Konusunu Oylayın.: Uhuvvet risalesi açıklamalı

5 üzerinden 4.50 | Toplam : 4 kişi
Uhuvvet risalesi açıklamalı
  1. 30.Ocak.2012, 23:34
    1
    Misafir

    Uhuvvet risalesi açıklamalı






    Uhuvvet risalesi açıklamalı Mumsema Uhuvvet risalesi açıklamalı bir şekilde bilgiler paylaşabilir misiniz ?


  2. 30.Ocak.2012, 23:34
    1
    Misafir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Misafir
    Misafir



  3. 31.Ocak.2012, 00:49
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: uhuvvet risalesi açıklamalı




    Uhuvvet Risâlesi şerhi - I

    Giriş Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât’ındaki 22. Mektup’ta, sosyal hayata dair ve birbiri ile ilgili üç konuyu ele almaktadır:

    Birinci Mebhas’ta ehl-i imanı uhuvvet ve muhabbete davet etmekte, İkinci Mebhas’ta Müslümanları hırstan men etmekte ve hatimede de gıybeti tarif etmektedir.

    Bu çalışmada, sevginin insanî bir boyutu olan uhuvvet (kardeşlik) konusunun ele alındığı Birinci Mebhas’ı şerh etmeyi deneyeceğiz.

    Ön hatırlatma olarak şunu belirtelim ki Bediüzzaman, mektubun bir yerinde mektuba muhatap olanlara; yani bizlere yönelik olarak “Senin, mânevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette (adavet-düşmanlık hasletinde) haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu Mektub’un bu Mebhasını yazdık, tâ bu mânevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin” demektedir. O halde bu bahsin yazılma sebeplerinden biri; bu mektubu okuyan kişilerin kendi iç âlemlerinde kardeşlik ve sevgi prensiplerine muhalif bir duyguya sahip olabileceklerini varsayıp, bu duyguyu teşhis ve tedavi etmelerini sağlamaktır.

    Uhuvvet, “ahi”, “ihvan” gibi kelimelerle aynı kökten gelmektedir ve en bilinen anlamı ile “kardeşlik” demektir. Uhuvvetin Arapça dil kuralları açısından bir özelliği, bu kelimedeki “kardeşlik”i yani “kardeş olma durumu”nu “kardeş olma kurumu” biçiminde anlamamıza da yardımcı olacak bir genişlik içermesidir. Diğer deyişle uhuvvet, “durumsal değil kurumsal bir kardeşlik” ya da “bir hadise olarak değil vakıa olarak kardeşlik” şeklinde anlaşılmaya daha uygundur.


    YİRMİ İKİNCİ MEKTUP

    Şu Mektup iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.


    BİRİNCİ MEBHAS

    Mü’minlerde1 nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye2 için zehirdir.

    Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı vechini3 beyan ederiz.


    Birinci Vecih

    Hakikat nazarında zulümdür.

    Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber4 dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir5 kanun-u adaletle6 batırılmaz7.

    Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin8 vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi9 sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı10 yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu11 etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür12.


    İkinci Vecih

    Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.

    Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar13-14.

    Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine15 göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder16. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır17. Onun için, nass-ı hadisle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine18 küsüp19 kat-ı mükâleme etmeyecek.20”

    Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer21.

    Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı22 iman ve İslâmiyet’e tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın23.

    Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi24 iktiza eder.

    Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları25 ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

    Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir26.

    Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir27.

    Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir28.

    Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler29 bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın


  4. 31.Ocak.2012, 00:49
    2
    Özel Üye



    Uhuvvet Risâlesi şerhi - I

    Giriş Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât’ındaki 22. Mektup’ta, sosyal hayata dair ve birbiri ile ilgili üç konuyu ele almaktadır:

    Birinci Mebhas’ta ehl-i imanı uhuvvet ve muhabbete davet etmekte, İkinci Mebhas’ta Müslümanları hırstan men etmekte ve hatimede de gıybeti tarif etmektedir.

    Bu çalışmada, sevginin insanî bir boyutu olan uhuvvet (kardeşlik) konusunun ele alındığı Birinci Mebhas’ı şerh etmeyi deneyeceğiz.

    Ön hatırlatma olarak şunu belirtelim ki Bediüzzaman, mektubun bir yerinde mektuba muhatap olanlara; yani bizlere yönelik olarak “Senin, mânevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette (adavet-düşmanlık hasletinde) haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu Mektub’un bu Mebhasını yazdık, tâ bu mânevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin” demektedir. O halde bu bahsin yazılma sebeplerinden biri; bu mektubu okuyan kişilerin kendi iç âlemlerinde kardeşlik ve sevgi prensiplerine muhalif bir duyguya sahip olabileceklerini varsayıp, bu duyguyu teşhis ve tedavi etmelerini sağlamaktır.

    Uhuvvet, “ahi”, “ihvan” gibi kelimelerle aynı kökten gelmektedir ve en bilinen anlamı ile “kardeşlik” demektir. Uhuvvetin Arapça dil kuralları açısından bir özelliği, bu kelimedeki “kardeşlik”i yani “kardeş olma durumu”nu “kardeş olma kurumu” biçiminde anlamamıza da yardımcı olacak bir genişlik içermesidir. Diğer deyişle uhuvvet, “durumsal değil kurumsal bir kardeşlik” ya da “bir hadise olarak değil vakıa olarak kardeşlik” şeklinde anlaşılmaya daha uygundur.


    YİRMİ İKİNCİ MEKTUP

    Şu Mektup iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.


    BİRİNCİ MEBHAS

    Mü’minlerde1 nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye2 için zehirdir.

    Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı vechini3 beyan ederiz.


    Birinci Vecih

    Hakikat nazarında zulümdür.

    Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber4 dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir5 kanun-u adaletle6 batırılmaz7.

    Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin8 vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi9 sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı10 yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu11 etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür12.


    İkinci Vecih

    Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.

    Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar13-14.

    Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine15 göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder16. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır17. Onun için, nass-ı hadisle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine18 küsüp19 kat-ı mükâleme etmeyecek.20”

    Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer21.

    Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı22 iman ve İslâmiyet’e tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın23.

    Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi24 iktiza eder.

    Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları25 ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

    Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir26.

    Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir27.

    Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir28.

    Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler29 bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın


  5. 31.Ocak.2012, 00:49
    3
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: uhuvvet risalesi açıklamalı

    Üçüncü Vecih

    Adalet-i mahzâyı ifade eden “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”30 sırrına göre, bir mü’minde bulunan câni bir sıfat yüzünden, sair mâsum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu; ve bahusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü’minin akrabasına adâvetini teşmil etmek31, “Muhakkak ki insan çok zalimdir.”32 sîga-i mübalâğa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, “Benim hakkım var” dersin?33

    Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka meseledir34. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur35; sirayet ve in’ikâs etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki, “Dostun dostu dosttur” sözü durub-u emsal sırasına geçmiştir36. Hem onun içindir ki, “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir” sözü umumun lisanında gezer.

    İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, mâsum bir kardeşine ve taallûkatına adâvet etmek ne kadar hilâf-ı hakikat olduğunu, hakikatbîn isen anlarsın37.



    DİPNOTLAR:


    1. Daha başlangıçta “mü’minler arasında” denmeyip “mü’minlerde” denmiş olması, konunun “mü’minin iç dünyası ve çevresine karşı davranışları bağlamında ele alındığını gösteren önemli bir ipucudur. (Mektubat’ın sonundaki fihristte ise bu mektup özetlenirken, kin ve adavet için “ehl-i iman ortasında” kaydı düşülmüştür).

    2. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere uhuvvet eksikliği sadece düşmanlık edenler arasında değil tüm insanlık için zehirdir. Bu zararların neler olabileceği, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Mesela mü’minlerin kendi aralarında kardeşlik prensiplerini uygulamamaları, gayrimüslimlerin İslam’a yaklaşmasına da mani olan bir engeldir.

    Aynı şekilde, mü’minlerin birbirleri ile olan tesanütlerini muhafaza etmemeleri umumi bela ve musibetlerin gelmesine de sebep olabilir.

    Nitekim 14. Sözde ehl-i imanın üzerinde çok düşünmesi gereken şöyle bir cümle vardır. “Küre-i arzın benî âdemden, bahusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i maneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele.” Bu cümlede, zelzelenin çok önemli bir manevî sebebinin ehl-i imanın içinde bulunduğu “etvâr-ı gaflet” olduğu açıklanmıştır. Etvâr-ı gafletin bir misali müminlerin birbirleri ile tesanüdlerini muhafaza etmemeleridir.

    Aynı şekilde mü’minler arasındaki ve özellikle Nur Talebeleri arasındaki tesanüdün muhafaza edilmesi uhuvvetle doğrudan ilgilidir.

    3. Bu altı vechin neler olduğu sırasıyla bir üstteki paragrafta tek tek sayılmıştır.

    Her bir vecihte; mü’minlerde bulunabilecek bir olumsuz sıfat olarak nifak ve şikakın (münafıklığın-bölücülüğün), mü’minler arasında ve genel olarak cemiyette kin ve düşmanlığa yol açan taraf tutmanın ve inatçılığın ve hasedin; çirkin ve reddi gereken bir durum olduğu, zararlı ve zalimce olduğu ve insanlık için zehir olduğu, altı ayrı yönden anlatılmaktadır.

    4. Bu örnekte okuyucunun da gemidekilerin arasına konulmuş olması, okuyucunun mecburen kıyas-ı binnefs (empati) yapmasına yol açmakta ve başkasını kolaylıkla feda edebilecek olsa dahi sıra kendisini feda etmeye geldiğinde daha dikkatle düşünecek olmasına işaret edebilir.

    5. Adaletin her türü ve biçimi bu masumu korumayı gerektirir. Buradaki “hiçbir” ifadesi, adalet-i izafiyenin gerçekte bir adalet anlayışı olup olmadığını da sorgulamayı gerektirmektedir. Bu konuda Köprü’nün “Adalet” sayısına bakılabilir.

    6. Masumun hakkının korunması, ilahi adaletin ya da toplumsal düzenin sağlanması adına suçlunun cezalandırılmasından önce gelir. Bu nedenle, ceza hukukunda, delillerde şüphe bulunması halinde sanığın beraatine hükmedilir. Bu prensibin Mecelledeki “def-i mefasid, celb-i menafiden evladır” ya da “def-i şer celb-i nefa racihtir” (kötülüğün engellenmesi iyiliğin elde edilmesinden önce gelir) prensibi ile de ilgisi vardır.

    7. Bediüzzaman bu örneği, adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayrımında, İslam’ın adalet anlayışının adalet-i mahza türünden; yani ferdin hakkını toplum ve devlet yararına feda etmeyen türden bir adalet olduğunu anlatmak üzere de vermektedir. Aynı misalin mü’mine dost olmaya da delil oluşturması, uhuvvetin aynı zamanda adalet anlayışının da önemli bir sonucu olduğunu göstermektedir. Bu sonuç esasen, adavetin zulüm olmasından da anlaşılır. Düşmanlığa yol açan tutumlar zulümse aksi de adalet demektir. Diğer deyişle adaletin zıddı zulümdür, adavetin ise kendisi zulümdür.

    8. Mü’mini mü’min olarak sevmemizin ve dost olmamızın sebebi mü’minin vücudu ya da bizzat kendisi değildir. Aksine, varlığının onu yaratanın yaratma amacına uygun olması yani bu amaca uygun olarak içini dolduran imanıdır. Müminin kalbi Allah’ın evidir. Bu bakış açısı da mana-yı harfi ve mana-yı ismi ayrımını hatırlatır.

    Ayrıca yine bu örneğe göre her insan “iman”ı taşımak üzere tasarlanmış ve yaratılmış bir gemidir ve kafir-münkir insan bu şerefli yükü üzerinden atmakla, isyankar bir gemi kaptanı gibi amacını inkar etmiş olmakta ve böylece uhuvvete olan istihkakını da reddetmiş bulunmaktadır. Bu durum münkir insanın kendi iradesi ve kesbi ile kainatla ve diğer insanlarla dostluğunu da kesmesi anlamına gelir.

    9. Bu vecihte mü’minin imanı ve Müslümanlığı sayı olarak “yirmi” sayılmakta ve büyütülmekte, zararlı sıfatları ise “bir” olumsuzluk şeklinde görülerek küçültülmektedir. Bir alttaki vecihte ise mü’minin imanının ve Müslümanlığının sayısal değeri değil, kalite olarak kıymeti üzerinden kıyas yapılmakta ve yine aynı sonuca ulaşılmaktadır.

    10. İnsan zatı için değil sıfatı için sevilir. O halde önemli olan hangi kıymetli sıfatlara sahip olduğudur. Bir tane de olsa kıymetli ve olumlu sıfatı varsa; -ki mü’min olması tek başına kıymetli bir sıfattır- diğer sıfatları nedeniyle zatına düşman olmak ve kin bağlamak, yanıp yıkılmasını istemek o sıfata haksızlıktır. Bir de, müminin cani sıfatları için dahi ona düşmanlık etmek doğru olmadığına göre aslında cani olmayan (suç niteliği taşımayan) ve fakat birilerince ya da genel olarak toplumca beğenilmeyen sıfatları nedeniyle ona düşmanlık etmek gerçekten zulümdür.

    Mü’minin mü’min kardeşinde gördüğü kötü bir sıfat sebebiyle ona düşmanlık yapması mümkün olmadığı gibi o kötü sıfattan kardeşinin kurtulması için lütufla ona yardımcı olmak gibi bir vazifesi de vardır. Esasen bir mü’minin böyle bir konuda kardeşine yardımcı olmaya çalısması, içinde manevi cennet lezzeti taşıyan bir salih ameldir. Demek oluyor ki bir kardeşinin kötü bir sıfattan kurtulması için çaba gösteren bir mü’min, aslında aynı zamanda kendi kalbinin gıdasıyla da ilgili bir iş yapmış olmaktadır.

    11. Zulme teşebbüs etmek gibi zulmü arzu etmek de bir zulüm olabilir. Bununla birlikte “aklından geçirmek” ile “arzu etmek” farklı durumlardır. Arzu etmek düşünce basmaklarında düşünmekten bir adım yukarıdadır. Nitekim aşağıdaki Dördüncü Vecih’teki Dördüncü Düstur’da da ifade edildiği gibi, bir kişinin başka mü’minlere kin beslemeye yönelik düşüncesinin yanlış olduğunu anlaması tövbe ve nedanet etmenin başlangıcıdır. Aynı şekilde 21. Sözün 2. Makamının 1. Vechindeki 1. yaranın teşhis ve tedavisi ile ilgili kısımda da belirtildiği üzere tahayyül-ü şetm şetm olmadığı gibi sadece adaveti hayal etmek de bir adavet değildir. Bu konuda İsmail Benek’in Köprü Dergisi’nin Bilim ve Din sayısındaki (Kış 2005, 89. sayı) “Zihin, Kalp ve Davranış İlişkisi” başlıklı makalesine bakılabilir.

    12. Bu hususta 13. Lem’a’nın 13. Nokta’sının üçüncü işaretindeki şu cümleler de açıklayıcı olabilir: [İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet ederler.

    Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.

    Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını birtek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur.]

    13. Modern psikoloji de bir kişinin başka bir kişiyi aynı anda hem sevmesi ve hem de nefret (düşmanlık) etmesini çift kişiliklilik olarak algılamakta ve psikolojik bir hastalığa işaret edebileceğini kabul etmektedir. Bu nedenle bu ikisinin gerçek anlamda bir arada olması mümkün değildir.

    14. Bediüzzaman İslam dünyasının ve müslümanların içinde bulunduğu hastalıklar ve tedavi çarelerini incelediği Hutbe-i Şamiye’nin (Şam-1909) sonradan 1954’te gözden geçirilmiş nüshasında bu konuyu şu şekilde ele almaktadır:

    [Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i imana karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Halbuki, bu husumet ve adâvetle, ehl-i imâna karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzil etmektir. Adâvetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divâneliktir.

    Madem muhabbet adâvete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.

    Evet, muhabbetin sebepleri, iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve mânevî kalelerdir. Adâvetin sebepleri, ehl-i imana karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeplerdir. Öyleyse, bir Müslümana hakikî adâvet eden, o dağ gibi muhabbet esbablarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatâdır.]

    15. Sevginin üstün gelmesinin en önemli sebebi, hemen aşağıda açıklandığı üzere sevilenin Allah’ı tanıması ve sevmesi; yani iman ile dolu olan bir kalbin Allah’ın evi olmasıdır.

    16. Hutbe-i Şamiyede bu cümle şu şekildedir: [Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur.]

    17. Bu ifade, gerçek bireyleri ve dolayısıyla toplumu ıslah etmenin doğru yolunun tahakküm ve cebir değil; ancak “lütuf” olabileceğini de gösterir. (Lütuf’un ne anlama geldiği ve özellikle “lâtif” olmakla ilgisi ayrıca müzakereye muhtaçtır. Ayrıca aşağıda dördüncü vecihteki üçüncü düstura dair açıklamalara bakılabilir.)

    Islahın biçimine ilişkin bu yaklaşım otoritenin - tahakkümün ve devlet cebrinin ıslah açısından “etkili” olmadığını da göstermektedir. (Gerekli olup olmaması ayrı bir konudur.) Nitekim Bediüzzaman 13. mektubun sonunda, ıslah için kullanılabilecek iki araç olan nur ve topuzun (nasihatın ve devlet cebrinin) aynı elde bulunmaması gerektiğini açıklamaktadır. Aynı şekilde 15. mektubun başında, Sahabe dönemindeki fitnelerin önünün alınamamasının sebeplerini açıklarken de fetihler sonucu devletleri yıkılan ve kitleler halinde Müslüman olan toplumlardaki bireylerin yeterince ve lütufla ıslah edilememiş olmasını, o kargaşaların sebebi ve bir toplumsal risk işareti olarak anlatmaktadır.

    O halde, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden de anlamayanın hakkı kötektir” deyişindeki gibi, şiddetli ikaz ve ceza, nasihatten sonra gelecek aşamalardır.

    18. Bu hadis-i şerif ile sadece kişiler arasındaki ilişkiler için değil İslam toplulukları ve İslam ülkelerinin devletleri arasındaki ilişkiler için de geçerli bir kural konulmaktadır, denilebilir. Mezkur hadisin gereklerine uygun yaşama konusunda cemiyetteki fertlerde hassasiyet geliştikçe, bu hususun devleti idare edenlere ve oradan da devletler arası ilişkilere yansıyacağı tabiidir.

    19. Küsmek yani dargın durmak ile uzak durmak, soğuk durmak ya da serin durmak farklı davranışlardır. Bunlar daha çok insan ilişkilerinde “zarardan uzak kalmak için tedbir almak” ve “ıslah edebilmek için tavır koymak” ile ilgilidir. Oysa dargın durmak, ilişkiyi keser ve insi ve cini şeytanların fitnesine kapı açar.

    20. Buharî, Edeb: 57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26; Ebû Dâvud, Edeb: 47; Tirmizî, Birr: 21, 24; İbni Mâce, Mukaddime: 7; Müsned, 1:176, 183; 3:110, 165, 199, 209, 225; 4:20, 327, 328; 5:416, 421, 422.

    21. Hutbe-i Şamiye’de bu cümle şu şekildedir: [Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.] Buradan da anlaşılmaktadır ki “mecazi muhabbet” tamamen yasaklanmakta değildir. Ancak mü’min, ehl-i dalalete karşı münasebetlerinde de aldatmaz, aldatan olmaz, uygun gördüğü ve görmediği sıfatları ve davranışları, Allah’ın hikmet kanunlarına uygun olarak ifade eder ve gösterir.

    22. Buradaki “bazı kusurâtı” ibaresini “kusurlardan bazıları” olarak değil, mümin bir kimsede bulunabilecek tüm kusurlar şeklinde anlamak daha doğru olur.

    23. Böylece, terazinin bir kefesine muhabbet sebebi olan iman konulduktan sonra terazinin diğer kefesine ne konulursa konulsun, artık terazinin iman kefesinin mutlaka ağır geleceği ve dolayısıyla da bir mümine ne sebeple olursa olsun adavete imkan olmadığı açıklanmış olmaktadır.

    24. Mü’minler birbirlerini sosyal hayatta da desteklemelidirler. Şüphesiz bu destek diğer insanların haklarını inkar etmek ya da gasbetmek sonucunu doğurmamalıdır. Sadece, ahirette birbirlerine destek olacak olan müminler ahiretin mezrası olan dünyada da birbirlerini desteklemiş olmakta ve vahdete bu dünyada ulaşmaktadırlar.

    25. Buradaki “vahdet alakaları” alttaki “bir, bir”lerden de anlaşılacağı üzere, bir anlamda, ortak kimlik oluşturan unsurlardır. Dünyevi ve fani alt kimlik unsurları, -üstelik iradi olmamasına rağmen- insanları bir arada tutabiliyorsa, uhrevi ve ebedi birlik unsurları öncelikle böyle olmalıdır. Üstelik bu uhrevi birlik unsurları Allah’ın isimlerinin sayısı kadar çoktur ve bu isimlerin tecellileri kadar büyük yani sonsuzdur. Bunların insana sağladığı ortak kimlik ise ebedidir.

    26. Bu birlik sebepleri iman ile ilgilidir ve tüm ehl-i imanı kapsamaktadır.

    27. Bu birlik sebepleri ise İslamiyet ile ilgilidir.

    28. Bu basamaktaki birlik sebeplerinin üstteki basamaklardaki birlik sebeplerini bir ön şart olarak gerektirmediği düşünülebilir. Zira burada sayılanlar iman ile ilgili değildir. Ancak bu birlik sebepleri daha üst basamaktaki sebepleri takviye eden sebepler olabilir. Ayrıca bu konuda 12. Sözün 3. Esasındaki açıklamalara da bakılabilir.

    Küfrün mahiyetinde dostluk kardeşlik, muhabbet yoktur. Ancak Allah’ı inkar eden kişi de istisnaen uhuvvet ve muhabbet sahibi olabilir. Hümanizm denilen felsefi akım da insanlara bir tür din gibi etki edebilir. Henüz kalbi mühürlenmeyen, kalb ve vicdanı tamamen bozulmamış olan kafirin uhuvvetle ilgili güzel vasıfları ve davranışları olabilir ve bu vasıflar uygun zeminde inkişaf etmeye namzettir.

    29. Bu bağların, en sağlam bağ türü olan “zincir” ile ifade edilmesi ilginçtir.

    30. En’âm Sûresi, 6:164. Bu Ayet, Risalelerde içtimai hayata ait bahisler içinde en çok zikredilen Ayettir.

    31. Bu ifade kan davası ve benzeri sosyal hastalıkların da sevgi ve uhuvvetle tedavi edilebileceğini göstermektedir.

    32. İbrahim Sûresi, 14:34.

    33. Bu ikaz, düşmanlığın hiçbir şekilde bir “hak” olamayacağını açıklamak suretiyle, uhuvvetle adaletin ve adavetle adaletsizliğin aynı anlama geldiğini de açıklamaktadır.

    34. Bir mü’minin fena sıfatı başka bir mü’mine kendiliğinden yansımaz. O halde ikinci mü’minin, birincinin bu fena sıfatının kendisine zarar verebileceğinden endişe etmesine gerek yoktur. (Fena sıfatın mütecaviz bir sıfat olması ve tedbir almayı gerektirmesi ayrı bir husustur).

    35. Bu hususta 11. Mektubun Birinci Mebhas’ındaki güneş misalinden de yararlanılabilir.

    36. Her bir gerçek dostluk yeni dostluklara vesile olur ve dostların sayısını artırır.

    37. Bilhassa Müslüman milletlerin bazı fertlerinin eskiden yaptığı hatalar yüzünden o milletin şimdiki mensuplarını düşman görmek de özellikle ırkçılık hastalığı nedeniyle çok sık karşılaşılan bir durumdur ve bu kapsamdadır.


  6. 31.Ocak.2012, 00:49
    3
    Özel Üye
    Üçüncü Vecih

    Adalet-i mahzâyı ifade eden “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”30 sırrına göre, bir mü’minde bulunan câni bir sıfat yüzünden, sair mâsum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu; ve bahusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü’minin akrabasına adâvetini teşmil etmek31, “Muhakkak ki insan çok zalimdir.”32 sîga-i mübalâğa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, “Benim hakkım var” dersin?33

    Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka meseledir34. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur35; sirayet ve in’ikâs etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki, “Dostun dostu dosttur” sözü durub-u emsal sırasına geçmiştir36. Hem onun içindir ki, “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir” sözü umumun lisanında gezer.

    İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, mâsum bir kardeşine ve taallûkatına adâvet etmek ne kadar hilâf-ı hakikat olduğunu, hakikatbîn isen anlarsın37.



    DİPNOTLAR:


    1. Daha başlangıçta “mü’minler arasında” denmeyip “mü’minlerde” denmiş olması, konunun “mü’minin iç dünyası ve çevresine karşı davranışları bağlamında ele alındığını gösteren önemli bir ipucudur. (Mektubat’ın sonundaki fihristte ise bu mektup özetlenirken, kin ve adavet için “ehl-i iman ortasında” kaydı düşülmüştür).

    2. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere uhuvvet eksikliği sadece düşmanlık edenler arasında değil tüm insanlık için zehirdir. Bu zararların neler olabileceği, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Mesela mü’minlerin kendi aralarında kardeşlik prensiplerini uygulamamaları, gayrimüslimlerin İslam’a yaklaşmasına da mani olan bir engeldir.

    Aynı şekilde, mü’minlerin birbirleri ile olan tesanütlerini muhafaza etmemeleri umumi bela ve musibetlerin gelmesine de sebep olabilir.

    Nitekim 14. Sözde ehl-i imanın üzerinde çok düşünmesi gereken şöyle bir cümle vardır. “Küre-i arzın benî âdemden, bahusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i maneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele.” Bu cümlede, zelzelenin çok önemli bir manevî sebebinin ehl-i imanın içinde bulunduğu “etvâr-ı gaflet” olduğu açıklanmıştır. Etvâr-ı gafletin bir misali müminlerin birbirleri ile tesanüdlerini muhafaza etmemeleridir.

    Aynı şekilde mü’minler arasındaki ve özellikle Nur Talebeleri arasındaki tesanüdün muhafaza edilmesi uhuvvetle doğrudan ilgilidir.

    3. Bu altı vechin neler olduğu sırasıyla bir üstteki paragrafta tek tek sayılmıştır.

    Her bir vecihte; mü’minlerde bulunabilecek bir olumsuz sıfat olarak nifak ve şikakın (münafıklığın-bölücülüğün), mü’minler arasında ve genel olarak cemiyette kin ve düşmanlığa yol açan taraf tutmanın ve inatçılığın ve hasedin; çirkin ve reddi gereken bir durum olduğu, zararlı ve zalimce olduğu ve insanlık için zehir olduğu, altı ayrı yönden anlatılmaktadır.

    4. Bu örnekte okuyucunun da gemidekilerin arasına konulmuş olması, okuyucunun mecburen kıyas-ı binnefs (empati) yapmasına yol açmakta ve başkasını kolaylıkla feda edebilecek olsa dahi sıra kendisini feda etmeye geldiğinde daha dikkatle düşünecek olmasına işaret edebilir.

    5. Adaletin her türü ve biçimi bu masumu korumayı gerektirir. Buradaki “hiçbir” ifadesi, adalet-i izafiyenin gerçekte bir adalet anlayışı olup olmadığını da sorgulamayı gerektirmektedir. Bu konuda Köprü’nün “Adalet” sayısına bakılabilir.

    6. Masumun hakkının korunması, ilahi adaletin ya da toplumsal düzenin sağlanması adına suçlunun cezalandırılmasından önce gelir. Bu nedenle, ceza hukukunda, delillerde şüphe bulunması halinde sanığın beraatine hükmedilir. Bu prensibin Mecelledeki “def-i mefasid, celb-i menafiden evladır” ya da “def-i şer celb-i nefa racihtir” (kötülüğün engellenmesi iyiliğin elde edilmesinden önce gelir) prensibi ile de ilgisi vardır.

    7. Bediüzzaman bu örneği, adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayrımında, İslam’ın adalet anlayışının adalet-i mahza türünden; yani ferdin hakkını toplum ve devlet yararına feda etmeyen türden bir adalet olduğunu anlatmak üzere de vermektedir. Aynı misalin mü’mine dost olmaya da delil oluşturması, uhuvvetin aynı zamanda adalet anlayışının da önemli bir sonucu olduğunu göstermektedir. Bu sonuç esasen, adavetin zulüm olmasından da anlaşılır. Düşmanlığa yol açan tutumlar zulümse aksi de adalet demektir. Diğer deyişle adaletin zıddı zulümdür, adavetin ise kendisi zulümdür.

    8. Mü’mini mü’min olarak sevmemizin ve dost olmamızın sebebi mü’minin vücudu ya da bizzat kendisi değildir. Aksine, varlığının onu yaratanın yaratma amacına uygun olması yani bu amaca uygun olarak içini dolduran imanıdır. Müminin kalbi Allah’ın evidir. Bu bakış açısı da mana-yı harfi ve mana-yı ismi ayrımını hatırlatır.

    Ayrıca yine bu örneğe göre her insan “iman”ı taşımak üzere tasarlanmış ve yaratılmış bir gemidir ve kafir-münkir insan bu şerefli yükü üzerinden atmakla, isyankar bir gemi kaptanı gibi amacını inkar etmiş olmakta ve böylece uhuvvete olan istihkakını da reddetmiş bulunmaktadır. Bu durum münkir insanın kendi iradesi ve kesbi ile kainatla ve diğer insanlarla dostluğunu da kesmesi anlamına gelir.

    9. Bu vecihte mü’minin imanı ve Müslümanlığı sayı olarak “yirmi” sayılmakta ve büyütülmekte, zararlı sıfatları ise “bir” olumsuzluk şeklinde görülerek küçültülmektedir. Bir alttaki vecihte ise mü’minin imanının ve Müslümanlığının sayısal değeri değil, kalite olarak kıymeti üzerinden kıyas yapılmakta ve yine aynı sonuca ulaşılmaktadır.

    10. İnsan zatı için değil sıfatı için sevilir. O halde önemli olan hangi kıymetli sıfatlara sahip olduğudur. Bir tane de olsa kıymetli ve olumlu sıfatı varsa; -ki mü’min olması tek başına kıymetli bir sıfattır- diğer sıfatları nedeniyle zatına düşman olmak ve kin bağlamak, yanıp yıkılmasını istemek o sıfata haksızlıktır. Bir de, müminin cani sıfatları için dahi ona düşmanlık etmek doğru olmadığına göre aslında cani olmayan (suç niteliği taşımayan) ve fakat birilerince ya da genel olarak toplumca beğenilmeyen sıfatları nedeniyle ona düşmanlık etmek gerçekten zulümdür.

    Mü’minin mü’min kardeşinde gördüğü kötü bir sıfat sebebiyle ona düşmanlık yapması mümkün olmadığı gibi o kötü sıfattan kardeşinin kurtulması için lütufla ona yardımcı olmak gibi bir vazifesi de vardır. Esasen bir mü’minin böyle bir konuda kardeşine yardımcı olmaya çalısması, içinde manevi cennet lezzeti taşıyan bir salih ameldir. Demek oluyor ki bir kardeşinin kötü bir sıfattan kurtulması için çaba gösteren bir mü’min, aslında aynı zamanda kendi kalbinin gıdasıyla da ilgili bir iş yapmış olmaktadır.

    11. Zulme teşebbüs etmek gibi zulmü arzu etmek de bir zulüm olabilir. Bununla birlikte “aklından geçirmek” ile “arzu etmek” farklı durumlardır. Arzu etmek düşünce basmaklarında düşünmekten bir adım yukarıdadır. Nitekim aşağıdaki Dördüncü Vecih’teki Dördüncü Düstur’da da ifade edildiği gibi, bir kişinin başka mü’minlere kin beslemeye yönelik düşüncesinin yanlış olduğunu anlaması tövbe ve nedanet etmenin başlangıcıdır. Aynı şekilde 21. Sözün 2. Makamının 1. Vechindeki 1. yaranın teşhis ve tedavisi ile ilgili kısımda da belirtildiği üzere tahayyül-ü şetm şetm olmadığı gibi sadece adaveti hayal etmek de bir adavet değildir. Bu konuda İsmail Benek’in Köprü Dergisi’nin Bilim ve Din sayısındaki (Kış 2005, 89. sayı) “Zihin, Kalp ve Davranış İlişkisi” başlıklı makalesine bakılabilir.

    12. Bu hususta 13. Lem’a’nın 13. Nokta’sının üçüncü işaretindeki şu cümleler de açıklayıcı olabilir: [İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet ederler.

    Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.

    Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını birtek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur.]

    13. Modern psikoloji de bir kişinin başka bir kişiyi aynı anda hem sevmesi ve hem de nefret (düşmanlık) etmesini çift kişiliklilik olarak algılamakta ve psikolojik bir hastalığa işaret edebileceğini kabul etmektedir. Bu nedenle bu ikisinin gerçek anlamda bir arada olması mümkün değildir.

    14. Bediüzzaman İslam dünyasının ve müslümanların içinde bulunduğu hastalıklar ve tedavi çarelerini incelediği Hutbe-i Şamiye’nin (Şam-1909) sonradan 1954’te gözden geçirilmiş nüshasında bu konuyu şu şekilde ele almaktadır:

    [Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i imana karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Halbuki, bu husumet ve adâvetle, ehl-i imâna karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzil etmektir. Adâvetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divâneliktir.

    Madem muhabbet adâvete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.

    Evet, muhabbetin sebepleri, iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve mânevî kalelerdir. Adâvetin sebepleri, ehl-i imana karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeplerdir. Öyleyse, bir Müslümana hakikî adâvet eden, o dağ gibi muhabbet esbablarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatâdır.]

    15. Sevginin üstün gelmesinin en önemli sebebi, hemen aşağıda açıklandığı üzere sevilenin Allah’ı tanıması ve sevmesi; yani iman ile dolu olan bir kalbin Allah’ın evi olmasıdır.

    16. Hutbe-i Şamiyede bu cümle şu şekildedir: [Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur.]

    17. Bu ifade, gerçek bireyleri ve dolayısıyla toplumu ıslah etmenin doğru yolunun tahakküm ve cebir değil; ancak “lütuf” olabileceğini de gösterir. (Lütuf’un ne anlama geldiği ve özellikle “lâtif” olmakla ilgisi ayrıca müzakereye muhtaçtır. Ayrıca aşağıda dördüncü vecihteki üçüncü düstura dair açıklamalara bakılabilir.)

    Islahın biçimine ilişkin bu yaklaşım otoritenin - tahakkümün ve devlet cebrinin ıslah açısından “etkili” olmadığını da göstermektedir. (Gerekli olup olmaması ayrı bir konudur.) Nitekim Bediüzzaman 13. mektubun sonunda, ıslah için kullanılabilecek iki araç olan nur ve topuzun (nasihatın ve devlet cebrinin) aynı elde bulunmaması gerektiğini açıklamaktadır. Aynı şekilde 15. mektubun başında, Sahabe dönemindeki fitnelerin önünün alınamamasının sebeplerini açıklarken de fetihler sonucu devletleri yıkılan ve kitleler halinde Müslüman olan toplumlardaki bireylerin yeterince ve lütufla ıslah edilememiş olmasını, o kargaşaların sebebi ve bir toplumsal risk işareti olarak anlatmaktadır.

    O halde, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden de anlamayanın hakkı kötektir” deyişindeki gibi, şiddetli ikaz ve ceza, nasihatten sonra gelecek aşamalardır.

    18. Bu hadis-i şerif ile sadece kişiler arasındaki ilişkiler için değil İslam toplulukları ve İslam ülkelerinin devletleri arasındaki ilişkiler için de geçerli bir kural konulmaktadır, denilebilir. Mezkur hadisin gereklerine uygun yaşama konusunda cemiyetteki fertlerde hassasiyet geliştikçe, bu hususun devleti idare edenlere ve oradan da devletler arası ilişkilere yansıyacağı tabiidir.

    19. Küsmek yani dargın durmak ile uzak durmak, soğuk durmak ya da serin durmak farklı davranışlardır. Bunlar daha çok insan ilişkilerinde “zarardan uzak kalmak için tedbir almak” ve “ıslah edebilmek için tavır koymak” ile ilgilidir. Oysa dargın durmak, ilişkiyi keser ve insi ve cini şeytanların fitnesine kapı açar.

    20. Buharî, Edeb: 57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26; Ebû Dâvud, Edeb: 47; Tirmizî, Birr: 21, 24; İbni Mâce, Mukaddime: 7; Müsned, 1:176, 183; 3:110, 165, 199, 209, 225; 4:20, 327, 328; 5:416, 421, 422.

    21. Hutbe-i Şamiye’de bu cümle şu şekildedir: [Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir.] Buradan da anlaşılmaktadır ki “mecazi muhabbet” tamamen yasaklanmakta değildir. Ancak mü’min, ehl-i dalalete karşı münasebetlerinde de aldatmaz, aldatan olmaz, uygun gördüğü ve görmediği sıfatları ve davranışları, Allah’ın hikmet kanunlarına uygun olarak ifade eder ve gösterir.

    22. Buradaki “bazı kusurâtı” ibaresini “kusurlardan bazıları” olarak değil, mümin bir kimsede bulunabilecek tüm kusurlar şeklinde anlamak daha doğru olur.

    23. Böylece, terazinin bir kefesine muhabbet sebebi olan iman konulduktan sonra terazinin diğer kefesine ne konulursa konulsun, artık terazinin iman kefesinin mutlaka ağır geleceği ve dolayısıyla da bir mümine ne sebeple olursa olsun adavete imkan olmadığı açıklanmış olmaktadır.

    24. Mü’minler birbirlerini sosyal hayatta da desteklemelidirler. Şüphesiz bu destek diğer insanların haklarını inkar etmek ya da gasbetmek sonucunu doğurmamalıdır. Sadece, ahirette birbirlerine destek olacak olan müminler ahiretin mezrası olan dünyada da birbirlerini desteklemiş olmakta ve vahdete bu dünyada ulaşmaktadırlar.

    25. Buradaki “vahdet alakaları” alttaki “bir, bir”lerden de anlaşılacağı üzere, bir anlamda, ortak kimlik oluşturan unsurlardır. Dünyevi ve fani alt kimlik unsurları, -üstelik iradi olmamasına rağmen- insanları bir arada tutabiliyorsa, uhrevi ve ebedi birlik unsurları öncelikle böyle olmalıdır. Üstelik bu uhrevi birlik unsurları Allah’ın isimlerinin sayısı kadar çoktur ve bu isimlerin tecellileri kadar büyük yani sonsuzdur. Bunların insana sağladığı ortak kimlik ise ebedidir.

    26. Bu birlik sebepleri iman ile ilgilidir ve tüm ehl-i imanı kapsamaktadır.

    27. Bu birlik sebepleri ise İslamiyet ile ilgilidir.

    28. Bu basamaktaki birlik sebeplerinin üstteki basamaklardaki birlik sebeplerini bir ön şart olarak gerektirmediği düşünülebilir. Zira burada sayılanlar iman ile ilgili değildir. Ancak bu birlik sebepleri daha üst basamaktaki sebepleri takviye eden sebepler olabilir. Ayrıca bu konuda 12. Sözün 3. Esasındaki açıklamalara da bakılabilir.

    Küfrün mahiyetinde dostluk kardeşlik, muhabbet yoktur. Ancak Allah’ı inkar eden kişi de istisnaen uhuvvet ve muhabbet sahibi olabilir. Hümanizm denilen felsefi akım da insanlara bir tür din gibi etki edebilir. Henüz kalbi mühürlenmeyen, kalb ve vicdanı tamamen bozulmamış olan kafirin uhuvvetle ilgili güzel vasıfları ve davranışları olabilir ve bu vasıflar uygun zeminde inkişaf etmeye namzettir.

    29. Bu bağların, en sağlam bağ türü olan “zincir” ile ifade edilmesi ilginçtir.

    30. En’âm Sûresi, 6:164. Bu Ayet, Risalelerde içtimai hayata ait bahisler içinde en çok zikredilen Ayettir.

    31. Bu ifade kan davası ve benzeri sosyal hastalıkların da sevgi ve uhuvvetle tedavi edilebileceğini göstermektedir.

    32. İbrahim Sûresi, 14:34.

    33. Bu ikaz, düşmanlığın hiçbir şekilde bir “hak” olamayacağını açıklamak suretiyle, uhuvvetle adaletin ve adavetle adaletsizliğin aynı anlama geldiğini de açıklamaktadır.

    34. Bir mü’minin fena sıfatı başka bir mü’mine kendiliğinden yansımaz. O halde ikinci mü’minin, birincinin bu fena sıfatının kendisine zarar verebileceğinden endişe etmesine gerek yoktur. (Fena sıfatın mütecaviz bir sıfat olması ve tedbir almayı gerektirmesi ayrı bir husustur).

    35. Bu hususta 11. Mektubun Birinci Mebhas’ındaki güneş misalinden de yararlanılabilir.

    36. Her bir gerçek dostluk yeni dostluklara vesile olur ve dostların sayısını artırır.

    37. Bilhassa Müslüman milletlerin bazı fertlerinin eskiden yaptığı hatalar yüzünden o milletin şimdiki mensuplarını düşman görmek de özellikle ırkçılık hastalığı nedeniyle çok sık karşılaşılan bir durumdur ve bu kapsamdadır.





+ Yorum Gönder