Konusunu Oylayın.: Uhuvvet risalesi dersi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Uhuvvet risalesi dersi
  1. 30.Ocak.2012, 23:35
    1
    Misafir

    Uhuvvet risalesi dersi

  2. 31.Ocak.2012, 00:46
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: uhuvvet risalesi dersi




    Dersimiz: Uhuvvet Risalesi


    Uhuvvet eksikliği tüm insanlık için zehirdir. Mesela müminlerin kendi aralarında kardeşlik prensiplerini uygulamamaları, gayrimüslimlerin İslam’a yaklaşmasına da mani olan bir engeldir. Aynı şekilde, müminlerin birbirleri ile olan tesanütlerini muhafaza etmemeleri umumi bela ve musibetlerin gelmesine de sebep olabilir. Aynı şekilde müminler arasındaki ve özellikle Nur Talebeleri arasındaki tesanütün muhafaza edilmesi uhuvvetle doğrudan ilgilidir.

    Uhuvvet Risalesinde Müminlerde bulunabilecek bir olumsuz sıfat olarak nifak ve şikakın (münafıklığın-bölücülüğün), müminler arasında ve genel olarak cemiyette kin ve düşmanlığa yol açan taraf tutmanın ve inatçılığın ve hasedin; çirkin ve reddi gereken bir durum olduğu, zararlı ve zalimce olduğu ve insanlık için zehir olduğu, altı ayrı yönden anlatılmaktadır.


    (Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var)
    Bu örnekte okuyucunun da gemidekilerin arasına konulmuş olması, okuyucunun mecburen kıyas-ı binnefs (empati) yapmasına yol açmakta ve başkasını kolaylıkla feda edebilecek olsa dahi sıra kendisini feda etmeye geldiğinde daha dikkatle düşünecek olmasına işaret edilmektedir.

    (O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz)
    İşte burada adaletin her türü ve biçimi masumu korumayı gerektirdiği anlatılır. Masumun hakkının korunması, ilahi adaletin yada toplumsal düzenin sağlanması adına suçlunun cezalandırılmasından önce gelir. Bu nedenle, ceza hukukunda, delillerde şüphe bulunması halinde sanığın beraatına hükmedilir. Bu prensibin “def-i mefasid, celb-i menafiden evladır” ya da “def-i şer celb-i nefa racihtir” (kötülüğün engellenmesi iyiliğin elde edilmesinden önce gelir) prensibi ile de ilgisi vardır. Üstad bu örneği, adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayrımında, İslam’ın adalet anlayışının adalet-i mahza türünden; yani ferdin hakkını toplum ve devlet yararına feda etmeyen türden bir adalet olduğunu anlatmak üzere de vermektedir.

    Aynı misalin mümine dost olmaya da delil oluşturması, uhuvvetin aynı zamanda adalet anlayışının da önemli bir sonucu olduğunu göstermektedir. Bu sonuç esasen, adavetin zulüm olmasından da anlaşılır. Düşmanlığa yol açan tutumlar zulümse aksi de adalet demektir. Diğer deyişle adaletin zıddı zulümdür, adavetin yani düşmanlığın ise kendisi zulümdür.

    (Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir müminin vücudunda) denilmekle Mümini mümin olarak sevmemizin ve dost olmamızın sebebi müminin vücudu ya da bizzat kendisi değildir. Aksine, varlığının onu yaratanın yaratma amacına uygun olması yani bu amaca uygun olarak içini dolduran imanıdır. Müminin kalbi Allah’ın evidir. Bu bakış açısı da mana-yı harfi ve mana-yı ismi ayrımını hatırlatır.

    Ayrıca yine bu örneğe göre her insan “iman”ı taşımak üzere tasarlanmış ve yaratılmış bir gemidir ve kafir-münkir insan bu şerefli yükü üzerinden atmakla, isyankar bir gemi kaptanı gibi amacını inkar etmiş olmakta ve böylece uhuvvete olan istihkakını da reddetmiş bulunmaktadır. Bu durum münkir insanın kendi iradesi ve kesbi ile kainatla ve diğer insanlarla dostluğunu da kesmesi anlamına gelir.

    (İmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken…) Bu vecihte müminin imanı ve Müslümanlığı sayı olarak “yirmi” sayılmakta ve büyütülmektedir, zararlı sıfatları ise “bir” olumsuzluk şeklinde görülerek küçültülmektedir. Bir alttaki vecihte ise müminin imanının ve Müslümanlığının sayısal değeri değil, kalite olarak kıymeti üzerinden kıyas yapılmakta ve yine aynı sonuca ulaşılmaktadır.

    (Sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla…) İnsan zatı için değil sıfatı için sevilir. O halde önemli olan hangi kıymetli sıfatlara sahip olduğudur. Bir tane de olsa kıymetli ve olumlu sıfatı varsa; (ki mümin olması tek başına kıymetli bir sıfattır) diğer sıfatları nedeniyle zatına düşman olmak ve kin bağlamak, yanıp yıkılmasını istemek o sıfata haksızlıktır. Bir de, müminin cani sıfatları için dahi ona düşmanlık etmek doğru olmadığına göre aslında cani olmayan (suç niteliği taşımayan) ve fakat birilerince ya da genel olarak toplumca beğenilmeyen sıfatları nedeniyle ona düşmanlık etmek gerçekten zulümdür.

    Müminin mümin kardeşinde gördüğü kötü bir sıfat sebebiyle ona düşmanlık yapması mümkün olmadığı gibi o kötü sıfattan kardeşinin kurtulması için lütufla ona yardımcı olmak gibi bir vazifesi de vardır. Esasen bir müminin böyle bir konuda kardeşine yardımcı olmaya çalışması, içinde manevi cennet lezzeti taşıyan bir Salih ameldir. Demek oluyor ki bir kardeşinin kötü bir sıfattan kurtulması için çaba gösteren bir mümin, aslında aynı zamanda kendi kalbinin gıdasıyla da ilgili bir iş yapmış olmaktadır.

    (O hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür…) Zulme teşebbüs etmek gibi zulmü arzu etmek de bir zulüm olabilir. Bununla birlikte “aklından geçirmek” ile “arzu etmek” farklı durumlardır. Arzu etmek düşünce basmaklarında düşünmekten bir adım yukarıdadır. Bir kişinin başka müminlere kin beslemeye yönelik düşüncesinin yanlış olduğunu anlaması tövbe ve nedamet etmenin başlangıcıdır. Aynı şekilde tahayyül-ü şetm şetm olmadığı gibi sadece adaveti hayal etmek de bir adavet değildir.

    İnsanın hayat-ı içtima iyesini ifsat eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir müminin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mümine adâvet ederler.


  3. 31.Ocak.2012, 00:46
    2
    Özel Üye



    Dersimiz: Uhuvvet Risalesi


    Uhuvvet eksikliği tüm insanlık için zehirdir. Mesela müminlerin kendi aralarında kardeşlik prensiplerini uygulamamaları, gayrimüslimlerin İslam’a yaklaşmasına da mani olan bir engeldir. Aynı şekilde, müminlerin birbirleri ile olan tesanütlerini muhafaza etmemeleri umumi bela ve musibetlerin gelmesine de sebep olabilir. Aynı şekilde müminler arasındaki ve özellikle Nur Talebeleri arasındaki tesanütün muhafaza edilmesi uhuvvetle doğrudan ilgilidir.

    Uhuvvet Risalesinde Müminlerde bulunabilecek bir olumsuz sıfat olarak nifak ve şikakın (münafıklığın-bölücülüğün), müminler arasında ve genel olarak cemiyette kin ve düşmanlığa yol açan taraf tutmanın ve inatçılığın ve hasedin; çirkin ve reddi gereken bir durum olduğu, zararlı ve zalimce olduğu ve insanlık için zehir olduğu, altı ayrı yönden anlatılmaktadır.


    (Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var)
    Bu örnekte okuyucunun da gemidekilerin arasına konulmuş olması, okuyucunun mecburen kıyas-ı binnefs (empati) yapmasına yol açmakta ve başkasını kolaylıkla feda edebilecek olsa dahi sıra kendisini feda etmeye geldiğinde daha dikkatle düşünecek olmasına işaret edilmektedir.

    (O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz)
    İşte burada adaletin her türü ve biçimi masumu korumayı gerektirdiği anlatılır. Masumun hakkının korunması, ilahi adaletin yada toplumsal düzenin sağlanması adına suçlunun cezalandırılmasından önce gelir. Bu nedenle, ceza hukukunda, delillerde şüphe bulunması halinde sanığın beraatına hükmedilir. Bu prensibin “def-i mefasid, celb-i menafiden evladır” ya da “def-i şer celb-i nefa racihtir” (kötülüğün engellenmesi iyiliğin elde edilmesinden önce gelir) prensibi ile de ilgisi vardır. Üstad bu örneği, adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayrımında, İslam’ın adalet anlayışının adalet-i mahza türünden; yani ferdin hakkını toplum ve devlet yararına feda etmeyen türden bir adalet olduğunu anlatmak üzere de vermektedir.

    Aynı misalin mümine dost olmaya da delil oluşturması, uhuvvetin aynı zamanda adalet anlayışının da önemli bir sonucu olduğunu göstermektedir. Bu sonuç esasen, adavetin zulüm olmasından da anlaşılır. Düşmanlığa yol açan tutumlar zulümse aksi de adalet demektir. Diğer deyişle adaletin zıddı zulümdür, adavetin yani düşmanlığın ise kendisi zulümdür.

    (Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir müminin vücudunda) denilmekle Mümini mümin olarak sevmemizin ve dost olmamızın sebebi müminin vücudu ya da bizzat kendisi değildir. Aksine, varlığının onu yaratanın yaratma amacına uygun olması yani bu amaca uygun olarak içini dolduran imanıdır. Müminin kalbi Allah’ın evidir. Bu bakış açısı da mana-yı harfi ve mana-yı ismi ayrımını hatırlatır.

    Ayrıca yine bu örneğe göre her insan “iman”ı taşımak üzere tasarlanmış ve yaratılmış bir gemidir ve kafir-münkir insan bu şerefli yükü üzerinden atmakla, isyankar bir gemi kaptanı gibi amacını inkar etmiş olmakta ve böylece uhuvvete olan istihkakını da reddetmiş bulunmaktadır. Bu durum münkir insanın kendi iradesi ve kesbi ile kainatla ve diğer insanlarla dostluğunu da kesmesi anlamına gelir.

    (İmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken…) Bu vecihte müminin imanı ve Müslümanlığı sayı olarak “yirmi” sayılmakta ve büyütülmektedir, zararlı sıfatları ise “bir” olumsuzluk şeklinde görülerek küçültülmektedir. Bir alttaki vecihte ise müminin imanının ve Müslümanlığının sayısal değeri değil, kalite olarak kıymeti üzerinden kıyas yapılmakta ve yine aynı sonuca ulaşılmaktadır.

    (Sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla…) İnsan zatı için değil sıfatı için sevilir. O halde önemli olan hangi kıymetli sıfatlara sahip olduğudur. Bir tane de olsa kıymetli ve olumlu sıfatı varsa; (ki mümin olması tek başına kıymetli bir sıfattır) diğer sıfatları nedeniyle zatına düşman olmak ve kin bağlamak, yanıp yıkılmasını istemek o sıfata haksızlıktır. Bir de, müminin cani sıfatları için dahi ona düşmanlık etmek doğru olmadığına göre aslında cani olmayan (suç niteliği taşımayan) ve fakat birilerince ya da genel olarak toplumca beğenilmeyen sıfatları nedeniyle ona düşmanlık etmek gerçekten zulümdür.

    Müminin mümin kardeşinde gördüğü kötü bir sıfat sebebiyle ona düşmanlık yapması mümkün olmadığı gibi o kötü sıfattan kardeşinin kurtulması için lütufla ona yardımcı olmak gibi bir vazifesi de vardır. Esasen bir müminin böyle bir konuda kardeşine yardımcı olmaya çalışması, içinde manevi cennet lezzeti taşıyan bir Salih ameldir. Demek oluyor ki bir kardeşinin kötü bir sıfattan kurtulması için çaba gösteren bir mümin, aslında aynı zamanda kendi kalbinin gıdasıyla da ilgili bir iş yapmış olmaktadır.

    (O hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür…) Zulme teşebbüs etmek gibi zulmü arzu etmek de bir zulüm olabilir. Bununla birlikte “aklından geçirmek” ile “arzu etmek” farklı durumlardır. Arzu etmek düşünce basmaklarında düşünmekten bir adım yukarıdadır. Bir kişinin başka müminlere kin beslemeye yönelik düşüncesinin yanlış olduğunu anlaması tövbe ve nedamet etmenin başlangıcıdır. Aynı şekilde tahayyül-ü şetm şetm olmadığı gibi sadece adaveti hayal etmek de bir adavet değildir.

    İnsanın hayat-ı içtima iyesini ifsat eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir müminin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mümine adâvet ederler.





+ Yorum Gönder