Konusunu Oylayın.: Tarih Boyunca İnananları Kardeş Kılan Değerler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tarih Boyunca İnananları Kardeş Kılan Değerler
  1. 14.Şubat.2012, 14:37
    1
    Misafir

    Tarih Boyunca İnananları Kardeş Kılan Değerler






    Tarih Boyunca İnananları Kardeş Kılan Değerler Mumsema Tarih Boyunca İnananları Kardeş Kılan Değerler


  2. 14.Şubat.2012, 14:37
    1
    Misafir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Misafir
    Misafir
  3. 14.Şubat.2012, 15:31
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Tarih Boyunca İnananları Kardeş Kılan Değerler




    İslâm öyle bir kardeşlik kazandırmıştır ki, namaz için saf tuttuğumuzda yanımızdakinin kim olduğunun hiç önemi yoktur. Irkı, rengi, dili, adı sanı gerekmez. Sadece müslümandır ve Allah’a kulluk için buradadır. Birlikte O’na inanır, O’na kulluk eder, O’ndan yardım dileriz.

    Hz. Peygamber s.a.v. insanları İslâm’a davet etmeye başladığında, öne çıkardığı en temel ilkelerden birisi, soyuna sopuna, ırkına kabilesine hiç önem vermeden inananların kardeş olduğunu beyan etmesidir. Allah Rasulü s.a.v., toplumu oluşturan farklı kesimlerin arasındaki uçurumları kapatmak, herkesi aynı iman etrafına kenetlemek amacıyla din kardeşliği vurgusunu her zaman ön planda tutmuştur. Bundan dolayı Araplarla diğer coğrafyalardan Arabistan’a gelip yerleşmiş olanları kaynaştırmaya çok önem vermiştir.

    İslâm öncesine baktığımızda ise, Allah Rasulü’nden önce böyle bir anlayışın olmadığını görmekteyiz. İnsanlar, kendi kabilesinden olan kimseyi haksız da olsa her halükârda destekliyordu. Bir gün başı sıkıştığında ortada kalmamak için buna mecbur olduklarını bilirlerdi. Bu yaklaşımın sonucu olarak da güçlü olan zayıfı her zaman eziyordu. Bu açıdan bakıldığında Allah Rasulü s.a.v.’in ne kadar büyük bir iş gerçekleştirmiş olduğunu anlayabiliyoruz.

    Medinelilerin Mekkeli muhacirlere kucak açmasını öven şu ayet, müminler arasında oluşan kardeşliğin şahididir:

    “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” (Haşr, 9).

    Efendimiz ne öğretmişti?

    Bizler gerçek kardeşliği, bunun nasıl hayata geçirileceğini Hz. Peygamber s.a.v.’den öğrendik. O bunu başardı. Başarırken de bize yol gösterdi ve şöyle buyurdu:

    “Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; ona hakaret etmez. (Üç defa kalbine işaret ederek) Takva şuradadır. Kişiye kötülük namına müslüman kardeşini küçük görmesi yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı müslümana haramdır.” (Muslim, Birr, 10).

    Bir diğer hadis-i şerifte de müslümanın kardeşleriyle barış içinde yaşamasından bahisle şöyle buyurmuştur:

    “Müslümana sövmek fısk (açıktan günahkârlık), ona karşı savaşmak da küfürdür.” (Buharî, 46).

    Müminler arasında kardeşliği kurmanın ilk şartlarından biri olarak iyi niyet şartını koşan Allah Rasulü s.a.v., biat aldığı kimselerden bunu isterdi. Nitekim Cerîr b. Abdullah r.a., Hz. Peygamber’e şu üç şeyi gerçekleştireceği sözünü vererek biat ettiğini söylemektedir: “Namaz kılmak, zekât vermek ve müslüman kardeşleri hakkında iyi niyetli olmak, hayır dilemek.”(Buharî, 55). Görüldüğü üzere İslâm ümmetine katılmanın şartlarından birisi, müslümanlar hakkında iyi niyet beslemek, yani onları sevmektir.

    Bizler, yaşadığımız şu dönemdeki sıkıntıların kardeşliğimizin hatırlanması durumunda çok kolay aşılacağına inanıyoruz. Yeter ki iyi niyetli olalım, kardeşlerimizi sevmeye çalışalım ve Allah’ın bizler için çizdiği kardeşlik sınırları içerisinde kalalım. Allah’ın bizleri aynı din etrafında toplamış olmasını aradığımız tek şart olarak görelim. Bununla yetinelim.

    Sözü Hz. Peygamber s.a.v.’in şu güzel ifadesiyle bağlayalım: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu yüzden uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”(Buharî, 5552).

    '' Rab Bir, Baba Bir''

    Kays b. Mutâtiye adlı birisi Medine’ye gelir. Bakar ki bir grup insan toplanmışlar, sohbet etmektedirler. Aralarında Selman-ı Farisî, Süheyb-i Rûmî ve Bilal-i Habeşî (Allah onlardan razı olsun) de var. Herkesi birbiriyle kaynaşmış, dostane bir havada sohbet eder görünce dayanamayıp der ki:

    – Buradakiler o adama (Allah Rasulü s.a.v.’i kastediyor) yardımcı olan Evs ve Hazreçliler. (Selman, Süheyb ve Bilâl’i göstererek) Peki (Arap olmayan) bunlar neyin nesi!

    Bu anlamsız sözleri duyan Muâz b. Cebel r.a. hemen yerinden fırlayarak adamı boynundan kavrayarak Rasulullah’a götürür. Adamın ettiği lafları aktarır. Efendimiz kızarak kalkar, mescide girer. Sonra insanlara toplanmaları duyurulur. Hz. Peygamber s.a.v. toplanan cemaata şöyle buyurur:

    – Ey insanlar! Rab bir, baba bir, din bir. Dikkatinizi çekerim! Araplık sizin anneniz ve babanız değildir. O sadece bir lisandır. Kim Arapça konuşursa o Araptır.

    Hâlâ adamın boynunu tutmakta olan Muâz r.a. sorar:

    – Ya Rasulallah, bu münafığı ne yapayım?

    Allah Rasulü s.a.v.:

    – Bırak, cehenneme kadar yolu var, buyurur. Bu kişi Hz. Ebubekir zamanında dinden döner ve müslümanlarla giriştiği bir savaşta öldürülür. (Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 13/428).
    Semerkant drgs.



  4. 14.Şubat.2012, 15:31
    2
    Silent and lonely rains



    İslâm öyle bir kardeşlik kazandırmıştır ki, namaz için saf tuttuğumuzda yanımızdakinin kim olduğunun hiç önemi yoktur. Irkı, rengi, dili, adı sanı gerekmez. Sadece müslümandır ve Allah’a kulluk için buradadır. Birlikte O’na inanır, O’na kulluk eder, O’ndan yardım dileriz.

    Hz. Peygamber s.a.v. insanları İslâm’a davet etmeye başladığında, öne çıkardığı en temel ilkelerden birisi, soyuna sopuna, ırkına kabilesine hiç önem vermeden inananların kardeş olduğunu beyan etmesidir. Allah Rasulü s.a.v., toplumu oluşturan farklı kesimlerin arasındaki uçurumları kapatmak, herkesi aynı iman etrafına kenetlemek amacıyla din kardeşliği vurgusunu her zaman ön planda tutmuştur. Bundan dolayı Araplarla diğer coğrafyalardan Arabistan’a gelip yerleşmiş olanları kaynaştırmaya çok önem vermiştir.

    İslâm öncesine baktığımızda ise, Allah Rasulü’nden önce böyle bir anlayışın olmadığını görmekteyiz. İnsanlar, kendi kabilesinden olan kimseyi haksız da olsa her halükârda destekliyordu. Bir gün başı sıkıştığında ortada kalmamak için buna mecbur olduklarını bilirlerdi. Bu yaklaşımın sonucu olarak da güçlü olan zayıfı her zaman eziyordu. Bu açıdan bakıldığında Allah Rasulü s.a.v.’in ne kadar büyük bir iş gerçekleştirmiş olduğunu anlayabiliyoruz.

    Medinelilerin Mekkeli muhacirlere kucak açmasını öven şu ayet, müminler arasında oluşan kardeşliğin şahididir:

    “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” (Haşr, 9).

    Efendimiz ne öğretmişti?

    Bizler gerçek kardeşliği, bunun nasıl hayata geçirileceğini Hz. Peygamber s.a.v.’den öğrendik. O bunu başardı. Başarırken de bize yol gösterdi ve şöyle buyurdu:

    “Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; ona hakaret etmez. (Üç defa kalbine işaret ederek) Takva şuradadır. Kişiye kötülük namına müslüman kardeşini küçük görmesi yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı müslümana haramdır.” (Muslim, Birr, 10).

    Bir diğer hadis-i şerifte de müslümanın kardeşleriyle barış içinde yaşamasından bahisle şöyle buyurmuştur:

    “Müslümana sövmek fısk (açıktan günahkârlık), ona karşı savaşmak da küfürdür.” (Buharî, 46).

    Müminler arasında kardeşliği kurmanın ilk şartlarından biri olarak iyi niyet şartını koşan Allah Rasulü s.a.v., biat aldığı kimselerden bunu isterdi. Nitekim Cerîr b. Abdullah r.a., Hz. Peygamber’e şu üç şeyi gerçekleştireceği sözünü vererek biat ettiğini söylemektedir: “Namaz kılmak, zekât vermek ve müslüman kardeşleri hakkında iyi niyetli olmak, hayır dilemek.”(Buharî, 55). Görüldüğü üzere İslâm ümmetine katılmanın şartlarından birisi, müslümanlar hakkında iyi niyet beslemek, yani onları sevmektir.

    Bizler, yaşadığımız şu dönemdeki sıkıntıların kardeşliğimizin hatırlanması durumunda çok kolay aşılacağına inanıyoruz. Yeter ki iyi niyetli olalım, kardeşlerimizi sevmeye çalışalım ve Allah’ın bizler için çizdiği kardeşlik sınırları içerisinde kalalım. Allah’ın bizleri aynı din etrafında toplamış olmasını aradığımız tek şart olarak görelim. Bununla yetinelim.

    Sözü Hz. Peygamber s.a.v.’in şu güzel ifadesiyle bağlayalım: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu yüzden uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”(Buharî, 5552).

    '' Rab Bir, Baba Bir''

    Kays b. Mutâtiye adlı birisi Medine’ye gelir. Bakar ki bir grup insan toplanmışlar, sohbet etmektedirler. Aralarında Selman-ı Farisî, Süheyb-i Rûmî ve Bilal-i Habeşî (Allah onlardan razı olsun) de var. Herkesi birbiriyle kaynaşmış, dostane bir havada sohbet eder görünce dayanamayıp der ki:

    – Buradakiler o adama (Allah Rasulü s.a.v.’i kastediyor) yardımcı olan Evs ve Hazreçliler. (Selman, Süheyb ve Bilâl’i göstererek) Peki (Arap olmayan) bunlar neyin nesi!

    Bu anlamsız sözleri duyan Muâz b. Cebel r.a. hemen yerinden fırlayarak adamı boynundan kavrayarak Rasulullah’a götürür. Adamın ettiği lafları aktarır. Efendimiz kızarak kalkar, mescide girer. Sonra insanlara toplanmaları duyurulur. Hz. Peygamber s.a.v. toplanan cemaata şöyle buyurur:

    – Ey insanlar! Rab bir, baba bir, din bir. Dikkatinizi çekerim! Araplık sizin anneniz ve babanız değildir. O sadece bir lisandır. Kim Arapça konuşursa o Araptır.

    Hâlâ adamın boynunu tutmakta olan Muâz r.a. sorar:

    – Ya Rasulallah, bu münafığı ne yapayım?

    Allah Rasulü s.a.v.:

    – Bırak, cehenneme kadar yolu var, buyurur. Bu kişi Hz. Ebubekir zamanında dinden döner ve müslümanlarla giriştiği bir savaşta öldürülür. (Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 13/428).
    Semerkant drgs.






+ Yorum Gönder