Konusunu Oylayın.: Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"
  1. 25.Ocak.2012, 14:42
    1
    Misafir

    Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"

  2. 31.Ocak.2012, 01:19
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"




    Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"

    BÂTIN
    • Gizli
    • Görülemeyen
    • Aynı tek şeyin gözün göremediği kısmı...
    • Algılanamayan
    • “Zâhir” olanın ta kendisi
    • Algılayamadığın süreçteki “Zâhir”
    • Görülmekte olanın algılanamayan yanı
    • Zan ve tasavvurun, “şey”in hakikatinden perdeleyip; o “şey”in örttüğü Hakikati
    • “Beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapının(“Kalb”in-“Şuur”un-“Gönül”ün) boyutsal derinliği
    • “B” sırrıyla “OKU”yanın müşahede ettiği sırlar
    • Varlığın Sâfiye boyutu
    • Kişinin “Öz”ünü teşkil eden Rabbi
    • “Ruh”
    • "Hû"("O")



    “BÂTIN” ESMÂSI

    Gizli, ortada olmayan; algılanamayan.




    “BÂTIN”,



    “O” DEDİĞİN VARLIKTIR..



    YANİ, “HÛ”!

    Bunların, sana göre tümü, "O"dur! Yani, bunların hepsi de, -ki bu çokluk kavramı sana göredir-, "O" dediğin varlıktır!.
    Yani, ""!
    "" kelimesinin mânâsı bir anlamıyla "O" demektir! Bir diğer anlamıyla da "Zât`ın hüviyetine" işaret eder ki, o mânânın tafsiline bu kitapta girmeyeceğiz.. Ancak "GAVSİYE AÇIKLAMASI" isimli kitabımızda buna değinmiştik.




    BÂTIN ÂLEMİ


    Melekût âlemi, Allah’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların zâhir olduğu bâtın âlemidir.
    Zâhir âlemi vardır...
    Bâtın âlemi vardır...
    Ledün âlemi vardır...
    Ve bu âlemlere ait zâhir ilmi vardır, bâtın ilmi vardır ve ledün ilmi vardır.


    “BÂTIN”,


    BİR BAŞKA BOYUTTA DEĞİLDİR!



    Bilelim ki, “Bâtın”ı, bir mekân olarak düşünmek, son derece yanlıştır!
    Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir!
    İnsanın, “algılayamadığının” adının “bâtın” olmasında!


    “BATIN”


    VARLIĞINI “ELİF”TEN ALIR


    Sırr-ı “B”den söz et bana dostum!..
    Küllü zerrede, zerreyi külde gören holografik bakıştan söz et!..
    Gel öyleyse, hiç olmazsa, bakalım uzaktan, “B” harfinin yazılışına...
    Önce kalemle koyar noktayı ve sonra yukarı doğru çeker uzatırız onu. Nokta olur çizgi; ya da “Elif”!. Sonra ondan, önce bir yarım daire, o da yetmez ikinci bir yarım daire çizeriz altına!.
    Nokta oldu çizgi; çizgide iki yarım daire toplandı altlı-üstlü...
    Üste Zâhirin temsil olduğu birinci yarım daire; altta Bâtını sembolize eden ikinci daire. Her iki daire de çizgiden, "Elif"ten alıyor varlığını. Elif ise "nokta"dan oluşmuş.
    Çizgiden (Elif'ten) başlayıp, çizgide biten sıra noktalardan oluşmuş iki yarım daire! Çizgi de, çizginin kıvrılmasına göre değişik bir isim verilmiş yarım daire de... Hepsi de noktalardan oluşmuş bir şey işte... Adı “B”!.. Ne isim “B”!
    Latinceyi bırakalım da Arapça’da bakalım “B” harfine...
    Üstte bir yayvan kazan üstü... Altta bir nokta!.
    İki boyutlu bakarsan böyle... Ya üç boyutlusu?
    Alttan bakarsan, noktadan yukarıya doğru uzanan bir koni!. Noktadan projekte olan bir koni!. Koninin içi, sırlarla dolu Nokta’dan açılan!.
    Nokta’dan oluşan sonsuz sayıda koni... Koni içre koniler!
    Sayısız esmâ açılımları noktalardan koniler hâlinde!.
    Fe tebârek Allahu ahsenül HÂLIKIYN!
    Oysa kimi iki boyutlu algılıyor herşeyi, gözünün gördüğünden ibaret sanarak; kopuk nokta yukardaki yayvandan; diyerek... Kimi de “Nokta’dan gelmiş Noktayım ben. Bir koniyim ki, her noktam noktalardan başka bir şey değildir!. Açılıp saçılıp nice noktalar meydana getiren NOKTA’yım ben”, diyor!..
    Her ne demekse!.
    “Elestü birabbiküm” hitâbında gerçekten çok büyük bir SIR saklıdır.
    “Ben sizin rabbiniz değil miyim” diye tercüme edilip, anlaşılan bu ifade gerçekte zâhir olan varlıkların bâtınındaki çok âzîm olan bir sırrı dile getirmektedir.
    Bu büyük sır “birabbiküm” kelimesinin içinde gizlidir!!. Buradaki “B”, özünü teşkil eden “rabbin” değil miyim, anlamını taşımaktadır!.
    Dolayısıyla kişinin ÖZ’ünden rabbini müşahede ve tesbit imkânına sahip olduğu müjdelenmektedir.


    İNSANIN BÂTINI


    (“RUH”)


    Hâfıza dediğimiz özellik, “kişinin bâtını” dediğimiz “ruh”una aittir.
    Hâfıza fonksiyonu gerçekte, ruhta mevcuttur!. Beyin tüm oluşumları ruha yansıtır ve gerektiği zaman ruhtan o konuyu tekrar elde eder.
    Sizin “hâfıza” dediğiniz şey beyinde bir merkez olarak kabullenilir. Oysa, tüm bilgiler hologramik biçimde Ruhunuzda kayıtlıdır.


    ZÂHİR, BÂTINDIR!



    “Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir”


    Beynin çalışma sistemi!
    Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde kabulünü oluşturuyor insanlarda… Oysa “beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibariyle “ruhlar âlemine” ait bir yapıdır! (“Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir” hadisi ve “Zâhir Bâtındır” uyarısı)… Bu yüzden de, ister kendi “ikizi”ni deyin, ister “ruh”unu deyin, ister “back-up”ını deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratanın muradınca; varlığını oluşturan “esmâ” özellikleriyle, yani derûnundaki “Rububiyyet hakikatiyle”!
    Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek birimlerin oluşturduğu çokluk itibariyle “Efâl” âlemi diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullah indinde (seyrinde) böyle bir boyut “yok”tur! Çünkü bu boyutun aslı “hayal”dir! Varlığı yalnızca “ilim”de mevcuttur!
    Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden dalgalardan ibaret olması gibi!
    “Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru” itibariyle tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen “hologramik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki “esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile “iman nuru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..
    Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören “Basîr”, işiten “Semî”, konuşan “Kelîm” olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!
    Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama yapmak istiyorum:
    Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde “tecellî-i esmâ” diye tanımlanmış olan yaşamın açığa çıkışıdır. “Tecellî-i zât” ve “tecellî-i sıfat” bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise “tecellî-i esmâ”nın, “tecellî-i efâl”idir…
    “Tevhid-i efâl” ile başlayan yaşam açığa çıkışların uruç yollu gerçekleşmesine mukabil, “tecellî-i zât”tan başlayıp “tecellî-i efâl”e uzanan seyir tenezzül yolludur. Bunların tümü de “Esmâ mertebesi” kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle taklit yollu “Zât” boyutunda yaşadıklarını sananların aksine!


    BEYNİN İŞLEYİŞİNDE


    MADDE ALGILAMASI YOKTUR


    Kelimelerle değil, kavramlarla düşünme aşamasına geçemediğimiz; kelimeleri yalnızca bir kapı ya da bir işaret levhası gibi değerlendirip, gösterdiği istikamettekini göremediğimiz sürece kilitlenmişlikten kurtulmamız çok zordur!
    Kelimelerin, geçmişte beynimizde oluşturduğu anlamları aşarak, işaret edebileceği yeni kavramlarda dolaşabilmek!.. (Kelimeler, “esfeli sâfiliyn”dir! Ne çare ki, “esfeli sâfiliyn”de olanların da, mânâların yüceliklerine erişebilmeleri için, kelimelerden başka basamakları yoktur!)
    Beynin işleyiş sisteminde, bildiğimiz madde algılaması olmadığını fark edebilmek…
    Kurân isimli, tek defada nâzil olmuş (inmemiş), vahye dayalı zaman üstü bilgi kaynağının, algılayabilecek istidat ve kabiliyette olana neyi kavratmak istediğini tefekkür etmek…
    Kıyamet alâmeti olarak bildirilen “Mehdî”yet, “Deccal”iyet ve “İsevîyet” olayının, kişinin kıyâmeti ile ilgili iç (bâtın) anlamları…
    Salât” (yöneliş), yani namazın niçin “olmazsa olmaz” şartlardan olduğuna dair bir derûnî sır… Niçin, namaz “DİN”in direği?
    Esmâ mertebesi ve “Allah isimleri”…
    Evet, yazılabilecek ölçülerle, girelim konulara…





  3. 31.Ocak.2012, 01:19
    2
    Özel Üye



    Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"

    BÂTIN
    • Gizli
    • Görülemeyen
    • Aynı tek şeyin gözün göremediği kısmı...
    • Algılanamayan
    • “Zâhir” olanın ta kendisi
    • Algılayamadığın süreçteki “Zâhir”
    • Görülmekte olanın algılanamayan yanı
    • Zan ve tasavvurun, “şey”in hakikatinden perdeleyip; o “şey”in örttüğü Hakikati
    • “Beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapının(“Kalb”in-“Şuur”un-“Gönül”ün) boyutsal derinliği
    • “B” sırrıyla “OKU”yanın müşahede ettiği sırlar
    • Varlığın Sâfiye boyutu
    • Kişinin “Öz”ünü teşkil eden Rabbi
    • “Ruh”
    • "Hû"("O")



    “BÂTIN” ESMÂSI

    Gizli, ortada olmayan; algılanamayan.




    “BÂTIN”,



    “O” DEDİĞİN VARLIKTIR..



    YANİ, “HÛ”!

    Bunların, sana göre tümü, "O"dur! Yani, bunların hepsi de, -ki bu çokluk kavramı sana göredir-, "O" dediğin varlıktır!.
    Yani, ""!
    "" kelimesinin mânâsı bir anlamıyla "O" demektir! Bir diğer anlamıyla da "Zât`ın hüviyetine" işaret eder ki, o mânânın tafsiline bu kitapta girmeyeceğiz.. Ancak "GAVSİYE AÇIKLAMASI" isimli kitabımızda buna değinmiştik.




    BÂTIN ÂLEMİ


    Melekût âlemi, Allah’ın isimlerinin işaret ettiği mânâların zâhir olduğu bâtın âlemidir.
    Zâhir âlemi vardır...
    Bâtın âlemi vardır...
    Ledün âlemi vardır...
    Ve bu âlemlere ait zâhir ilmi vardır, bâtın ilmi vardır ve ledün ilmi vardır.


    “BÂTIN”,


    BİR BAŞKA BOYUTTA DEĞİLDİR!



    Bilelim ki, “Bâtın”ı, bir mekân olarak düşünmek, son derece yanlıştır!
    Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir!
    İnsanın, “algılayamadığının” adının “bâtın” olmasında!


    “BATIN”


    VARLIĞINI “ELİF”TEN ALIR


    Sırr-ı “B”den söz et bana dostum!..
    Küllü zerrede, zerreyi külde gören holografik bakıştan söz et!..
    Gel öyleyse, hiç olmazsa, bakalım uzaktan, “B” harfinin yazılışına...
    Önce kalemle koyar noktayı ve sonra yukarı doğru çeker uzatırız onu. Nokta olur çizgi; ya da “Elif”!. Sonra ondan, önce bir yarım daire, o da yetmez ikinci bir yarım daire çizeriz altına!.
    Nokta oldu çizgi; çizgide iki yarım daire toplandı altlı-üstlü...
    Üste Zâhirin temsil olduğu birinci yarım daire; altta Bâtını sembolize eden ikinci daire. Her iki daire de çizgiden, "Elif"ten alıyor varlığını. Elif ise "nokta"dan oluşmuş.
    Çizgiden (Elif'ten) başlayıp, çizgide biten sıra noktalardan oluşmuş iki yarım daire! Çizgi de, çizginin kıvrılmasına göre değişik bir isim verilmiş yarım daire de... Hepsi de noktalardan oluşmuş bir şey işte... Adı “B”!.. Ne isim “B”!
    Latinceyi bırakalım da Arapça’da bakalım “B” harfine...
    Üstte bir yayvan kazan üstü... Altta bir nokta!.
    İki boyutlu bakarsan böyle... Ya üç boyutlusu?
    Alttan bakarsan, noktadan yukarıya doğru uzanan bir koni!. Noktadan projekte olan bir koni!. Koninin içi, sırlarla dolu Nokta’dan açılan!.
    Nokta’dan oluşan sonsuz sayıda koni... Koni içre koniler!
    Sayısız esmâ açılımları noktalardan koniler hâlinde!.
    Fe tebârek Allahu ahsenül HÂLIKIYN!
    Oysa kimi iki boyutlu algılıyor herşeyi, gözünün gördüğünden ibaret sanarak; kopuk nokta yukardaki yayvandan; diyerek... Kimi de “Nokta’dan gelmiş Noktayım ben. Bir koniyim ki, her noktam noktalardan başka bir şey değildir!. Açılıp saçılıp nice noktalar meydana getiren NOKTA’yım ben”, diyor!..
    Her ne demekse!.
    “Elestü birabbiküm” hitâbında gerçekten çok büyük bir SIR saklıdır.
    “Ben sizin rabbiniz değil miyim” diye tercüme edilip, anlaşılan bu ifade gerçekte zâhir olan varlıkların bâtınındaki çok âzîm olan bir sırrı dile getirmektedir.
    Bu büyük sır “birabbiküm” kelimesinin içinde gizlidir!!. Buradaki “B”, özünü teşkil eden “rabbin” değil miyim, anlamını taşımaktadır!.
    Dolayısıyla kişinin ÖZ’ünden rabbini müşahede ve tesbit imkânına sahip olduğu müjdelenmektedir.


    İNSANIN BÂTINI


    (“RUH”)


    Hâfıza dediğimiz özellik, “kişinin bâtını” dediğimiz “ruh”una aittir.
    Hâfıza fonksiyonu gerçekte, ruhta mevcuttur!. Beyin tüm oluşumları ruha yansıtır ve gerektiği zaman ruhtan o konuyu tekrar elde eder.
    Sizin “hâfıza” dediğiniz şey beyinde bir merkez olarak kabullenilir. Oysa, tüm bilgiler hologramik biçimde Ruhunuzda kayıtlıdır.


    ZÂHİR, BÂTINDIR!



    “Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir”


    Beynin çalışma sistemi!
    Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde kabulünü oluşturuyor insanlarda… Oysa “beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibariyle “ruhlar âlemine” ait bir yapıdır! (“Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir” hadisi ve “Zâhir Bâtındır” uyarısı)… Bu yüzden de, ister kendi “ikizi”ni deyin, ister “ruh”unu deyin, ister “back-up”ını deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratanın muradınca; varlığını oluşturan “esmâ” özellikleriyle, yani derûnundaki “Rububiyyet hakikatiyle”!
    Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek birimlerin oluşturduğu çokluk itibariyle “Efâl” âlemi diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullah indinde (seyrinde) böyle bir boyut “yok”tur! Çünkü bu boyutun aslı “hayal”dir! Varlığı yalnızca “ilim”de mevcuttur!
    Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden dalgalardan ibaret olması gibi!
    “Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru” itibariyle tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen “hologramik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki “esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile “iman nuru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..
    Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören “Basîr”, işiten “Semî”, konuşan “Kelîm” olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!
    Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama yapmak istiyorum:
    Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde “tecellî-i esmâ” diye tanımlanmış olan yaşamın açığa çıkışıdır. “Tecellî-i zât” ve “tecellî-i sıfat” bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise “tecellî-i esmâ”nın, “tecellî-i efâl”idir…
    “Tevhid-i efâl” ile başlayan yaşam açığa çıkışların uruç yollu gerçekleşmesine mukabil, “tecellî-i zât”tan başlayıp “tecellî-i efâl”e uzanan seyir tenezzül yolludur. Bunların tümü de “Esmâ mertebesi” kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle taklit yollu “Zât” boyutunda yaşadıklarını sananların aksine!


    BEYNİN İŞLEYİŞİNDE


    MADDE ALGILAMASI YOKTUR


    Kelimelerle değil, kavramlarla düşünme aşamasına geçemediğimiz; kelimeleri yalnızca bir kapı ya da bir işaret levhası gibi değerlendirip, gösterdiği istikamettekini göremediğimiz sürece kilitlenmişlikten kurtulmamız çok zordur!
    Kelimelerin, geçmişte beynimizde oluşturduğu anlamları aşarak, işaret edebileceği yeni kavramlarda dolaşabilmek!.. (Kelimeler, “esfeli sâfiliyn”dir! Ne çare ki, “esfeli sâfiliyn”de olanların da, mânâların yüceliklerine erişebilmeleri için, kelimelerden başka basamakları yoktur!)
    Beynin işleyiş sisteminde, bildiğimiz madde algılaması olmadığını fark edebilmek…
    Kurân isimli, tek defada nâzil olmuş (inmemiş), vahye dayalı zaman üstü bilgi kaynağının, algılayabilecek istidat ve kabiliyette olana neyi kavratmak istediğini tefekkür etmek…
    Kıyamet alâmeti olarak bildirilen “Mehdî”yet, “Deccal”iyet ve “İsevîyet” olayının, kişinin kıyâmeti ile ilgili iç (bâtın) anlamları…
    Salât” (yöneliş), yani namazın niçin “olmazsa olmaz” şartlardan olduğuna dair bir derûnî sır… Niçin, namaz “DİN”in direği?
    Esmâ mertebesi ve “Allah isimleri”…
    Evet, yazılabilecek ölçülerle, girelim konulara…





  4. 31.Ocak.2012, 01:22
    3
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Ahmed hulûsi'de kavramlar /"bâtın"

    VARLIĞINIZDA TÜM OLUP BİTENLER


    VE OLACAKLAR,


    SÂFİYE NOKTASINDAN BAŞLAYIP


    BİLİNÇTE AÇIĞA ÇIKMAKTADIR HER AN!



    Varlığınızda tüm olup bitenler ve olacaklar daima sâfiye noktasından başlayıp; bilince doğru olarak açığa çıkmakta; buna göre çalışmaktadır!. Yâni kişi, hangi nefs-bilinç mertebesinde olursa olsun, kendisinde ve kendisinden açığa çıkan her şey, kendi sâfiye boyutundan, bulunduğu nefs mertebesine doğru akarak o bilinçte açığa çıkmaktadır her an!.
    Yaşamakta olduğunuz her şey, her an, bâtınınızdaki sâfiye boyutundan kaynaklanıp; sırasıyla mertebelerden tenezzül ederek bilincinizin farkında olduğu boyutta, bazen de hiç farkında bile olmadan siz; sizden açığa çıkmaktadır!



    “BÂTIN”,



    ALGILAYABİLDİĞİN ANDA



    “ZÂHİR” OLUR!


    Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir!.


    Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!.



    Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…



    Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır!.



    Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!.




    “SEYR-İ BÂTINİ”


    Bâtınî Seyr
    Tasavvuf, Fenâfillah ve Bakâbillah isimli iki aşamaya dayanır;
    Birinci aşamada varlığın aslına özüne erişilir; ikinci aşamada da orijinal varlığın bakışı ile Âlemler seyredilir.
    İşte birinci seyir, "BÂTIN" ismi mânâsı içinde yapılan bir seyirdir; ikinci seyir ise "ZÂHİR" ismi yönüyle yapılan bir seyirdir.



    BÂTIN SIRLARIYLA TAHAKKUK

    Musa aleyhisselâmdaki kudret sıfatının işareti veriliyor!.. Musa aleyhisselâm, Nübüvvet göreviyle zâhir ilmi üzereyken ona bâtınındaki sırların fark edilmesi amacıyla Hızır aleyhisselâm. görevlendiriliyor... Hızır aleyhisselâmda kudret sıfatı zâhir olmaktadır...
    Kişinin bâtın sırları ile tahakkuku ancak kudret sıfatının kendisinde açığa çıkmasıyla mümkündür. Musa aleyhisselâm da kudret sıfatının kendisinde izharıyla pişmiş balığı canlandırıyor..




    BÂTINİ SEYR’İN GETİRİSİ


    Salât-ı vüsta”dan, “salât-ı dâimi”ye geçiş, “Mirâc” ile mümkündür.
    Bu, seyr-i bâtınî’nin getirisidir.



    BÂTIN İLE PERDELENENLER


    “Hakikat”larından sapanlar



    “İhdinasSıratal’müstekıym”;
    Hidâyet et bizi o Sırat-ı Müstakım’e;
    ”Sıratalleziyne en’amte aleyhim”;
    O sırat ki İN’ÂM’da (ilâhi sıfatlarla tahakkuk)
    Bulunduklarının (Nebîler’in, Sıddıklar’ın, Veliyler’in..) yoludur (ilâhi özelliklerle yaşayan onların arasında bulundur)...
    Gadap edilmişlerin (müşriklerin, yüzü-kalbi Allah’a dönük olmayanların; seyr-i sülüke girmeyenlerin; zahirle perdelenenlerin, yahudilerin) değil.
    Ve (Hâkikatlarından) sapanların (batın ile perdelenenlerin, nasaranın), değil.(Fâtiha/6-7)


    BÂTIN’IN NURLARIYLA
    ZÂHİRDEN PERDELENME

    “BÂTINİ SEYR”DE KALIP,



    “ZÂHİRİ SEYR”E GEÇEMEYİŞİN NETİCESİ


    Unutmayalım ki, bu dünyada bir beden koşullarımız mevcuttur, bir de bilinç... Aynı tarzda, ölüm ötesindeki tüm aşamalarda da gene bir “beden” yapımız olacaktır, bir de “bilinç”...
    Bizim bunlardan herhangi birini ihmal etmemiz, aynen burada olduğu gibi, gelecekte de hatamızın neticelerine katlanma zorunluluğunu getirecektir...
    Arif-i Billah” olmayanlar, yani “B” sırrıyla “OKU”yamayanlar, genellikle bâtının nurlarıyla zâhirden perdelenirler!. Yani, müşahede ettikleri sırların kendilerinde oluşturduğu mânâlarının bilinçlerini kapsaması sebebiyle, yaşanılan gerçekleri gözden kaçırırlar!.
    İşte bu durumdakilerin yanlış davranışlara sapmamaları için, geçmişte yaşamış “öze ermişleri” örnek alıp, en azından onları taklit ederek yollarına devam etmeleri gerekir... Ki böylece "Allah" mârifeti yolunda ilerlemelerine devam etsinler.
    Aksi takdirde, belli bir müşahedede kilitlenirler ve ötesindeki hayâl bile edemedikleri sonsuz mârifetten mahrum kalırlar!.


    Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler! Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pek çok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, "Batîni" gerçeklerin "Hak" olduğu gibi; "Zâhir" boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin "Hak" olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.



    ZAN VE TASAVVUR,


    “ŞEY”İN “HAKİKAT”İNDEN PERDELER VE


    O “ŞEY”İN “BÂTIN” OLARAK KALMASINA YOL AÇAR


    (Görüş alanı içinde olmasına ve bakmaya rağmen algılanamaz)


    Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!.
    Yani, görüş alanın içinde olmasına-görmene rağmen, görmekte olduğunun “algılayamadığın yanı”dır “bâtın”!.
    Nasıl oluyor, görüş alanı içinde olup da, bakmaya rağmen, algılayamamak?
    Beyin veri tabanının, dışardan veya içerden beyne ulaşan verileri onları deşifre edecek kadar yeterli verisi olmaması yüzünden, gelen veya gelmekte olan verileri değerlendirememesi, tanımlayamaması suretiyle!
    Beynindeki veri tabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin, sana, “bâtın” olarak kalmasına yol açar!
    Kavradığın, “zâhir”dir; kavrayamadığın ise “bâtın”!
    Karşındakinin veya yöneldiğinin hakikatını seyredebiliyorsan, “bâtın”ı artık “zâhir”dir sana!
    Seyredemediğin sürece hakikatını, “Zâhir”, ”Bâtın”dır sana!.
    Zâhir ve Bâtın denir… Tekrar ediyorum.. Bil ki, bu iki isimle işaret edilen şey birbirinden ayrı değildir; ikisi, aynı tek şeydir! Fark, gözden dolayıdır! Hepsinde, her an, tecelliler zuhur etmektedir. Sakın, bu ikisini birbirinden ayrı sanma!
    Bütün tecellilerde hüküm, fenâya er olduğunda; şuur aslına rücu ettiği vakit, sadece “ALLAH” kalmıştır! Ki bu da her an geçerlidir!.
    Mevcûdatın “vücudu” sahibine aittir. Bütün görülenlerin var sanılan vücudları gözden doğan hayâllerdir!



    BÂTINI BİLMEYEN


    Zâhir ve Bâtın aynı "TEK"tir!.
    Bâtını bilmeyen, zâhirin de câhilidir!.



    İNSANIN BÂTIN ÂLEMİNİ


    MAHVEDEN DÜŞÜNCE VE FİİLLER


    Kişinin manevîyatta gelişmesi için önce hoşgörülü olması ve fevrî, aşırı ve zamansız çıkışlarını kontrol altına almış olması gerekir!
    Çünki bu tür çıkışlar insanın hem zâhir dünyasını mahveder, sinirli, stresli, bunalımlı bir yaşama çevirir. Hem de bâtın âlemini mahveder, Allah'la arasına sanki ziftten - katrandan bir perde çeker!.



    BÂTIN KAPANIKLIKLARI AÇAN İSİM


    "FETTAH" isminin zikri, insanda açılımlar yapar!.. Hem zahîri problemlerin çözümlenmesi yönünden, hem de "BÂTIN" kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden!



    KİŞİNİN BÂTIN DÜNYASINI


    DÜZENE SOKAN İSİM


    "HALÎM" ismi işte insanın hem zâhir hem de bâtın dünyasını düzene sokan isimdir. Kişinin olgunlukla hoşgörüyle karşısındakine açık olmasını sağlar ki bu da onun yeni yeni şeyleri farketmesine vesile olur. Sinirlilik, stres, fevrî davranışlar bu zikre devamla çok kısa sürede kontrol altına alınır. İleri aşamada fâilin Hak olduğunu görmeye yol açarak, müşahedeye imkân sağlar.
    "HALÎM" ismi insanda, öncelikle hoşgörü ve yumuşaklık, sâkinlik ve fevrî çıkışları kesme özellikleriyle tesirini gösterir.

    Ahmed Hulûsi



  5. 31.Ocak.2012, 01:22
    3
    Özel Üye
    VARLIĞINIZDA TÜM OLUP BİTENLER


    VE OLACAKLAR,


    SÂFİYE NOKTASINDAN BAŞLAYIP


    BİLİNÇTE AÇIĞA ÇIKMAKTADIR HER AN!



    Varlığınızda tüm olup bitenler ve olacaklar daima sâfiye noktasından başlayıp; bilince doğru olarak açığa çıkmakta; buna göre çalışmaktadır!. Yâni kişi, hangi nefs-bilinç mertebesinde olursa olsun, kendisinde ve kendisinden açığa çıkan her şey, kendi sâfiye boyutundan, bulunduğu nefs mertebesine doğru akarak o bilinçte açığa çıkmaktadır her an!.
    Yaşamakta olduğunuz her şey, her an, bâtınınızdaki sâfiye boyutundan kaynaklanıp; sırasıyla mertebelerden tenezzül ederek bilincinizin farkında olduğu boyutta, bazen de hiç farkında bile olmadan siz; sizden açığa çıkmaktadır!



    “BÂTIN”,



    ALGILAYABİLDİĞİN ANDA



    “ZÂHİR” OLUR!


    Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir!.


    Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!.



    Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…



    Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır!.



    Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!.




    “SEYR-İ BÂTINİ”


    Bâtınî Seyr
    Tasavvuf, Fenâfillah ve Bakâbillah isimli iki aşamaya dayanır;
    Birinci aşamada varlığın aslına özüne erişilir; ikinci aşamada da orijinal varlığın bakışı ile Âlemler seyredilir.
    İşte birinci seyir, "BÂTIN" ismi mânâsı içinde yapılan bir seyirdir; ikinci seyir ise "ZÂHİR" ismi yönüyle yapılan bir seyirdir.



    BÂTIN SIRLARIYLA TAHAKKUK

    Musa aleyhisselâmdaki kudret sıfatının işareti veriliyor!.. Musa aleyhisselâm, Nübüvvet göreviyle zâhir ilmi üzereyken ona bâtınındaki sırların fark edilmesi amacıyla Hızır aleyhisselâm. görevlendiriliyor... Hızır aleyhisselâmda kudret sıfatı zâhir olmaktadır...
    Kişinin bâtın sırları ile tahakkuku ancak kudret sıfatının kendisinde açığa çıkmasıyla mümkündür. Musa aleyhisselâm da kudret sıfatının kendisinde izharıyla pişmiş balığı canlandırıyor..




    BÂTINİ SEYR’İN GETİRİSİ


    Salât-ı vüsta”dan, “salât-ı dâimi”ye geçiş, “Mirâc” ile mümkündür.
    Bu, seyr-i bâtınî’nin getirisidir.



    BÂTIN İLE PERDELENENLER


    “Hakikat”larından sapanlar



    “İhdinasSıratal’müstekıym”;
    Hidâyet et bizi o Sırat-ı Müstakım’e;
    ”Sıratalleziyne en’amte aleyhim”;
    O sırat ki İN’ÂM’da (ilâhi sıfatlarla tahakkuk)
    Bulunduklarının (Nebîler’in, Sıddıklar’ın, Veliyler’in..) yoludur (ilâhi özelliklerle yaşayan onların arasında bulundur)...
    Gadap edilmişlerin (müşriklerin, yüzü-kalbi Allah’a dönük olmayanların; seyr-i sülüke girmeyenlerin; zahirle perdelenenlerin, yahudilerin) değil.
    Ve (Hâkikatlarından) sapanların (batın ile perdelenenlerin, nasaranın), değil.(Fâtiha/6-7)


    BÂTIN’IN NURLARIYLA
    ZÂHİRDEN PERDELENME

    “BÂTINİ SEYR”DE KALIP,



    “ZÂHİRİ SEYR”E GEÇEMEYİŞİN NETİCESİ


    Unutmayalım ki, bu dünyada bir beden koşullarımız mevcuttur, bir de bilinç... Aynı tarzda, ölüm ötesindeki tüm aşamalarda da gene bir “beden” yapımız olacaktır, bir de “bilinç”...
    Bizim bunlardan herhangi birini ihmal etmemiz, aynen burada olduğu gibi, gelecekte de hatamızın neticelerine katlanma zorunluluğunu getirecektir...
    Arif-i Billah” olmayanlar, yani “B” sırrıyla “OKU”yamayanlar, genellikle bâtının nurlarıyla zâhirden perdelenirler!. Yani, müşahede ettikleri sırların kendilerinde oluşturduğu mânâlarının bilinçlerini kapsaması sebebiyle, yaşanılan gerçekleri gözden kaçırırlar!.
    İşte bu durumdakilerin yanlış davranışlara sapmamaları için, geçmişte yaşamış “öze ermişleri” örnek alıp, en azından onları taklit ederek yollarına devam etmeleri gerekir... Ki böylece "Allah" mârifeti yolunda ilerlemelerine devam etsinler.
    Aksi takdirde, belli bir müşahedede kilitlenirler ve ötesindeki hayâl bile edemedikleri sonsuz mârifetten mahrum kalırlar!.


    Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler! Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pek çok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, "Batîni" gerçeklerin "Hak" olduğu gibi; "Zâhir" boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin "Hak" olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.



    ZAN VE TASAVVUR,


    “ŞEY”İN “HAKİKAT”İNDEN PERDELER VE


    O “ŞEY”İN “BÂTIN” OLARAK KALMASINA YOL AÇAR


    (Görüş alanı içinde olmasına ve bakmaya rağmen algılanamaz)


    Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!.
    Yani, görüş alanın içinde olmasına-görmene rağmen, görmekte olduğunun “algılayamadığın yanı”dır “bâtın”!.
    Nasıl oluyor, görüş alanı içinde olup da, bakmaya rağmen, algılayamamak?
    Beyin veri tabanının, dışardan veya içerden beyne ulaşan verileri onları deşifre edecek kadar yeterli verisi olmaması yüzünden, gelen veya gelmekte olan verileri değerlendirememesi, tanımlayamaması suretiyle!
    Beynindeki veri tabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin, sana, “bâtın” olarak kalmasına yol açar!
    Kavradığın, “zâhir”dir; kavrayamadığın ise “bâtın”!
    Karşındakinin veya yöneldiğinin hakikatını seyredebiliyorsan, “bâtın”ı artık “zâhir”dir sana!
    Seyredemediğin sürece hakikatını, “Zâhir”, ”Bâtın”dır sana!.
    Zâhir ve Bâtın denir… Tekrar ediyorum.. Bil ki, bu iki isimle işaret edilen şey birbirinden ayrı değildir; ikisi, aynı tek şeydir! Fark, gözden dolayıdır! Hepsinde, her an, tecelliler zuhur etmektedir. Sakın, bu ikisini birbirinden ayrı sanma!
    Bütün tecellilerde hüküm, fenâya er olduğunda; şuur aslına rücu ettiği vakit, sadece “ALLAH” kalmıştır! Ki bu da her an geçerlidir!.
    Mevcûdatın “vücudu” sahibine aittir. Bütün görülenlerin var sanılan vücudları gözden doğan hayâllerdir!



    BÂTINI BİLMEYEN


    Zâhir ve Bâtın aynı "TEK"tir!.
    Bâtını bilmeyen, zâhirin de câhilidir!.



    İNSANIN BÂTIN ÂLEMİNİ


    MAHVEDEN DÜŞÜNCE VE FİİLLER


    Kişinin manevîyatta gelişmesi için önce hoşgörülü olması ve fevrî, aşırı ve zamansız çıkışlarını kontrol altına almış olması gerekir!
    Çünki bu tür çıkışlar insanın hem zâhir dünyasını mahveder, sinirli, stresli, bunalımlı bir yaşama çevirir. Hem de bâtın âlemini mahveder, Allah'la arasına sanki ziftten - katrandan bir perde çeker!.



    BÂTIN KAPANIKLIKLARI AÇAN İSİM


    "FETTAH" isminin zikri, insanda açılımlar yapar!.. Hem zahîri problemlerin çözümlenmesi yönünden, hem de "BÂTIN" kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden!



    KİŞİNİN BÂTIN DÜNYASINI


    DÜZENE SOKAN İSİM


    "HALÎM" ismi işte insanın hem zâhir hem de bâtın dünyasını düzene sokan isimdir. Kişinin olgunlukla hoşgörüyle karşısındakine açık olmasını sağlar ki bu da onun yeni yeni şeyleri farketmesine vesile olur. Sinirlilik, stres, fevrî davranışlar bu zikre devamla çok kısa sürede kontrol altına alınır. İleri aşamada fâilin Hak olduğunu görmeye yol açarak, müşahedeye imkân sağlar.
    "HALÎM" ismi insanda, öncelikle hoşgörü ve yumuşaklık, sâkinlik ve fevrî çıkışları kesme özellikleriyle tesirini gösterir.

    Ahmed Hulûsi






+ Yorum Gönder