Konusunu Oylayın.: İslam kardeşliği adabı nasıl olmalıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslam kardeşliği adabı nasıl olmalıdır?
  1. 11.Şubat.2012, 22:54
    1
    Misafir

    İslam kardeşliği adabı nasıl olmalıdır?

  2. 12.Şubat.2012, 14:13
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Islam kardeşliği adabı nasıl olmalıdır?




    İslam kardeşliği, müminlerin birbirinde fani olmasıdır. Buna da “fenâ’fil ihvan”denir. Kemalâta ermenin ilk mertebesi de budur. Allah’ın Rasûlü (s.a.v)buyurmuştur: “Kişi dostunun dini üzeredir. Binaenaleyh, sizden herhangi biriniz kiminle dostluk yaptığını iyice düşünüp tetkik etsin. (Hadîs. Ebu Davud, Tirmizi)

    Sadâkat: Doğrulukta kalben ihlâslı ve samimi olmak, İslâm kardeşliğinde ise sebat ve vefâdır.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

    “Mü’minlerden öyle erler var ki, Allah’a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip, o yolda canını vermiştir, kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”163Ahzab Sûresi:23

    İslâm dîni üç temel üzerine tesis edilmiştir:
    Hakikat, doğruluk ve adâlet:
    Hakikat, azâlar üzerinde;

    Adâlet, kalbler üzerinde;

    Doğruluk da akıllar üzerinde tahakkuk eder.

    Mü’minler, bu güzel hasletleri kendilerine şiar edinip yaşayarak gâye ve arzûlarına mazhar olurlar.

    Doğruluk üç kısımdır; Tevhidde, ibadette ve mârifette doğruluk,

    Tevhidde doğruluk, bütün mü’minler içindir.

    İbadette doğruluk, ilim ve takvâ ehli içindir.

    Mârifette doğruluk, yeryüzünde velâyetsahibi, kutbu’laktâb olan seçilmiş ârifler içindir.

    Peygamberimiz (s.a.v.):

    “Doğruluk hayra, hayır da cennete götürür. Muhakkak ki, mü’min kişi doğru söylerse Allah katında doğru olarak yazılır. Yalan, fısk ve fücura sürükler, isyan ve günah da cehenneme sürükler. Muhakkak yalan söyleyen kimse Allah katında, çok yalan söyleyen kişi olarak kaydedilir”, buyurur. (Hadîs, Buhârî ve Müslim)

    Kulun Allah’a yöneldiği en güzel hâli doğruluktur. Allah’a (C.C.) karşı en kötü durumu da, yalan söylediği anıdır. Şu halde, doğruluğu kendine binek, Hakk’ı kendine kalkan et, Allah’ı da gönlünde zikret ve O’na yönel. Edinilecek dost, mutlaka bir çok haslet ve vasıflara sahip biri olmalıdır.

    Allah (c.c) buyurur ki:

    “Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlara da şiddetli bir azap vardır.” (Şûra Sûresi, Âyet 26)

    Sohbet ve arkadaşlığını istediğin bir kimsede beş haslet bulunmalıdır:

    1) Akıllı olması
    2) Güzel ahlâklı olması
    3) Fâsık olmaması
    4) Takva sahibi olması
    5) Dünyaya fazla düşkün olmamasıdır.


    Bil ki, İslâm kardeşliği (uhuvvet) iki şahsın arasındaki manevi bağdır. Arkadaşının senin üzerinde malda, nefsde, dilde ve kalpte hakkı vardır. Onu affetmek ona duada bulunmak, ona karşı ihlaslı olmak, vefakâr olmak, kolaylık göstermek, tekellüf ve teklifi terk etmek vazifendir. Bu vazifelerden kısaca bahsedelim.

    Birinci hak: Maldadır. İki kardeşin hali iki elin durumu gibidir; birisi diğerini yıkar. Allah’ın Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) iki kardeşi el ve ayağa değil iki ele benzetmiştir. Çünkü iki el aynı hedefte yardımlaşmakta oldukları gibi kardeşler de yardımlaşırlar. Kardeşler aynı maksatta kardeşlik yaptıkları zaman kardeşlik de tahakkuk eder. Onlar bir yönden bir kişi gibidirler. Böyle olmaları onları sıkıntıda da genişlikte de ortak olmalarını gerektirir. Malda ve halde müşterek olurlar. Özellikle nefsin tercihi ortadan kalkar. Arkadaşlarla beraber malda takip edilen yol üç mertebeye ayrılır.

    1) O mertebelerin en küçüğü, arkadaşın yardım bakımından, kölen ve hizmetçin yerinde sayıp, malın fazla kısmından onun ihtiyacını gidereceksin. Onun ihtiyacı göründüğü zaman senin de ihtiyacından fazla malın varsa o istemeden vermelisin. Onu istemeğe mecbur etmemelisin. Eğer onu istemeğe mecbur edersen ona karşı hata etmiş olursun.

    2) İkinci derece, onu kendi nefsinin yerine koyacaksın. Malında onunla ortaklığa razı olacaksın. Onu kendi nefsinin yerine koyacaksın ki malının yarısını ona vermeğe nefsin razı olsun. Hasan-ı Basrî (r.a) buyurdu: Bizden evvelki müslümanların herhangi birisi peştemalını ortadan ikiye böler bir kısmını kardeşine verirdi.

    3) Üçüncü derece ki, derecelerin en yücesidir. Kardeşini kendi nefsine tercih etmen ve onun ihtiyacını kendi ihtiyacından evvel görmendir. Bu derece sıddıkların derecesidir. Derecelerin en son varılanıdır. Kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmen de bu derecenin meyvelerindendir.

    Nitekim rivâyet edildi ki, dervişlerden bir cemaatin meliklerden birine ihbarı yapıldı. Melik, boyunlarının vurulmasını emretti. O gurubun içinde Ebû Hasan en-Nurî de vardı. Bu zat bütün arkadaşlarından evvel celladın önüne çıktı. Tâ ki ilk öldürülen kendisi olsun. Bilâhare kendisine neden böyle yaptığı sorulduğunda dedi ki: “Ben şu lahzada kardeşlerimi hayat bakımından nefsime tercih etmek istiyorum”, Onun böyle yapması diğer arkadaşlarının kurtuluşuna da vesile olmuştur.

    Bir hadis-i şerif: “Kötü zandan sakınınız. Çünkü zan konuşmanın en yalanıdır.”166Hadîs Müslim ve Buhâri

    Kötü zan insanı tecessüse ve hakkında zan edilen adamı diğer duyarlarla kontrol altına almaya davet eder.

    Halbuki Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i şerifinde:

    “Tehassus (duyu organlarıyla başkasını murakebe etmek) ve tecessüs (başkasının gizli taraflarını araştırıp meydana çıkarmak için çaba sarf etmek) etmeyiniz. Aranızdaki bağları koparmayınız. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeşolunuz.” (Buhari,Nikah:45,Edep:57-58 Müslim,Birr:289)

    Tecessüs:
    başkasının hakkındaki haberleri düşünmek ve araştırmak demektir.

    Tahassüs: Göz ve kulak ile başkasını murakebe etmek demektir.

    Madem ki Allah’ın yüce Rasûlü (s.a.v) bu hareketleri yasaklamıştır. O halde mü’minlerin ayıplarını örtmek, onların ayıplarından gafil kalmak ve bilmezlikden gelmek iyi kimselerin ahlâkındandır. Mü’minin güzel ahlâkını söylemek, kötü ahlâkını örtbas etmek hususundaki kâmil mertebe ve dereceye Cenab-ı Hakk’ın, Peygamber-i Zişanın lisanından varid olan bir duada bu sıfatlarla sıfatlanılması senin için en büyük delildir. Nitekim denildi:

    “Ey iyiliği izhar eden ve kötülüğü örten Allah…” Allah nezdinde en makbul kul Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış olan kuldur. Çünkü Cenab-ı Hak ayıpları şiddetle örten, günahları mübalâğalı bir şekilde affeden, kulun kusurlarından vaz geçendir. İhvanın kusur ve kabahatlarını teenni ile kendisine ikaz sadedinde söylemek kardeşlik vazifesidir.

    Hadis-i Şerif: “Her kim ki kardeşinin ayıbını örterse Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter.” (Hadîs, İbn-i Mace- Müslim ve Buhâri)

    Başka bir hadis-i şerifte şöyle varid olmuştur:

    “Müslüman kardeşinin ayıbını örten bir kimse, sanki diri diri gömülen bir kız çocuğunu diriltmiştir.”(Hadîs, Ebû Davud, Nesei ve Hakîm)

    Başka bir hadisi şerif: “Kişi herhangi bir konuşmayı yaparken dönüp etrafına bakınırsa, onun o konuşması emanettir, (İfşası haramdır).” (Hadîs-i Ebû Davud ve Tirmizi)

    Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i şerifinde mü’minlere şöyle hitab ediyor:

    “Birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinizi kıskanmayın. Aranızdaki sevgi ve muhabbeti kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Çünkü müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu yardımlarından mahrum etmez. Onu mahcub etmez. Müslüman kardeşini tahkir etmek, şer babında kişiye yeter de artar” (Müslim, Birr:23,24 Buhari, Edep:57,58)

    Ebû Umame el-Bahili’nin rivayet buyurduğu hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Allah’ın Rasûlü biz bir birimizle mücadele ederken çıkageldi. Bu durumumuzu müşahede eden Rasûl-i Ekrem (s.a.v) kızarak buyurdu: Ey ashabım! Mücadeleyi, hayrı az olduğu için bırakınız. Mücadeleyi bırakınız. Çünkü o arkadaşlar arasında düşmanlığı körükler.“ (Hadis Tabarani)

    Hasan-ı Basrî (r.a) buyurmuştur: ”Bin kişinin sevgisi için bir kişinin düşmanlığını satın alma .” İbni Abbas, Allah’ın Rasûlünden rivayet ediyor ki,

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:” Sakın kardeşinle mücadele etme! Ona, yerine getiremeyeceğin bir sözü de verme.” (Hadîs,Tirmizi)

    Arkadaşlık, kötü şeyler söylemeyi iktiza ettiği gibi, sevimli şeylerin söylenmesini gerektirir. Belki sevimli şeyler söylemek, daha güzeldir. Çünkü sûkut ile kanaat eden bir kimse kabir ehline arkadaş oluyor. Zira insanlar, birbirinden faydalansınlar diye arkadaş edinirler. Binaenaleyh, kişiye düşen vazife, diliyle arkadaşına kendisini sevdirmek, arkadaşı tarafından sevilen durumları araştırıp, sormaktır. Meselâ: Arkadaşında peyda olan bir hal sebebiyle meşgul olmak, sıhhatinin durumunu sormak gibi… arkadaşının hoşlanmadığı bütün durumlarını lisan ve fiilleriyle hoşlanmadığını arkadaşına belirtmesi gerekir. Arkadaşının hoşuna giden bütün hallerini diliyle belirtip onunla hoşlanmakta ortak olduğunu bildirmesi lazımdır. Arkadaşlığın manası, kolaylıkta ve zorlukta, sıkıntıda ve genişlikte bütün durumları paylaşmak demektir.

    Nitekim Allah’ın Rasûlü (s.a.v) buyurmuştur: “Sizden herhangi biriniz arkadaşını sevdiği zaman ona:

    - Seni Allah rızası için seviyorum, diye haber versin”. (Hadîs, Ebû Davud, Tirmizi)

    Allah’ın Rasûlü (s.a.v) buyurmuştur:

    “Ya Ebû Hirra ! Sana komşu olanla iyi komşuluk yap. Bu takdirde hakiki Müslüman olursun. Sana arkadaşlık yapanın arkadaşlığını güzel yap. Bu takdirde hakiki mü’min olursun.” (Hadîs, Tirmizi ve İbni Mace)

    Dikkat edilsin ! Allah’ın Rasûlü bu hadis-i şerifde arkadaşlığın mükafatını iman olarak zikretmiştir. İslâmı da komşuluğun mükâfatı olarak göstermiştir. Zira iman fazileti ile İslâm fazileti arasındaki fark, tıpkı komşusunun hakkını yerine getirmekteki zorluk ile arkadaşlığın hakkını yerine getirmekteki zorluk arasındaki fark gibidir. Çünkü arkadaşlık daimi bir şekilde mütenasib ve yakın durumlarda bir çok hakları istemekdir. Arkadaşlığın hukukundan birisi de öğretmek ve nasihat etmektir. Unutulmasın ki, arkadaşının ilme muhtaç olmaklığı, hiçbir zaman mala muhtaç olmaklığından daha az değildir. Eğer sen ilmen zenginsen faziletinden onun ihtiyacını gidermelisin. Din ve dünya için ona menfaatlı olanla onu irşad etmelisin. Eğer sen ona öğrettiğin ve irşad ettiğin halde, o ilmin isteğiyle hareket etmezse, bu sefer ona nasihat etmek sana gerekir. (Hadîs, Tirmizi ve İbni Mace)

    Yaptığı çirkin hareketleri terk ettiği takdirde faideleri ona zikr edeceksin. Onu dünya ve ahiret meselelerinde uyaracaksın. Bütün bunları o çirkin fiilinden vazgeçsin diye yapmalısın. Onun ayıplarına dikkatini çekmelisin, kötüyü onun gözünde kötü göstermeli, iyiyi de kendisine iyi göstermelisin. Fakat bunları yaparken hiç kimsenin bunlara muttali olmamasına dikkat edeceksin. Zira cemaat huzurunda yapılan tenkidler, azarlamaktan ve rezil etmekten başka bir şey değildir. Gizlice yapılan tenkidler ise, şefkat ve nasihattır.

    Çünkü Allah’ın Rasûlü buyurmuştur: “Mü’min mü’minin aynasıdır.” (Hadîs, Ebû Dâvud)

    Allah’ın peygamberi (s.a.v) buyurmuştur: “Her kim ki, arkadaşı kendisinden özürünün kabulünü isterse, o da onun özürünü kabul etmezse, sultan yardakçılarının zulmen tacirlerden aldıkları vergiden dolayı yüklendikleri günah gibi, günah yüklenmiş olur.” (İbni Mâce, Ebû Dâvud)

    Başka bir hadis-i şerifte: “Mü’min geç kızar, çabuk razı olup barışır.” (Irakî, Tirmizi)

    Dikkat edilirse, Allah’ın Rasûlü: “Mü’min kızmaz” dememiştir.

    Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

    “O muttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Âl-i İmran, Âyet 134)

    Cenab-ı Hak, “Mü’minler öfkesizdir.” dememiştir. Çünkü tabii olarak insanın yaralanıp elem duymaması mümkün değildir. Belki insanoğlu elem duymasına rağmen ona karşı sabır gösterip, mütehammil olabilir. Bu bir dereceye kadar varır. Nasıl ki, yara ile elem duymak bedenin tabiatı ise, öfkenin sebeplerinden elem duymak da kalbin tabiatlarındandır. Bunu kalpten söküp atmak mümkün değildir. Ancak iman sayesinde onu zapt-u rapt altına almak, iyi tanımak ve onun hilafına çalışmak mümkündür. Çünkü insan ister ki, öfkelendiğinde intikam almak ve karşılık vermek suretiyle yüreğini rahatlatsın.

    Nitekim şair buyurmuştur: “Eğer kusuruyla kabul etmezsen, hiçbir dost edinemezsin. Hangi kişidir ki,dört başı ma’mur olsun, tam temiz bulunsun?”. Vefânın manası, sevgide ölünceye kadar sebat etmektir. Ölümden sonra da dostunun evlât ve dostlarına aynı sevgiyi devam ettirmektir. Zira sevgi ancak âhiret için istenir. Eğer ölümden evvel sevgi kesilirse, o sevgiden elde edilen amel yanar. O mevzuda yapılan sa’yu gayret boşa gider. Bunun için Allah’ın Rasûlü (s.a.v), Allah tarafından kıyamet gününde arşın gölgesine alınan yedi sınıfın arasında Allah için sevişenleri de saymıştır.

    Selefden biri şöyle buyurdu: Ölümden sonra gösterilen azıcık vefakârlık, hayatta iken gösterilen çok vefakârlıktan daha hayırlıdır. Bunun için rivayet ediliyor ki:“Cenab-ı Peygamber (s.a.v), huzuruna gelen bir ihtiyar kadına ikramda bulundu. Rasûlullah’tan: Ya rasulullah, neden bu kadına bu kadar ikram ediyorsun? diye sorulduğunda buyurdular ki: Bu kadın, Hatice zamanında bize gelip gidiyordu. Abdin keremi dindendir.” (Hadîs Hâkim)

    Kişi, kendi nefsinin daha faziletli olduğunu gördüğü zaman, arkadaşlarını hakir telakki etmiş olur. Böyle bir anlayış ise bütün müslümanlar için kötü bir davranıştır.

    Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur:

    “Müslüman kardeşini hakir görmek bir mü’min için şer bakımından yeter de artar” (Hadîs Müslim)

    Her yapacağı iş hususunda arkadaşlarıyla müşavere edip onların işaret ettiklerini kale almak, arkadaşlığın icabı olarak terk edilmesi gereken tekellüf ve gösterilmesi lâzım olan kolaylığın tamamlanmasındandır.

    Cenab-ı Hakk buyurmuştur:

    “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Ali İmran Suresi, Ayet 159)

    Rivayet ediliyor ki: Allah’ın Rasûlü (s.a.v), nezdinde oturan herkese mübarek yüzünden bir nasip veriyordu. (Tirmizi)

    Rasûlullah’a kulak veren herkes zannederdi ki, Rasûlullah’ın nezdinde kendisinden daha faziletli bir kimse yoktur. Hatta Rasûlullah’ın meclisi, dinlenmesi, konuşması, zarif soruları ve teveccühü kendisinin yanında oturan zâta oluyordu. Habibullah’ın meclisi haya, tevazû ve emanet meclisiydi. Rasûlullah, arkadaşlarının yüzüne gülüp tebessüm etmek bakımından arkadaşlarının konuştuklarına kulak vermek ve onları benimsemek yönünden insanların en üstünü idi. Ashab-ı kiram, Rasûlullah’ın nezdindeki tebessümleri sevgiden ibaretti. Bu hususta Rasûlullah’a uymakta, ona tazim ve hürmette azami derecede gayret ederlerdi. Arkadaşlarının konuşmasına kulak verip onun kelimelerinden sürurlanıp ve tasdik edecek şekilde onu dinleyip konuşmasından memnuniyetini izhar etmelisin. Onların konuşmasını mücadele ve itiraz etmek suretiyle kesmemelisin. Eğer konuştukları esnada senin acil bir işin baş gösterirse onlardan özür dileyerek konuşmalarını kesebilirsin. Onlardan hoş görmediklerini dinlemekten kulağını tıkamalısın. Arkadaşlarının arkasında yürüyen bir kimsenin yürüyüşü ile yürümemelidir. Arkadaşlar kendisini ne kadar öne verirlerse, o kadar öne geçmeli, kendisini ne kadar yaklaştırırlarsa o kadar yaklaşmalı, arkadaşları geldiğinde, onlara hürmet etmeli, ancak onlar oturduğu zaman o da mütevazi bir şekilde oturmalıdır. İttihad tahakkuk ettiği zaman, bu hakların bir takımı hafifleşir. Arkadaşın önünde ayağa kalkmak, arkadaştan özür dilemek ve arkadaşı övmek gibi. Çünkü bütün bunlar sohbetin haklarındandır. Bunların zımnında bir nevi yabancılık ve külfet vardır. İttihad ve beraberlik tahakkuk ettiği zaman külfet tamamen ortadan kalkar. Kendi nefsini yürüttüğü gibi ancak arkadaşını yürütür. Çünkü bu zahiri edebler, batın edeblerinin ve kalbin temizliğinin alametlerindendir.

    Ne zaman ki, kalbler tasfiyeye kavuşursa artık içindekilerinin izharı için tekellüf göstermeğe ihtiyaç kalmaz. Bakışı halkın sohbetine doğru olan bir kimse, bazen eğri bazende doğru hareket eder. Fakat Halık’a doğru olan bakış sahibi zahir ve bâtında istikametten ayrılmaz.

    İç alemini Allah’ın sevgisi ve ondan ötürü halkın sevgisiyle süsler. Zahirini de Allah için ibadet, halk için hizmetle süslendirir. Böyle yapmak Allah için yapılan hizmet nevilerinin en alâsıdır. Zira bunlara ancak güzel ahlak ile yetişilebilir. Kişi güzel ahlakıyla gece ibadet, gündüz oruç tutan ve daha fazlasını yapan salihler derecesine yükselir.
    Muhammed Hikmet TUZKAYA )



  3. 12.Şubat.2012, 14:13
    2
    Silent and lonely rains



    İslam kardeşliği, müminlerin birbirinde fani olmasıdır. Buna da “fenâ’fil ihvan”denir. Kemalâta ermenin ilk mertebesi de budur. Allah’ın Rasûlü (s.a.v)buyurmuştur: “Kişi dostunun dini üzeredir. Binaenaleyh, sizden herhangi biriniz kiminle dostluk yaptığını iyice düşünüp tetkik etsin. (Hadîs. Ebu Davud, Tirmizi)

    Sadâkat: Doğrulukta kalben ihlâslı ve samimi olmak, İslâm kardeşliğinde ise sebat ve vefâdır.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

    “Mü’minlerden öyle erler var ki, Allah’a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip, o yolda canını vermiştir, kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”163Ahzab Sûresi:23

    İslâm dîni üç temel üzerine tesis edilmiştir:
    Hakikat, doğruluk ve adâlet:
    Hakikat, azâlar üzerinde;

    Adâlet, kalbler üzerinde;

    Doğruluk da akıllar üzerinde tahakkuk eder.

    Mü’minler, bu güzel hasletleri kendilerine şiar edinip yaşayarak gâye ve arzûlarına mazhar olurlar.

    Doğruluk üç kısımdır; Tevhidde, ibadette ve mârifette doğruluk,

    Tevhidde doğruluk, bütün mü’minler içindir.

    İbadette doğruluk, ilim ve takvâ ehli içindir.

    Mârifette doğruluk, yeryüzünde velâyetsahibi, kutbu’laktâb olan seçilmiş ârifler içindir.

    Peygamberimiz (s.a.v.):

    “Doğruluk hayra, hayır da cennete götürür. Muhakkak ki, mü’min kişi doğru söylerse Allah katında doğru olarak yazılır. Yalan, fısk ve fücura sürükler, isyan ve günah da cehenneme sürükler. Muhakkak yalan söyleyen kimse Allah katında, çok yalan söyleyen kişi olarak kaydedilir”, buyurur. (Hadîs, Buhârî ve Müslim)

    Kulun Allah’a yöneldiği en güzel hâli doğruluktur. Allah’a (C.C.) karşı en kötü durumu da, yalan söylediği anıdır. Şu halde, doğruluğu kendine binek, Hakk’ı kendine kalkan et, Allah’ı da gönlünde zikret ve O’na yönel. Edinilecek dost, mutlaka bir çok haslet ve vasıflara sahip biri olmalıdır.

    Allah (c.c) buyurur ki:

    “Allah, iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder, lütfundan onlara, fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlara da şiddetli bir azap vardır.” (Şûra Sûresi, Âyet 26)

    Sohbet ve arkadaşlığını istediğin bir kimsede beş haslet bulunmalıdır:

    1) Akıllı olması
    2) Güzel ahlâklı olması
    3) Fâsık olmaması
    4) Takva sahibi olması
    5) Dünyaya fazla düşkün olmamasıdır.


    Bil ki, İslâm kardeşliği (uhuvvet) iki şahsın arasındaki manevi bağdır. Arkadaşının senin üzerinde malda, nefsde, dilde ve kalpte hakkı vardır. Onu affetmek ona duada bulunmak, ona karşı ihlaslı olmak, vefakâr olmak, kolaylık göstermek, tekellüf ve teklifi terk etmek vazifendir. Bu vazifelerden kısaca bahsedelim.

    Birinci hak: Maldadır. İki kardeşin hali iki elin durumu gibidir; birisi diğerini yıkar. Allah’ın Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) iki kardeşi el ve ayağa değil iki ele benzetmiştir. Çünkü iki el aynı hedefte yardımlaşmakta oldukları gibi kardeşler de yardımlaşırlar. Kardeşler aynı maksatta kardeşlik yaptıkları zaman kardeşlik de tahakkuk eder. Onlar bir yönden bir kişi gibidirler. Böyle olmaları onları sıkıntıda da genişlikte de ortak olmalarını gerektirir. Malda ve halde müşterek olurlar. Özellikle nefsin tercihi ortadan kalkar. Arkadaşlarla beraber malda takip edilen yol üç mertebeye ayrılır.

    1) O mertebelerin en küçüğü, arkadaşın yardım bakımından, kölen ve hizmetçin yerinde sayıp, malın fazla kısmından onun ihtiyacını gidereceksin. Onun ihtiyacı göründüğü zaman senin de ihtiyacından fazla malın varsa o istemeden vermelisin. Onu istemeğe mecbur etmemelisin. Eğer onu istemeğe mecbur edersen ona karşı hata etmiş olursun.

    2) İkinci derece, onu kendi nefsinin yerine koyacaksın. Malında onunla ortaklığa razı olacaksın. Onu kendi nefsinin yerine koyacaksın ki malının yarısını ona vermeğe nefsin razı olsun. Hasan-ı Basrî (r.a) buyurdu: Bizden evvelki müslümanların herhangi birisi peştemalını ortadan ikiye böler bir kısmını kardeşine verirdi.

    3) Üçüncü derece ki, derecelerin en yücesidir. Kardeşini kendi nefsine tercih etmen ve onun ihtiyacını kendi ihtiyacından evvel görmendir. Bu derece sıddıkların derecesidir. Derecelerin en son varılanıdır. Kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmen de bu derecenin meyvelerindendir.

    Nitekim rivâyet edildi ki, dervişlerden bir cemaatin meliklerden birine ihbarı yapıldı. Melik, boyunlarının vurulmasını emretti. O gurubun içinde Ebû Hasan en-Nurî de vardı. Bu zat bütün arkadaşlarından evvel celladın önüne çıktı. Tâ ki ilk öldürülen kendisi olsun. Bilâhare kendisine neden böyle yaptığı sorulduğunda dedi ki: “Ben şu lahzada kardeşlerimi hayat bakımından nefsime tercih etmek istiyorum”, Onun böyle yapması diğer arkadaşlarının kurtuluşuna da vesile olmuştur.

    Bir hadis-i şerif: “Kötü zandan sakınınız. Çünkü zan konuşmanın en yalanıdır.”166Hadîs Müslim ve Buhâri

    Kötü zan insanı tecessüse ve hakkında zan edilen adamı diğer duyarlarla kontrol altına almaya davet eder.

    Halbuki Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i şerifinde:

    “Tehassus (duyu organlarıyla başkasını murakebe etmek) ve tecessüs (başkasının gizli taraflarını araştırıp meydana çıkarmak için çaba sarf etmek) etmeyiniz. Aranızdaki bağları koparmayınız. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeşolunuz.” (Buhari,Nikah:45,Edep:57-58 Müslim,Birr:289)

    Tecessüs:
    başkasının hakkındaki haberleri düşünmek ve araştırmak demektir.

    Tahassüs: Göz ve kulak ile başkasını murakebe etmek demektir.

    Madem ki Allah’ın yüce Rasûlü (s.a.v) bu hareketleri yasaklamıştır. O halde mü’minlerin ayıplarını örtmek, onların ayıplarından gafil kalmak ve bilmezlikden gelmek iyi kimselerin ahlâkındandır. Mü’minin güzel ahlâkını söylemek, kötü ahlâkını örtbas etmek hususundaki kâmil mertebe ve dereceye Cenab-ı Hakk’ın, Peygamber-i Zişanın lisanından varid olan bir duada bu sıfatlarla sıfatlanılması senin için en büyük delildir. Nitekim denildi:

    “Ey iyiliği izhar eden ve kötülüğü örten Allah…” Allah nezdinde en makbul kul Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış olan kuldur. Çünkü Cenab-ı Hak ayıpları şiddetle örten, günahları mübalâğalı bir şekilde affeden, kulun kusurlarından vaz geçendir. İhvanın kusur ve kabahatlarını teenni ile kendisine ikaz sadedinde söylemek kardeşlik vazifesidir.

    Hadis-i Şerif: “Her kim ki kardeşinin ayıbını örterse Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter.” (Hadîs, İbn-i Mace- Müslim ve Buhâri)

    Başka bir hadis-i şerifte şöyle varid olmuştur:

    “Müslüman kardeşinin ayıbını örten bir kimse, sanki diri diri gömülen bir kız çocuğunu diriltmiştir.”(Hadîs, Ebû Davud, Nesei ve Hakîm)

    Başka bir hadisi şerif: “Kişi herhangi bir konuşmayı yaparken dönüp etrafına bakınırsa, onun o konuşması emanettir, (İfşası haramdır).” (Hadîs-i Ebû Davud ve Tirmizi)

    Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bir hadis-i şerifinde mü’minlere şöyle hitab ediyor:

    “Birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinizi kıskanmayın. Aranızdaki sevgi ve muhabbeti kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Çünkü müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu yardımlarından mahrum etmez. Onu mahcub etmez. Müslüman kardeşini tahkir etmek, şer babında kişiye yeter de artar” (Müslim, Birr:23,24 Buhari, Edep:57,58)

    Ebû Umame el-Bahili’nin rivayet buyurduğu hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Allah’ın Rasûlü biz bir birimizle mücadele ederken çıkageldi. Bu durumumuzu müşahede eden Rasûl-i Ekrem (s.a.v) kızarak buyurdu: Ey ashabım! Mücadeleyi, hayrı az olduğu için bırakınız. Mücadeleyi bırakınız. Çünkü o arkadaşlar arasında düşmanlığı körükler.“ (Hadis Tabarani)

    Hasan-ı Basrî (r.a) buyurmuştur: ”Bin kişinin sevgisi için bir kişinin düşmanlığını satın alma .” İbni Abbas, Allah’ın Rasûlünden rivayet ediyor ki,

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:” Sakın kardeşinle mücadele etme! Ona, yerine getiremeyeceğin bir sözü de verme.” (Hadîs,Tirmizi)

    Arkadaşlık, kötü şeyler söylemeyi iktiza ettiği gibi, sevimli şeylerin söylenmesini gerektirir. Belki sevimli şeyler söylemek, daha güzeldir. Çünkü sûkut ile kanaat eden bir kimse kabir ehline arkadaş oluyor. Zira insanlar, birbirinden faydalansınlar diye arkadaş edinirler. Binaenaleyh, kişiye düşen vazife, diliyle arkadaşına kendisini sevdirmek, arkadaşı tarafından sevilen durumları araştırıp, sormaktır. Meselâ: Arkadaşında peyda olan bir hal sebebiyle meşgul olmak, sıhhatinin durumunu sormak gibi… arkadaşının hoşlanmadığı bütün durumlarını lisan ve fiilleriyle hoşlanmadığını arkadaşına belirtmesi gerekir. Arkadaşının hoşuna giden bütün hallerini diliyle belirtip onunla hoşlanmakta ortak olduğunu bildirmesi lazımdır. Arkadaşlığın manası, kolaylıkta ve zorlukta, sıkıntıda ve genişlikte bütün durumları paylaşmak demektir.

    Nitekim Allah’ın Rasûlü (s.a.v) buyurmuştur: “Sizden herhangi biriniz arkadaşını sevdiği zaman ona:

    - Seni Allah rızası için seviyorum, diye haber versin”. (Hadîs, Ebû Davud, Tirmizi)

    Allah’ın Rasûlü (s.a.v) buyurmuştur:

    “Ya Ebû Hirra ! Sana komşu olanla iyi komşuluk yap. Bu takdirde hakiki Müslüman olursun. Sana arkadaşlık yapanın arkadaşlığını güzel yap. Bu takdirde hakiki mü’min olursun.” (Hadîs, Tirmizi ve İbni Mace)

    Dikkat edilsin ! Allah’ın Rasûlü bu hadis-i şerifde arkadaşlığın mükafatını iman olarak zikretmiştir. İslâmı da komşuluğun mükâfatı olarak göstermiştir. Zira iman fazileti ile İslâm fazileti arasındaki fark, tıpkı komşusunun hakkını yerine getirmekteki zorluk ile arkadaşlığın hakkını yerine getirmekteki zorluk arasındaki fark gibidir. Çünkü arkadaşlık daimi bir şekilde mütenasib ve yakın durumlarda bir çok hakları istemekdir. Arkadaşlığın hukukundan birisi de öğretmek ve nasihat etmektir. Unutulmasın ki, arkadaşının ilme muhtaç olmaklığı, hiçbir zaman mala muhtaç olmaklığından daha az değildir. Eğer sen ilmen zenginsen faziletinden onun ihtiyacını gidermelisin. Din ve dünya için ona menfaatlı olanla onu irşad etmelisin. Eğer sen ona öğrettiğin ve irşad ettiğin halde, o ilmin isteğiyle hareket etmezse, bu sefer ona nasihat etmek sana gerekir. (Hadîs, Tirmizi ve İbni Mace)

    Yaptığı çirkin hareketleri terk ettiği takdirde faideleri ona zikr edeceksin. Onu dünya ve ahiret meselelerinde uyaracaksın. Bütün bunları o çirkin fiilinden vazgeçsin diye yapmalısın. Onun ayıplarına dikkatini çekmelisin, kötüyü onun gözünde kötü göstermeli, iyiyi de kendisine iyi göstermelisin. Fakat bunları yaparken hiç kimsenin bunlara muttali olmamasına dikkat edeceksin. Zira cemaat huzurunda yapılan tenkidler, azarlamaktan ve rezil etmekten başka bir şey değildir. Gizlice yapılan tenkidler ise, şefkat ve nasihattır.

    Çünkü Allah’ın Rasûlü buyurmuştur: “Mü’min mü’minin aynasıdır.” (Hadîs, Ebû Dâvud)

    Allah’ın peygamberi (s.a.v) buyurmuştur: “Her kim ki, arkadaşı kendisinden özürünün kabulünü isterse, o da onun özürünü kabul etmezse, sultan yardakçılarının zulmen tacirlerden aldıkları vergiden dolayı yüklendikleri günah gibi, günah yüklenmiş olur.” (İbni Mâce, Ebû Dâvud)

    Başka bir hadis-i şerifte: “Mü’min geç kızar, çabuk razı olup barışır.” (Irakî, Tirmizi)

    Dikkat edilirse, Allah’ın Rasûlü: “Mü’min kızmaz” dememiştir.

    Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

    “O muttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Âl-i İmran, Âyet 134)

    Cenab-ı Hak, “Mü’minler öfkesizdir.” dememiştir. Çünkü tabii olarak insanın yaralanıp elem duymaması mümkün değildir. Belki insanoğlu elem duymasına rağmen ona karşı sabır gösterip, mütehammil olabilir. Bu bir dereceye kadar varır. Nasıl ki, yara ile elem duymak bedenin tabiatı ise, öfkenin sebeplerinden elem duymak da kalbin tabiatlarındandır. Bunu kalpten söküp atmak mümkün değildir. Ancak iman sayesinde onu zapt-u rapt altına almak, iyi tanımak ve onun hilafına çalışmak mümkündür. Çünkü insan ister ki, öfkelendiğinde intikam almak ve karşılık vermek suretiyle yüreğini rahatlatsın.

    Nitekim şair buyurmuştur: “Eğer kusuruyla kabul etmezsen, hiçbir dost edinemezsin. Hangi kişidir ki,dört başı ma’mur olsun, tam temiz bulunsun?”. Vefânın manası, sevgide ölünceye kadar sebat etmektir. Ölümden sonra da dostunun evlât ve dostlarına aynı sevgiyi devam ettirmektir. Zira sevgi ancak âhiret için istenir. Eğer ölümden evvel sevgi kesilirse, o sevgiden elde edilen amel yanar. O mevzuda yapılan sa’yu gayret boşa gider. Bunun için Allah’ın Rasûlü (s.a.v), Allah tarafından kıyamet gününde arşın gölgesine alınan yedi sınıfın arasında Allah için sevişenleri de saymıştır.

    Selefden biri şöyle buyurdu: Ölümden sonra gösterilen azıcık vefakârlık, hayatta iken gösterilen çok vefakârlıktan daha hayırlıdır. Bunun için rivayet ediliyor ki:“Cenab-ı Peygamber (s.a.v), huzuruna gelen bir ihtiyar kadına ikramda bulundu. Rasûlullah’tan: Ya rasulullah, neden bu kadına bu kadar ikram ediyorsun? diye sorulduğunda buyurdular ki: Bu kadın, Hatice zamanında bize gelip gidiyordu. Abdin keremi dindendir.” (Hadîs Hâkim)

    Kişi, kendi nefsinin daha faziletli olduğunu gördüğü zaman, arkadaşlarını hakir telakki etmiş olur. Böyle bir anlayış ise bütün müslümanlar için kötü bir davranıştır.

    Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur:

    “Müslüman kardeşini hakir görmek bir mü’min için şer bakımından yeter de artar” (Hadîs Müslim)

    Her yapacağı iş hususunda arkadaşlarıyla müşavere edip onların işaret ettiklerini kale almak, arkadaşlığın icabı olarak terk edilmesi gereken tekellüf ve gösterilmesi lâzım olan kolaylığın tamamlanmasındandır.

    Cenab-ı Hakk buyurmuştur:

    “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Ali İmran Suresi, Ayet 159)

    Rivayet ediliyor ki: Allah’ın Rasûlü (s.a.v), nezdinde oturan herkese mübarek yüzünden bir nasip veriyordu. (Tirmizi)

    Rasûlullah’a kulak veren herkes zannederdi ki, Rasûlullah’ın nezdinde kendisinden daha faziletli bir kimse yoktur. Hatta Rasûlullah’ın meclisi, dinlenmesi, konuşması, zarif soruları ve teveccühü kendisinin yanında oturan zâta oluyordu. Habibullah’ın meclisi haya, tevazû ve emanet meclisiydi. Rasûlullah, arkadaşlarının yüzüne gülüp tebessüm etmek bakımından arkadaşlarının konuştuklarına kulak vermek ve onları benimsemek yönünden insanların en üstünü idi. Ashab-ı kiram, Rasûlullah’ın nezdindeki tebessümleri sevgiden ibaretti. Bu hususta Rasûlullah’a uymakta, ona tazim ve hürmette azami derecede gayret ederlerdi. Arkadaşlarının konuşmasına kulak verip onun kelimelerinden sürurlanıp ve tasdik edecek şekilde onu dinleyip konuşmasından memnuniyetini izhar etmelisin. Onların konuşmasını mücadele ve itiraz etmek suretiyle kesmemelisin. Eğer konuştukları esnada senin acil bir işin baş gösterirse onlardan özür dileyerek konuşmalarını kesebilirsin. Onlardan hoş görmediklerini dinlemekten kulağını tıkamalısın. Arkadaşlarının arkasında yürüyen bir kimsenin yürüyüşü ile yürümemelidir. Arkadaşlar kendisini ne kadar öne verirlerse, o kadar öne geçmeli, kendisini ne kadar yaklaştırırlarsa o kadar yaklaşmalı, arkadaşları geldiğinde, onlara hürmet etmeli, ancak onlar oturduğu zaman o da mütevazi bir şekilde oturmalıdır. İttihad tahakkuk ettiği zaman, bu hakların bir takımı hafifleşir. Arkadaşın önünde ayağa kalkmak, arkadaştan özür dilemek ve arkadaşı övmek gibi. Çünkü bütün bunlar sohbetin haklarındandır. Bunların zımnında bir nevi yabancılık ve külfet vardır. İttihad ve beraberlik tahakkuk ettiği zaman külfet tamamen ortadan kalkar. Kendi nefsini yürüttüğü gibi ancak arkadaşını yürütür. Çünkü bu zahiri edebler, batın edeblerinin ve kalbin temizliğinin alametlerindendir.

    Ne zaman ki, kalbler tasfiyeye kavuşursa artık içindekilerinin izharı için tekellüf göstermeğe ihtiyaç kalmaz. Bakışı halkın sohbetine doğru olan bir kimse, bazen eğri bazende doğru hareket eder. Fakat Halık’a doğru olan bakış sahibi zahir ve bâtında istikametten ayrılmaz.

    İç alemini Allah’ın sevgisi ve ondan ötürü halkın sevgisiyle süsler. Zahirini de Allah için ibadet, halk için hizmetle süslendirir. Böyle yapmak Allah için yapılan hizmet nevilerinin en alâsıdır. Zira bunlara ancak güzel ahlak ile yetişilebilir. Kişi güzel ahlakıyla gece ibadet, gündüz oruç tutan ve daha fazlasını yapan salihler derecesine yükselir.
    Muhammed Hikmet TUZKAYA )






+ Yorum Gönder