Konusunu Oylayın.: İslam Kardeşliğinden bazı misaller

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslam Kardeşliğinden bazı misaller
  1. 24.Ocak.2012, 07:46
    1
    Misafir

    İslam Kardeşliğinden bazı misaller






    İslam Kardeşliğinden bazı misaller Mumsema İslam Kardeşliğinden bazı örnekler


  2. 24.Ocak.2012, 07:46
    1
    Misafir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Misafir
    Misafir
  3. 31.Ocak.2012, 01:54
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: İslam Kardeşliğinden bazı misaller




    Asrı saadetten kardeşlik örnekleri


    Asrı Saadet'ten İslâm kardeşliğine örnekler serdederken söze aziz sahâbîlerden Nu'mân İbn Mukarrin'in (r.a.) Pers İmparatoru Kisrâ'nın önünde söylediği sözlerden bir demet sunarak başlamak uygun olur kanaatindeyim. Nu'mân (r.a.) İmparator'un huzuruna bir heyetle mü'minlerin elçisi olarak varıyor ve onu hakka, din kardeşliğine davet ediyordu.
    Sözlerine Rabb'ine hamd-ü senâ, Rasûlü'ne salât-ü selâm ile başlıyor ve şöyle devam ediyordu:
    "Sonsuz rahmet sahibi Allah, bize hayrı, doğruyu gösteren ve onu emreden, şerri tanıtan ve ondan uzak durmamızı isteyen bir Rasûl gönderdi.
    O Rasûl, davetine icâbet eder hakka teslim olursak Rabb'imizin bize dünyâ ve âhiret saadeti bahşedeceğini vaat etti. Çok geçmedi darlıklarımız bolluğa, yokluklarımız çokluğa, zilletimiz izzet ve şerefe, düşmanlıklarımız kardeşlik, sevgi ve merhamete dönüştü…"
    Nu'mân (r.a.) bu sözlerinin devamında Kisrâ ve milletini hem dünya hem de âhiret saadeti, gerçek huzur ve sükûnu bulacakları hak dine, kendileriyle iman kardeşliğine çağırıyordu.
    Îman ordusunun elçilerinden bu teklifiyle çılgına dönen ve zor zaptedilir hale gelen Kisrâ, Kâdisiye Meydan'ında îman kardeşliğinin bir milleti nasıl bir yüceliğe erdirdiğini, îman erlerini nasıl birbirine perçinlediğini, onlarda nasıl bir güç oluşturduğunu görüyordu. Dev imparatorluk ordusu onların üçte birine ulaşmayan cihâd ordusu karşısında üç gün süren ve akıllara durgunluk verecek bir savaşla eriyor, üçüncü gün öğle sıralarında mücâhidlerin zafer tekbirleri Kâdisiye Meydan'ında yankılanıyordu.
    O, îman kardeşliğinin kıymetini, gücünü anlamakta çok geç kalmıştı.
    Evet, îman kardeşliği gerçek bir güç, gönlün, sığınıp hayat fırtınalarından, üst süte gelen çılgın dalgalardan huzur ve güven duyacağı engin bir limandır. Her mü'minin böyle bir güce, huzur ve sükun limanına ihtiyacı vardır.
    Asrı Saadet'te satırlara sığdırılamayacak kadar îman kardeşliği örnekleri bulmak mümkündür. Ancak "Îman veya İslâm Kardeşliği" denince ilk akla gelenin Muhâcirler'le Ensâr'ın kardeşliği olduğu da inkar edilemeyecek bir hakikattir.
    Doğup büyüdüğü, nice hatıralarla bağlandığı kendi diyârını îmanı uğruna terk edip hicret etmek zorunda kalan Mekkeli kardeşlerine kucak açan Medîneliler, tarih durdukça anılacak güzellikte kardeşlik örnekleri sunuyorlardı.
    Allah Rasûlü'nün (s.a.s.) hicretine kadar gelen kardeşlerini bağırlarına bastıkları gibi, Allah Rasûlü'nün hicretinden sonra çok daha farklı bir güzellik yaşanıyordu.
    Rasûlullah(s.a.s.) Mekke'den hicret edip gelenlerle Medîneli müslümanlar arasında kardeşlik ilân etmiş, herbir muhaciri Medîneli bir müslümanla kardeş yapmıştı. Medîneliler, muhacir kardeşlerine, ez an öz kardeşleri kadar yakınlık, sıcaklık ve fedakarlık göstermiş, elindeki bütün imkanları kardeşine sunmuşlardı. Muhacirler de bu kardeşlik duygularının derin hazzını duymuş, Medîneli kardeşlerine yük olmamanın, onlarla dayanışmanın, kaynaşmanın en güzel numûnelerini vermiş, tarih yepyeni bir sevgi seline şahid olmuştu.
    Mekke'den hicret edip gelen Abdurrahman İbn Avf (r.a.) ile, onunla kardeş ilan edilen Sa'd İbn Rabî' (r.a.) arasında geçen şu hadise bunun en güzel örneklerinden olarak kaynaklarımızda ve hatıralarımızda yerini alır:
    Sa'd (r.a.), bütün malını, mülkünü, kısaca her şeyini ortaya döküyor, ikiye bölüyor ve Abdurrahman'a (r.a.); "Bunların yarısı senindir, gönlünün arzu ettiğini alabilirsin!" diyordu.
    Onun bu davranışı karşısında Abdurrahman, kardeşi Sa'd'a; "Allah, ehlini ve malını senin için mübarek kılsın. Sen bana pazarın yolunu göster," diyerek onun kardeşliğinden öte hiçbir dünyalığını almıyor, çarşıya iniyor, ticâretteki kabiliyeti ve gayretiyle çok geçmeden kardeşine ve başkalarına yardım edecek konuma geliyordu.
    Bunun değişik örneklerini diğer kardeşler arasında da görmek müm kündü.
    Hicretten bir süre sonra Benî Nadîr kabîlesinin malları ganimet olarak ele geçirilmiş, Medîneliler ganîmetlerin muhacirlere verilmesini tercih etmişler; bu seçimi yaparken gönüllerinde "niçin onların olsun?" gibi bir duygu taşımamışlardı.
    Rabb'imiz, bu vesîleyle Medîneli mü'minleri Zikri Hakîm'de şöyle övüyor:
    "Önceden Medîne'yi yurt edinmiş , îmanı gönüllerine yerleştirmiş olan kimseler, hicret edip kendilerine gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde herhangi bir rahatsızlık hissetmezler.
    Kendileri muhtaç durumda olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.
    Kim Nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa eren kimselerdir." (Haşr 59/ 9)
    Bu övgü, tarih durdukça duracak bir övgüdür ve Medîneliler bu övgüyü gerçekten hak etmişlerdir. Onlar kardeşlerine bir iki günlük değil arzu ettikleri ve ihtiyaç duydukları sürece kucak açan ve her şeyini paylaşan misafirperverlerdir. Allah Rasûlü'nün hicretinden önce gelen kardeşlerini evlerine götürmek için isteyenlerin çokluğu sebebiyle zaman zaman kura çekildiği olurdu. Bunun için "el Ensâr" lakabını almışlar, her bir Medîneli kıyâmete kadar "el Ensârî" olarak anılma şerefine ermişti.
    Zeydü'l-Hayr (r.a.) Medîne'den ayrıldıktan sonra kabîlesine doğru yol alırken hastalanmış ve hastalık ilerleyince biraz istirahat edebilmek ve tedâvî ümidiyle eski düşmanları olan Kays Kabîlesine uğramak istemişti. Onun bu isteği üzerine arkadaşları deh şete düşüyorlar; "Onlar bizim topraklarında geçtiğimizi, hele de senin hasta olduğunu duysalar bizi sağ bırakmazlar!" diyorlardı. Ancak yeni İslâm nûruna ve şuuruna kavuşan Zeyd'den şu cümleleri duyuyorlardı:
    "Eskiden olanlar câhiliyenin, ırkçılık, aşîretçilik zihniyetinin getirdiği ahmaklıklardı. Vallahi! Şartlar ne olursa olsun Rabb'imin huzuruna çıkıncaya kadar hiçbir müslümana karşı savaşmayacağım!"
    Kays Kabîlesi daha önce Müslüman olmuştu. Zeyd, bütün olanları silmiş, düşman olduğu bu kabîleye iman kardeşliği bağıyla bağlanmıştı ve İslâmın verdiği o yüce şuurla konuşuyordu. Kardeşlerinin yanına varmak ve câhiliyenin kirini temizlemek istiyordu.
    Kays Kabîlesi Zeyd'i (r.a.) mahcup etmiyor, onu yolda karşılıyor, iman kardeşliğinin en güzel örneklerini sergiliyor; kendilerini, hayvanlarını doyuruyor, dinlendiriyordu. Daha dün câhiliye rüzgarlarının estiği sahralarda yeni bir kardeşlik filizlenip gelişiyordu, düşmanlık tohumlarıyla parçalanıp dağılan gönüller birbirine perçinleniyordu…
    Îman nûru Ebûbekir'le Bilâl'i, Ömer ile Habbâb'ı, Osman ile Suheyb'i, Ali ile Âmir'i, Selmân'ı, Fâtıma ile Ümmü Eymen'i, Safiye'yi (r.a.e)… ve birbiriyle hepsini kardeş etti.
    Bu nûr, asırlar boyu daha nice gönülleri kaynaştırdı, nice câhiliye kirlerini temizleyip yok etti. Nice farklı milletleri aynı dâvâda birleştirdi, kaynaştırdı. Nice farklı ırklardan olup da hak dâvâ uğruna kucak kucağa şehit düşenler görüldü. Nice diller aynı âyetlerin tilâvet etti, nice göz yaşları farklı gözlerden Allah rızâsı için döküldü…
    Bu gün biz gerçek İslâm kardeşliğine ve bütünlüğüne ne kadar muhtacız!?. Bu konuda ne kadar ihmalkârız? Başka zihniyetlerin, hesapların peşinden sürüklenirken ne kadar zavallıyız!?.


  4. 31.Ocak.2012, 01:54
    2
    Özel Üye



    Asrı saadetten kardeşlik örnekleri


    Asrı Saadet'ten İslâm kardeşliğine örnekler serdederken söze aziz sahâbîlerden Nu'mân İbn Mukarrin'in (r.a.) Pers İmparatoru Kisrâ'nın önünde söylediği sözlerden bir demet sunarak başlamak uygun olur kanaatindeyim. Nu'mân (r.a.) İmparator'un huzuruna bir heyetle mü'minlerin elçisi olarak varıyor ve onu hakka, din kardeşliğine davet ediyordu.
    Sözlerine Rabb'ine hamd-ü senâ, Rasûlü'ne salât-ü selâm ile başlıyor ve şöyle devam ediyordu:
    "Sonsuz rahmet sahibi Allah, bize hayrı, doğruyu gösteren ve onu emreden, şerri tanıtan ve ondan uzak durmamızı isteyen bir Rasûl gönderdi.
    O Rasûl, davetine icâbet eder hakka teslim olursak Rabb'imizin bize dünyâ ve âhiret saadeti bahşedeceğini vaat etti. Çok geçmedi darlıklarımız bolluğa, yokluklarımız çokluğa, zilletimiz izzet ve şerefe, düşmanlıklarımız kardeşlik, sevgi ve merhamete dönüştü…"
    Nu'mân (r.a.) bu sözlerinin devamında Kisrâ ve milletini hem dünya hem de âhiret saadeti, gerçek huzur ve sükûnu bulacakları hak dine, kendileriyle iman kardeşliğine çağırıyordu.
    Îman ordusunun elçilerinden bu teklifiyle çılgına dönen ve zor zaptedilir hale gelen Kisrâ, Kâdisiye Meydan'ında îman kardeşliğinin bir milleti nasıl bir yüceliğe erdirdiğini, îman erlerini nasıl birbirine perçinlediğini, onlarda nasıl bir güç oluşturduğunu görüyordu. Dev imparatorluk ordusu onların üçte birine ulaşmayan cihâd ordusu karşısında üç gün süren ve akıllara durgunluk verecek bir savaşla eriyor, üçüncü gün öğle sıralarında mücâhidlerin zafer tekbirleri Kâdisiye Meydan'ında yankılanıyordu.
    O, îman kardeşliğinin kıymetini, gücünü anlamakta çok geç kalmıştı.
    Evet, îman kardeşliği gerçek bir güç, gönlün, sığınıp hayat fırtınalarından, üst süte gelen çılgın dalgalardan huzur ve güven duyacağı engin bir limandır. Her mü'minin böyle bir güce, huzur ve sükun limanına ihtiyacı vardır.
    Asrı Saadet'te satırlara sığdırılamayacak kadar îman kardeşliği örnekleri bulmak mümkündür. Ancak "Îman veya İslâm Kardeşliği" denince ilk akla gelenin Muhâcirler'le Ensâr'ın kardeşliği olduğu da inkar edilemeyecek bir hakikattir.
    Doğup büyüdüğü, nice hatıralarla bağlandığı kendi diyârını îmanı uğruna terk edip hicret etmek zorunda kalan Mekkeli kardeşlerine kucak açan Medîneliler, tarih durdukça anılacak güzellikte kardeşlik örnekleri sunuyorlardı.
    Allah Rasûlü'nün (s.a.s.) hicretine kadar gelen kardeşlerini bağırlarına bastıkları gibi, Allah Rasûlü'nün hicretinden sonra çok daha farklı bir güzellik yaşanıyordu.
    Rasûlullah(s.a.s.) Mekke'den hicret edip gelenlerle Medîneli müslümanlar arasında kardeşlik ilân etmiş, herbir muhaciri Medîneli bir müslümanla kardeş yapmıştı. Medîneliler, muhacir kardeşlerine, ez an öz kardeşleri kadar yakınlık, sıcaklık ve fedakarlık göstermiş, elindeki bütün imkanları kardeşine sunmuşlardı. Muhacirler de bu kardeşlik duygularının derin hazzını duymuş, Medîneli kardeşlerine yük olmamanın, onlarla dayanışmanın, kaynaşmanın en güzel numûnelerini vermiş, tarih yepyeni bir sevgi seline şahid olmuştu.
    Mekke'den hicret edip gelen Abdurrahman İbn Avf (r.a.) ile, onunla kardeş ilan edilen Sa'd İbn Rabî' (r.a.) arasında geçen şu hadise bunun en güzel örneklerinden olarak kaynaklarımızda ve hatıralarımızda yerini alır:
    Sa'd (r.a.), bütün malını, mülkünü, kısaca her şeyini ortaya döküyor, ikiye bölüyor ve Abdurrahman'a (r.a.); "Bunların yarısı senindir, gönlünün arzu ettiğini alabilirsin!" diyordu.
    Onun bu davranışı karşısında Abdurrahman, kardeşi Sa'd'a; "Allah, ehlini ve malını senin için mübarek kılsın. Sen bana pazarın yolunu göster," diyerek onun kardeşliğinden öte hiçbir dünyalığını almıyor, çarşıya iniyor, ticâretteki kabiliyeti ve gayretiyle çok geçmeden kardeşine ve başkalarına yardım edecek konuma geliyordu.
    Bunun değişik örneklerini diğer kardeşler arasında da görmek müm kündü.
    Hicretten bir süre sonra Benî Nadîr kabîlesinin malları ganimet olarak ele geçirilmiş, Medîneliler ganîmetlerin muhacirlere verilmesini tercih etmişler; bu seçimi yaparken gönüllerinde "niçin onların olsun?" gibi bir duygu taşımamışlardı.
    Rabb'imiz, bu vesîleyle Medîneli mü'minleri Zikri Hakîm'de şöyle övüyor:
    "Önceden Medîne'yi yurt edinmiş , îmanı gönüllerine yerleştirmiş olan kimseler, hicret edip kendilerine gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde herhangi bir rahatsızlık hissetmezler.
    Kendileri muhtaç durumda olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.
    Kim Nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa eren kimselerdir." (Haşr 59/ 9)
    Bu övgü, tarih durdukça duracak bir övgüdür ve Medîneliler bu övgüyü gerçekten hak etmişlerdir. Onlar kardeşlerine bir iki günlük değil arzu ettikleri ve ihtiyaç duydukları sürece kucak açan ve her şeyini paylaşan misafirperverlerdir. Allah Rasûlü'nün hicretinden önce gelen kardeşlerini evlerine götürmek için isteyenlerin çokluğu sebebiyle zaman zaman kura çekildiği olurdu. Bunun için "el Ensâr" lakabını almışlar, her bir Medîneli kıyâmete kadar "el Ensârî" olarak anılma şerefine ermişti.
    Zeydü'l-Hayr (r.a.) Medîne'den ayrıldıktan sonra kabîlesine doğru yol alırken hastalanmış ve hastalık ilerleyince biraz istirahat edebilmek ve tedâvî ümidiyle eski düşmanları olan Kays Kabîlesine uğramak istemişti. Onun bu isteği üzerine arkadaşları deh şete düşüyorlar; "Onlar bizim topraklarında geçtiğimizi, hele de senin hasta olduğunu duysalar bizi sağ bırakmazlar!" diyorlardı. Ancak yeni İslâm nûruna ve şuuruna kavuşan Zeyd'den şu cümleleri duyuyorlardı:
    "Eskiden olanlar câhiliyenin, ırkçılık, aşîretçilik zihniyetinin getirdiği ahmaklıklardı. Vallahi! Şartlar ne olursa olsun Rabb'imin huzuruna çıkıncaya kadar hiçbir müslümana karşı savaşmayacağım!"
    Kays Kabîlesi daha önce Müslüman olmuştu. Zeyd, bütün olanları silmiş, düşman olduğu bu kabîleye iman kardeşliği bağıyla bağlanmıştı ve İslâmın verdiği o yüce şuurla konuşuyordu. Kardeşlerinin yanına varmak ve câhiliyenin kirini temizlemek istiyordu.
    Kays Kabîlesi Zeyd'i (r.a.) mahcup etmiyor, onu yolda karşılıyor, iman kardeşliğinin en güzel örneklerini sergiliyor; kendilerini, hayvanlarını doyuruyor, dinlendiriyordu. Daha dün câhiliye rüzgarlarının estiği sahralarda yeni bir kardeşlik filizlenip gelişiyordu, düşmanlık tohumlarıyla parçalanıp dağılan gönüller birbirine perçinleniyordu…
    Îman nûru Ebûbekir'le Bilâl'i, Ömer ile Habbâb'ı, Osman ile Suheyb'i, Ali ile Âmir'i, Selmân'ı, Fâtıma ile Ümmü Eymen'i, Safiye'yi (r.a.e)… ve birbiriyle hepsini kardeş etti.
    Bu nûr, asırlar boyu daha nice gönülleri kaynaştırdı, nice câhiliye kirlerini temizleyip yok etti. Nice farklı milletleri aynı dâvâda birleştirdi, kaynaştırdı. Nice farklı ırklardan olup da hak dâvâ uğruna kucak kucağa şehit düşenler görüldü. Nice diller aynı âyetlerin tilâvet etti, nice göz yaşları farklı gözlerden Allah rızâsı için döküldü…
    Bu gün biz gerçek İslâm kardeşliğine ve bütünlüğüne ne kadar muhtacız!?. Bu konuda ne kadar ihmalkârız? Başka zihniyetlerin, hesapların peşinden sürüklenirken ne kadar zavallıyız!?.





+ Yorum Gönder