiştik. Kime, nerede, nasıl verilirdi? 'Hayırlısı' deyip yolumuza devam ettik... Mukaddes beldede, o eşsiz mekânların hakkını vermeye çalışırken, aklımın bir kenarında Zafer Bey'in emaneti vardı. 100 dolarını, riyale çevirmiştik... Mescid-i Haram'da geçirdiğimiz ilk gecenin sonunda sabah namazını Davudi sesli imamın arkasında eda ettik. Sonrasında otele doğru yola koyulduk. Hava yeni aydınlanıyordu. Dış avluda ilerlerken, yanımızda siyah giysili, yüzü peçeli bir kadın belirdi. Bir şeyler söylüyordu. Dikkatli dinleyince "Ya hacci, sadaka!" dediğini anladık. Galiba, Zafer Bey bu kişileri kastetmişti. O halde emaneti teslim etmenin tam zamanıydı. Önemli bir görevi ifa etmenin huzuru ve gururuyla çantadan 10 riyal çıkarıp uzattım. Kadın, hiç kesmediği dualar eşliğinde parayı alırken, peşinden ona benzeyen birisi daha geldi. Olsun, nasıl olsa Zafer Bey'in 100 doları 370 riyal etmişti. Ona da 10 riyal uzatıyordum ki, arkasından bir kadın daha... "Acaba az önceki kişi miydi?" Bu arada sayıları artmaya başladı. 4, 5, 6..15 derken etrafımız sarılmıştı. Hepsi birden makineli tüfek hızında sadaka istiyordu. "Aman Allah'ım, ne olacak şimdi?" Ama bir kere başlamıştık, hepsine vermeden olmazdı. 'Sadaka' almadan bırakacak gibi gözükmüyorlardı. Sayıları iyice artmıştı, en az 15 kişiydi. Ortak ifade, "Ya hacci sadaka!" idi. Bir ara eşimin, "Yanlış yaptın, hiç başlamayacaktın!" dediğini duydum. Galiba haklıydı. Artık kaçmaktan başka çare kalmadı. Yoksa, değil Zafer Bey'in sadaka parası, kendi harçlığımdan bile olabilirdim... Servise ulaştığımda rahat bir nefes aldım ve hemen Zafer Bey'in riyallerine baktım. 90 riyal eksikti, yani 9'uncu kişiden sonra kurtarmıştık paçayı! (Sonradan öğrendik ki, bazı zenginler buraya gelip sadaka almayan kalmayıncaya kadar para dağıtırmış. Galiba bizi de onlardan zannetmişlerdi.) Sadaka işi böyle olmayacaktı. En iyisi kurumsal bir muhatap bulup meseleyi oraya havale etmekti. Rehberimiz Suudi devletinin yetiştirdiği kurrâları (hafız) işaret etti. Kafamıza yatmıştı; ama çok geçmeden Zafer Bey'in "Garibanlara dağıtın!" sözleri çınladı kulaklarımda. Aksi halde, emanetin hakkına halel gelebilirdi. Herhangi bir irtibat numarası olmadığı için de soramıyorduk. Bu durumda 'garibanlara' dağıtmaktan başka çare yoktu. Ama bu sefer daha tenha mekânları seçtik. Zafer Bey'in sadakası çok bereketliydi. Hira ve Sevr dağlarının eteklerinde Türk hacıları gözetleyen garibanlardan tutun, Mescid-i Nebevi'deki temizlik görevlisi fukaralara, oradan Medine'de okuyan Afgan öğrencilere kadar pek çok kişinin hayır duasını aldı. Onlar Zafer Bey'i bilmiyordu, haliyle dualar bize ediliyordu; ama yerdeki ve gökteki her şeyden haberdar olan Zat (cc) hem vereni, hem alanı, hem aracıyı, hem de niyetleri biliyordu..

    Hıdır Ala - ZAMAN

    RAVZA İLE İLGİLİ-BUGÜN BURDA BİR ÇİNLİ ÖLECEK

    Resûlullah [s.a.v.] rüyamda göründüler ve: "Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin." buyurdular. Bundan altı, yedi ay önce Çin'in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul'a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan'a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince'yi, hem Arapça'yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.Mevlâ'mızın takdiri, Türkistan'daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul'a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu.

    Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.- "Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü'min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha'yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.Namazlarda sadece "Elhamdülillah, Allahu Ekber" diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı "Ne yapalım?" diye.Ben de onların kimine "Elhamdülillah", kimine "Lâ ilâhe illallah" ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.

    Önce Mekke'ye gittik. Kâbe'de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.Bir gün Muhammed sordu:- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin'deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:- İçki fabrikamızı kapat, Allah'ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler.
    Fakat Muhammed kararlıdır:- Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.İçki fabrikası kapanıyor. Mekke'deki ibadetlerimize devam ediyoruz.Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?- Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin'i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.- Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke'deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine'ye gittik.Medine'de bir sabah namazı. Efendimizin "Burası cennet bahçesidir." buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.
    Muhammed benim yanımda.
    Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed'e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed'in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik.

    Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed'i hastanenin morguna kaldırdılar.Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine'nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:- "Bugün burada ölen bir Çinli var mı?"- "Evet", cevabını alınca şu açıklamada bulundu:-
    "Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,- "Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin."Bir anda her şey değişti. Muhammed'i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü'l Bakî'ye defnettiler.Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.Teslimiyeti gördük değil mi? "Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer." Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı.Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha. Bakın teslimiyete. "Emir Mevlâ'dan ise, bize uymak düşer."
    Çinli Muhammedimize bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?
    alıntı.



  4. 24.Mart.2012, 01:04
    2
    Silent and lonely rains



    HAC YOLUNDA

    Bir kıssa anlatılır

    Topal karınca Hacc’a niyet etmiş ve o mübarek yolculuğa çıkmış…Görenler,
    “Ya hu, sen bu halinle oraya varamazsın!..” demişler..O da cevaben ;
    “Varamazsam da, hiç olmazsa o yolda ölürüm!” demiş…

    Takva ehli bir insan, İslam’ın şartlarından birini, örneğin namaz kılmayı ihmal eder, keza oruc tutmaz, veya Hacc’a gitmekten sakınır ise, ahıret yaşamında başına ne iş geleceğini çok iyi bilir. Dolayısıyla üzerine düşeni yapar ve tedbirini alır. Esasen anlatılanlar her müslüman için geçerlidir. “Henüz daha çok gencim, yaşlanıp dünya hayatından elimi eteğimi çeker öyle giderim. Zira dönüşte “Hacı”lık misyonuna ters bir harekette bulunmak istemem. Önce beğendiğim arabayı alayım, veya başımı sokacak bir evim yok, şu çocuğu da baş göz etsek sıra ona gelir, Allah nasib ederse…” gibi Hacc’a gitmeye mani olabilecek bahaneler “şeytani bir ilka” dan başka bir şey değildir..

    UMRE İLE İLGİLİ
    stanbul'dan Hicaz'a yaşanmış bir sadaka hikâyesi İstanbul Atatürk Havalimanı'nda hiç tanımadığım bir kşi umrede dağıtmam için sadaka verdi. Hira'daki taş ustalarından Medine'de Afgan öğrencilere kadar onlarca insan 100 dolardan nasibini aldı. Günlerdir beklediğimiz umre yolculuğumuz artık başlamıştı. İhramlarımızı giymiş uçağa alınacağımız salona doğru ilerliyorduk. Dillerde 'lebbeyk' duası, gönüllerde heyecan vardı. Her adımda kalp ritmimiz artıyor, ayaklarımız hızlanıyordu. Gruptan kopmamak için acele ederken, karşıdan gelen orta yaşlı biri, aniden önümüzde durdu. Cebinden 100 dolar çıkardı ve uzattı. "Rica etsem, sadaka olarak dağıtabilir misiniz?" diyordu. Kısa süren şaşkınlığın ardından adını sorabildim. "Önemli değil, Allah rızası için Kâbe'nin etrafındaki garibanlara dağıtırsanız çok memnun olurum." dedi bu kez. Israrlarım üzerine sadece ismini ve Laleli'de bir esnaf olduğunu söyledi. "İnşallah" deyip emaneti kabul ettiğimde, Zafer Bey tebessüm eder vaziyette ve "Allah razı olsun!" dualarıyla uzaklaşıyordu. Açıkçası sadaka konusunu hiç düşünmemiştik. Kime, nerede, nasıl verilirdi? 'Hayırlısı' deyip yolumuza devam ettik... Mukaddes beldede, o eşsiz mekânların hakkını vermeye çalışırken, aklımın bir kenarında Zafer Bey'in emaneti vardı. 100 dolarını, riyale çevirmiştik... Mescid-i Haram'da geçirdiğimiz ilk gecenin sonunda sabah namazını Davudi sesli imamın arkasında eda ettik. Sonrasında otele doğru yola koyulduk. Hava yeni aydınlanıyordu. Dış avluda ilerlerken, yanımızda siyah giysili, yüzü peçeli bir kadın belirdi. Bir şeyler söylüyordu. Dikkatli dinleyince "Ya hacci, sadaka!" dediğini anladık. Galiba, Zafer Bey bu kişileri kastetmişti. O halde emaneti teslim etmenin tam zamanıydı. Önemli bir görevi ifa etmenin huzuru ve gururuyla çantadan 10 riyal çıkarıp uzattım. Kadın, hiç kesmediği dualar eşliğinde parayı alırken, peşinden ona benzeyen birisi daha geldi. Olsun, nasıl olsa Zafer Bey'in 100 doları 370 riyal etmişti. Ona da 10 riyal uzatıyordum ki, arkasından bir kadın daha... "Acaba az önceki kişi miydi?" Bu arada sayıları artmaya başladı. 4, 5, 6..15 derken etrafımız sarılmıştı. Hepsi birden makineli tüfek hızında sadaka istiyordu. "Aman Allah'ım, ne olacak şimdi?" Ama bir kere başlamıştık, hepsine vermeden olmazdı. 'Sadaka' almadan bırakacak gibi gözükmüyorlardı. Sayıları iyice artmıştı, en az 15 kişiydi. Ortak ifade, "Ya hacci sadaka!" idi. Bir ara eşimin, "Yanlış yaptın, hiç başlamayacaktın!" dediğini duydum. Galiba haklıydı. Artık kaçmaktan başka çare kalmadı. Yoksa, değil Zafer Bey'in sadaka parası, kendi harçlığımdan bile olabilirdim... Servise ulaştığımda rahat bir nefes aldım ve hemen Zafer Bey'in riyallerine baktım. 90 riyal eksikti, yani 9'uncu kişiden sonra kurtarmıştık paçayı! (Sonradan öğrendik ki, bazı zenginler buraya gelip sadaka almayan kalmayıncaya kadar para dağıtırmış. Galiba bizi de onlardan zannetmişlerdi.) Sadaka işi böyle olmayacaktı. En iyisi kurumsal bir muhatap bulup meseleyi oraya havale etmekti. Rehberimiz Suudi devletinin yetiştirdiği kurrâları (hafız) işaret etti. Kafamıza yatmıştı; ama çok geçmeden Zafer Bey'in "Garibanlara dağıtın!" sözleri çınladı kulaklarımda. Aksi halde, emanetin hakkına halel gelebilirdi. Herhangi bir irtibat numarası olmadığı için de soramıyorduk. Bu durumda 'garibanlara' dağıtmaktan başka çare yoktu. Ama bu sefer daha tenha mekânları seçtik. Zafer Bey'in sadakası çok bereketliydi. Hira ve Sevr dağlarının eteklerinde Türk hacıları gözetleyen garibanlardan tutun, Mescid-i Nebevi'deki temizlik görevlisi fukaralara, oradan Medine'de okuyan Afgan öğrencilere kadar pek çok kişinin hayır duasını aldı. Onlar Zafer Bey'i bilmiyordu, haliyle dualar bize ediliyordu; ama yerdeki ve gökteki her şeyden haberdar olan Zat (cc) hem vereni, hem alanı, hem aracıyı, hem de niyetleri biliyordu..

    Hıdır Ala - ZAMAN

    RAVZA İLE İLGİLİ-BUGÜN BURDA BİR ÇİNLİ ÖLECEK

    Resûlullah [s.a.v.] rüyamda göründüler ve: "Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin." buyurdular. Bundan altı, yedi ay önce Çin'in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul'a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan'a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince'yi, hem Arapça'yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.Mevlâ'mızın takdiri, Türkistan'daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul'a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu.

    Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.- "Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü'min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha'yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.Namazlarda sadece "Elhamdülillah, Allahu Ekber" diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı "Ne yapalım?" diye.Ben de onların kimine "Elhamdülillah", kimine "Lâ ilâhe illallah" ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.

    Önce Mekke'ye gittik. Kâbe'de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.Bir gün Muhammed sordu:- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?- Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin'deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:- İçki fabrikamızı kapat, Allah'ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler.
    Fakat Muhammed kararlıdır:- Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.İçki fabrikası kapanıyor. Mekke'deki ibadetlerimize devam ediyoruz.Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:- Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?- Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin'i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.- Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke'deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine'ye gittik.Medine'de bir sabah namazı. Efendimizin "Burası cennet bahçesidir." buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.
    Muhammed benim yanımda.
    Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed'e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed'in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik.

    Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed'i hastanenin morguna kaldırdılar.Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine'nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:- "Bugün burada ölen bir Çinli var mı?"- "Evet", cevabını alınca şu açıklamada bulundu:-
    "Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,- "Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin."Bir anda her şey değişti. Muhammed'i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü'l Bakî'ye defnettiler.Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.Teslimiyeti gördük değil mi? "Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer." Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı.Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha. Bakın teslimiyete. "Emir Mevlâ'dan ise, bize uymak düşer."
    Çinli Muhammedimize bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?
    alıntı.






+ Yorum Gönder