Konusunu Oylayın.: Hz. Muhammed s.a.v Annesi Amine'nin Vefatı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hz. Muhammed s.a.v Annesi Amine'nin Vefatı
  1. 19.Şubat.2012, 23:13
    1
    Misafir

    Hz. Muhammed s.a.v Annesi Amine'nin Vefatı

  2. 19.Şubat.2012, 23:31
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Hz. Muhammed s.a.v Annesi Amine'nin Vefatı




    Amine hatun, hoşuna gittiği kadar Neccaroğullarınm yanında ikamet etti. Ancak Haşimoğullarmdan ve Muhammed'in temiz yürekli dedesi, koruyucusu Abdulmuttalib'in uzağında kalmak da istemiyordu. Bu nedenle Mekke'ye geri dönmeyi gerekli gördü. Mekke'ye dönmek için yol hazırlığına başladı ve nihayet yola ko­yuldu. Ancak Mekke'ye gitmekte iken Ebva denilen, Mekke ile Medine arasında fakat Medine'ye daha yakın bir mevkide vefat etti. Nitekim Ravzul Enf adlı eserin sahibi de böyle der. Anasının vefat etmesi üzerine Muhammed, hem babadan, hem anadan yetim kaldı. Ama Cenab-ı Allah Onu insanlığa hak yolunu göstere­cek bir önder olarak koruyacaktı. O, insanlığı rahmete davet ede­cekti. Rahmet peygamberiydi. Çünkü insanlara karşı merhametli olmak, insanın yaşantısı esnasında çektiği kişisel elem ve acılar­dan doğar. Ancak zayıflığın ve kimsesizliğin acısını tadan kimse­ler zayıf kimselere merhamet ederler. Yetimlik kadar bir zayıflık düşünülebilir mi? İşte Muhammed, yetim kalmıştı. İnsanlara ka­ba davranan kimselerin çoğunluğu, refah içinde yaşayan ve haya­tın nimetlerinden lezzet alan kimselerdir.

    Muhammed'in arınmış ve iffetli anası vefat etmişti. Artık o, ha­yata atılmak çağına da gelmişti. Annesinin şefkatinin tadını al­mıştı. Onun lütufkarlığını hissetmişti. Muhammed, annesinin tüm varlığı olmuştu. Annesi onunla sevinip ferahlamışlı. Evliliği­nin ilk günlerinde kaybettiği kocasının sevgisini, yavrusuna ver­mişti.

    Daha önceleri ana rahminde iken Muhammed, babasını kay­betmişti. Baba şefkatini, dedesi Abdulmuttalib'de görmüştü. Bu nedenle babasızlığı hissetmemişti. Çünkü babasını görmemiş ve bilmemişti. Bu hal ile hayata yönelmişti. Görüp bilmediği ve tanı­madığı, ama kaybettiği babasının yokluğunu, dedesi Abdulmut-talib ona hisettirmemişti. Fakat artık bilinçlenmiş, olayları kav-rayabilen bir çocuk haline gelmiş iken anasını kaybetmişti. Ana­lık şefkatinin tadını aldıktan sonra annesinden yoksun kalmıştı. Şefkatli annesinin sevgisinin yerini tutacak bir şeyi kalmamıştı. Artık Muhammed, hissettiği her şeyini yitirmiş ve yalnız kalmış­tı. Anasına tutkun idi. Ondan yoksun kalma acısına maruz kal­mıştı. Ama bu acı ona sabretmeyi Öğretmişti.

    Muhammed'in annesine tutkunluğu artmıştı. Ancak bununla birlikte sabrı da artmıştı. Tutkunluk ve sabır.. Her ikisi birbirine karşıt olan duygular. Muhamed ile cariye, garip olarak çölde kal­dılar. Yol engebeli, mesafe uzaktı. Fakat bu mesafeyi kat etmeleri gerekiyordu. Gurbet acısıyla anasını kaybetme acısı ve memle­ketten uzak olma burukluğu bir araya gelmişti. Fakat bu iki insa­nı Cenab-ı Allah kendi himayesine alarak korudu. Muhammed, sabrı ve acılara karşı dayanmayı öğrenecekti. İlahi gözetimin ve rabbani inayetin altındaydı. Bütün bu durumlar, ileride insanları hakka davet ederken karşılaşacağı zorluklarda kendisi için ruhi ve manevi bir azık olacaktı. Müşriklerin ve şirkin baskısına, saldırısma karşı göğüs gerecekti. Zayıflığını hissettiği zaman, Allah'a sığınarak eziyetlere karşı direnecekti.

    Annesini kaybettikten sonra kendisini Mekke'ye götüren ve bakıcılığını üstlenen, bir bakıma annesinin yerini alan, Habeşli bir cariye olmuştu. Her ne kadar annesinin şefkatini kendisine tam olarak veremediyse bile yine de onu himayesine almıştı.

    Peygamber efendimizin temiz yaşantısının Habeşli bir cariye ile irtibatlandırılmış olması, Allah tarafından O'na bahşedilen in­sani bir azıktır ki, Peygamber efendimiz insanların eşit oldukları­nı hissetsin ve üstünlüğün güzel davranışla elde edilebileceğini, insanların şovlarıyla övünmeleri yoluyla elde edilemiyeceğini an­lasın. Muhammed'in küçücük bir çocuk iken muhtaç olduğu bakı­cının, Habeşli bir cariye olmasında yüce hikmetler saklıdır. İn­sanların birbirlerine eşit olduklarına, şerefin ancak fayda ve şef­katle elde edilebileceğine dair rabbani bir terbiyeyi alması için Ce-nab-ı Allah onu Habeşli bir cariyenin himayesi altına bırakmıştı. Her ne kadar öz anasınınki kadar değildiyse de analık sevgisini kendisine tattıran kadının Habeşli bir cariye olması, garip karşı-lanmamaîıdır. Bu cariye, Allah'ın yardımı, kendisinin şefkat ve himayesiyle Mekke'ye götürmüş ve çocuğu dedesine ulaştırmıştı. Cenab-ı Allah o küçücük çocuğu, ileride kölelere yardımcı olsun ve insanların köleleştirilmesine engel olsun diye habeşli bir cariye­nin himayesine tevdi etmişti. Sahabilerden birinin diğerine "Ey siyahinin oğlu !" diyerek hakarette bulunduğunu duyduğunda öf­kelenmesi ve aşırı şekilde gazapianması, garipsenmemelidir. Bu gibi durumlarda yüksek sesle ve şiddetli bir tonla şöyle uyarıda bulunmuştur: "Ölçek taştı (yani yeter artık) ölçek taştı, ölçek taştı. Beyazın oğlunun siyahın oğluna üstünlüğü, ancak takva iledir. Mahammed beyazın oğludur. Ama siyahi biri onun bakıcılığını yaptı. Böylece Muhammed her ikisinin oğlu oldu."

    Muhammed anne sevgisini tattığı gibi anadan ayrı kalmanın ızdırabmı ve hasretini de tattı. Bu nedenle gelişip büyüdükten, erişkin bir erkek olduktan, Allah'ın peygamberi olma şerefine nail olduktan sonra anasının mezarını ziyaret etti. Ravzul Enf adlı eserde şu ifadelere rastlamaktayız:

    "Bir hadiste anlatıldığına göre Rasulullah (sav) annesinin Eb~ va'da bulunan mezarını ziyaret etti. O kadar ağladı ki (yanında bulunanları da) ağlattı."

    Bu sahih bir hadistir. Başka bir sahih hadiste de onun şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

    ''Anamın mezarını ziyaret etmek için rabbimden izin istedim. Bana izin verdi. Gidip ziyaret ettim. Anam için istiğfarda bulun­ma iznini rabbimden istedim, ama bana bu izni vermedi."

    Bezzar'm müsnedinde Büreyde'den rivayet edilen bir hadiste anlatıldığına göre peygamber efendimiz, annesi için istiğfarda bulunmak istediğinde Cebrail (as) göğsüne vurmuştu. Ve O'na: "Müşrik biri için istiğfarda bulunmal" diyerek uyarıda bulun­muştu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz de üzgün bir halde geri dönmüştü.

    Bunu doğrulayan bir başka hadiste anlatıldığına göre adamın biri, Peygamber efendimize gelerek:"Ya Rasulullah! Babam ne­rededir?1' diye sorunca peygamber efendimiz ona: "Doğrusu ba­bamda baban da ateştedirl" diye seslenmişti.Fakat biz kendimiz peygamber efendimizin ebeveyni hakkında böyle bir şey söyleme yetkisine sahip değiliz. Çünkü Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifle­rinde şöyle buyurmuşlardır:

    "Ölüler sebebiyle dirilere eziyet etmeyin ." Peygamber efendi­miz bu sözü kendi nefsinde hissettiği için o adama söylemiş olabi­lir. Bir rivayete göre o adam, Peygamber efendimize: "Ya senin baban nerededir?" diye sorduğu için peygamber efendimiz ona böyle cevap vermiştir. Ma'mer bin Raşit, yukarıdaki hadisi bun­dan başka bir lafızla rivayet etmiş, ancak bu rivayetinde "Doğru­su babam da baban da ateştedirl" sözünü nakletmemiştir.

    İşin aslına bakacak olursak Muhammed (sav)'in ebeveyninin ateşte olduğunu bildiren rivayet, hem mana, hem sened bakımın­dan gariptir. Zira Cenab-ı Allah bir ayeti kerimede şöyle buyur­muştur:

    "Biz, elçi göndermedikçe (hiç bir kavme) azap edecek değiliz " (İsra:15)

    Muhammed (sav)'in ebeveyni fetret devrinde, peygamberlerin bulunmadığı bir dönemde yaşamışlardı. Şu halde onlara nasıl azap edilecektir?! Doğrusu bu, dini gerçeklere aykırı bir durum­dur. Ebeveyninden biri, peygamber efendimizin dünyaya gel­mesinden önce vefat etmişti. Diğeri ise Peygamber efendimizin ri-saletle görevlendirilmesinden Önce henüz bir çocuk iken vefat et­mişti. Bu nedenledir ki peygamber efendimizin ebeveyninin ateşte olduğunu bildiren rivayet, senedinin garipliğinden ve manası­nın hakikatten uzak oluşundan dolayı merduttur. Peygamber efendimizin istiğfarda bulunmaktan sakındırılışına gelince bu, ebeveyni için istiğfarda bulunmasına gerek kalmadığndan dolayı­dır. Çünkü hayatlarında iken ebeveyni, ilahi teklife muhatap ol­mamışlardı. Zamanlarında, Allah tarafından gönderilen bir pey­gamber mevcut değildi. Peygamber efendimizin, ebeveyni için is­tiğfarda bulunmaktan sakındırılması, İbrahim peygamberin, kendi babası için istiğfarda bulunmaktan menedilişine benze­mektedir. Çünkü İbrahim peygamberin babası, bizzat İbrahim peygamberin risale tine muhatap olmuştu. O, Allah'a iman etmek ve putları inkar etmekle mükellef kılınmıştı.

    Doğrusu Abdullah ile Amine'nin ateşte olduklarını düşündü­ğüm zaman kulağımı ve zihnimi çok zorladım. Fakat bir türlü bu­na aklım yatmadı. Çünkü genç ve sabırlı Abdullah, babasının adağının yerine getirilmesi için boynunu bıçağa uzatmış ve canını feda etmeye razı olmuştu. Kureyşliler O'nu kurban olmaktan kur­tarmak için fidye vermek istediklerinde O, kurban olmaya razı ol­muştu. Lehviyattan, laubalilikten ve boş şeylerden uzak durur­du. Güzel bir kadın kendini O'na arzettiği zaman o, "Harama git­mektense ölürüm daha iyi!" demiş ve o güzel kadını reddetmişti. Bir peygamberin davetine muhatap olmadığı halde ne diye ateşle azaplandırılsın?! Oysa ki Cenab-ı Allah peygamber göndermeden insanları azapladirmıyacağmı bildirmiştir. Oysa ki hayattayken her hangi bir risalet mevcut olmadığı gibi her hangi bir peygam­ber de gönderilmiş değildi.

    Kocasından ayrılıp sevgiden mahrum kalan, fakat buna rağ­men sabreden, şefkatli ve sabırlı anası Amine'ye gelince; o, çocu­ğunu yetim ve yoksul bir halde dünyaya getirdi, yine de sabretti. Yavrusunu alıp dayılarının yanma Yesrib'e götürürken de kade­rine razı olmuş, sabretmişti. Akıllı bir kimse, böylesi bir kadının ateşe girmesini düşünebilir mi? Halbuki o zaman kendisini hida­yete iletecek bir risalet ve onu ilahi birliğe yöneltecek bir çağrı da yoktu.

    Muhammed Mustafa'ya olan sevgimden dolayı değil -bu her ne kadar yeterli bir sebepse de- hakikate olan aşkımdan dolayı fikri­mi zorladım. Amine'nin başından geçen olaylar, o sabırlı kadının ateşle cezalandırılmasını düşünmeme engel oldu. Her ne kadar meleklerin teselli verici hitaplarına mazhar olmamışsa da o iffetli kadını, Isa peygamberin annesi bakire Meryem'e benzettim.

    Rivayetlerden anlaşıldığına göre peygamber efendimiz annesi­nin mezarına her uğradığında gözünden yaşlar akarmış. Bunda ayıp karşılanacak bir durum yoktur. Zira peygamber efendimiz birhadis-i şeriflerinde: "Ağlamak rahmandan, bağırıp çağırmak-sa şeytandandır" demiştir. Ravilerin anlattıklarına göre o, anne­sinin Ebva köyünde bulunan mezarına uğradığı zaman ağlamış, beraberinde bulunanları da ağlatmıştır. Tezkire adlı eserinde Kurtubi şöyle der:

    "Ebu Bekir el Hatip, Sabık ve Lahik Nasih ve Mensuh adlı ese­rinde kesin bir ifadeyle, ayrıca Hafız Ömer bin Şahinde aynı ma­hiyetteki ifadelerle Hz. Aişe'nin şöyle dediğini aktarmışlardır: Resulullah (sav) Veda haccında bize de haccettirdi. Annesinin mezarına uğradı. Mezarın yanma giderken hüzünlü ve gamlı olup ağlamaktaydı. O'nun ağlayışından dolayı ben de ağlamaya başladım. Sonra deveden inip gitti. Giderken de, "Ey Humeyra bi­raz dur" dedi. Ben de devenin üzerinde bulunan hevdecime yasla­nıp uzun süre bekledim. Sonra yanıma sevinçli ve güler yüzlü bir halde döndü. Kendisine dedim ki: "Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, sen benim yanımdan inip mezara giderken hüzün­lü ve gamlı bir şekilde ağlıyordun. Ağlayışından dolayı ben de ağ­ladım. Ama şimdi sevinçli ve güler yüzlü bir halde yanıma dön­dün bunun sebebi nedir ya Resulullah?"

    Bana şöyle cevap verdi: "Anam Amine'nin mezarına gittim. Onu diriltmesini Cenab-ı Allah'tan diledim. Allah da onu diriltti ve Amine bana iman etti."

    Peygamber efendimizin annesiyle babasının diriltilmiş ol­duklarına dair bazı haberler rivayet edilmiştir ki, bu haberlerin senedlerinde tanınmayan kişilerin adları geçmektedir. Biz bu ko­nudaki rivayetlerin sahih senedli oldukları görüşünde değiliz. Ancak Ravzul Enf adlı eserin sahibinin söylediklerine de katılıyo­ruz: "Allah her şeyi yapmaya kadirdir. O'nun rahmeti ve kudreti herhangi bir şeyden aciz değildir. O'nun peygamberi (sav) ise Al­lah'ın dilediği lütfuna özel olarak mazhar olmaya ehil ve layıktır. Allah'ın dilediği nimetine nail olmaya ehil ve layıktır. Bu da onun üstünlük ve yüceliğindendir.

    Hafız İbn Kesir, bu konuda bir çok hadisler rivayet etmiş, bun­larda gariplik bulunduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Hz.Aişe'den ri­vayet edilen haberi de nakletmiştir. Şöyle ki: "Resulullah (sav) Rabbinden, ebeveynini diriltmesini dilemiş, rabbi de her ikisini di­riltmiş ve ikisi de Muhammed'e iman etmişlerdir.'*

    Sonra Hafız İbn Kesir bu hadisin gerçekten münker olduğunu ifade etmiştir. Her ne kadar bu gibi işleri Cenab-ı Allah'ın yapması mümkünse de sahih hadislerde bu olayla çelişik olan ifadeler gö­rülmektedir." [1]

    Bu konuda rivayet edilen haberleri inceledikten sonra Özetle de­riz ki: Muhammed (sav)'ın annesi ile babası fetret devrinde yaşa­mışlardı. Her ikisi de kendilerinden sonra oğullarının getirmiş ol­dukları şeriatın Öngördüğü hidayet ve güzel ahlaka yakın kimse­lerdi. Peygamberlerin bulunmadığı bir dönemde yaşadılar. Kur'ani naslara ve sahih hadislere müracaat ettiğimizde annesiyle babasının ateşte olmalarının mümkün olmayacağına dair bir inan­ca sahip oluruz. O'nun sabırlı, gayretli ve yavrusuna tutkun olan annesine ateş dokunmaz! Çünkü ateşte yanmaya müstahak oldu­ğuna dair bir delil mevcut değildir. Aksine onun ve aynı zamanda da Abdulmuttalib tarafından kurbanlık olarak seçilen kocası Ab­dullah'ın, Övgüye layık kimseler olduklarına dair delliler mevcut­tur.

    Biz bu sonuca sadece Resulullah sevgisinden değil -her ne kadar biz onun sevgisini temenni ediyorsak da- aklın, mantığın ve fıtrat kanununun hükmü gereğince vardık. Seri delillerle maksatlar bizi bu sonuca götürdüler.

    [1] ibn Kesir, el-Bıdaye Ve'n-Nihaye, c. 2, s. 281.


  3. 19.Şubat.2012, 23:31
    2
    Hadimul Müslimin



    Amine hatun, hoşuna gittiği kadar Neccaroğullarınm yanında ikamet etti. Ancak Haşimoğullarmdan ve Muhammed'in temiz yürekli dedesi, koruyucusu Abdulmuttalib'in uzağında kalmak da istemiyordu. Bu nedenle Mekke'ye geri dönmeyi gerekli gördü. Mekke'ye dönmek için yol hazırlığına başladı ve nihayet yola ko­yuldu. Ancak Mekke'ye gitmekte iken Ebva denilen, Mekke ile Medine arasında fakat Medine'ye daha yakın bir mevkide vefat etti. Nitekim Ravzul Enf adlı eserin sahibi de böyle der. Anasının vefat etmesi üzerine Muhammed, hem babadan, hem anadan yetim kaldı. Ama Cenab-ı Allah Onu insanlığa hak yolunu göstere­cek bir önder olarak koruyacaktı. O, insanlığı rahmete davet ede­cekti. Rahmet peygamberiydi. Çünkü insanlara karşı merhametli olmak, insanın yaşantısı esnasında çektiği kişisel elem ve acılar­dan doğar. Ancak zayıflığın ve kimsesizliğin acısını tadan kimse­ler zayıf kimselere merhamet ederler. Yetimlik kadar bir zayıflık düşünülebilir mi? İşte Muhammed, yetim kalmıştı. İnsanlara ka­ba davranan kimselerin çoğunluğu, refah içinde yaşayan ve haya­tın nimetlerinden lezzet alan kimselerdir.

    Muhammed'in arınmış ve iffetli anası vefat etmişti. Artık o, ha­yata atılmak çağına da gelmişti. Annesinin şefkatinin tadını al­mıştı. Onun lütufkarlığını hissetmişti. Muhammed, annesinin tüm varlığı olmuştu. Annesi onunla sevinip ferahlamışlı. Evliliği­nin ilk günlerinde kaybettiği kocasının sevgisini, yavrusuna ver­mişti.

    Daha önceleri ana rahminde iken Muhammed, babasını kay­betmişti. Baba şefkatini, dedesi Abdulmuttalib'de görmüştü. Bu nedenle babasızlığı hissetmemişti. Çünkü babasını görmemiş ve bilmemişti. Bu hal ile hayata yönelmişti. Görüp bilmediği ve tanı­madığı, ama kaybettiği babasının yokluğunu, dedesi Abdulmut-talib ona hisettirmemişti. Fakat artık bilinçlenmiş, olayları kav-rayabilen bir çocuk haline gelmiş iken anasını kaybetmişti. Ana­lık şefkatinin tadını aldıktan sonra annesinden yoksun kalmıştı. Şefkatli annesinin sevgisinin yerini tutacak bir şeyi kalmamıştı. Artık Muhammed, hissettiği her şeyini yitirmiş ve yalnız kalmış­tı. Anasına tutkun idi. Ondan yoksun kalma acısına maruz kal­mıştı. Ama bu acı ona sabretmeyi Öğretmişti.

    Muhammed'in annesine tutkunluğu artmıştı. Ancak bununla birlikte sabrı da artmıştı. Tutkunluk ve sabır.. Her ikisi birbirine karşıt olan duygular. Muhamed ile cariye, garip olarak çölde kal­dılar. Yol engebeli, mesafe uzaktı. Fakat bu mesafeyi kat etmeleri gerekiyordu. Gurbet acısıyla anasını kaybetme acısı ve memle­ketten uzak olma burukluğu bir araya gelmişti. Fakat bu iki insa­nı Cenab-ı Allah kendi himayesine alarak korudu. Muhammed, sabrı ve acılara karşı dayanmayı öğrenecekti. İlahi gözetimin ve rabbani inayetin altındaydı. Bütün bu durumlar, ileride insanları hakka davet ederken karşılaşacağı zorluklarda kendisi için ruhi ve manevi bir azık olacaktı. Müşriklerin ve şirkin baskısına, saldırısma karşı göğüs gerecekti. Zayıflığını hissettiği zaman, Allah'a sığınarak eziyetlere karşı direnecekti.

    Annesini kaybettikten sonra kendisini Mekke'ye götüren ve bakıcılığını üstlenen, bir bakıma annesinin yerini alan, Habeşli bir cariye olmuştu. Her ne kadar annesinin şefkatini kendisine tam olarak veremediyse bile yine de onu himayesine almıştı.

    Peygamber efendimizin temiz yaşantısının Habeşli bir cariye ile irtibatlandırılmış olması, Allah tarafından O'na bahşedilen in­sani bir azıktır ki, Peygamber efendimiz insanların eşit oldukları­nı hissetsin ve üstünlüğün güzel davranışla elde edilebileceğini, insanların şovlarıyla övünmeleri yoluyla elde edilemiyeceğini an­lasın. Muhammed'in küçücük bir çocuk iken muhtaç olduğu bakı­cının, Habeşli bir cariye olmasında yüce hikmetler saklıdır. İn­sanların birbirlerine eşit olduklarına, şerefin ancak fayda ve şef­katle elde edilebileceğine dair rabbani bir terbiyeyi alması için Ce-nab-ı Allah onu Habeşli bir cariyenin himayesi altına bırakmıştı. Her ne kadar öz anasınınki kadar değildiyse de analık sevgisini kendisine tattıran kadının Habeşli bir cariye olması, garip karşı-lanmamaîıdır. Bu cariye, Allah'ın yardımı, kendisinin şefkat ve himayesiyle Mekke'ye götürmüş ve çocuğu dedesine ulaştırmıştı. Cenab-ı Allah o küçücük çocuğu, ileride kölelere yardımcı olsun ve insanların köleleştirilmesine engel olsun diye habeşli bir cariye­nin himayesine tevdi etmişti. Sahabilerden birinin diğerine "Ey siyahinin oğlu !" diyerek hakarette bulunduğunu duyduğunda öf­kelenmesi ve aşırı şekilde gazapianması, garipsenmemelidir. Bu gibi durumlarda yüksek sesle ve şiddetli bir tonla şöyle uyarıda bulunmuştur: "Ölçek taştı (yani yeter artık) ölçek taştı, ölçek taştı. Beyazın oğlunun siyahın oğluna üstünlüğü, ancak takva iledir. Mahammed beyazın oğludur. Ama siyahi biri onun bakıcılığını yaptı. Böylece Muhammed her ikisinin oğlu oldu."

    Muhammed anne sevgisini tattığı gibi anadan ayrı kalmanın ızdırabmı ve hasretini de tattı. Bu nedenle gelişip büyüdükten, erişkin bir erkek olduktan, Allah'ın peygamberi olma şerefine nail olduktan sonra anasının mezarını ziyaret etti. Ravzul Enf adlı eserde şu ifadelere rastlamaktayız:

    "Bir hadiste anlatıldığına göre Rasulullah (sav) annesinin Eb~ va'da bulunan mezarını ziyaret etti. O kadar ağladı ki (yanında bulunanları da) ağlattı."

    Bu sahih bir hadistir. Başka bir sahih hadiste de onun şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

    ''Anamın mezarını ziyaret etmek için rabbimden izin istedim. Bana izin verdi. Gidip ziyaret ettim. Anam için istiğfarda bulun­ma iznini rabbimden istedim, ama bana bu izni vermedi."

    Bezzar'm müsnedinde Büreyde'den rivayet edilen bir hadiste anlatıldığına göre peygamber efendimiz, annesi için istiğfarda bulunmak istediğinde Cebrail (as) göğsüne vurmuştu. Ve O'na: "Müşrik biri için istiğfarda bulunmal" diyerek uyarıda bulun­muştu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz de üzgün bir halde geri dönmüştü.

    Bunu doğrulayan bir başka hadiste anlatıldığına göre adamın biri, Peygamber efendimize gelerek:"Ya Rasulullah! Babam ne­rededir?1' diye sorunca peygamber efendimiz ona: "Doğrusu ba­bamda baban da ateştedirl" diye seslenmişti.Fakat biz kendimiz peygamber efendimizin ebeveyni hakkında böyle bir şey söyleme yetkisine sahip değiliz. Çünkü Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifle­rinde şöyle buyurmuşlardır:

    "Ölüler sebebiyle dirilere eziyet etmeyin ." Peygamber efendi­miz bu sözü kendi nefsinde hissettiği için o adama söylemiş olabi­lir. Bir rivayete göre o adam, Peygamber efendimize: "Ya senin baban nerededir?" diye sorduğu için peygamber efendimiz ona böyle cevap vermiştir. Ma'mer bin Raşit, yukarıdaki hadisi bun­dan başka bir lafızla rivayet etmiş, ancak bu rivayetinde "Doğru­su babam da baban da ateştedirl" sözünü nakletmemiştir.

    İşin aslına bakacak olursak Muhammed (sav)'in ebeveyninin ateşte olduğunu bildiren rivayet, hem mana, hem sened bakımın­dan gariptir. Zira Cenab-ı Allah bir ayeti kerimede şöyle buyur­muştur:

    "Biz, elçi göndermedikçe (hiç bir kavme) azap edecek değiliz " (İsra:15)

    Muhammed (sav)'in ebeveyni fetret devrinde, peygamberlerin bulunmadığı bir dönemde yaşamışlardı. Şu halde onlara nasıl azap edilecektir?! Doğrusu bu, dini gerçeklere aykırı bir durum­dur. Ebeveyninden biri, peygamber efendimizin dünyaya gel­mesinden önce vefat etmişti. Diğeri ise Peygamber efendimizin ri-saletle görevlendirilmesinden Önce henüz bir çocuk iken vefat et­mişti. Bu nedenledir ki peygamber efendimizin ebeveyninin ateşte olduğunu bildiren rivayet, senedinin garipliğinden ve manası­nın hakikatten uzak oluşundan dolayı merduttur. Peygamber efendimizin istiğfarda bulunmaktan sakındırılışına gelince bu, ebeveyni için istiğfarda bulunmasına gerek kalmadığndan dolayı­dır. Çünkü hayatlarında iken ebeveyni, ilahi teklife muhatap ol­mamışlardı. Zamanlarında, Allah tarafından gönderilen bir pey­gamber mevcut değildi. Peygamber efendimizin, ebeveyni için is­tiğfarda bulunmaktan sakındırılması, İbrahim peygamberin, kendi babası için istiğfarda bulunmaktan menedilişine benze­mektedir. Çünkü İbrahim peygamberin babası, bizzat İbrahim peygamberin risale tine muhatap olmuştu. O, Allah'a iman etmek ve putları inkar etmekle mükellef kılınmıştı.

    Doğrusu Abdullah ile Amine'nin ateşte olduklarını düşündü­ğüm zaman kulağımı ve zihnimi çok zorladım. Fakat bir türlü bu­na aklım yatmadı. Çünkü genç ve sabırlı Abdullah, babasının adağının yerine getirilmesi için boynunu bıçağa uzatmış ve canını feda etmeye razı olmuştu. Kureyşliler O'nu kurban olmaktan kur­tarmak için fidye vermek istediklerinde O, kurban olmaya razı ol­muştu. Lehviyattan, laubalilikten ve boş şeylerden uzak durur­du. Güzel bir kadın kendini O'na arzettiği zaman o, "Harama git­mektense ölürüm daha iyi!" demiş ve o güzel kadını reddetmişti. Bir peygamberin davetine muhatap olmadığı halde ne diye ateşle azaplandırılsın?! Oysa ki Cenab-ı Allah peygamber göndermeden insanları azapladirmıyacağmı bildirmiştir. Oysa ki hayattayken her hangi bir risalet mevcut olmadığı gibi her hangi bir peygam­ber de gönderilmiş değildi.

    Kocasından ayrılıp sevgiden mahrum kalan, fakat buna rağ­men sabreden, şefkatli ve sabırlı anası Amine'ye gelince; o, çocu­ğunu yetim ve yoksul bir halde dünyaya getirdi, yine de sabretti. Yavrusunu alıp dayılarının yanma Yesrib'e götürürken de kade­rine razı olmuş, sabretmişti. Akıllı bir kimse, böylesi bir kadının ateşe girmesini düşünebilir mi? Halbuki o zaman kendisini hida­yete iletecek bir risalet ve onu ilahi birliğe yöneltecek bir çağrı da yoktu.

    Muhammed Mustafa'ya olan sevgimden dolayı değil -bu her ne kadar yeterli bir sebepse de- hakikate olan aşkımdan dolayı fikri­mi zorladım. Amine'nin başından geçen olaylar, o sabırlı kadının ateşle cezalandırılmasını düşünmeme engel oldu. Her ne kadar meleklerin teselli verici hitaplarına mazhar olmamışsa da o iffetli kadını, Isa peygamberin annesi bakire Meryem'e benzettim.

    Rivayetlerden anlaşıldığına göre peygamber efendimiz annesi­nin mezarına her uğradığında gözünden yaşlar akarmış. Bunda ayıp karşılanacak bir durum yoktur. Zira peygamber efendimiz birhadis-i şeriflerinde: "Ağlamak rahmandan, bağırıp çağırmak-sa şeytandandır" demiştir. Ravilerin anlattıklarına göre o, anne­sinin Ebva köyünde bulunan mezarına uğradığı zaman ağlamış, beraberinde bulunanları da ağlatmıştır. Tezkire adlı eserinde Kurtubi şöyle der:

    "Ebu Bekir el Hatip, Sabık ve Lahik Nasih ve Mensuh adlı ese­rinde kesin bir ifadeyle, ayrıca Hafız Ömer bin Şahinde aynı ma­hiyetteki ifadelerle Hz. Aişe'nin şöyle dediğini aktarmışlardır: Resulullah (sav) Veda haccında bize de haccettirdi. Annesinin mezarına uğradı. Mezarın yanma giderken hüzünlü ve gamlı olup ağlamaktaydı. O'nun ağlayışından dolayı ben de ağlamaya başladım. Sonra deveden inip gitti. Giderken de, "Ey Humeyra bi­raz dur" dedi. Ben de devenin üzerinde bulunan hevdecime yasla­nıp uzun süre bekledim. Sonra yanıma sevinçli ve güler yüzlü bir halde döndü. Kendisine dedim ki: "Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, sen benim yanımdan inip mezara giderken hüzün­lü ve gamlı bir şekilde ağlıyordun. Ağlayışından dolayı ben de ağ­ladım. Ama şimdi sevinçli ve güler yüzlü bir halde yanıma dön­dün bunun sebebi nedir ya Resulullah?"

    Bana şöyle cevap verdi: "Anam Amine'nin mezarına gittim. Onu diriltmesini Cenab-ı Allah'tan diledim. Allah da onu diriltti ve Amine bana iman etti."

    Peygamber efendimizin annesiyle babasının diriltilmiş ol­duklarına dair bazı haberler rivayet edilmiştir ki, bu haberlerin senedlerinde tanınmayan kişilerin adları geçmektedir. Biz bu ko­nudaki rivayetlerin sahih senedli oldukları görüşünde değiliz. Ancak Ravzul Enf adlı eserin sahibinin söylediklerine de katılıyo­ruz: "Allah her şeyi yapmaya kadirdir. O'nun rahmeti ve kudreti herhangi bir şeyden aciz değildir. O'nun peygamberi (sav) ise Al­lah'ın dilediği lütfuna özel olarak mazhar olmaya ehil ve layıktır. Allah'ın dilediği nimetine nail olmaya ehil ve layıktır. Bu da onun üstünlük ve yüceliğindendir.

    Hafız İbn Kesir, bu konuda bir çok hadisler rivayet etmiş, bun­larda gariplik bulunduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Hz.Aişe'den ri­vayet edilen haberi de nakletmiştir. Şöyle ki: "Resulullah (sav) Rabbinden, ebeveynini diriltmesini dilemiş, rabbi de her ikisini di­riltmiş ve ikisi de Muhammed'e iman etmişlerdir.'*

    Sonra Hafız İbn Kesir bu hadisin gerçekten münker olduğunu ifade etmiştir. Her ne kadar bu gibi işleri Cenab-ı Allah'ın yapması mümkünse de sahih hadislerde bu olayla çelişik olan ifadeler gö­rülmektedir." [1]

    Bu konuda rivayet edilen haberleri inceledikten sonra Özetle de­riz ki: Muhammed (sav)'ın annesi ile babası fetret devrinde yaşa­mışlardı. Her ikisi de kendilerinden sonra oğullarının getirmiş ol­dukları şeriatın Öngördüğü hidayet ve güzel ahlaka yakın kimse­lerdi. Peygamberlerin bulunmadığı bir dönemde yaşadılar. Kur'ani naslara ve sahih hadislere müracaat ettiğimizde annesiyle babasının ateşte olmalarının mümkün olmayacağına dair bir inan­ca sahip oluruz. O'nun sabırlı, gayretli ve yavrusuna tutkun olan annesine ateş dokunmaz! Çünkü ateşte yanmaya müstahak oldu­ğuna dair bir delil mevcut değildir. Aksine onun ve aynı zamanda da Abdulmuttalib tarafından kurbanlık olarak seçilen kocası Ab­dullah'ın, Övgüye layık kimseler olduklarına dair delliler mevcut­tur.

    Biz bu sonuca sadece Resulullah sevgisinden değil -her ne kadar biz onun sevgisini temenni ediyorsak da- aklın, mantığın ve fıtrat kanununun hükmü gereğince vardık. Seri delillerle maksatlar bizi bu sonuca götürdüler.

    [1] ibn Kesir, el-Bıdaye Ve'n-Nihaye, c. 2, s. 281.





+ Yorum Gönder