Konusunu Oylayın.: Tesbih namazını cuma günü kılınca hangi vakit kılınmalıdır ve tesbih ile zikir arasındaki fark nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tesbih namazını cuma günü kılınca hangi vakit kılınmalıdır ve tesbih ile zikir arasındaki fark nedir?
  1. 09.Şubat.2012, 16:31
    1
    Misafir

    Tesbih namazını cuma günü kılınca hangi vakit kılınmalıdır ve tesbih ile zikir arasındaki fark nedir?






    Tesbih namazını cuma günü kılınca hangi vakit kılınmalıdır ve tesbih ile zikir arasındaki fark nedir? Mumsema tesbih namazini cuma gunu kilinca hangi vakit kilmalidir ve tesbih ile zikir arasindaki fark nedir


  2. 23.Şubat.2012, 18:04
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: tesbih namazini cuma gunu kilinca hangi vakit kilmalidir ve tesbih ile zikir arasindaki fark nedir?




    TESBİH NAMAZI NEDİR NASIL KILINIR

    İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) ve Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abbâs İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh)'e dediler ki:

    "Ey Abbâs, ey amcacığım! Sana bir iyilik yapmayayım mı? Sana bağışta bulunmayayım mı? Sana ikram etmeyeyim mi? Sana on haslet(in hatırlatmasını) yapmayayım mı? Eğer sen bunu yaparsan, Allah senin bütün günahlarını önceki -sonraki, eskisi yenisi, hatâen yapılanı kasden yapılanı, küçüğünü büyüğünü, gizlisini alenîsini- yâni hepsini affeder. Bu on haslet şunlardır: Dört rek'at namaz kılarsın, her bir rek'atte Fâtiha sûresi ve bir sûre okursun. Birinci rek'atte kıraati tamamladın mı, ayakta olduğun halde onbeş kere "Subhanallahi velhamdülillahi ve lâilahe illallahu vallahu ekber" diyeceksin. Sonra rükû yapıp, rükûda iken aynı kelimeleri on kere söyleyeceksin, sonra başını rükûdan kaldıracaksın, aynı şeyleri onar kere söyleyeceksin. Sonra secde edip, secdede iken onları onar kere söyleyeceksin. Sonra başını secdeden kaldıracaksın, onları onar kere söyleyeceksin. Sonra tekrar secde edip aynı şeyleri onar kere söyleyeceksin. Sonra başını kaldırır, bunları on kere daha söylersin. Böylece her bir rek'atte bunları yetmişbeş defa söylemiş olursun."

    "Aynı şeyleri dört rek'atte yaparsın. Dilersen bu namazı her gün bir kere kıl. Her gün yapamazsan haftada bir kere yap, haftada yapamazsan her ayda bir kere yap. Ayda olmazsa yılda bir kere yap. Yılda da yapamazsan hiç olsun ömründe bir kere yap."
    [Ebu Dâvud, Salât 303, (1297, 1299); Tirmizî, Salât 350, (482); İbnu Mâce, İkamet 190, (1386, 1387).]

    Hadisin Açıklaması:

    1. Bu hadis, hadisleri tenkid etmekte aşırılığı ile tanınmış olan ve bu sebeple, değerlendirmelerine itibâr edilmeyen İbnu'l-Cevzî tarafından mevzû addedilmiştir. Ancak ulemâ, İbnu'l-Cevzî'ye bu hükmünde katılmadığı gibi, hatası sebebiyle ciddi tenkidlerde bulunmuşlardır. İbnu Hacer: "İbnu'l-Cevzî bu hadisi mevzûlar arasında zikretmekle kötü yaptı." der ve hadisin, Buhârî tarafından "El-Kırâatu Halfe'l- İmâm" adlı kitabına alındığını, Ebu Dâvud, İbnu Mace, İbnu Huzeyme ve Hâkim'in, kitaplarına "sahih" vasfıyla aldıklarını, Beyhâki gibi başka birçok muhakkik ulemânın, hadise "sahih" dediklerini kaydeder.

    Tirmizî: "İbnu'l-Mübarek ve daha pek çok ilim ehli tesbih namazını rivâyet edip faziletini beyan ettiler." der. Kaynaklarımız, başta İbnu'l-Mübarek olmak üzere, bazılarının ismini kaydederek bu namazı Selef büyüklerinin kıldığını belirtir. Hadis tenkidinde teşeddüdü ağır basan Dârakutnî de şöyle demiştir:

    "Kur'an sûrelerinin fazileti üzerine gelen rivâyetlerin en sahihi İhlas sûresi hakkında gelendir. Namazın faziletiyle ilgili olarak gelen rivâyetlerin en sahihi de tesbih namazıyla, ilgili olan hadistir."
    Ebu Musa el-Medînî, hadisin sıhhatini göstermek için bir cüz te'lif etmiştir.

    2.
    Teysir, hadisin Ebu Davud veçhini almıştır. Tirmizî'deki veçhi şöyle başlar:

    "Ey amcam, sana yakınlığımın hakkını vermeyeyim mi? Sana ihsanda bulunmayayım mı? Sana faydalı olmayayım mı?.."


    3. Namazın bir de İbnu'l-Mubarek tarafından yapılan tarifi rivâyet edilmiştir. Bu tarife göre, ilk rekatta Fatiha'dan önce onbeş defa "sübhanâllahi velhamdülillahi ve lâilâhe illalla'hu vallâhu ekber" diyecek, sonra eûzubesmele çekip Fatiha'yı, zamm-ı sûreyi, sonra on kere yukarıda kaydedilen tesbihi okuyup rükuya gidecek, rükuda on tesbih okuyup başını kaldıracak, o vaziyette on tesbih daha okuyup secdeye gidecek, secdede on tesbih okuyup başını kaldıracak, on tesbih okuyup ikinci secde yapıp on tesbih okuyacak, böylece dört rekat kılacak, her rek'atte yetmiş beş tesbih okuyacak; her rek'ate onbeş tesbihle başlayacak, sonra Fatiha, sonra on tesbih okuyacak.

    4. Tirmizî, bu namazın gece de gündüz de kılınabileceğini, gece kılındığı takdirde her iki rek'atte de selam verilmesinin daha iyi olacağını; gündüz kıldığı takdirde dilerse iki rekatte bir, dilerse dört rek'ati de kıldıktan sonra selam verilebileceğini belirtir. Bir kısım âlimler, bazı karîneleri değerlendirerek, bu namazı, güneşin öğlede zevalinden sonra kılmayı efdal bulurlar.

    5. Hanefiler ve cumhur, merfu olması sebebiyle İbnu Abbâs ve Ebu Râfi rivâyeti üzere tesbih namazı kılmayı benimsemiştir. Ancak Aliyyu'l-Kârî, Mirkât'da der ki:

    "Ubûdiyet yapan kimseye bazan İbnu Abbâs hadisine uyarak, bazan da İbnu'l-Mübarek hadisine uyarak tesbih namazı kılmalı, namazı zevâlden sonra ve öğleden önce kılmalı; namazda bazan Zülzile, Âdiyât, Feth ve İhlâs sûrelerini; bazan da Elhâküm, Asr, Kâfirûn ve İhlas sûrelerini okumalıdır. Yapacağı dua da teşehhüdden sonra selamdan önce olmalı, sonra selam vermeli, dilediği şey için de duada bulunmalıdır." Aliyyu'l-Kârî sözünü şöyle noktalar: "Bu söylediklerimin her biri üzerine sünnet vârid olmuştur."
    (bk. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 9, Dördüncü Fasıl, Müteferrik Namazlar)

    ----------------------------------
    ZİKİR NEDİR
    Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların tümüdür1.

    Çok geniş bir anlam alanına sahip olan zikir kavramının manası, günümüzde daraltılmış ve sadeceAllah'ın adını dil ile anmakla sınırlandırılmıştır. Oysa ‘zikir’, insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır2. Çünkü ‘Zikir’, Allah’a itaattir. Bütün ibâdetlerin özü ve aslı, Allah Teâlâ’yı hatırlamak ve O’na itaat etmektir. Allah’a itaat ise, Kur’ân veya hadislerde yer alan bir takım güzel sözleri sadece söylemek veya tekrarlamak değil; bilakis her halükârda Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmak ve tam bir teslimiyet göstermek, her hal ve şartta O’nun sürekli bizi gözetlediğini zihnimize yerleştirmektir.

    Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.

    1. Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.

    2. Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir.

    Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

    a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

    b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak…

    c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer3.

    3. Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife ile meşgul ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarıdır4. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelemizin dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hal ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir.

    Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, eylemin bedene birtakım etkileri olur. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma’rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk’ın isteğine doğru yürümektir...5

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hâl ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah'ı zikir için farz kılınan namazı gafletle edâ edenler kınanırken (Mâûn, 107/ 4-5), onu huşû içinde yerine getirenler övülmüştür (Mü'minûn, 23/1-2) . Yine aynı şekilde "Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar..." (Enfâl, 8/2) âyeti, zikrin gönlü titretecek derecede bir şuur ve uyanıklık içinde yapılması gerektiğine dikkat çeker.

    Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O’ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah’a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını amelleriyle göstermektir.

    Kur’ân, zikrin her durumda yapılabileceğini belirtmektedir:

    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunlarıın hiç birini anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' ”
    (Âl-i İmrân, 3/191).

    Ayette görüldüğü gibi zikir, belirli bir zaman, mekân veya ibadete özgü değildir. Yüce Yaratıcı, her halimizde O’nunla birlikte olmamızı emretmektedir. Çünkü Allah'ı anmak demek, ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşadığımızın farkında ve şuurunda olmaktır.

    Ayetlere baktığımız zaman, en büyük zikir olarak Kur’ân’ın gösterildiğini görmekteyiz.

    "İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?"(Enbiya, 21/50).

    “Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.”
    (Hicr, 15/9).

    Kur’ân, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir6. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. Bu manada kalpler, Kur’ân ile huzur ve sükûn bulur. İnsanlar, onun ayetlerini tefekkür ve tedebbür7 etsinler ve dosdoğru yolda hidayet üzere yaşasınlar diye Kur’ân gönderilmiştir.

    Allah’a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na davet eden her şahıs, ders, faaliyet, gayret, konuşma ve çalışma da zikirdir. Caddede yürürken, ahlâki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir ve onlar zikir ehlidirler… Çünkü onlar, “zikr”i benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir.

    İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve afiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musibet, afet ve felâketler zamanında da Allah'a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecburiyetindedir. Mü’minin bu sığınışı ve yapmakla Allah'ın rızasını kazanacağı her ameli, bir zikirdir.8

    Kur’ân ayetlerine baktığımızda zikir kavramının oldukça geniş bir anlam sahası mevcuttur9. Bu çalışmada gördüğümüz gibi “zikir” kavramı ile “zikrullah” terimi, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı zikir ifadelerini belirli sayılarda söylemek değildir. Zikretme ibadetini bu şekilde anlamak, Kur’ân’ın “zikir” ve “zikrullah” terimlerinin anlamını oldukça daraltmak olur.

    Hakikate ulaşmak, cüz’î veya kısmî bakış açısıyla değil, ancak bütüncül olarak bakmakla mümkündür. Binaenaleyh, namaz kılmak, namazda ve namaz dışında Kur’ân okumak, Kur’ân’da ve evrende mevcut olan ayetleri tefekkür ve tedebbür etmek, Allah’a itaat etmek; Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, yaşanmasına yardımcı olmak gibi dil, kalp ve bedenle yaptığımız ibadetlerin tümü zikirdir.

    Kısaca her halimizde Allah’ı hatırlama ve hatırlatmaya yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz bütün davranışlar, zikir kavramının anlam alanı içerisindedirler.

    DİPNOTLAR

    1. Bkz. Elmalılı, I, 540-543.
    2. Bkz. Elmalılı, I, 540-543.
    3. Elmalılı, I, 540-543
    4. Elmalılı, I, 540-543
    5. Elmalılı, IV, 2362-2363
    6. Kur’ân’ın zikir olduğunu ifade eden ayetlere ilişkin olarak bkz. Al-i İmran, 3/58; Maide, 5/91; A’raf, 7/63; Yusuf, 12/104; Hicr, 15/ 6, 9; Nahl, 16/43,44;Enbiya, 21/2,24,36,50; Tâhâ, 20/ 99;Furkan, 25/18,29; Şuara, 26/5; Yâsin, 36/11; Sad, 38/1,8,87;Fussilet, 41/41 Necm, 53/ 29; Zuhruf, 43/5,36,44; Kamer, 54/25; Kalem, 68/51,52; Mü'minûn: 74/71;Tekvir, 81/27; Talâk: 100/10
    7. Tefekkür, tedebbür ve diğer ilim ifade eden Kur’ânî kavramlar için bkz. Musa Bilgiz, Kur’ân’da Bilgi Kavramsal Çerçeve ve Bilgi Türleri, İnsan Yay. İst. 2003.
    8. Ali Ünal, Kur’ân’da Temel Kavramlar, s. 21; Resul Bozyel, “Zikir Üzerine”, Haksöz Sayı: 8 (Kasım 91), s. 7
    9. Zikr kavramıyla ilgili bazı ayetler için bkz. (Bakara, 2/114,152, 231, 239; Âl-i İmrân, 3/41, 135, 190-191; Nisâ, 4/103; A'râf, 7/200-201, 205; Enfâl, 8/2, 45; Ra’d, 13/28; İsrâ, 17/44; Kehf, 18/24, 28; Tâhâ, 20/41-43, 124; Hacc, 22/34-35)

    (Yrd. Doç Dr. Musa Bilgiz, Yeni Ümit, Yıl: 2006, Sayı: 72)

    --------------------------------------------

    TESBİH NEDİR

    TESBİH
    Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etme,
    ululama, Allah’a seri bir şekilde ibâdet ve "sübhânellah"
    deme. "Sebbehe” fiilinin masdarıdır. İsim olarak
    tesbih, Allah’ın sıfatlarını tesbih ederken, sayı
    saymak için kullanılan ve otuzüç veya katları kadar tanenin
    ipe dizilmesiyle meydana gelen halka demektir.

    Tesbih’in çoğulu tesâbihtir. Tesbih, subbûh ve
    subhan gibi kelimelerle aynı kökten gelmektedir. Bu kelimelerin
    kökü, "sebeha"dır. O da, havada veya suda hızlı
    hareket etmek, geçip gitmek demektir (el-İsfahanî, el-Müfredât,
    İstanbul 1986, 324, sebeha mad.).

    Tesbih kelimesi türkçede tespih şeklinde de
    kullanılır. Namazdan sonra 33 defa sübhanellah, 33 defa
    elhamdülillah ve 33 defa Allahuekber dualarını okumaya da
    tesbih denir. Bunların ilki subhanellah olduğu için, hepsine
    birden bu isim verilmiştir.

    Tesbih kelimesinin kökünden gelen ve Yüce Allah’ı
    tesbih eden, ululayan kelimeler Kur’an’da yüze yakın yerde geçmektedir.

    Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, tesbihi zikirle berâber
    anmıştır: "Ey inananlar! Allah’ı çok zikredin (anın)
    ve O’nu sabah akşam tesbih edin" (el-Ahzab, 33/41, 42).

    Bu ayette Yüce Allah, imân sahibi olan insanlardan
    hem Allah’ı zikretmelerini ve hem de tesbihte bulunmalarını
    taleb etmiştir. Zikir ve tesbih, berâber işlenmiştir.
    Zaten tesbih, zikrin bir çeşididir. Zikir kelimesi, çeşitli
    tasavvufi kavramları kapsamaktadır. Bunlardan biri de tesbihtir.
    Bu ayette geçen tesbih için, alimlerin çeşitli açıklamaları
    vardır. Bazı alimler bunu, esas manası olan Allah’ı
    her türlü noksanlıklardan berî kılma diye
    yorumlamışlardır. Bunu namaz ve dua manalarında kabul
    eden alimler de vardır (el-Maverdî, en-Nuketu ve’l-Uyûnu, Beyrut
    1992, IV, 409).

    Yine Kur’an’da, yerde ve gökte bulunan her şeyin
    Allah’ı tesbih ettiği haber verilmiştir: "Göklerde ve
    yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmiştir. O, Aziz’dir,
    Hakîm’dir" (el-Hadîd, 57/1 ).

    Bu ayet, Kur’an’da iki yerde daha olduğu gibi
    tekrar edilmiştir. (el-Haşr, 59/1; es-Saf, 61/1). Her üç yerde
    de, surelerin ilk ayetidir.

    Ayetteki "Her şey Allah’ı tesbih
    etmiştir" ifâdesi, çeşitli şekillerde
    yorumlanmıştır. Canlı varlıkların
    Allah’ı tesbih etmeleri, O’nun her çeşit noksanlıklardan
    ve yüce şanına yakışmayan şeylerden berî olduğunu
    dil ile ifade etmeleridir. Bütün alimler, canlı
    varlıkların Allah’ı bu şekilde tesbih ettiklerini söylemişlerdir.
    Fakat, canlı olmayan varlıkların Allah’ı tesbih
    etmeleri hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
    Bazı alimlere göre, canlı olmayan varlıkların
    Allah’ı tesbih etmeleri, O’nun
    yaratıcılığına, gücünün her şeye
    yettiğine delil olarak gösterilmeleridir. Bu şeylerin
    varlığı, Allah’ın yüceliğini göstermektedir.
    Onların bu hali, tesbihleridir. Bazı alimler de, cansız
    varlıkların canlı varlıklar gibi Allah’ı
    zikrettiklerini söylemişler ve bu hususta delil olarak da şu
    ayeti göstermişlerdir:

    "Yedi gök, arz ve bunların içinde
    bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir
    şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız.
    O, Halîm’dir, çok bağışlayandır" (el-İsrâ,
    17/44) .

    Bu görüşü savunan alimlere göre, cansız
    sanılan her şeyde, insanların fark edemedikleri bir
    canlılık vardır. Bütün eşya, atomlardan meydana
    gelmiştir. Atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar, akla
    şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir.

    Diğer bazı âlimlere göre, ise, kâinattaki
    her şey, canlı ve cansız bütün varlıklar,
    Allah’ın emrindedirler. Yüce Allah, dilediği gibi bu
    varlıklarda tasarrufta bulunur. Her şey onun emrinin
    karşısında teslimiyet içerisindedir. Onların
    tesbihleri, bu teslimiyetleridir (Muhammed Ali es-Sabûnı, Safvetü’t-Tefâsîr,
    İstanbul 1987, III, 319 vd.).

    Bir de yukarıdaki ayette, "her şey Allah
    ‘ı tesbih etmiştir” derken, mazi fiil
    kullanılmıştır. Yani geçmiş zaman ifâdesi ile
    anlatılmıştır. Başka birkaç ayette aynı
    mana dile getirilmiş; ancak muzari fiil
    kullanılmıştır. Bu durumda mana: "Her şey
    Allah’ı tesbih eder" (el-Haşr 59/24; el-Cuma 62/1;
    et-Teğâbun 64/1) şeklinde olur. Kur’an’da, bu gibi durumlarda
    fiil mazi olarak kullanılsa da, muzari manasında kabul edilir ve
    aynı mana ile yorumlanır. Buna göre, Her şey Allah’ı
    tesbih etmiştir" ve "Her şey Allah’ı tesbih
    eder" ayetinin manası aynıdır (ez-Zemahşerî,
    el-Keşşâf, Mısır 1977, VI, 81).

    Tesbih ile ilgili diğer bazı ayetlerin meâli
    şöyledir:

    Sen Rabb’ini hamd ile tesbih et (O’nu övecek sözlerle
    an, subhânellâhi velhamdulillâhi de) ve secde edenlerden ol"
    (el-Hicr, 15/98).

    Melekleri görürsün ki, arşın
    etrafını çevirmiş olarak Rabb’lerini övgü ile tesbih
    ederler, anarlar. (O gün) aralarında hak ile hükmedilmiş ve
    Hamd âlemlerin Rabb’ine mahsustur denmiştir" (ez-Zümer,
    39/75).

    "(Ey Muhammed, sen) sabret. Allah’ın va’di
    mutlaka gerçektir. Günahına da istiğfar et ve akşam sabah
    Rabb’ini överek tesbih et. (O’nun şanının yüceliğini
    an)" (el-Mü’min, 40/55)

    "Rabb ‘inin yüce adını tesbih et (O
    ‘nun eksikliklerden uzak olduğunu an)" (el-A’lâ 87/1).

    Hz. Muhammed (s.a.s) de, her hususta olduğu gibi
    tesbih konusunda da ümmetine tavsiyelerde bulunmuş, onlara örnek
    olmuştur. Tesbih hakkında söylediği bazı hadisler
    şöyledir:

    "Dile hafif, mizanda ağır ve Rahman’a
    sevimli iki cümle (vardır): Allah’ı noksan sıfatlardan
    tenzih ve hamd ile tesbih ederim. Büyük olan Allah’ı tesbih ederim,
    O’nun şanı ne yücedir!" (Muhammed b. Allan
    Deilü’l-Fâlihîn, Mısır 1971, IV, 210).

    "Allah’a göre sözlerin en sevimlisini sana haber
    vereyim mi? Allah’a göre sözlerin en sevimlisi, şüphesiz ki:
    Sübhânellâhi ve bihamdihi cümlesidir"(Muhammed b. Allan, a.g.e.,
    IV, 214).

    Ebu Hüreyre (r.a)’dan nakledildiğine göre,
    Muhacirlerin fakirleri Hz. Muhammed (s.a.s)’e gelerek şöyle dediler:

    "Mal sahipleri yüksek derecelere, sonsuz
    nimetlere erişip gittiler. Bizim gibi namaz kılıyor ve oruç
    tutuyorlar. Onların fazla malları var. İstedikleri zaman
    haccediyor ve umre yapıyorlar; cihat ediyor ve sadaka
    veriyorlar". Bunun üzerine Hz. Muhammed(s.a.s):

    "Ben size, sizi geçenlere erişebileceğiniz,
    sizden sonrakileri geride bırakacağınız ve sizin
    yaptığınızı yapandan başka hiçbir kimsenin
    sizden daha üstün olamayacağı bir şeyi öğreteyim
    mi?" diye buyurdu. Ashap:

    "Evet, ey Allah’ın Resulu (öğretiniz)"
    dediler. Hz. Muhammed (s.a.s):

    "Her namazın peşinden otuz üçer defa
    tesbih, hamd ve tekbir okursunuz" buyurdu (Ebû Dâvud, İmâre,
    20; Ahmed b. Hanbel, V, 196).

    Yine Ebu Hureyre (r.a)’ın
    anlattığına göre, Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

    "Kim her namazın peşinden otuz üç defa
    Allah’ı tesbih eder, otuz üç defa Allah ‘a hamd eder ve otuz üç
    defa da Allah ‘ı tekbir eder, yüzü tamamlamak için de: Lâ ilâhe
    illallahu vahdehu lâ şerike leh, lehülmülkü ve lehülhamd ve huve
    ala külli şeyin kadîr, derse, hata ve günahları deniz köpüğü
    kadar çok olsa bile bağışlanır" (Müslim,
    Mesacid, 144, 145, 146).

    Bir de Hz. Muhammed (s.a.s) uyumadan önce tesbihte
    bulunurdu (Ebu Davud, Edeb, 98). Aynı zamanda, "Her tesbih
    sadakadır" (Müslim, Musâfirûn, 84, Zekât, 53; Ahmed b.
    Hanbel, V, 167, 168) diyerek, tavsiyede bulunmuştur. Özel olarak
    tesbih namazı vardır. Bu namazda çok tesbih okunduğu için,
    Tesbih namazı denmiştir.

    Tesbih ederken, sayı saymak için kullanılan
    ipe dizili bulunan halka halindeki tesbihe gelince, ya doksan dokuzluk
    veya otuzüç taneden oluşur. Namazın sonunda tesbih çekmek
    namazla beraber başladığına göre, sayı için
    kullanılan tesbihin yapılışı da, o zamanlarda
    başlamış olması gerekir. Tesbihlerin
    başında, diğer tanelerden farkı olarak uzun bir tane
    bulunur. Bu taneye imâme adı verilir. Doksan dokuzluk tesbihlerde,
    her otuz üç tanenin arasında konulan farklı yapıda birer
    tane daha bulunur ki, bunlara da nifane denir. Her iki çeşit
    tesbihlerin ucunda uzun ince bir süs bulunur. Bu süse püskül veya
    kamçı adı verilir.

    Tesbihler çeşitli maddelerden, türlü
    şekillerde yapılır ve şekillerine göre ad alırlar.
    Tesbihlerin bir sanat eseri sayılacak derecede güzel olanları
    vardır.

    Nureddin TURGAY



  3. 23.Şubat.2012, 18:04
    2
    Silent and lonely rains



    TESBİH NAMAZI NEDİR NASIL KILINIR

    İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) ve Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abbâs İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh)'e dediler ki:

    "Ey Abbâs, ey amcacığım! Sana bir iyilik yapmayayım mı? Sana bağışta bulunmayayım mı? Sana ikram etmeyeyim mi? Sana on haslet(in hatırlatmasını) yapmayayım mı? Eğer sen bunu yaparsan, Allah senin bütün günahlarını önceki -sonraki, eskisi yenisi, hatâen yapılanı kasden yapılanı, küçüğünü büyüğünü, gizlisini alenîsini- yâni hepsini affeder. Bu on haslet şunlardır: Dört rek'at namaz kılarsın, her bir rek'atte Fâtiha sûresi ve bir sûre okursun. Birinci rek'atte kıraati tamamladın mı, ayakta olduğun halde onbeş kere "Subhanallahi velhamdülillahi ve lâilahe illallahu vallahu ekber" diyeceksin. Sonra rükû yapıp, rükûda iken aynı kelimeleri on kere söyleyeceksin, sonra başını rükûdan kaldıracaksın, aynı şeyleri onar kere söyleyeceksin. Sonra secde edip, secdede iken onları onar kere söyleyeceksin. Sonra başını secdeden kaldıracaksın, onları onar kere söyleyeceksin. Sonra tekrar secde edip aynı şeyleri onar kere söyleyeceksin. Sonra başını kaldırır, bunları on kere daha söylersin. Böylece her bir rek'atte bunları yetmişbeş defa söylemiş olursun."

    "Aynı şeyleri dört rek'atte yaparsın. Dilersen bu namazı her gün bir kere kıl. Her gün yapamazsan haftada bir kere yap, haftada yapamazsan her ayda bir kere yap. Ayda olmazsa yılda bir kere yap. Yılda da yapamazsan hiç olsun ömründe bir kere yap."
    [Ebu Dâvud, Salât 303, (1297, 1299); Tirmizî, Salât 350, (482); İbnu Mâce, İkamet 190, (1386, 1387).]

    Hadisin Açıklaması:

    1. Bu hadis, hadisleri tenkid etmekte aşırılığı ile tanınmış olan ve bu sebeple, değerlendirmelerine itibâr edilmeyen İbnu'l-Cevzî tarafından mevzû addedilmiştir. Ancak ulemâ, İbnu'l-Cevzî'ye bu hükmünde katılmadığı gibi, hatası sebebiyle ciddi tenkidlerde bulunmuşlardır. İbnu Hacer: "İbnu'l-Cevzî bu hadisi mevzûlar arasında zikretmekle kötü yaptı." der ve hadisin, Buhârî tarafından "El-Kırâatu Halfe'l- İmâm" adlı kitabına alındığını, Ebu Dâvud, İbnu Mace, İbnu Huzeyme ve Hâkim'in, kitaplarına "sahih" vasfıyla aldıklarını, Beyhâki gibi başka birçok muhakkik ulemânın, hadise "sahih" dediklerini kaydeder.

    Tirmizî: "İbnu'l-Mübarek ve daha pek çok ilim ehli tesbih namazını rivâyet edip faziletini beyan ettiler." der. Kaynaklarımız, başta İbnu'l-Mübarek olmak üzere, bazılarının ismini kaydederek bu namazı Selef büyüklerinin kıldığını belirtir. Hadis tenkidinde teşeddüdü ağır basan Dârakutnî de şöyle demiştir:

    "Kur'an sûrelerinin fazileti üzerine gelen rivâyetlerin en sahihi İhlas sûresi hakkında gelendir. Namazın faziletiyle ilgili olarak gelen rivâyetlerin en sahihi de tesbih namazıyla, ilgili olan hadistir."
    Ebu Musa el-Medînî, hadisin sıhhatini göstermek için bir cüz te'lif etmiştir.

    2.
    Teysir, hadisin Ebu Davud veçhini almıştır. Tirmizî'deki veçhi şöyle başlar:

    "Ey amcam, sana yakınlığımın hakkını vermeyeyim mi? Sana ihsanda bulunmayayım mı? Sana faydalı olmayayım mı?.."


    3. Namazın bir de İbnu'l-Mubarek tarafından yapılan tarifi rivâyet edilmiştir. Bu tarife göre, ilk rekatta Fatiha'dan önce onbeş defa "sübhanâllahi velhamdülillahi ve lâilâhe illalla'hu vallâhu ekber" diyecek, sonra eûzubesmele çekip Fatiha'yı, zamm-ı sûreyi, sonra on kere yukarıda kaydedilen tesbihi okuyup rükuya gidecek, rükuda on tesbih okuyup başını kaldıracak, o vaziyette on tesbih daha okuyup secdeye gidecek, secdede on tesbih okuyup başını kaldıracak, on tesbih okuyup ikinci secde yapıp on tesbih okuyacak, böylece dört rekat kılacak, her rek'atte yetmiş beş tesbih okuyacak; her rek'ate onbeş tesbihle başlayacak, sonra Fatiha, sonra on tesbih okuyacak.

    4. Tirmizî, bu namazın gece de gündüz de kılınabileceğini, gece kılındığı takdirde her iki rek'atte de selam verilmesinin daha iyi olacağını; gündüz kıldığı takdirde dilerse iki rekatte bir, dilerse dört rek'ati de kıldıktan sonra selam verilebileceğini belirtir. Bir kısım âlimler, bazı karîneleri değerlendirerek, bu namazı, güneşin öğlede zevalinden sonra kılmayı efdal bulurlar.

    5. Hanefiler ve cumhur, merfu olması sebebiyle İbnu Abbâs ve Ebu Râfi rivâyeti üzere tesbih namazı kılmayı benimsemiştir. Ancak Aliyyu'l-Kârî, Mirkât'da der ki:

    "Ubûdiyet yapan kimseye bazan İbnu Abbâs hadisine uyarak, bazan da İbnu'l-Mübarek hadisine uyarak tesbih namazı kılmalı, namazı zevâlden sonra ve öğleden önce kılmalı; namazda bazan Zülzile, Âdiyât, Feth ve İhlâs sûrelerini; bazan da Elhâküm, Asr, Kâfirûn ve İhlas sûrelerini okumalıdır. Yapacağı dua da teşehhüdden sonra selamdan önce olmalı, sonra selam vermeli, dilediği şey için de duada bulunmalıdır." Aliyyu'l-Kârî sözünü şöyle noktalar: "Bu söylediklerimin her biri üzerine sünnet vârid olmuştur."
    (bk. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 9, Dördüncü Fasıl, Müteferrik Namazlar)

    ----------------------------------
    ZİKİR NEDİR
    Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların tümüdür1.

    Çok geniş bir anlam alanına sahip olan zikir kavramının manası, günümüzde daraltılmış ve sadeceAllah'ın adını dil ile anmakla sınırlandırılmıştır. Oysa ‘zikir’, insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır2. Çünkü ‘Zikir’, Allah’a itaattir. Bütün ibâdetlerin özü ve aslı, Allah Teâlâ’yı hatırlamak ve O’na itaat etmektir. Allah’a itaat ise, Kur’ân veya hadislerde yer alan bir takım güzel sözleri sadece söylemek veya tekrarlamak değil; bilakis her halükârda Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmak ve tam bir teslimiyet göstermek, her hal ve şartta O’nun sürekli bizi gözetlediğini zihnimize yerleştirmektir.

    Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.

    1. Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.

    2. Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir.

    Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

    a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

    b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak…

    c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer3.

    3. Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife ile meşgul ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarıdır4. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelemizin dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hal ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir.

    Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, eylemin bedene birtakım etkileri olur. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma’rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk’ın isteğine doğru yürümektir...5

    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hâl ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah'ı zikir için farz kılınan namazı gafletle edâ edenler kınanırken (Mâûn, 107/ 4-5), onu huşû içinde yerine getirenler övülmüştür (Mü'minûn, 23/1-2) . Yine aynı şekilde "Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar..." (Enfâl, 8/2) âyeti, zikrin gönlü titretecek derecede bir şuur ve uyanıklık içinde yapılması gerektiğine dikkat çeker.

    Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O’ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah’a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını amelleriyle göstermektir.

    Kur’ân, zikrin her durumda yapılabileceğini belirtmektedir:

    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunlarıın hiç birini anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' ”
    (Âl-i İmrân, 3/191).

    Ayette görüldüğü gibi zikir, belirli bir zaman, mekân veya ibadete özgü değildir. Yüce Yaratıcı, her halimizde O’nunla birlikte olmamızı emretmektedir. Çünkü Allah'ı anmak demek, ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşadığımızın farkında ve şuurunda olmaktır.

    Ayetlere baktığımız zaman, en büyük zikir olarak Kur’ân’ın gösterildiğini görmekteyiz.

    "İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?"(Enbiya, 21/50).

    “Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.”
    (Hicr, 15/9).

    Kur’ân, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir6. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. Bu manada kalpler, Kur’ân ile huzur ve sükûn bulur. İnsanlar, onun ayetlerini tefekkür ve tedebbür7 etsinler ve dosdoğru yolda hidayet üzere yaşasınlar diye Kur’ân gönderilmiştir.

    Allah’a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na davet eden her şahıs, ders, faaliyet, gayret, konuşma ve çalışma da zikirdir. Caddede yürürken, ahlâki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir ve onlar zikir ehlidirler… Çünkü onlar, “zikr”i benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir.

    İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve afiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musibet, afet ve felâketler zamanında da Allah'a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecburiyetindedir. Mü’minin bu sığınışı ve yapmakla Allah'ın rızasını kazanacağı her ameli, bir zikirdir.8

    Kur’ân ayetlerine baktığımızda zikir kavramının oldukça geniş bir anlam sahası mevcuttur9. Bu çalışmada gördüğümüz gibi “zikir” kavramı ile “zikrullah” terimi, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı zikir ifadelerini belirli sayılarda söylemek değildir. Zikretme ibadetini bu şekilde anlamak, Kur’ân’ın “zikir” ve “zikrullah” terimlerinin anlamını oldukça daraltmak olur.

    Hakikate ulaşmak, cüz’î veya kısmî bakış açısıyla değil, ancak bütüncül olarak bakmakla mümkündür. Binaenaleyh, namaz kılmak, namazda ve namaz dışında Kur’ân okumak, Kur’ân’da ve evrende mevcut olan ayetleri tefekkür ve tedebbür etmek, Allah’a itaat etmek; Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, yaşanmasına yardımcı olmak gibi dil, kalp ve bedenle yaptığımız ibadetlerin tümü zikirdir.

    Kısaca her halimizde Allah’ı hatırlama ve hatırlatmaya yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz bütün davranışlar, zikir kavramının anlam alanı içerisindedirler.

    DİPNOTLAR

    1. Bkz. Elmalılı, I, 540-543.
    2. Bkz. Elmalılı, I, 540-543.
    3. Elmalılı, I, 540-543
    4. Elmalılı, I, 540-543
    5. Elmalılı, IV, 2362-2363
    6. Kur’ân’ın zikir olduğunu ifade eden ayetlere ilişkin olarak bkz. Al-i İmran, 3/58; Maide, 5/91; A’raf, 7/63; Yusuf, 12/104; Hicr, 15/ 6, 9; Nahl, 16/43,44;Enbiya, 21/2,24,36,50; Tâhâ, 20/ 99;Furkan, 25/18,29; Şuara, 26/5; Yâsin, 36/11; Sad, 38/1,8,87;Fussilet, 41/41 Necm, 53/ 29; Zuhruf, 43/5,36,44; Kamer, 54/25; Kalem, 68/51,52; Mü'minûn: 74/71;Tekvir, 81/27; Talâk: 100/10
    7. Tefekkür, tedebbür ve diğer ilim ifade eden Kur’ânî kavramlar için bkz. Musa Bilgiz, Kur’ân’da Bilgi Kavramsal Çerçeve ve Bilgi Türleri, İnsan Yay. İst. 2003.
    8. Ali Ünal, Kur’ân’da Temel Kavramlar, s. 21; Resul Bozyel, “Zikir Üzerine”, Haksöz Sayı: 8 (Kasım 91), s. 7
    9. Zikr kavramıyla ilgili bazı ayetler için bkz. (Bakara, 2/114,152, 231, 239; Âl-i İmrân, 3/41, 135, 190-191; Nisâ, 4/103; A'râf, 7/200-201, 205; Enfâl, 8/2, 45; Ra’d, 13/28; İsrâ, 17/44; Kehf, 18/24, 28; Tâhâ, 20/41-43, 124; Hacc, 22/34-35)

    (Yrd. Doç Dr. Musa Bilgiz, Yeni Ümit, Yıl: 2006, Sayı: 72)

    --------------------------------------------

    TESBİH NEDİR

    TESBİH
    Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etme,
    ululama, Allah’a seri bir şekilde ibâdet ve "sübhânellah"
    deme. "Sebbehe” fiilinin masdarıdır. İsim olarak
    tesbih, Allah’ın sıfatlarını tesbih ederken, sayı
    saymak için kullanılan ve otuzüç veya katları kadar tanenin
    ipe dizilmesiyle meydana gelen halka demektir.

    Tesbih’in çoğulu tesâbihtir. Tesbih, subbûh ve
    subhan gibi kelimelerle aynı kökten gelmektedir. Bu kelimelerin
    kökü, "sebeha"dır. O da, havada veya suda hızlı
    hareket etmek, geçip gitmek demektir (el-İsfahanî, el-Müfredât,
    İstanbul 1986, 324, sebeha mad.).

    Tesbih kelimesi türkçede tespih şeklinde de
    kullanılır. Namazdan sonra 33 defa sübhanellah, 33 defa
    elhamdülillah ve 33 defa Allahuekber dualarını okumaya da
    tesbih denir. Bunların ilki subhanellah olduğu için, hepsine
    birden bu isim verilmiştir.

    Tesbih kelimesinin kökünden gelen ve Yüce Allah’ı
    tesbih eden, ululayan kelimeler Kur’an’da yüze yakın yerde geçmektedir.

    Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, tesbihi zikirle berâber
    anmıştır: "Ey inananlar! Allah’ı çok zikredin (anın)
    ve O’nu sabah akşam tesbih edin" (el-Ahzab, 33/41, 42).

    Bu ayette Yüce Allah, imân sahibi olan insanlardan
    hem Allah’ı zikretmelerini ve hem de tesbihte bulunmalarını
    taleb etmiştir. Zikir ve tesbih, berâber işlenmiştir.
    Zaten tesbih, zikrin bir çeşididir. Zikir kelimesi, çeşitli
    tasavvufi kavramları kapsamaktadır. Bunlardan biri de tesbihtir.
    Bu ayette geçen tesbih için, alimlerin çeşitli açıklamaları
    vardır. Bazı alimler bunu, esas manası olan Allah’ı
    her türlü noksanlıklardan berî kılma diye
    yorumlamışlardır. Bunu namaz ve dua manalarında kabul
    eden alimler de vardır (el-Maverdî, en-Nuketu ve’l-Uyûnu, Beyrut
    1992, IV, 409).

    Yine Kur’an’da, yerde ve gökte bulunan her şeyin
    Allah’ı tesbih ettiği haber verilmiştir: "Göklerde ve
    yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmiştir. O, Aziz’dir,
    Hakîm’dir" (el-Hadîd, 57/1 ).

    Bu ayet, Kur’an’da iki yerde daha olduğu gibi
    tekrar edilmiştir. (el-Haşr, 59/1; es-Saf, 61/1). Her üç yerde
    de, surelerin ilk ayetidir.

    Ayetteki "Her şey Allah’ı tesbih
    etmiştir" ifâdesi, çeşitli şekillerde
    yorumlanmıştır. Canlı varlıkların
    Allah’ı tesbih etmeleri, O’nun her çeşit noksanlıklardan
    ve yüce şanına yakışmayan şeylerden berî olduğunu
    dil ile ifade etmeleridir. Bütün alimler, canlı
    varlıkların Allah’ı bu şekilde tesbih ettiklerini söylemişlerdir.
    Fakat, canlı olmayan varlıkların Allah’ı tesbih
    etmeleri hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
    Bazı alimlere göre, canlı olmayan varlıkların
    Allah’ı tesbih etmeleri, O’nun
    yaratıcılığına, gücünün her şeye
    yettiğine delil olarak gösterilmeleridir. Bu şeylerin
    varlığı, Allah’ın yüceliğini göstermektedir.
    Onların bu hali, tesbihleridir. Bazı alimler de, cansız
    varlıkların canlı varlıklar gibi Allah’ı
    zikrettiklerini söylemişler ve bu hususta delil olarak da şu
    ayeti göstermişlerdir:

    "Yedi gök, arz ve bunların içinde
    bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir
    şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız.
    O, Halîm’dir, çok bağışlayandır" (el-İsrâ,
    17/44) .

    Bu görüşü savunan alimlere göre, cansız
    sanılan her şeyde, insanların fark edemedikleri bir
    canlılık vardır. Bütün eşya, atomlardan meydana
    gelmiştir. Atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar, akla
    şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir.

    Diğer bazı âlimlere göre, ise, kâinattaki
    her şey, canlı ve cansız bütün varlıklar,
    Allah’ın emrindedirler. Yüce Allah, dilediği gibi bu
    varlıklarda tasarrufta bulunur. Her şey onun emrinin
    karşısında teslimiyet içerisindedir. Onların
    tesbihleri, bu teslimiyetleridir (Muhammed Ali es-Sabûnı, Safvetü’t-Tefâsîr,
    İstanbul 1987, III, 319 vd.).

    Bir de yukarıdaki ayette, "her şey Allah
    ‘ı tesbih etmiştir” derken, mazi fiil
    kullanılmıştır. Yani geçmiş zaman ifâdesi ile
    anlatılmıştır. Başka birkaç ayette aynı
    mana dile getirilmiş; ancak muzari fiil
    kullanılmıştır. Bu durumda mana: "Her şey
    Allah’ı tesbih eder" (el-Haşr 59/24; el-Cuma 62/1;
    et-Teğâbun 64/1) şeklinde olur. Kur’an’da, bu gibi durumlarda
    fiil mazi olarak kullanılsa da, muzari manasında kabul edilir ve
    aynı mana ile yorumlanır. Buna göre, Her şey Allah’ı
    tesbih etmiştir" ve "Her şey Allah’ı tesbih
    eder" ayetinin manası aynıdır (ez-Zemahşerî,
    el-Keşşâf, Mısır 1977, VI, 81).

    Tesbih ile ilgili diğer bazı ayetlerin meâli
    şöyledir:

    Sen Rabb’ini hamd ile tesbih et (O’nu övecek sözlerle
    an, subhânellâhi velhamdulillâhi de) ve secde edenlerden ol"
    (el-Hicr, 15/98).

    Melekleri görürsün ki, arşın
    etrafını çevirmiş olarak Rabb’lerini övgü ile tesbih
    ederler, anarlar. (O gün) aralarında hak ile hükmedilmiş ve
    Hamd âlemlerin Rabb’ine mahsustur denmiştir" (ez-Zümer,
    39/75).

    "(Ey Muhammed, sen) sabret. Allah’ın va’di
    mutlaka gerçektir. Günahına da istiğfar et ve akşam sabah
    Rabb’ini överek tesbih et. (O’nun şanının yüceliğini
    an)" (el-Mü’min, 40/55)

    "Rabb ‘inin yüce adını tesbih et (O
    ‘nun eksikliklerden uzak olduğunu an)" (el-A’lâ 87/1).

    Hz. Muhammed (s.a.s) de, her hususta olduğu gibi
    tesbih konusunda da ümmetine tavsiyelerde bulunmuş, onlara örnek
    olmuştur. Tesbih hakkında söylediği bazı hadisler
    şöyledir:

    "Dile hafif, mizanda ağır ve Rahman’a
    sevimli iki cümle (vardır): Allah’ı noksan sıfatlardan
    tenzih ve hamd ile tesbih ederim. Büyük olan Allah’ı tesbih ederim,
    O’nun şanı ne yücedir!" (Muhammed b. Allan
    Deilü’l-Fâlihîn, Mısır 1971, IV, 210).

    "Allah’a göre sözlerin en sevimlisini sana haber
    vereyim mi? Allah’a göre sözlerin en sevimlisi, şüphesiz ki:
    Sübhânellâhi ve bihamdihi cümlesidir"(Muhammed b. Allan, a.g.e.,
    IV, 214).

    Ebu Hüreyre (r.a)’dan nakledildiğine göre,
    Muhacirlerin fakirleri Hz. Muhammed (s.a.s)’e gelerek şöyle dediler:

    "Mal sahipleri yüksek derecelere, sonsuz
    nimetlere erişip gittiler. Bizim gibi namaz kılıyor ve oruç
    tutuyorlar. Onların fazla malları var. İstedikleri zaman
    haccediyor ve umre yapıyorlar; cihat ediyor ve sadaka
    veriyorlar". Bunun üzerine Hz. Muhammed(s.a.s):

    "Ben size, sizi geçenlere erişebileceğiniz,
    sizden sonrakileri geride bırakacağınız ve sizin
    yaptığınızı yapandan başka hiçbir kimsenin
    sizden daha üstün olamayacağı bir şeyi öğreteyim
    mi?" diye buyurdu. Ashap:

    "Evet, ey Allah’ın Resulu (öğretiniz)"
    dediler. Hz. Muhammed (s.a.s):

    "Her namazın peşinden otuz üçer defa
    tesbih, hamd ve tekbir okursunuz" buyurdu (Ebû Dâvud, İmâre,
    20; Ahmed b. Hanbel, V, 196).

    Yine Ebu Hureyre (r.a)’ın
    anlattığına göre, Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

    "Kim her namazın peşinden otuz üç defa
    Allah’ı tesbih eder, otuz üç defa Allah ‘a hamd eder ve otuz üç
    defa da Allah ‘ı tekbir eder, yüzü tamamlamak için de: Lâ ilâhe
    illallahu vahdehu lâ şerike leh, lehülmülkü ve lehülhamd ve huve
    ala külli şeyin kadîr, derse, hata ve günahları deniz köpüğü
    kadar çok olsa bile bağışlanır" (Müslim,
    Mesacid, 144, 145, 146).

    Bir de Hz. Muhammed (s.a.s) uyumadan önce tesbihte
    bulunurdu (Ebu Davud, Edeb, 98). Aynı zamanda, "Her tesbih
    sadakadır" (Müslim, Musâfirûn, 84, Zekât, 53; Ahmed b.
    Hanbel, V, 167, 168) diyerek, tavsiyede bulunmuştur. Özel olarak
    tesbih namazı vardır. Bu namazda çok tesbih okunduğu için,
    Tesbih namazı denmiştir.

    Tesbih ederken, sayı saymak için kullanılan
    ipe dizili bulunan halka halindeki tesbihe gelince, ya doksan dokuzluk
    veya otuzüç taneden oluşur. Namazın sonunda tesbih çekmek
    namazla beraber başladığına göre, sayı için
    kullanılan tesbihin yapılışı da, o zamanlarda
    başlamış olması gerekir. Tesbihlerin
    başında, diğer tanelerden farkı olarak uzun bir tane
    bulunur. Bu taneye imâme adı verilir. Doksan dokuzluk tesbihlerde,
    her otuz üç tanenin arasında konulan farklı yapıda birer
    tane daha bulunur ki, bunlara da nifane denir. Her iki çeşit
    tesbihlerin ucunda uzun ince bir süs bulunur. Bu süse püskül veya
    kamçı adı verilir.

    Tesbihler çeşitli maddelerden, türlü
    şekillerde yapılır ve şekillerine göre ad alırlar.
    Tesbihlerin bir sanat eseri sayılacak derecede güzel olanları
    vardır.

    Nureddin TURGAY






+ Yorum Gönder