Konusunu Oylayın.: Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât

5 üzerinden 4.80 | Toplam : 10 kişi
Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât
  1. 23.Ocak.2012, 17:43
    1
    Misafir

    Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât






    Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât Mumsema Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât hakkında bir yazı dizisi verir misiniz ?


  2. 23.Ocak.2012, 17:43
    1
    Misafir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Misafir
    Misafir



    Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât hakkında bir yazı dizisi verir misiniz ?


    Benzer Konular

    - Muhacirlerle ensâr arasında kardeşlik kurulması

    - Muhacir ensar

    - Ensar- muhacir kardeşliği

    - Ensar, Muhacir,Eshâb-ı kirâm

    - Ensar-Muhacir Örnekliğinde Gerçekleşen Kardeşlik Hukuku

  3. 29.Ocak.2012, 21:08
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât




    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- teblîğine başladığı andan itibâren İslâm’a girenleri, hangi ırk, kabîle ve milletten olurlarsa olsunlar, eşit kabûl etmiş ve aralarında İslâm kardeşliğini tesis etmiştir. Biri hicretten önce, diğeri de sonra olmak üzere iki defâ aralarında “muâhât” yâni “kardeşlik akdi” yapmıştır. Mekke’deki muâhât, Kureyş’e mensup bâzı müslümanların âzatlı kölelerle kardeş îlân edilmesidir. Meselâ Zeyd bin Hârise ile Hazret-i Hamza, Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde bin Hâris kardeş olmuşlardır.7

    İslâm’ın ilk yıllarından beri bu şekilde birbirlerine kenetlenen müslümanlar, hicretten sonra ikinci bir kardeşlik örneği daha sergilediler.
    Muhâcirler Medîne’ye daha ilk geldikleri gün Ensâr, onları evlerinde ağırlamak için birbirleri ile yarışa girmişlerdi. Hattâ bu misâfirleri paylaşamayarak aralarında kur’a çekmek zorunda kalmışlardı.8 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldikten beş ay sonra, Muhâcirlerle Ensârı ikişer ikişer kardeş yaptı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu kardeşlik muâhedesini Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın evinde yapmıştı.9
    Meselâ Hazret-i Ebû Bekir, Hârice bin Zeyd ile; Hazret-i Ömer, Utbân bin Mâlik ile; Ebû Ubeyde, Sa’d bin Muâz ile; Hazret-i Osmân, Evs bin Sâbit ile;10 Hazret-i Bilâl, Abdullâh bin Abdurrahmân ile;11 Hazret-i Selmân, Ebû’d-Derdâ ile;12 Sâlim, Muâz bin Mâiz ile;13 Ammâr da Huzeyfe ile -radıyallâhu anhüm ecmaîn- kardeş olmuşlardı.14 Bu kardeşlik uygulamasında tarafların mizaç bakımından birbirine benzemesi de dikkate alınmıştı.
    Her bir muhâcir âileyi, Medîneli bir âile yanına aldı. Böylece aralarında kardeşlik ahdi gerçekleştirilen sahâbîler birlikte çalışacaklar, elde ettikleri kazancı paylaşacaklardı. Ensâr, fazla arâzîlerini Rasûlullâh Efendimiz’e bağışladı ve Peygamber Efendimiz de bunları Muhâcirler arasında taksîm etti. Ensâr, bu kadarla da kalmayarak şu cömert teklifte bulundu:
    “–Yâ Rasûlallâh! Hurmalıklarımızı da Muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır!”
    Peygamber Efendimiz:
    “–Hayır, öyle olmaz!” buyurarak kabûl etmeyince Ensâr, Muhâcirlere:
    “–Öyle ise ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız da mahsulde ortak olalım!” teklifinde bulundular. Peygamber Efendimiz’in de muvâfakatiyle her iki taraf:
    “–İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklîfi kabûl ettiler. (Buhârî, Hars, 5)
    Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayâta sıfırdan başlamak üzere Medîne’ye hicret eden müslümanlarla, onlara kucak açan Ensâr’ın maddî ve mânevî yardımlaşmalarını esas alıyordu. Dinleri uğruna memleketlerinden ayrı düşen Muhâcirlerin gariplik ve mahzunluğunu gidermeyi, onları Medîne’ye ısındırarak müslümanlar arasında birlik ve berâberlik kurmayı hedefliyordu.
    Gösterişten uzak bir şekilde icrâ edilen ve sırf îman muhabbetinden kaynaklanan muâhât antlaşması, mîras hukûku da dâhil, karşılıklı hak, eşitlik ve yardımlaşma gibi çok yönlü bir muhtevâya sâhipti.15 Kardeş olanlar birbirlerinin velîsi ve mîrasçısı idi. Bu kardeşlik ahdi daha sonra da bir prensip olarak devâm etmekle birlikte, mirasla ilgili hüküm Bedir Gazvesi’nden sonra vahye binâen kaldırılmış, vâris olmak, sâdece neseb akrabâlığına has kılınmıştır.16
    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- bu mevzû ile alâkalı olarak şöyle der:
    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aralarında tesis ettiği kardeşlik sebebiyle bir Muhâcir, Ensârî kardeşine, aralarında kan bağı bulunan akrabâlarından önce vâris olurdu. Ancak:
    وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُون

    «Ana, baba ve akrabâların bıraktıkları her şey için bir mîrasçı tâyin ettik…» (en-Nisâ, 33) âyetiyle bu muâmele hükümden kaldırıldı. Âyetin devâmında geçen:
    وَالَّذِينَ عَقَدَتْ أَيْمَانُكُمْ فَآتُوهُمْ نَصِيبَهُمْ

    «…Yemin akdiyle mîrasçı kıldıklarınızın paylarını da verin…» ifâdesiyle Ensâr ve Muhâcir arasındaki kardeşlik hukûku, yardım, destek, nasihat ve hayırhâhlığa münhasır hâle getirildi. Böylece hukûkî olan tevârüs kaldırıldı. Ancak kişi ihtiyârî olarak (malının üçte birinden fazlası olmamak şartıyla) vasiyette bulunabiliyordu.” (Buhârî, Tefsir, 4/7; Ebû Dâvûd, Ferâiz, 16/2922)


  4. 29.Ocak.2012, 21:08
    2
    Editör



    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- teblîğine başladığı andan itibâren İslâm’a girenleri, hangi ırk, kabîle ve milletten olurlarsa olsunlar, eşit kabûl etmiş ve aralarında İslâm kardeşliğini tesis etmiştir. Biri hicretten önce, diğeri de sonra olmak üzere iki defâ aralarında “muâhât” yâni “kardeşlik akdi” yapmıştır. Mekke’deki muâhât, Kureyş’e mensup bâzı müslümanların âzatlı kölelerle kardeş îlân edilmesidir. Meselâ Zeyd bin Hârise ile Hazret-i Hamza, Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde bin Hâris kardeş olmuşlardır.7

    İslâm’ın ilk yıllarından beri bu şekilde birbirlerine kenetlenen müslümanlar, hicretten sonra ikinci bir kardeşlik örneği daha sergilediler.
    Muhâcirler Medîne’ye daha ilk geldikleri gün Ensâr, onları evlerinde ağırlamak için birbirleri ile yarışa girmişlerdi. Hattâ bu misâfirleri paylaşamayarak aralarında kur’a çekmek zorunda kalmışlardı.8 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldikten beş ay sonra, Muhâcirlerle Ensârı ikişer ikişer kardeş yaptı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu kardeşlik muâhedesini Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın evinde yapmıştı.9
    Meselâ Hazret-i Ebû Bekir, Hârice bin Zeyd ile; Hazret-i Ömer, Utbân bin Mâlik ile; Ebû Ubeyde, Sa’d bin Muâz ile; Hazret-i Osmân, Evs bin Sâbit ile;10 Hazret-i Bilâl, Abdullâh bin Abdurrahmân ile;11 Hazret-i Selmân, Ebû’d-Derdâ ile;12 Sâlim, Muâz bin Mâiz ile;13 Ammâr da Huzeyfe ile -radıyallâhu anhüm ecmaîn- kardeş olmuşlardı.14 Bu kardeşlik uygulamasında tarafların mizaç bakımından birbirine benzemesi de dikkate alınmıştı.
    Her bir muhâcir âileyi, Medîneli bir âile yanına aldı. Böylece aralarında kardeşlik ahdi gerçekleştirilen sahâbîler birlikte çalışacaklar, elde ettikleri kazancı paylaşacaklardı. Ensâr, fazla arâzîlerini Rasûlullâh Efendimiz’e bağışladı ve Peygamber Efendimiz de bunları Muhâcirler arasında taksîm etti. Ensâr, bu kadarla da kalmayarak şu cömert teklifte bulundu:
    “–Yâ Rasûlallâh! Hurmalıklarımızı da Muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır!”
    Peygamber Efendimiz:
    “–Hayır, öyle olmaz!” buyurarak kabûl etmeyince Ensâr, Muhâcirlere:
    “–Öyle ise ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız da mahsulde ortak olalım!” teklifinde bulundular. Peygamber Efendimiz’in de muvâfakatiyle her iki taraf:
    “–İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklîfi kabûl ettiler. (Buhârî, Hars, 5)
    Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayâta sıfırdan başlamak üzere Medîne’ye hicret eden müslümanlarla, onlara kucak açan Ensâr’ın maddî ve mânevî yardımlaşmalarını esas alıyordu. Dinleri uğruna memleketlerinden ayrı düşen Muhâcirlerin gariplik ve mahzunluğunu gidermeyi, onları Medîne’ye ısındırarak müslümanlar arasında birlik ve berâberlik kurmayı hedefliyordu.
    Gösterişten uzak bir şekilde icrâ edilen ve sırf îman muhabbetinden kaynaklanan muâhât antlaşması, mîras hukûku da dâhil, karşılıklı hak, eşitlik ve yardımlaşma gibi çok yönlü bir muhtevâya sâhipti.15 Kardeş olanlar birbirlerinin velîsi ve mîrasçısı idi. Bu kardeşlik ahdi daha sonra da bir prensip olarak devâm etmekle birlikte, mirasla ilgili hüküm Bedir Gazvesi’nden sonra vahye binâen kaldırılmış, vâris olmak, sâdece neseb akrabâlığına has kılınmıştır.16
    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- bu mevzû ile alâkalı olarak şöyle der:
    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aralarında tesis ettiği kardeşlik sebebiyle bir Muhâcir, Ensârî kardeşine, aralarında kan bağı bulunan akrabâlarından önce vâris olurdu. Ancak:
    وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُون

    «Ana, baba ve akrabâların bıraktıkları her şey için bir mîrasçı tâyin ettik…» (en-Nisâ, 33) âyetiyle bu muâmele hükümden kaldırıldı. Âyetin devâmında geçen:
    وَالَّذِينَ عَقَدَتْ أَيْمَانُكُمْ فَآتُوهُمْ نَصِيبَهُمْ

    «…Yemin akdiyle mîrasçı kıldıklarınızın paylarını da verin…» ifâdesiyle Ensâr ve Muhâcir arasındaki kardeşlik hukûku, yardım, destek, nasihat ve hayırhâhlığa münhasır hâle getirildi. Böylece hukûkî olan tevârüs kaldırıldı. Ancak kişi ihtiyârî olarak (malının üçte birinden fazlası olmamak şartıyla) vasiyette bulunabiliyordu.” (Buhârî, Tefsir, 4/7; Ebû Dâvûd, Ferâiz, 16/2922)


  5. 02.Nisan.2012, 23:09
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât

    MUHACİRLERLE ENSÂR ARASINDA KARDEŞLİK KURULMASI


    Allah rızası için herşeyini bırakıp Medine`ye hicret etmiş bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi, esirgemiyorlardı.
    Ne var ki, Muhacirler Medine`nin havasına, âdetlerine ve çalışma şartlarına alışkın değillerdi. Mekke`den gelirken de beraberlerinde hiç bir şey getirmemişlerdi. Bu sebeple, Medine`nin çalışma şartlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu.
    Nitekim, Medine`ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir araya topladı. Kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi de Ensardan olmak üzere 90 Müslümanı kardeş yaptı.
    Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî mânevi yardımlaşma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.404
    Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi, Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla paylaşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklârdı.
    Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemişti. Bilâkis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu`d-Derdâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus`ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyât itibarıyla tam bir ahenk vardı.405
    Bu kardeşlik sayesinde, Allah ve Resulünün muhabbetinden başka herşeylerini geride bırakmış bulunan Muhacirlerin iâşe ve iskân meseleleri de hal yoluna girmiş oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor, beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah geride bırakacak bir kardeşlikti, îmân ve din kardeşliği idi. Medineli Müslümanlar, yâni Ensar, herşeylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla paylaşıyorlardı. Medineli biri vefât edince, Muhacir kardeşi akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.406
    Yine, kurulan bu kardeşlik sayesinde büyük bir içtimâi yardımlaşma da temin edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman kardeş olduğu Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine karşı misafirliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, insanlığın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı.
    Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:
    "Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!"
    Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Zirâat işlerini pek bilmiyorlardı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini kabul etmedi.
    Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu teklife razı oldu.407
    Tarih, bir çok göçlere şahid olmuştur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir hicreti, dışardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle kucaklaşmayı o ana kadar görmüş değildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu. Öylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda bütün Arabistan herşeyiyle onlara boyun eğmek mecburiyetinde kalacaktı.
    Muhacirler, "Ensar kardeşlerimiz bize mal mülk verdi, iâşemizi temin etti" diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışıyordu.
    Bunun en canlı örneği, Sa`d bin Rebi`nin yaptığı teklife Cennetle müjdelenen 10 Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf`ın verdiği cevaptır.
    Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa`d bin Rebi, Abdurrahman bin Avf`a, "Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım" demişti.
    Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf`ın verdiği cevap yapılan teklif kadar ibretliydi:
    "Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığımız çarşının yolunu göstermendir."408
    Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman bin Avf yağ, peynir gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekremin, malının çoğalması ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar olduğundan çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine`nin sayılı tüccarları arasında yer aldı. Şöyle derdi:
    "Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümüşe rastladığımı görürüm!"409
    Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber "Fîsebilillah" tasadduk etmişti.
    Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine`de kendilerine göre birer iş bulmuş ve kendi ellerinin emeğiyle saâdet içinde geçinmeye başlamışlardı.
    Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre`nin ifâdelerinden de anlıyoruz. Bir gün kendisine nasıl olup da, diğer Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet ettiği sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:
    "Medineli Müslümanlar çiftiyle, çubuğuyla, Muhacirler de çarşı pazarda alışverişle uğraşırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almıştım."410

    Kardeşliğin müsbet neticeleri
    Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu kardeşlik sayesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî, gayeleri ulvî, içleri dışları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi.
    Bu kardeşliğin diğer bir müsbet neticesi ise şu idi: Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden birini beraberinde götürür, diğerini ise her iki âilenin mâişetini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine`de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu.
    Ensarın, Muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet, misafirperverlik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranışlarını medhetti:
    "Daha önce Medine`yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."411
    Evet, kurulan bu ma`nevi kardeşlik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik, İslâmın inkişâfa başlaması dönemine rastlamış olması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. "Hiç tereddüt etmeden denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına yayılması, İran`ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğunun tehdid edilmesi hep bu dinî kardeşliğin resaneti [kuvvet> eseridir."412

    Muhacirlerin Kendi Aralarında Kardeş Yapılması
    Resûl-i Ekrem Ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.
    Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer elele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, "Nebîler ve Resûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın" buyurdu, sonra da onları birbirine kardeş yaptı.
    Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapıyordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında şöyle dedi:
    "Yâ Resûlallah, sen Sahabeleri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiçbir kimse arasında kardeşlik kurmadın?"
    Peygamber Efendimiz, "Yâ Ali, sen dünyada ve Âhirette benim kardeşimsin" buyurarak gözyaşlarını dindirdi.
    Yazar: Salih Suruç
    ________________________
    404. Tabakât, 1/238; Ravdü`l-Ünf, 2/18
    405. Tecrid Tercemesi, 7/76; Buhari, 3/67
    406. Bu kardeşliğin mirasa ait hükmü Bedir Gâzâsından sonra inen "Ehısımlar Allah`ın kitabınca birbirine daha yakındırlar" (Enfal Sûresi, 75) âyetiyle kaldırıldı.
    407. Buharî, 3/67
    408. Tabakât, 3/125
    409. A.g.e., 3/126
    410. Tecrid Tercemesi, 7/47
    411. Haşr Sûresi, 9
    412. Tecrid Tercemesi, 7/77


  6. 02.Nisan.2012, 23:09
    3
    Moderatör
    MUHACİRLERLE ENSÂR ARASINDA KARDEŞLİK KURULMASI


    Allah rızası için herşeyini bırakıp Medine`ye hicret etmiş bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi, esirgemiyorlardı.
    Ne var ki, Muhacirler Medine`nin havasına, âdetlerine ve çalışma şartlarına alışkın değillerdi. Mekke`den gelirken de beraberlerinde hiç bir şey getirmemişlerdi. Bu sebeple, Medine`nin çalışma şartlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu.
    Nitekim, Medine`ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir araya topladı. Kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi de Ensardan olmak üzere 90 Müslümanı kardeş yaptı.
    Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî mânevi yardımlaşma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.404
    Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi, Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla paylaşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklârdı.
    Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemişti. Bilâkis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu`d-Derdâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus`ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyât itibarıyla tam bir ahenk vardı.405
    Bu kardeşlik sayesinde, Allah ve Resulünün muhabbetinden başka herşeylerini geride bırakmış bulunan Muhacirlerin iâşe ve iskân meseleleri de hal yoluna girmiş oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor, beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah geride bırakacak bir kardeşlikti, îmân ve din kardeşliği idi. Medineli Müslümanlar, yâni Ensar, herşeylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla paylaşıyorlardı. Medineli biri vefât edince, Muhacir kardeşi akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.406
    Yine, kurulan bu kardeşlik sayesinde büyük bir içtimâi yardımlaşma da temin edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman kardeş olduğu Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine karşı misafirliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, insanlığın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı.
    Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:
    "Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!"
    Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Zirâat işlerini pek bilmiyorlardı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini kabul etmedi.
    Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu teklife razı oldu.407
    Tarih, bir çok göçlere şahid olmuştur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir hicreti, dışardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle kucaklaşmayı o ana kadar görmüş değildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu. Öylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda bütün Arabistan herşeyiyle onlara boyun eğmek mecburiyetinde kalacaktı.
    Muhacirler, "Ensar kardeşlerimiz bize mal mülk verdi, iâşemizi temin etti" diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışıyordu.
    Bunun en canlı örneği, Sa`d bin Rebi`nin yaptığı teklife Cennetle müjdelenen 10 Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf`ın verdiği cevaptır.
    Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa`d bin Rebi, Abdurrahman bin Avf`a, "Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım" demişti.
    Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf`ın verdiği cevap yapılan teklif kadar ibretliydi:
    "Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığımız çarşının yolunu göstermendir."408
    Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman bin Avf yağ, peynir gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekremin, malının çoğalması ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar olduğundan çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine`nin sayılı tüccarları arasında yer aldı. Şöyle derdi:
    "Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümüşe rastladığımı görürüm!"409
    Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber "Fîsebilillah" tasadduk etmişti.
    Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine`de kendilerine göre birer iş bulmuş ve kendi ellerinin emeğiyle saâdet içinde geçinmeye başlamışlardı.
    Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre`nin ifâdelerinden de anlıyoruz. Bir gün kendisine nasıl olup da, diğer Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet ettiği sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:
    "Medineli Müslümanlar çiftiyle, çubuğuyla, Muhacirler de çarşı pazarda alışverişle uğraşırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almıştım."410

    Kardeşliğin müsbet neticeleri
    Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu kardeşlik sayesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî, gayeleri ulvî, içleri dışları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi.
    Bu kardeşliğin diğer bir müsbet neticesi ise şu idi: Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden birini beraberinde götürür, diğerini ise her iki âilenin mâişetini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine`de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu.
    Ensarın, Muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet, misafirperverlik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranışlarını medhetti:
    "Daha önce Medine`yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."411
    Evet, kurulan bu ma`nevi kardeşlik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik, İslâmın inkişâfa başlaması dönemine rastlamış olması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. "Hiç tereddüt etmeden denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına yayılması, İran`ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğunun tehdid edilmesi hep bu dinî kardeşliğin resaneti [kuvvet> eseridir."412

    Muhacirlerin Kendi Aralarında Kardeş Yapılması
    Resûl-i Ekrem Ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.
    Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer elele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, "Nebîler ve Resûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın" buyurdu, sonra da onları birbirine kardeş yaptı.
    Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapıyordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında şöyle dedi:
    "Yâ Resûlallah, sen Sahabeleri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiçbir kimse arasında kardeşlik kurmadın?"
    Peygamber Efendimiz, "Yâ Ali, sen dünyada ve Âhirette benim kardeşimsin" buyurarak gözyaşlarını dindirdi.
    Yazar: Salih Suruç
    ________________________
    404. Tabakât, 1/238; Ravdü`l-Ünf, 2/18
    405. Tecrid Tercemesi, 7/76; Buhari, 3/67
    406. Bu kardeşliğin mirasa ait hükmü Bedir Gâzâsından sonra inen "Ehısımlar Allah`ın kitabınca birbirine daha yakındırlar" (Enfal Sûresi, 75) âyetiyle kaldırıldı.
    407. Buharî, 3/67
    408. Tabakât, 3/125
    409. A.g.e., 3/126
    410. Tecrid Tercemesi, 7/47
    411. Haşr Sûresi, 9
    412. Tecrid Tercemesi, 7/77





+ Yorum Gönder