Konusunu Oylayın.: Hilkatte Kardeşlik, Dinde Kardeşlik

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hilkatte Kardeşlik, Dinde Kardeşlik
  1. 14.Şubat.2012, 14:36
    1
    Misafir

    Hilkatte Kardeşlik, Dinde Kardeşlik

  2. 14.Şubat.2012, 16:50
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hilkatte Kardeşlik, Dinde Kardeşlik




    Kardeşlik Aşkına - Mustafa İSLAMOĞLU

    Tevhid ve kardeşlik

    Kardeşlik meselesinin çıkış ve varış noktası nedir? Kardeşlik konusunu konuşmaya nereden başlamalı, getirip nereye dayamalı? Meselenin neşet ettiği ‘üssü’l-esas’ nedir, varıp dayanacağı ‘aksa’l-ğaye’ nedir?
    Bu suallere verilebilecek tek cevap vardır: Tevhid. Evet, tevhid, kardeşlik meselesinin hem üssü’l-esası, hem aksa’l-ğayesidir.
    Tevhid, “birlemek” manasına gelir. Allah Vahid’dir, Ehad’dir. Vahid, şeriki olmayan ‘tek’ demektir. Ehad, benzeri olmayan ‘tek’ demektir. İkisi de Allah’ın mutlak ve sonsuz tek’liğini, eşsiz ve benzersiz bir’liğini ifade eder.
    Şu halde, mutlak bir olanı “birlemek” de ne oluyor? Biz birlemesek O’nun birliğine halel mi gelir? Tüm iradeli varlıklar şirke sapsa, O’nun Ehad ve Vahid oluşu bundan zerrece etkilenmez. O müşterek varlık değildir, dağılmaz. O mürekkep varlık değildir, parçalanmaz. O Samed’dir, artmaz ve eksilmez.

    O halde tevhidin gayesi nedir?
    Tevhidin gayesi insanı birlemek, insanı bütünlemek, insanı toparlamaktır. Zira insan dağılır, insan parçalanır, insan bölünür. Duygusu ile düşüncesi, manası ile maddesi, ruhu ile bedeni, kalbi ile kafası, âhireti ile dünyası birbirinden kopar. Bunlar kopunca insan muvahhid olma özelliğini yitirir. Muvahhid insan, dağılmayan, parçalanmayan, bölünmeyen insandır. Bir “birleme” ameliyesi olan tevhid, dağılan insanı toparlamak, parçalanan insanı derlemek, bölünen insanı bütünlemek için bulunmaz bir imkândır.
    Tevhid, lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidinde ifadesini bulur. Tüm varlığın anahtarı olan bu mübarek kelime iki cümlecikten meydana gelir. Birincisi “hiçbir ilah yoktur” anlamına gelen lâ ilâhe, ikincisi “ancak Allah vardır” anlamına gelen illallah. Birincisi nefiy/olumsuz, ikincisi isbat/olumlu cümledir. İki kanadıyla birlikte kelime-i tevhid, varlık tasavvurumuzu inşa eder.
    Varlık, kelime-i tevhidden ibarettir. Nebi’nin tesbitiyle, kelime-i tevhidin Hak katındaki terazide göklerden ve yerlerden ağır çekmesinin manası da budur. Zerreden küreye, habbeden kubbeye her şeyde kelime-i tevhid sırrı tecelli eder.
    Atomun eksi kutbu olan nötron, kelime-i tevhidin ilk yarısını; artı kutbu olan proton son yarısını ifade eder. Kozmik tüm varlıkların bir yörüngede düzenli hareketini sağlayan merkezkaç kuvveti nefyi, çekim kuvveti isbatı ifade eder. Kış nefyi, bahar isbatı ifade eder. Yokluk nefyi, varlık isbatı ifade eder. Ölüm nefyi, diriliş isbatı ifade eder. Bozuluş nefyi, oluş isbatı ifade eder. İnşikak nefyi, infitar isbatı ifade eder. İnkâr nefyi, iman isbatı ifade eder.
    Tevhidin zıddı şirktir. Şirk, hakikati parçalamaktır. Zihnen dahi olsa hakikati parçalamak, Allah’ın gazabını celbetmektir. Hâlık’a yönelik tevhid akidesi, mahlûka yönelik tavrımızı belirler. Aynı şey şirk için de söz konusudur.

    Mahlûkat kardeşliği

    Tevhidin sosyal karşılığı vahdet, şirkin sosyal karşılığı tefrikadır. Bir başka ifadesiyle, tevhid akidevî vahdet, vahdet sosyal tevhiddir.
    Aynen öyle, şirk de akidevî tefrika, tefrika ise sosyal şirktir.
    Vahdet, kardeşliğin en kapsamlı ifadesidir. Vahdetin en kapsamlısı ise, mahlûkatın kardeşliğidir. Kardeşlik, Türkçe’de “bir karnı paylaşmış olmayı, aynı rahimden doğmayı” ifade eden “karındaşlık” kelimesinden gelmektedir. Aynı karnı/rahmi paylaşmış olmak, iki insanı akrabalık açısından “kardeş” kılmaktadır. Allah Rasulü, “Ana rahmi, Rahman’dan bir daldır” buyurur. Eğer anne rahmi Rahman ve Rahim olan Allah’ın sonsuz rahmetinden bir dal ise, o dalın bağlı olduğu yer de ilâhî rahmettir. İşbu ilâhî rahmet, mahlûkatın rahmi mesabesindedir. Varlık bu rahmet sayesinde var olmuş, kevn bu rahmetin bağrında tekevvün etmiştir. Bir rahmi paylaşmak, onu paylaşanları nasıl “biyolojik kardeş” yapmışsa; ilâhî rahmetin akıl sır ermez ‘rahmini’ paylaşmak da, mahlûkatı “ontolojik kardeş” yapmıştır.
    Vahyin penceresinden bakınca, mahlûkatın dört açıdan kardeş olduğu görülür:

    1. Mahlûk olma açısından: Bu, yaratılış ortak paydasında buluşmaktır. Mahlûkat, mevcudu itibarıyla farklılıklar taşısa da vücudu itibarıyla birdir. Hüviyetleri farklı olsa da mahiyetleri aynıdır. Hepsine de Hâlık’ın kudret eli değmiş ve o sayede var olmuşlardır. Hepsi de yaratılmışlık açısından eşittirler. Bir Yaradan’a muhtaçtırlar. Var olmaları Var edene bağlı olduğu gibi, varlıklarını devam ettirmeleri de O’na bağlıdır. Hz. Musa’nın önünde yarılan su, Hz. İbrahim’e serin ve selamet olan ateş, mahlûkat kardeşliğinin gereğini yerine getirmişlerdir.

    2. Mülk olma açısından: Mahlûkat, Allah’ın mülkü olma açısından kardeştirler. İnsan gibi bazı unsurlarının “milk sahibi mülk” olması bu hakikati değiştirmez. İnsan da O’nun mülküdür, sahip oldukları da… Dolayısıyla, Allah’ın mülkü olma açısından insanla taşın bir farkı yoktur. Uhud dağını bir baba dostu gibi ziyarete gidip, ne yaptığını soranlara, “Uhud bir dağdır amma, o bizi sever biz onu severiz” (Buhari, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, 102) buyuran Allah Rasulü’nün bu tavrı, mahlûkatın mülk açısından kardeş olduğu hakikati göz ardı edilerek anlaşılamaz. Zira dağı insanın sevmesi, tek başına anlaşılabilir bir şeydir. Fakat dağın insanı sevmesi, ancak mahlûkat kardeşliği çerçevesinde anlaşılabilecek bir hakikattir. Yine Allah Rasulü’nün yağmurun sağanak halinde yağdığı bir sırada eteğini yağmura tutması üzerine ne yaptığı sorulmuş, o da “Onun Allah’la sözleşmesi daha yenidir; ondan istifade ediyorum” demiştir (Ebu Davud). Onun bu hareketi de mahlûkatın mülkiyet açısından kardeşliği çerçevesinde anlaşılabilecek bir olaydır.

    3. Tesbih açısından: Kur’an’ın bildirdiği bir hakikattir ki, bütün bir varlık Allah’ı tesbih etmektedir. Tesbih etmek, kelimenin kök manasının da gösterdiği gibi, yaratan Allah adına hareket etmektir. Yaratan Allah adına hareket etme açısından bütün bir varlık kardeştirler. Bu kardeşlik, tesbih kardeşliğidir. Bu, bütün varlığın Allah adına hareket ettiği anlamına gelir. İlâhî kelamın güneşin ve ağaçların secde ettiğini söylemesi, bu bağlamda anlaşılmalıdır. Yaratılış amacı istikametinde varlığını sürdüren her bir mahlûk tesbih halindedir. Gereksiz yere bir otun koparılması, onun tesbihine mani olunmasıdır. Gereksiz yere bir canlının hayatına son verilmesi, onun tesbihine mani olunmasıdır. Mahlûkatın akıllı ve iradeli bir üyesi olan insanın varlığı bundan istisna değildir. İnsan, inkâr etmiş olsa dahi, her bir hücresi kâinatın ilâhî korosuna katılarak Yaratıcı’sını tesbih etmektedir. Bu yüzden insanın inkârı sadece Allah’ı inkâr değil, kendi kendini de inkâr sayılmalıdır.

    4. Fânilik açısından: Bâki olan Allah karşısında mahlûkatın ortak noktası fâni olmasıdır. Mahlûkat, fânilik ortak paydasında kardeştir. Fânilik ortak paydası, fâni olan bütün mahlûkatı, “var olmak için var edene muhtaç olma” demeye gelen iftikar ortak paydasında birleştirir. Bu yüzden mahlûkat için, Allah’a iftikar (muhtaç olma) iftihardır. Mahlûkat fakirdir, Hâlık Ğaniy’dir. Allah Rasulü de fakrını fahrı olarak takdim etmemiş midir? Kulun fakrdan büyük fahrı olabilir mi?
    Mahlûkatın bu dört açıdan kardeşliği müsellem ve Kur’anî bir hakikat iken, insanoğlunun kendi içindeki kardeşliği nasıl inkâr edilir?

    İnsan kardeşliği

    İnsan, fıtrat olarak, kendisiyle ünsiyet kurabileceği başka insanlara muhtaçtır. Bu yüzden insana ünsiyet kökünden gelen ‘insan’ adı verilmiştir.
    İnsanlık bir ailedir. Bu aile aynı kökten neşet etmiştir. Kur’an bu hakikate şöyle atıf yapar:
    “Ey insanlık (ailesi)! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır” (Hucurat 49/13).
    “Ey insanlık!” diye başlayan bir hitapla karşı karşıyayız. Bu hitap üst perdeden bir hitaptır ve insanlık içinden birileri böyle bir hitapta bulunamaz. Bulunsa da ağır kaçar. Böylesine yüksek bir perdeden hitap eden ancak Yaratıcı’dır.
    Âyet, insanoğlunun ‘şimdi ve burada’sına hitap etmektedir. Âyetin konusu insanoğlunun kökeni değil, insanoğlunun birbirine karşı ahlâkî duruşudur. Bu duruşu bozmak sadece insanın insana karşı sorumsuzca davranışı değil, aynı zamanda insanın Allah’a karşı da sorumsuzca davranışıdır. Bu sorumsuzluğun adını âyet, “insanın insana kavim ve kabile gibi beşeri kökeninden dolayı üstünlük taslaması” olarak koymaktadır. İnsanı yaratan Allah, bu tavrı bir sapma olarak tescil etmekte ve insana kökeninin birliğini hatırlatmaktadır. Kökendeki birliğe rağmen ilerleyen süreçte insanlığın kavimler ve kabilelere ayrılmasının gerekçesi “tanışmak” olarak takdim edilmektedir.
    Âyetin bercestesi, “Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır” cümlesidir. Bu cümle, bir hakikati en çıplak biçimde dile getirmektedir: Ey insanoğlu! Irk gibi, renk gibi, cinsiyet gibi kendi tercihin olmayan hususlardan dolayı üstünlük iddiasında bulunma! Zira kimse kendi ırkını, rengini ve cinsiyetini kendisi seçmiyor. İnsanın kendi seçmediği bir şeyle övünmesi gülünçtür. Allah nezdinde tek üstünlük ölçütü vardır: Takva. Zira takva, tümüyle insanın kendi tercihine dayanmaktadır.
    Kur’an’da peygamberler inkârcı kavimlerinin “kardeşleri” (ehûhum) olarak takdim edilirler. Mesela, Şu’arâ Sûresi’nde Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Şuayb hep kavimlerinin kardeşleri olarak anılırlar. Peygamberlerin kavimleriyle olan kardeşliği, iman kardeşliği değil, hiç şüphesiz, insan kardeşliğidir. Zira bu kavimler, peygamberlerinin davetlerine uyan küçük bir azınlık hariç, inkârda direnmişler ve helâke uğramışlardı.
    Hz. Ali, valisi Malik el-Eşter’e yazdığı mektuplardan birinde, ona emri altındakilere âdil muamelede bulunmasını öğütlerken, şu manidar cümleyi kullanıyordu: “İnsanlar ya insanlıkta eşin, ya da dinde kardeşindir.”

    İnsan, Allah’ın şaheseridir. İnsanda Allah’ın emeği vardır. Farklı inançlara mensup olması bir mü’min açısından insanı gözden çıkarma gerekçesi olamaz. Mü’min bir kul, Allah’ın insan üzerindeki büyük emeğini görmezden gelemez. İnsan olma ortak paydasını yok sayamaz. Bunu, değil insanın dirisi için, ölüsü için bile yapamaz. Hatırlayalım ki, bir Yahudi cenazesi geçerken Allah Rasulü saygı maksadıyla ayağa kalkmış, orada bulunanlar, “Ama o bir Yahudi cenazesi” deyince, Allah Rasulü şu manidar cevabı vermişti: “Olsun, insan değil mi?” (Buhari, Kitabu’l-Cenaiz, 49/71). Allah Rasulü’nün sadece mü’minlere değil bütün bir insanlığa (âlemlere) rahmet olarak takdim edilmesinin anlamı da bu değil midir? Değilse, “Mü’min olmuyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin” (Şu’arâ 26/3) âyetini nasıl anlayacağız? Bu, Allah Rasulü’nün insan kardeşlerinin ebedî saadetine ne denli düşkün olduğunun göstergesi değilse, nedir?
    Efendimiz’in, bir âdem bir âlem, diye yola düşmesinin sebebi de budur. Hayber savaşı öncesi komutan olarak atadığı Hz. Ali’ye şu talimatı veriyordu: “Ya Ali! Senin elinle bir kimsenin hidayet bulması, güneşin üzerine doğduğu her yer(i fethedip bana teslim etmen)den daha hayırlıdır” (Buhari, Cihad 4/58; Müslim, F. Sahabe 2406) ). Üsame b. Zeyd’i, savaş meydanında son anda kelime-i tevhid getiren birini samimiyetsiz bularak öldürdü diye azarlaması da onun “insan” hassasiyetinin bir ifadesiydi (Buhari).

    Asabiyet ve ırkçılık

    Takva dışındaki her tür üstünlük iddiasını Hz. Peygamber “asabiyet” başlığı altında mahkûm etmektedir: “Asabiyete çağıran bizden değildir” (Ebû Davud, Edeb 122; Müslim, İmâret 57). Asabiyet, vücudu çepeçevre sarıp bağladığı için bu adı alan ve “sinir” anlamına gelen el-‘asab’tan türetilmiştir. Sürüye de ‘asabe denilir. Asabiyet insanı sürüleştirir. Şahsiyet olmaya manidir. Kişiliği sarıp sarmalar ve gelişimini engeller. Asabiyet, kimliğin benliğin önüne geçmesi, onu esir etmesi ve onun gelişim sürecini sekteye uğratmasıdır.
    Asabiyetin bin bir çeşidi vardır. Irk asabiyeti, renk asabiyeti, cins asabiyeti, mezhep asabiyeti, meşrep asabiyeti, tarîkat asabiyeti, şehir asabiyeti, ülke asabiyeti, millet asabiyeti, cemaat asabiyeti… İki şeyi birbirine karıştırmamak icap eder: Irklı olmakla ırkçı olmayı, mezhepli olmakla mezhepçi olmayı, cemaatli olmakla cemaatçi olmayı… Birinciler meşru, ikinciler gayr-ı meşrudur. Bir ırka mensup olmak fıtrat gereğidir. Bu yerinecek veya övünecek bir şey değildir. Fakat, mensup olduğu ırkla övünmek merduttur. İşte ırkçılık budur.
    Her güzelliğin olduğu gibi her sapmanın da bir piri vardır. Irkçılığın piri İblis’tir. Zira İblis, Âdem’e secde ile emrolunduğu vakit, “Ben ondan üstünüm” demişti. Bunu da, “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” diye gerekçelendirmişti de şeytanlaşmıştı. Bu gerekçe Şeytan’ın ırkçılığının ilkel bir materyalizme dayandığını gösterir. Zira Şeytan, Allah’ın emrine isyan ederken, hammaddeleri kıyaslıyor ve üstünlük iddiasını bu fâsit kıyas üzerine inşa ediyordu. Bu yaptığı, maddeye tapıcılığın daniskasıydı. Kendi ırkının başka ırklara üstünlüğünü savunanların yaptığı da Şeytan’ın yaptığından farklı değildir. Aynı şey, tüm asabiyet türleri için geçerlidir.
    İşte bu türlerden biri de ten rengi asabiyetidir. Müslüman bu manada tam bir renk körüdür. İnsanın teninin hangi renkte olduğu sadece “tanışma” çerçevesinde ilgisini çeker. Onun ötesinde ten rengine bir değer yüklemek, imanla çelişir. Aynı şey cinsiyet, ülke ve diğer asabiyet türleri için de geçerlidir.
    Asabiyetin temelinde farklılığa tahammülsüzlük yatar. Oysa Kur’an’a göre farklılıklar âyettir. İnsan iyi düşünecek olursa, bu sonuca selim akılla da varabilir. Tüm insanlar birbirinin aynı olsaydı, yekdiğerini tanımak için kimse kılını kıpırdatmazdı. Zira “tanışmak” dediğimiz şey, öylesi bir durumda anlamını kaybederdi. Tüm yüzler birbirinin aynı olsaydı, öyle bir dünyada kimse kimsenin yüzünü merak etmezdi. Dolayısıyla “güzel” tarifi de anlamını kaybederdi. İsterse bu yüzlerin tümü kişinin en beğendiği yüz olsun, kimse öyle bir dünyada güzelliği tarif edemez, herhangi bir yüz için “güzel” sıfatını kullanamazdı. Tüm çiçekler aynı olsa, böyle bir dünya sıkıcı olurdu. Tüm renkler kişinin sevdiği renk olsa, kişi o rengi sevemez olurdu. Bazı insanları, tavırları, renkleri, yüzleri, davranışları, çiçekleri, hayvanları diğer bazılarından daha sevimli, daha cana yakın, daha güzel buluyorsak, bu onların farklılığı yüzündendir. Bu durumda farklılığın kendisi birer “âyet”, yani birer “işaret ve belge” olup çıkmaktadır. Biz bu işaret ve belgelere bakarak Allah’ın esmasının varlık üzerindeki farklı tecellilerini okumaktayız.




  3. 14.Şubat.2012, 16:50
    2
    Silent and lonely rains



    Kardeşlik Aşkına - Mustafa İSLAMOĞLU

    Tevhid ve kardeşlik

    Kardeşlik meselesinin çıkış ve varış noktası nedir? Kardeşlik konusunu konuşmaya nereden başlamalı, getirip nereye dayamalı? Meselenin neşet ettiği ‘üssü’l-esas’ nedir, varıp dayanacağı ‘aksa’l-ğaye’ nedir?
    Bu suallere verilebilecek tek cevap vardır: Tevhid. Evet, tevhid, kardeşlik meselesinin hem üssü’l-esası, hem aksa’l-ğayesidir.
    Tevhid, “birlemek” manasına gelir. Allah Vahid’dir, Ehad’dir. Vahid, şeriki olmayan ‘tek’ demektir. Ehad, benzeri olmayan ‘tek’ demektir. İkisi de Allah’ın mutlak ve sonsuz tek’liğini, eşsiz ve benzersiz bir’liğini ifade eder.
    Şu halde, mutlak bir olanı “birlemek” de ne oluyor? Biz birlemesek O’nun birliğine halel mi gelir? Tüm iradeli varlıklar şirke sapsa, O’nun Ehad ve Vahid oluşu bundan zerrece etkilenmez. O müşterek varlık değildir, dağılmaz. O mürekkep varlık değildir, parçalanmaz. O Samed’dir, artmaz ve eksilmez.

    O halde tevhidin gayesi nedir?
    Tevhidin gayesi insanı birlemek, insanı bütünlemek, insanı toparlamaktır. Zira insan dağılır, insan parçalanır, insan bölünür. Duygusu ile düşüncesi, manası ile maddesi, ruhu ile bedeni, kalbi ile kafası, âhireti ile dünyası birbirinden kopar. Bunlar kopunca insan muvahhid olma özelliğini yitirir. Muvahhid insan, dağılmayan, parçalanmayan, bölünmeyen insandır. Bir “birleme” ameliyesi olan tevhid, dağılan insanı toparlamak, parçalanan insanı derlemek, bölünen insanı bütünlemek için bulunmaz bir imkândır.
    Tevhid, lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidinde ifadesini bulur. Tüm varlığın anahtarı olan bu mübarek kelime iki cümlecikten meydana gelir. Birincisi “hiçbir ilah yoktur” anlamına gelen lâ ilâhe, ikincisi “ancak Allah vardır” anlamına gelen illallah. Birincisi nefiy/olumsuz, ikincisi isbat/olumlu cümledir. İki kanadıyla birlikte kelime-i tevhid, varlık tasavvurumuzu inşa eder.
    Varlık, kelime-i tevhidden ibarettir. Nebi’nin tesbitiyle, kelime-i tevhidin Hak katındaki terazide göklerden ve yerlerden ağır çekmesinin manası da budur. Zerreden küreye, habbeden kubbeye her şeyde kelime-i tevhid sırrı tecelli eder.
    Atomun eksi kutbu olan nötron, kelime-i tevhidin ilk yarısını; artı kutbu olan proton son yarısını ifade eder. Kozmik tüm varlıkların bir yörüngede düzenli hareketini sağlayan merkezkaç kuvveti nefyi, çekim kuvveti isbatı ifade eder. Kış nefyi, bahar isbatı ifade eder. Yokluk nefyi, varlık isbatı ifade eder. Ölüm nefyi, diriliş isbatı ifade eder. Bozuluş nefyi, oluş isbatı ifade eder. İnşikak nefyi, infitar isbatı ifade eder. İnkâr nefyi, iman isbatı ifade eder.
    Tevhidin zıddı şirktir. Şirk, hakikati parçalamaktır. Zihnen dahi olsa hakikati parçalamak, Allah’ın gazabını celbetmektir. Hâlık’a yönelik tevhid akidesi, mahlûka yönelik tavrımızı belirler. Aynı şey şirk için de söz konusudur.

    Mahlûkat kardeşliği

    Tevhidin sosyal karşılığı vahdet, şirkin sosyal karşılığı tefrikadır. Bir başka ifadesiyle, tevhid akidevî vahdet, vahdet sosyal tevhiddir.
    Aynen öyle, şirk de akidevî tefrika, tefrika ise sosyal şirktir.
    Vahdet, kardeşliğin en kapsamlı ifadesidir. Vahdetin en kapsamlısı ise, mahlûkatın kardeşliğidir. Kardeşlik, Türkçe’de “bir karnı paylaşmış olmayı, aynı rahimden doğmayı” ifade eden “karındaşlık” kelimesinden gelmektedir. Aynı karnı/rahmi paylaşmış olmak, iki insanı akrabalık açısından “kardeş” kılmaktadır. Allah Rasulü, “Ana rahmi, Rahman’dan bir daldır” buyurur. Eğer anne rahmi Rahman ve Rahim olan Allah’ın sonsuz rahmetinden bir dal ise, o dalın bağlı olduğu yer de ilâhî rahmettir. İşbu ilâhî rahmet, mahlûkatın rahmi mesabesindedir. Varlık bu rahmet sayesinde var olmuş, kevn bu rahmetin bağrında tekevvün etmiştir. Bir rahmi paylaşmak, onu paylaşanları nasıl “biyolojik kardeş” yapmışsa; ilâhî rahmetin akıl sır ermez ‘rahmini’ paylaşmak da, mahlûkatı “ontolojik kardeş” yapmıştır.
    Vahyin penceresinden bakınca, mahlûkatın dört açıdan kardeş olduğu görülür:

    1. Mahlûk olma açısından: Bu, yaratılış ortak paydasında buluşmaktır. Mahlûkat, mevcudu itibarıyla farklılıklar taşısa da vücudu itibarıyla birdir. Hüviyetleri farklı olsa da mahiyetleri aynıdır. Hepsine de Hâlık’ın kudret eli değmiş ve o sayede var olmuşlardır. Hepsi de yaratılmışlık açısından eşittirler. Bir Yaradan’a muhtaçtırlar. Var olmaları Var edene bağlı olduğu gibi, varlıklarını devam ettirmeleri de O’na bağlıdır. Hz. Musa’nın önünde yarılan su, Hz. İbrahim’e serin ve selamet olan ateş, mahlûkat kardeşliğinin gereğini yerine getirmişlerdir.

    2. Mülk olma açısından: Mahlûkat, Allah’ın mülkü olma açısından kardeştirler. İnsan gibi bazı unsurlarının “milk sahibi mülk” olması bu hakikati değiştirmez. İnsan da O’nun mülküdür, sahip oldukları da… Dolayısıyla, Allah’ın mülkü olma açısından insanla taşın bir farkı yoktur. Uhud dağını bir baba dostu gibi ziyarete gidip, ne yaptığını soranlara, “Uhud bir dağdır amma, o bizi sever biz onu severiz” (Buhari, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, 102) buyuran Allah Rasulü’nün bu tavrı, mahlûkatın mülk açısından kardeş olduğu hakikati göz ardı edilerek anlaşılamaz. Zira dağı insanın sevmesi, tek başına anlaşılabilir bir şeydir. Fakat dağın insanı sevmesi, ancak mahlûkat kardeşliği çerçevesinde anlaşılabilecek bir hakikattir. Yine Allah Rasulü’nün yağmurun sağanak halinde yağdığı bir sırada eteğini yağmura tutması üzerine ne yaptığı sorulmuş, o da “Onun Allah’la sözleşmesi daha yenidir; ondan istifade ediyorum” demiştir (Ebu Davud). Onun bu hareketi de mahlûkatın mülkiyet açısından kardeşliği çerçevesinde anlaşılabilecek bir olaydır.

    3. Tesbih açısından: Kur’an’ın bildirdiği bir hakikattir ki, bütün bir varlık Allah’ı tesbih etmektedir. Tesbih etmek, kelimenin kök manasının da gösterdiği gibi, yaratan Allah adına hareket etmektir. Yaratan Allah adına hareket etme açısından bütün bir varlık kardeştirler. Bu kardeşlik, tesbih kardeşliğidir. Bu, bütün varlığın Allah adına hareket ettiği anlamına gelir. İlâhî kelamın güneşin ve ağaçların secde ettiğini söylemesi, bu bağlamda anlaşılmalıdır. Yaratılış amacı istikametinde varlığını sürdüren her bir mahlûk tesbih halindedir. Gereksiz yere bir otun koparılması, onun tesbihine mani olunmasıdır. Gereksiz yere bir canlının hayatına son verilmesi, onun tesbihine mani olunmasıdır. Mahlûkatın akıllı ve iradeli bir üyesi olan insanın varlığı bundan istisna değildir. İnsan, inkâr etmiş olsa dahi, her bir hücresi kâinatın ilâhî korosuna katılarak Yaratıcı’sını tesbih etmektedir. Bu yüzden insanın inkârı sadece Allah’ı inkâr değil, kendi kendini de inkâr sayılmalıdır.

    4. Fânilik açısından: Bâki olan Allah karşısında mahlûkatın ortak noktası fâni olmasıdır. Mahlûkat, fânilik ortak paydasında kardeştir. Fânilik ortak paydası, fâni olan bütün mahlûkatı, “var olmak için var edene muhtaç olma” demeye gelen iftikar ortak paydasında birleştirir. Bu yüzden mahlûkat için, Allah’a iftikar (muhtaç olma) iftihardır. Mahlûkat fakirdir, Hâlık Ğaniy’dir. Allah Rasulü de fakrını fahrı olarak takdim etmemiş midir? Kulun fakrdan büyük fahrı olabilir mi?
    Mahlûkatın bu dört açıdan kardeşliği müsellem ve Kur’anî bir hakikat iken, insanoğlunun kendi içindeki kardeşliği nasıl inkâr edilir?

    İnsan kardeşliği

    İnsan, fıtrat olarak, kendisiyle ünsiyet kurabileceği başka insanlara muhtaçtır. Bu yüzden insana ünsiyet kökünden gelen ‘insan’ adı verilmiştir.
    İnsanlık bir ailedir. Bu aile aynı kökten neşet etmiştir. Kur’an bu hakikate şöyle atıf yapar:
    “Ey insanlık (ailesi)! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır” (Hucurat 49/13).
    “Ey insanlık!” diye başlayan bir hitapla karşı karşıyayız. Bu hitap üst perdeden bir hitaptır ve insanlık içinden birileri böyle bir hitapta bulunamaz. Bulunsa da ağır kaçar. Böylesine yüksek bir perdeden hitap eden ancak Yaratıcı’dır.
    Âyet, insanoğlunun ‘şimdi ve burada’sına hitap etmektedir. Âyetin konusu insanoğlunun kökeni değil, insanoğlunun birbirine karşı ahlâkî duruşudur. Bu duruşu bozmak sadece insanın insana karşı sorumsuzca davranışı değil, aynı zamanda insanın Allah’a karşı da sorumsuzca davranışıdır. Bu sorumsuzluğun adını âyet, “insanın insana kavim ve kabile gibi beşeri kökeninden dolayı üstünlük taslaması” olarak koymaktadır. İnsanı yaratan Allah, bu tavrı bir sapma olarak tescil etmekte ve insana kökeninin birliğini hatırlatmaktadır. Kökendeki birliğe rağmen ilerleyen süreçte insanlığın kavimler ve kabilelere ayrılmasının gerekçesi “tanışmak” olarak takdim edilmektedir.
    Âyetin bercestesi, “Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır” cümlesidir. Bu cümle, bir hakikati en çıplak biçimde dile getirmektedir: Ey insanoğlu! Irk gibi, renk gibi, cinsiyet gibi kendi tercihin olmayan hususlardan dolayı üstünlük iddiasında bulunma! Zira kimse kendi ırkını, rengini ve cinsiyetini kendisi seçmiyor. İnsanın kendi seçmediği bir şeyle övünmesi gülünçtür. Allah nezdinde tek üstünlük ölçütü vardır: Takva. Zira takva, tümüyle insanın kendi tercihine dayanmaktadır.
    Kur’an’da peygamberler inkârcı kavimlerinin “kardeşleri” (ehûhum) olarak takdim edilirler. Mesela, Şu’arâ Sûresi’nde Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Şuayb hep kavimlerinin kardeşleri olarak anılırlar. Peygamberlerin kavimleriyle olan kardeşliği, iman kardeşliği değil, hiç şüphesiz, insan kardeşliğidir. Zira bu kavimler, peygamberlerinin davetlerine uyan küçük bir azınlık hariç, inkârda direnmişler ve helâke uğramışlardı.
    Hz. Ali, valisi Malik el-Eşter’e yazdığı mektuplardan birinde, ona emri altındakilere âdil muamelede bulunmasını öğütlerken, şu manidar cümleyi kullanıyordu: “İnsanlar ya insanlıkta eşin, ya da dinde kardeşindir.”

    İnsan, Allah’ın şaheseridir. İnsanda Allah’ın emeği vardır. Farklı inançlara mensup olması bir mü’min açısından insanı gözden çıkarma gerekçesi olamaz. Mü’min bir kul, Allah’ın insan üzerindeki büyük emeğini görmezden gelemez. İnsan olma ortak paydasını yok sayamaz. Bunu, değil insanın dirisi için, ölüsü için bile yapamaz. Hatırlayalım ki, bir Yahudi cenazesi geçerken Allah Rasulü saygı maksadıyla ayağa kalkmış, orada bulunanlar, “Ama o bir Yahudi cenazesi” deyince, Allah Rasulü şu manidar cevabı vermişti: “Olsun, insan değil mi?” (Buhari, Kitabu’l-Cenaiz, 49/71). Allah Rasulü’nün sadece mü’minlere değil bütün bir insanlığa (âlemlere) rahmet olarak takdim edilmesinin anlamı da bu değil midir? Değilse, “Mü’min olmuyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin” (Şu’arâ 26/3) âyetini nasıl anlayacağız? Bu, Allah Rasulü’nün insan kardeşlerinin ebedî saadetine ne denli düşkün olduğunun göstergesi değilse, nedir?
    Efendimiz’in, bir âdem bir âlem, diye yola düşmesinin sebebi de budur. Hayber savaşı öncesi komutan olarak atadığı Hz. Ali’ye şu talimatı veriyordu: “Ya Ali! Senin elinle bir kimsenin hidayet bulması, güneşin üzerine doğduğu her yer(i fethedip bana teslim etmen)den daha hayırlıdır” (Buhari, Cihad 4/58; Müslim, F. Sahabe 2406) ). Üsame b. Zeyd’i, savaş meydanında son anda kelime-i tevhid getiren birini samimiyetsiz bularak öldürdü diye azarlaması da onun “insan” hassasiyetinin bir ifadesiydi (Buhari).

    Asabiyet ve ırkçılık

    Takva dışındaki her tür üstünlük iddiasını Hz. Peygamber “asabiyet” başlığı altında mahkûm etmektedir: “Asabiyete çağıran bizden değildir” (Ebû Davud, Edeb 122; Müslim, İmâret 57). Asabiyet, vücudu çepeçevre sarıp bağladığı için bu adı alan ve “sinir” anlamına gelen el-‘asab’tan türetilmiştir. Sürüye de ‘asabe denilir. Asabiyet insanı sürüleştirir. Şahsiyet olmaya manidir. Kişiliği sarıp sarmalar ve gelişimini engeller. Asabiyet, kimliğin benliğin önüne geçmesi, onu esir etmesi ve onun gelişim sürecini sekteye uğratmasıdır.
    Asabiyetin bin bir çeşidi vardır. Irk asabiyeti, renk asabiyeti, cins asabiyeti, mezhep asabiyeti, meşrep asabiyeti, tarîkat asabiyeti, şehir asabiyeti, ülke asabiyeti, millet asabiyeti, cemaat asabiyeti… İki şeyi birbirine karıştırmamak icap eder: Irklı olmakla ırkçı olmayı, mezhepli olmakla mezhepçi olmayı, cemaatli olmakla cemaatçi olmayı… Birinciler meşru, ikinciler gayr-ı meşrudur. Bir ırka mensup olmak fıtrat gereğidir. Bu yerinecek veya övünecek bir şey değildir. Fakat, mensup olduğu ırkla övünmek merduttur. İşte ırkçılık budur.
    Her güzelliğin olduğu gibi her sapmanın da bir piri vardır. Irkçılığın piri İblis’tir. Zira İblis, Âdem’e secde ile emrolunduğu vakit, “Ben ondan üstünüm” demişti. Bunu da, “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” diye gerekçelendirmişti de şeytanlaşmıştı. Bu gerekçe Şeytan’ın ırkçılığının ilkel bir materyalizme dayandığını gösterir. Zira Şeytan, Allah’ın emrine isyan ederken, hammaddeleri kıyaslıyor ve üstünlük iddiasını bu fâsit kıyas üzerine inşa ediyordu. Bu yaptığı, maddeye tapıcılığın daniskasıydı. Kendi ırkının başka ırklara üstünlüğünü savunanların yaptığı da Şeytan’ın yaptığından farklı değildir. Aynı şey, tüm asabiyet türleri için geçerlidir.
    İşte bu türlerden biri de ten rengi asabiyetidir. Müslüman bu manada tam bir renk körüdür. İnsanın teninin hangi renkte olduğu sadece “tanışma” çerçevesinde ilgisini çeker. Onun ötesinde ten rengine bir değer yüklemek, imanla çelişir. Aynı şey cinsiyet, ülke ve diğer asabiyet türleri için de geçerlidir.
    Asabiyetin temelinde farklılığa tahammülsüzlük yatar. Oysa Kur’an’a göre farklılıklar âyettir. İnsan iyi düşünecek olursa, bu sonuca selim akılla da varabilir. Tüm insanlar birbirinin aynı olsaydı, yekdiğerini tanımak için kimse kılını kıpırdatmazdı. Zira “tanışmak” dediğimiz şey, öylesi bir durumda anlamını kaybederdi. Tüm yüzler birbirinin aynı olsaydı, öyle bir dünyada kimse kimsenin yüzünü merak etmezdi. Dolayısıyla “güzel” tarifi de anlamını kaybederdi. İsterse bu yüzlerin tümü kişinin en beğendiği yüz olsun, kimse öyle bir dünyada güzelliği tarif edemez, herhangi bir yüz için “güzel” sıfatını kullanamazdı. Tüm çiçekler aynı olsa, böyle bir dünya sıkıcı olurdu. Tüm renkler kişinin sevdiği renk olsa, kişi o rengi sevemez olurdu. Bazı insanları, tavırları, renkleri, yüzleri, davranışları, çiçekleri, hayvanları diğer bazılarından daha sevimli, daha cana yakın, daha güzel buluyorsak, bu onların farklılığı yüzündendir. Bu durumda farklılığın kendisi birer “âyet”, yani birer “işaret ve belge” olup çıkmaktadır. Biz bu işaret ve belgelere bakarak Allah’ın esmasının varlık üzerindeki farklı tecellilerini okumaktayız.




  4. 14.Şubat.2012, 16:50
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Hilkatte Kardeşlik, Dinde Kardeşlik

    İman kardeşliği

    Hidayete eren bir Japon’a sorarlar, “İmanına ne sebep oldu?” Cevaben, “Mü’minler sadece kardeştirler” (Hucurat 49/10) âyetini öğrenince Müslüman oldum” der.
    İman kardeşliği, imanların kardeşliğidir. İnsanlar gibi imanlar da kardeş olur. Hatta imanlar kardeş olunca, o imana sahip olanlar da kardeş olmak zorunda kalır. Kardeş olan imanları onlara zımnen der ki: “Eğer bize ait olmak istiyorsanız, siz de bizim gibi kardeş olun!” İmanlar kardeş olunca, o imanlara sahip olanlara bu kardeşliğe sadakat yaraşır. İman kardeşliğine sadakat, imana sadakat olur. İman kardeşliğine ihanet de imana ihanet olur.
    Mü’minler sadece kardeştirler. Mü’min kardeşliğinin temeli imandır. İmanın temeli ise sevgidir. Tıpkı Allah Rasulü’nün buyurduğu gibi: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.” (Müslim, İman 93-94). Efendimiz, iman etmenin şartı olarak mü’minlerin birbirini sevmesini gösteriyor. Sevgi böylece imanın en büyük şartı olmuş oluyor. Sevgi imanın en büyük şartıysa, mü’mine nefret ne oluyor? O da imanı tahrip eden en büyük hastalık oluyor.
    Bu hastalık ilerlediğinde, “tekfir virüsü” ortaya çıkıyor. Mü’mini kâfirlikle itham etmek demeye gelen “tekfir virüsü” bir kalbe girdi mi, artık o kalpteki imandan hayır gelmiyor. Bu hastalığa yakalanan iman önce felç oluyor, sonra tüm hayatî fonksiyonlarını yitirerek bitkisel hayata giriyor, en sonunda da ölüyor. İmanını tekfir hastalığına kurban vermiş olan zavallı, artık içinde imanın ölüsünü taşıyor. Yüreği, iman ölüsü taşıyan bir tabut oluyor. İmanı öldüğü için, yüreğinin gözü kör, kulağı sağır, dili lâl oluyor. Böyle olunca da, yekdiğerinin imanını göremiyor, başka imanların “buradayım” çığlığını işitmiyor, kendisinin varlığını başka imanlara haykıramıyor. Ne, “Ben buradayım!” diyebiliyor ne de “Ben buradayım!” diyen imanların sesini duyuyor. Sonuçta, başka imanları yok sayıyor. Kur’an bu duruma “imanı inkâr etmek” diyor. Ve imanı inkâr edenlerin amelinin boşa gideceğini söylüyor: “Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa gitmiştir” (Maide 5/5).
    Tekfir hastalığına dûçar olan bir iman, koku alma yeteneğini yitiriyor. Koku alma yeteneğini yitiren bir iman, başka imanların kokusunu alamaz oluyor. Şu âyete göre mü’minlerin birbiriyle didişmesinin en acı sonucu da bu oluyor: “Birbirinizle didişmeyin, direncinizi yitirirsiniz, kokunuz/rüzgârınız da kesilir” (Enfal 8/46). Âyetteki rîh, hem “koku” hem de “rüzgâr” manasına gelir. Bu şu demektir: Eğer mü’minler birbirleriyle nizalaşırsa, imanın kokusunu alamaz olurlar. İmanın kokusunu alamayan biri, yekdiğerinin imanının farkına varamaz, hatta onu yok sayar. Bu da onu imanı inkâr etme derekesine düşürür. Sonuç “imanın zehirlenmesi” demeye gelen tekfir illetine dûçar olmaktır.
    Mü’minler ancak kardeştirler. İman kardeşliğinin, muhatapların boynuna yüklediği yükümlülükler vardır. Mü’minlerin kardeş olduğu hakikatini dile getiren âyet, bu yükümlülüğe de dikkat çeker:
    “Mü’minler sadece kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine nail olasınız” (Hucurat 49/10).
    İman kardeşliğinin mü’minlerin boynuna yüklediği mesuliyet, kardeşlerin arasını düzeltmektir. İşte bu Allah’a karşı takvalı olmanın bir gereğidir. Zira Allah’a karşı takvalı olmak, Allah’a karşı sorumluluğunu bilmektir. Allah’a karşı sorumluluğunu bilen, Allah’ın kardeş kıldığına karşı da sorumluluğunu bilir. İman kardeşlerinin arasını düzeltmek ise bu sorumluluğun bir gereğidir. Bunu yapan ilâhî merhamete mazhar olur. Zira bir mü’mini kardeşlerin arasını düzeltmeye yönelten sebep, şefkat ve merhamettir. Evet, araları bozulmuş iki mü’min, başka mü’minlerin merhametine muhtaç hale gelmiştir. Zira mü’minlerin arası bozulunca, iman yetim ve öksüz kalır. Yetim ve öksüz kalan iman ‘velisi’ olmayan imandır. Velisi olmayan iman korumasız bir imandır. Her türlü tehdit ve tehlikeye açıktır. O imana nereden ve ne zaman bir saldırı geleceğini kimse tahmin edemez. O iman, kendisini korumakta acze düşer. En sonunda zayi olur gider. Kur’an’ın, “Mü’min erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidirler” (Tevbe 9/71) derken, kasdettiği hakikatlerden biri de budur. Elbet iman kardeşliğinin karşısında bir de “küfür kardeşliği” vardır. Zira Kur’an’ın buyurduğu gibi “Kâfirler de birbirlerinin velisidirler” (Enfal 8/73).
    Kin ile din bir arada durmaz. Mü’mine kin duyan bir kalpte din duramaz. Bunun içindir ki, Rabbimiz bize şu duayı talim ettirir: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş mü’minleri bağışla ve kalplerimizde imanda sebat edenlere ilişkin en ufak bir kin ve nefret bırakma! Rabbimiz, elbet sen pek şefkatlisin, çok merhametlisin!” (Haşr 59/10).

    Kardeşlik aşkına

    Kardeşlik ve aşk…
    Tohumla toprak, meyveyle yaprak, etle tırnak kadar birbirine yakın, birbirine yakışan, birbirinden ayrılmaz iki hakikat. Kardeşlik aşka mensup, aşk kardeşliğe meftundur. Kardeşlik, aşkın yeşerdiği toprakta yeşerir. Onun için insanlığın en büyük âşıkları, insanlığa en büyük kardeşliği hatırlatanlar olmuştur.
    Kardeşlik aşkına Allah’ı dinleyin, Allah aşkına kardeş olun!
    “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın!” (Âl-i İmran 3/103).
    Allah’ın ipi… Bu ifadeyi Allah Rasulü nasıl tefsir etmiş biliyor musunuz? “Kur’an” ile. Evet, Allah Rasulü, “Allah’ın ipi Kur’an’dır” buyuruyor (Müslim, Akdıye 10, Fedailü’s-Sahabe 37; Tirmizî, Menakıb 31). Şu halde Allah’ın emri açık: “Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın!” Efendimiz’in “Allah’ın ipi”ni Kur’an ile açıklaması sebepsiz değil. Zira kardeşliğin kanununu ancak Allah yazabilirdi. Vahiy işte Allah’ın yazdığı ebedî kardeşlik kanunudur. Eğer vahiy de kardeş kılamayacaksa mü’minleri, onları başka kardeş kılacak bir şey yoktur. Zira iman ettiklerini iddia ettikleri Allah’ın kitabı da birleştiremiyorsa bir zümreyi, onları ne birleştirebilir? Bu takdirde onların iman iddiaları mesnetsiz kalmış olmaktadır.
    Kardeşlik aşkına Kur’an’ı dinleyin, Kur’an aşkına kardeş olun!
    Kur’an, kardeşin kardeşi tahkir etmesini, tezyif etmesini, gıybet etmesini, hatalarını araştırmasını yasaklıyor. Kur’an, kardeşin kardeşe iftira etmesini, suizan etmesini, kin gütmesini yasaklıyor. Kur’an, mü’minlere aralarında adaleti tesis etmelerini emrediyor.
    Kardeşlik aşkına Peygamber’i dinleyin, Peygamber aşkına kardeş olun!
    Peygamber’in şu çağrısı, kardeşliğin empati üzerine kurulduğunun isbatıdır: “Sizden biri kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (hakiki manada) iman etmiş olmaz” (Buhari, Kitabu’l-İman 6).
    Peygamber’in Veda Hutbesi bir kardeşlik manifestosudur. “Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbiriniz için hürmete layıktır; tıpkı bu gününüz, bu beldeniz, bu ayınız nasıl hürmete layıksa…” derken kardeşliğe çağırıyordu. Yine, “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız Âdem ise topraktandır” derken kardeşliğe çağırıyordu.
    ***
    Bu toprağın çocuklarına İslam kardeşliğini hatırlatan kimselere, “Kardeşlik edebiyatı yapma!” diyenlere bir çift sözümüz olmalı: Siz Şeytan’ın ve şeytanî güçlerin meccanen taşeronluğunu yapıyorsunuz! Sizi kimlerin devşirdiğini biliyoruz! Size ve sizi devşirenlere diyoruz ki:
    Bin yıllık gerçeği yüz yıllık yalana yedirmeyeceğiz!
    Selahaddin Eyyubi ile Fatih Sultan Mehmed’i ayırmayacağız!

    Dua okurken, İskilipli Atıf’ı bir elimize, Nurs’lu ve Palu’lu Saidleri öbür elimize koyacağız!
    Her rekâtta “İhdine’s-sırata’l-müstakîm” (bizi dosdoğru yola yönelt) derken, âyetteki BİZ’i Allah’ın tarif ettiği gibi kabul edeceğiz. Allah’ın BİZ tarifinin yerine ırka, renge, kavme, kabileye, ulusa, soya, boya, mezhebe, meşrebe, tarîkata, partiye, cemaate, cemiyete, kliğe, ekole dayalı BİZ tanımlarını geçirmeyeceğiz. Bunu yapan holiganları, şu hakikati haykıran Allah Rasulü’ne havale edeceğiz: “Asabiyete çağıran bizden değildir.”
    ***
    Büyük ailemizin mazlum ve mağdur çocukları nefretten bıktı.
    Şimdi sıra kardeşlikte!

    TEVHİDİN SOSYAL KARŞILIĞI VAHDET, ŞİRKİN SOSYAL KARŞILIĞI TEFRİKADIR. BİR BAŞKA İFADEYLE, TEVHİD AKİDEVÎ VAHDET, VAHDET SOSYAL TEVHİDDİR.

    TEVHİDİN GAYESİ İNSANI TOPARLAMAKTIR, ZİRA İNSAN DAĞILIR. DUYGUSU İLE DÜŞÜNCESİ, MANASI İLE MADDESİ, RUHU İLE BEDENİ, KALBİ İLE KAFASI, ÂHİRETİ İLE DÜNYASI BİRBİRİNDEN KOPUNCA İNSAN MUVAHHİD OLMA ÖZELLİĞİNİ YİTİRİR.

    İKİ KANADIYLA BİRLİKTE KELİME-İ TEVHİD, VARLIK TASAVVURUMUZU İNŞA EDER.

    HÂLIK’A YÖNELİK TEVHİD AKİDESİ, MAHLÛKA YÖNELİK TAVRIMIZI BELİRLER. AYNI ŞEY ŞİRK İÇİN DE SÖZ KONUSUDUR.

    BİR RAHMİ PAYLAŞMAK, ONU PAYLAŞANLARI NASIL “BİYOLOJİK KARDEŞ” YAPMIŞSA; İLÂHÎ RAHMETİN AKIL SIR ERMEZ ‘RAHMİNİ’ PAYLAŞMAK DA, MAHLÛKATI “ONTOLOJİK KARDEŞ” YAPMIŞTIR.

    İNKÂR SADECE ALLAH’I İNKÂR DEĞİL, KENDİ KENDİNİ DE İNKÂR SAYILMALIDIR.

    KİMSE KENDİ IRKINI, RENGİNİ VE CİNSİYETİNİ SEÇMİYOR. İNSANIN SEÇMEDİĞİ BİR ŞEYLE ÖVÜNMESİ GÜLÜNÇTÜR. ALLAH NEZDİNDE TEK ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜTÜ, TÜMÜYLE İNSANIN KENDİ TERCİHİNE DAYANAN TAKVADIR.

    “İNSANLAR YA İNSANLIKTA EŞİN, YA DA DİNDE KARDEŞİNDİR.” (HZ. ALİ)

    ASABİYET İNSANI SÜRÜLEŞTİRİR. ÇÜNKÜ ŞAHSİYET OLMAYA MANİDİR. KİŞİLİĞİ SARIP SARMALAR VE GELİŞİMİNİ ENGELLER.

    ASABİYET TÜRLERİNDEN BİRİ DE TEN RENGİ ASABİYETİDİR. MÜSLÜMAN BU MANADA TAM BİR RENK KÖRÜDÜR. BİR İNSANIN TEN RENGİ SADECE “TANIŞMA” ÇERÇEVESİNDE İLGİSİNİ ÇEKER.

    ‘TEKFİR VİRÜSܒ BİR KALBE GİRDİ Mİ, O KALPTEKİ İMAN ÖNCE FELÇ OLUYOR, SONRA TÜM HAYATÎ FONKSİYONLARINI YİTİREREK BİTKİSEL HAYATA GİRİYOR, EN SONUNDA DA ÖLÜYOR.

    TEKFİR HASTALIĞINA DÛÇAR OLAN BİR İMAN, KOKU ALMA YETENEĞİNİ YİTİRİYOR. KOKU ALMA YETENEĞİNİ YİTİREN BİR İMAN, BAŞKA İMANLARIN KOKUSUNU ALAMAZ OLUYOR.

    PEYGAMBER’İN VEDA HUTBESİ BİR KARDEŞLİK MANİFESTOSUDUR.

    ALLAH’IN ‘BİZ’ TARİFİ YERİNE IRKA, RENGE, KAVME, KABİLEYE, ULUSA, SOYA, BOYA, MEZHEBE, MEŞREBE, TARÎKATA, PARTİYE, CEMAATE, CEMİYETE, KLİĞE, EKOLE DAYALI ‘BİZ’ TANIMLARINI GEÇİREMEYİZ.

    Mustafa İSLAMOĞLU



  5. 14.Şubat.2012, 16:50
    3
    Silent and lonely rains
    İman kardeşliği

    Hidayete eren bir Japon’a sorarlar, “İmanına ne sebep oldu?” Cevaben, “Mü’minler sadece kardeştirler” (Hucurat 49/10) âyetini öğrenince Müslüman oldum” der.
    İman kardeşliği, imanların kardeşliğidir. İnsanlar gibi imanlar da kardeş olur. Hatta imanlar kardeş olunca, o imana sahip olanlar da kardeş olmak zorunda kalır. Kardeş olan imanları onlara zımnen der ki: “Eğer bize ait olmak istiyorsanız, siz de bizim gibi kardeş olun!” İmanlar kardeş olunca, o imanlara sahip olanlara bu kardeşliğe sadakat yaraşır. İman kardeşliğine sadakat, imana sadakat olur. İman kardeşliğine ihanet de imana ihanet olur.
    Mü’minler sadece kardeştirler. Mü’min kardeşliğinin temeli imandır. İmanın temeli ise sevgidir. Tıpkı Allah Rasulü’nün buyurduğu gibi: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.” (Müslim, İman 93-94). Efendimiz, iman etmenin şartı olarak mü’minlerin birbirini sevmesini gösteriyor. Sevgi böylece imanın en büyük şartı olmuş oluyor. Sevgi imanın en büyük şartıysa, mü’mine nefret ne oluyor? O da imanı tahrip eden en büyük hastalık oluyor.
    Bu hastalık ilerlediğinde, “tekfir virüsü” ortaya çıkıyor. Mü’mini kâfirlikle itham etmek demeye gelen “tekfir virüsü” bir kalbe girdi mi, artık o kalpteki imandan hayır gelmiyor. Bu hastalığa yakalanan iman önce felç oluyor, sonra tüm hayatî fonksiyonlarını yitirerek bitkisel hayata giriyor, en sonunda da ölüyor. İmanını tekfir hastalığına kurban vermiş olan zavallı, artık içinde imanın ölüsünü taşıyor. Yüreği, iman ölüsü taşıyan bir tabut oluyor. İmanı öldüğü için, yüreğinin gözü kör, kulağı sağır, dili lâl oluyor. Böyle olunca da, yekdiğerinin imanını göremiyor, başka imanların “buradayım” çığlığını işitmiyor, kendisinin varlığını başka imanlara haykıramıyor. Ne, “Ben buradayım!” diyebiliyor ne de “Ben buradayım!” diyen imanların sesini duyuyor. Sonuçta, başka imanları yok sayıyor. Kur’an bu duruma “imanı inkâr etmek” diyor. Ve imanı inkâr edenlerin amelinin boşa gideceğini söylüyor: “Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa gitmiştir” (Maide 5/5).
    Tekfir hastalığına dûçar olan bir iman, koku alma yeteneğini yitiriyor. Koku alma yeteneğini yitiren bir iman, başka imanların kokusunu alamaz oluyor. Şu âyete göre mü’minlerin birbiriyle didişmesinin en acı sonucu da bu oluyor: “Birbirinizle didişmeyin, direncinizi yitirirsiniz, kokunuz/rüzgârınız da kesilir” (Enfal 8/46). Âyetteki rîh, hem “koku” hem de “rüzgâr” manasına gelir. Bu şu demektir: Eğer mü’minler birbirleriyle nizalaşırsa, imanın kokusunu alamaz olurlar. İmanın kokusunu alamayan biri, yekdiğerinin imanının farkına varamaz, hatta onu yok sayar. Bu da onu imanı inkâr etme derekesine düşürür. Sonuç “imanın zehirlenmesi” demeye gelen tekfir illetine dûçar olmaktır.
    Mü’minler ancak kardeştirler. İman kardeşliğinin, muhatapların boynuna yüklediği yükümlülükler vardır. Mü’minlerin kardeş olduğu hakikatini dile getiren âyet, bu yükümlülüğe de dikkat çeker:
    “Mü’minler sadece kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine nail olasınız” (Hucurat 49/10).
    İman kardeşliğinin mü’minlerin boynuna yüklediği mesuliyet, kardeşlerin arasını düzeltmektir. İşte bu Allah’a karşı takvalı olmanın bir gereğidir. Zira Allah’a karşı takvalı olmak, Allah’a karşı sorumluluğunu bilmektir. Allah’a karşı sorumluluğunu bilen, Allah’ın kardeş kıldığına karşı da sorumluluğunu bilir. İman kardeşlerinin arasını düzeltmek ise bu sorumluluğun bir gereğidir. Bunu yapan ilâhî merhamete mazhar olur. Zira bir mü’mini kardeşlerin arasını düzeltmeye yönelten sebep, şefkat ve merhamettir. Evet, araları bozulmuş iki mü’min, başka mü’minlerin merhametine muhtaç hale gelmiştir. Zira mü’minlerin arası bozulunca, iman yetim ve öksüz kalır. Yetim ve öksüz kalan iman ‘velisi’ olmayan imandır. Velisi olmayan iman korumasız bir imandır. Her türlü tehdit ve tehlikeye açıktır. O imana nereden ve ne zaman bir saldırı geleceğini kimse tahmin edemez. O iman, kendisini korumakta acze düşer. En sonunda zayi olur gider. Kur’an’ın, “Mü’min erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidirler” (Tevbe 9/71) derken, kasdettiği hakikatlerden biri de budur. Elbet iman kardeşliğinin karşısında bir de “küfür kardeşliği” vardır. Zira Kur’an’ın buyurduğu gibi “Kâfirler de birbirlerinin velisidirler” (Enfal 8/73).
    Kin ile din bir arada durmaz. Mü’mine kin duyan bir kalpte din duramaz. Bunun içindir ki, Rabbimiz bize şu duayı talim ettirir: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş mü’minleri bağışla ve kalplerimizde imanda sebat edenlere ilişkin en ufak bir kin ve nefret bırakma! Rabbimiz, elbet sen pek şefkatlisin, çok merhametlisin!” (Haşr 59/10).

    Kardeşlik aşkına

    Kardeşlik ve aşk…
    Tohumla toprak, meyveyle yaprak, etle tırnak kadar birbirine yakın, birbirine yakışan, birbirinden ayrılmaz iki hakikat. Kardeşlik aşka mensup, aşk kardeşliğe meftundur. Kardeşlik, aşkın yeşerdiği toprakta yeşerir. Onun için insanlığın en büyük âşıkları, insanlığa en büyük kardeşliği hatırlatanlar olmuştur.
    Kardeşlik aşkına Allah’ı dinleyin, Allah aşkına kardeş olun!
    “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın!” (Âl-i İmran 3/103).
    Allah’ın ipi… Bu ifadeyi Allah Rasulü nasıl tefsir etmiş biliyor musunuz? “Kur’an” ile. Evet, Allah Rasulü, “Allah’ın ipi Kur’an’dır” buyuruyor (Müslim, Akdıye 10, Fedailü’s-Sahabe 37; Tirmizî, Menakıb 31). Şu halde Allah’ın emri açık: “Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın!” Efendimiz’in “Allah’ın ipi”ni Kur’an ile açıklaması sebepsiz değil. Zira kardeşliğin kanununu ancak Allah yazabilirdi. Vahiy işte Allah’ın yazdığı ebedî kardeşlik kanunudur. Eğer vahiy de kardeş kılamayacaksa mü’minleri, onları başka kardeş kılacak bir şey yoktur. Zira iman ettiklerini iddia ettikleri Allah’ın kitabı da birleştiremiyorsa bir zümreyi, onları ne birleştirebilir? Bu takdirde onların iman iddiaları mesnetsiz kalmış olmaktadır.
    Kardeşlik aşkına Kur’an’ı dinleyin, Kur’an aşkına kardeş olun!
    Kur’an, kardeşin kardeşi tahkir etmesini, tezyif etmesini, gıybet etmesini, hatalarını araştırmasını yasaklıyor. Kur’an, kardeşin kardeşe iftira etmesini, suizan etmesini, kin gütmesini yasaklıyor. Kur’an, mü’minlere aralarında adaleti tesis etmelerini emrediyor.
    Kardeşlik aşkına Peygamber’i dinleyin, Peygamber aşkına kardeş olun!
    Peygamber’in şu çağrısı, kardeşliğin empati üzerine kurulduğunun isbatıdır: “Sizden biri kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (hakiki manada) iman etmiş olmaz” (Buhari, Kitabu’l-İman 6).
    Peygamber’in Veda Hutbesi bir kardeşlik manifestosudur. “Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbiriniz için hürmete layıktır; tıpkı bu gününüz, bu beldeniz, bu ayınız nasıl hürmete layıksa…” derken kardeşliğe çağırıyordu. Yine, “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız Âdem ise topraktandır” derken kardeşliğe çağırıyordu.
    ***
    Bu toprağın çocuklarına İslam kardeşliğini hatırlatan kimselere, “Kardeşlik edebiyatı yapma!” diyenlere bir çift sözümüz olmalı: Siz Şeytan’ın ve şeytanî güçlerin meccanen taşeronluğunu yapıyorsunuz! Sizi kimlerin devşirdiğini biliyoruz! Size ve sizi devşirenlere diyoruz ki:
    Bin yıllık gerçeği yüz yıllık yalana yedirmeyeceğiz!
    Selahaddin Eyyubi ile Fatih Sultan Mehmed’i ayırmayacağız!

    Dua okurken, İskilipli Atıf’ı bir elimize, Nurs’lu ve Palu’lu Saidleri öbür elimize koyacağız!
    Her rekâtta “İhdine’s-sırata’l-müstakîm” (bizi dosdoğru yola yönelt) derken, âyetteki BİZ’i Allah’ın tarif ettiği gibi kabul edeceğiz. Allah’ın BİZ tarifinin yerine ırka, renge, kavme, kabileye, ulusa, soya, boya, mezhebe, meşrebe, tarîkata, partiye, cemaate, cemiyete, kliğe, ekole dayalı BİZ tanımlarını geçirmeyeceğiz. Bunu yapan holiganları, şu hakikati haykıran Allah Rasulü’ne havale edeceğiz: “Asabiyete çağıran bizden değildir.”
    ***
    Büyük ailemizin mazlum ve mağdur çocukları nefretten bıktı.
    Şimdi sıra kardeşlikte!

    TEVHİDİN SOSYAL KARŞILIĞI VAHDET, ŞİRKİN SOSYAL KARŞILIĞI TEFRİKADIR. BİR BAŞKA İFADEYLE, TEVHİD AKİDEVÎ VAHDET, VAHDET SOSYAL TEVHİDDİR.

    TEVHİDİN GAYESİ İNSANI TOPARLAMAKTIR, ZİRA İNSAN DAĞILIR. DUYGUSU İLE DÜŞÜNCESİ, MANASI İLE MADDESİ, RUHU İLE BEDENİ, KALBİ İLE KAFASI, ÂHİRETİ İLE DÜNYASI BİRBİRİNDEN KOPUNCA İNSAN MUVAHHİD OLMA ÖZELLİĞİNİ YİTİRİR.

    İKİ KANADIYLA BİRLİKTE KELİME-İ TEVHİD, VARLIK TASAVVURUMUZU İNŞA EDER.

    HÂLIK’A YÖNELİK TEVHİD AKİDESİ, MAHLÛKA YÖNELİK TAVRIMIZI BELİRLER. AYNI ŞEY ŞİRK İÇİN DE SÖZ KONUSUDUR.

    BİR RAHMİ PAYLAŞMAK, ONU PAYLAŞANLARI NASIL “BİYOLOJİK KARDEŞ” YAPMIŞSA; İLÂHÎ RAHMETİN AKIL SIR ERMEZ ‘RAHMİNİ’ PAYLAŞMAK DA, MAHLÛKATI “ONTOLOJİK KARDEŞ” YAPMIŞTIR.

    İNKÂR SADECE ALLAH’I İNKÂR DEĞİL, KENDİ KENDİNİ DE İNKÂR SAYILMALIDIR.

    KİMSE KENDİ IRKINI, RENGİNİ VE CİNSİYETİNİ SEÇMİYOR. İNSANIN SEÇMEDİĞİ BİR ŞEYLE ÖVÜNMESİ GÜLÜNÇTÜR. ALLAH NEZDİNDE TEK ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜTÜ, TÜMÜYLE İNSANIN KENDİ TERCİHİNE DAYANAN TAKVADIR.

    “İNSANLAR YA İNSANLIKTA EŞİN, YA DA DİNDE KARDEŞİNDİR.” (HZ. ALİ)

    ASABİYET İNSANI SÜRÜLEŞTİRİR. ÇÜNKÜ ŞAHSİYET OLMAYA MANİDİR. KİŞİLİĞİ SARIP SARMALAR VE GELİŞİMİNİ ENGELLER.

    ASABİYET TÜRLERİNDEN BİRİ DE TEN RENGİ ASABİYETİDİR. MÜSLÜMAN BU MANADA TAM BİR RENK KÖRÜDÜR. BİR İNSANIN TEN RENGİ SADECE “TANIŞMA” ÇERÇEVESİNDE İLGİSİNİ ÇEKER.

    ‘TEKFİR VİRÜSܒ BİR KALBE GİRDİ Mİ, O KALPTEKİ İMAN ÖNCE FELÇ OLUYOR, SONRA TÜM HAYATÎ FONKSİYONLARINI YİTİREREK BİTKİSEL HAYATA GİRİYOR, EN SONUNDA DA ÖLÜYOR.

    TEKFİR HASTALIĞINA DÛÇAR OLAN BİR İMAN, KOKU ALMA YETENEĞİNİ YİTİRİYOR. KOKU ALMA YETENEĞİNİ YİTİREN BİR İMAN, BAŞKA İMANLARIN KOKUSUNU ALAMAZ OLUYOR.

    PEYGAMBER’İN VEDA HUTBESİ BİR KARDEŞLİK MANİFESTOSUDUR.

    ALLAH’IN ‘BİZ’ TARİFİ YERİNE IRKA, RENGE, KAVME, KABİLEYE, ULUSA, SOYA, BOYA, MEZHEBE, MEŞREBE, TARÎKATA, PARTİYE, CEMAATE, CEMİYETE, KLİĞE, EKOLE DAYALI ‘BİZ’ TANIMLARINI GEÇİREMEYİZ.

    Mustafa İSLAMOĞLU






+ Yorum Gönder